22 Ağustos 2017 Salı Saat:
18:32
29-06-2017
  

Dinler Arasındaki İlah Anlayışı

Filozof kimse; fikriyle ne kadar uçarsa uçsun onu tanıma zirvesine asla ulaşamaz...

Facebook da Paylaş


 

Yeryüzünün oluşumundan, ilk insandan günümüze kadar Yaratıcı merak edilmiş, araştırılmış, farklı fikirler ortaya atılmıştır. Ve Allah kimdir sorusunun cevabı ilahi dinler arasında farklılık göstermiş ve insan menşeli her din sahibi kümeler de Yaratıcının tanımını kendine has yorumlamıştır. Ayrıca Allah kimdir? Sorusunun cevabı İslam mezhepleri arasında dahi farklılık göstermektedir.



Yahudilerde Tanrı Algısı


Yahudilik ve Hıristiyanlık da başlangıçta tek Allah inancı vardı. Fakat zamanla bu ilâhî dinlerin değişikliğe uğratılması, Allah inancında da bazı değişmelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Yahudiler tek Allah'a inandıkları halde O'nu millileştirdiler. Yehova'nın yalnız İsrail oğullarının ilâhı olduğuna inanmaya başladılar.

1-Güreşçi Tanrı: Güya Tanrı, Hz. Yakup ile güreşmiş ve Yakup O'nu uyluk kemiğinden tutarak yenmiştir, bundan dolayı Yakub'a Tanrıyla güreşip O'nu yenen anlamında "İsrail" lakabı verilmiştir.

2-Yorulan-Dinlenen Tanrı: Yahudi din bilginlerinin bozduğu ilahi vahyin kalıntılarından biri olan Tevrat'ta Allah'a izafe edilen insani niteliklerden biri de "yorulmak"tır. Sözüm ona Tanrı kâinat'ı altı günde yarattıktan sonra yorulmuş, yedinci günü dinlenmeye geçmiştir. Kur'an-Kerim'de onların bu iddiaları "Allah'ın yorulmayan, dinlenmeye ihtiyaç duymayan bir ilah olduğu "şeklinde cevaplandırılmıştır.
 
3-Terzi Tanrı: O'na terzilik yakıştırılmaktadır. Bütün beşeri noksanlıklardan berî olan Allah, "Âdem ve karısına deriden kaftan yapıp onlara giydiren bir terzi" olarak nitelendirilmektedir.

4- Kıskanç Tanrı: Tevrat'ta Allah'a yakıştırılan insani niteliklerden biri de kıskançlıktır. Hayat Ağacı'ndan yiyen Âdem ve eşinin kendisine benzemesinden rahatsız olan Tanrı, Bilgi Ağacı'ndan da yiyerek iyice benzerliğin artmasını önlemek için telaşla onları cennetten uzaklaştırmıştır. Oysa Rabbimiz Kur'an'da, kendisini asla bu şekilde takdim etmemiştir. ALLAH, sağlam muhakeme yapacak bir bilgi kaynağı olan fıtri yeteneklerle ve nebevi vahiyle insanlara yol gösterir. İnsanların yollarını aydınlatan bilgiyi saklamaz, teşvik eder, elde etmeyi özendirir.
 
5-Görme Özürlü Tanrı: Tevrat'ın Yahudi yorumuna göre, Tanrı'nın eşyaya nüfuz eden bir görme yeteneği yoktur. Çünkü günah işlediği için gizlenen Âdem'i çalılıklar arasında arayarak şöyle sormaktadır: "Nerdesin?"

6-Pişman Olan Tanrı: Yine muharref Tevrat'taki bir iddiaya göre Tanrı yaptıklarından pişmanlık duyabilen beşeri zaaflara sahiptir.

7-Gölge Sever Tanrı: Tevrat'ın Tekvin babındaki bir iddiaya göre de, Tanrı Cennet'te gezinmek için insanlar gibi günün serinliğini tercih etmiştir.

8-Tehditkâr Tanrı: Yahudilerin geliştirdikleri ilah tasavvuruna göre O, tehditler savuran ama sözünü yerine getirmeyen biridir. Âdem'e "yasak ağaçtan yersen ölürsün "demiştir. Fakat Âdem, hayat ağacından yediği halde ölmemiştir.

9- Barmen-Garson Tanrı: Rabbanîlerin/din uzmanlarının ALLAH için ürettikleri iftiralardan biri de O'nun sarhoşluğu teşvik etmesidir. Babilliler gibi "Yahudi olmayan halkların gaflet uykusuna dalıp uyuşması için içki övülmektedir. Tahrifçilerce türetilmiş bir hurafe olan bu batıl anlayış, Yahuda'yı, bir barmene benzetmektedir. Düşmanları uyutup uyuşturmak için, içki ziyafetlerini bizzat kendisi hazırlayan bu ilah, Seçilmiş Irk'a (Yahudilere) hizmette hiçbir kusur etmemektedir!

 

Hıristiyanlarda Tanrı Algısı



Müslümanlar'la Hıristiyanlar'ın Tanrı hakkındaki görüşlerinin bazı benzer yönleri vardır. Hıristiyanlar bir sonsuz Tanrı'nın evreni yarattığına inanırlar ve Müslümanlar da bu özellikleri Allah'a atfederler. Her iki din de Tanrı'yı, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her yerde var olan olarak görür.

Hıristiyanlar'la Müslümanlar'ın Tanrı hakkındaki görüşleri arasındaki önemli bir fark, Kutsal Kitap'ın Üçlü Birlik kavramıdır. Kutsal Kitap'ta Tanrı kendisini, Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh Tanrı olmak üzere üç kişi de var olan tek Tanrı olarak vahyetmiştir. Üçlü birliğin her kişisi tamamen Tanrı olduğu halde, Tanrı üç tanrı değil, üç kişinin bir kişi de var olmasıdır.

Tanrı'nın oğlu beden alıp insan olarak dünyaya gelmiştir (Luka 1.30-35; Yuhanna 1.14; Koloseliler 2.9; 1 Yuhanna 4:1-3). Rab İsa Mesih, çarmıhta ölerek günahın cezası ve gücünü yenmiştir (Romalılar 6.23). İsa ölümden dirildikten sonra Babası'yla beraber olmak için yeniden dönmüş ve inanlılara Kutsal Ruh'u göndermiştir (Elçilerin İşleri 1,8-11). Mesih bir gün yeryüzünü yargılayıp yönetmek için geri dönecektir (Elçilerin İşleri 10.42, 43). Rab İsa'ya güvenenler O'nunla birlikte yaşayacaklar ama O'nu izlemeyi ret edenler cehennemde kutsal Tanrı'dan ayrılacaklardır.

"Baba oğlu sever; her şeyi O'na teslim etmiştir. Oğul'a iman edenin sonsuz yaşamı vardır. Ama oğlun sözünü dinlemeyen yaşamı görmeyecektir. Tanrı'nın gazabı böylesinin üzerinde kalır" (Yuhanna 3.35-36). Sizin günahınızdan ötürü ya İsa çarmıhta Tanrı'nın gazabına katlanır ya da siz kendi günahlarınız için cehennemde Tanrı'nın gazabına katlanırsınız (1 Petrus 2.24).

Üçlü birlik, Hıristiyan inancının çok önemli ve ayrılmaz bir parçasıdır. Üçlü birlik olmadan, Tanrı oğlu, İsa Mesih'in kişiliğinde beden alıp dünyaya gelemezdi. İsa Mesih olmadan günahtan kurtuluş olmazdı. Kurtuluş olmadan, günah herkesi sonsuz cehennem cezasına çarptırırdı.

"Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu'nu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, oğlunu dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O'nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi. O'na iman eden yargılanmaz, iman etmeyen ise zaten yargılanmıştır. Çünkü Tanrı'nın biricik oğlunun adına iman etmemiştir" (Yuhanna 3.16-18).

"Teslis" inancını kabul etmekle Hz. İsa'nın getirdiği "Tevhîd Akîdesi" yani tek Allah inancı zedelendi. Allah'a oğul isnat edildi, yani Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ettiler ve onu ilâhlaştırdılar. Ayrıca bir de, kutsal varlıkları idare eden tanrı nefesi olarak niteledikleri Kutsal Rûh'u da inanç esaslarına eklediler. Böylece, tanrının hem bir, hem de üç olduğu veya üç ayrı unsurun bir tanrıda birleştiği gibi açıklanması zor bir tanrı anlayışına yer verildi. Ayrıca Hıristiyanlar ahirette ceza ve mükâfatın Hz. İsâ tarafından verileceğine inanırlar ki, bu da Tevhîd inancıyla uyuşmamaktadır.

Allah inancındaki bu sapmaların ivme kazandığı boyutlar ise buraya sığdıramayacağımız kadar geniştir.



Azteklerde Tanrı Algısı


Azteklerin kâinat tasavvuruna göre, dünya ezeli bir denizden çıkmıştı. Yeryüzünün altında, dokuz yer altı âlemi vardı, üzerinde ise, dokuz veya on üç gök tabakası dururdu. Dünya, daha önce geçirdiği dört büyük tabiat felaketiyle, dört defa yıkılmış ve son bulmuştu. Bu felaketler, "güneş" adı verilen devirlerle isimlendirilirdi. Birincisi, "Su Güneşi'dir ki, tufanla dünyanın her tarafını suların kaplaması ile ikincisi" Kaplan Güneşi"dir ki, kaplanların güneşi ve yeryüzündeki canlıları yemesiyle; üçüncüsü, "Ateş Güneşi"dir ki, gökten ve volkanlardan gelen ateşin yeryüzünü tamamen yakmasıyla; dördüncüsü,"Rüzgâr Güneşi"dir ki, fırtına ve kasırgaların bütün canlıları yok etmesiyle son bulmuştu. Şimdiki dünya devri ise, en sonuncudur, depremlerle son bulacaktır. Ancak, daha sonraki felaketlerde tanrılar, yeni bir dünya görmeyi arzu etmişler, dünyayı yeniden onarmışlardı. Bu defa ise, yıkılan dünyanın onarımına yardım etmeyecekler ve dünya bir daha yenilenmeyecektir.
 
 Azteklere göre, göğün en üst katında tanrı Tonacatecutli  karısıyla beraber otururdu. Ana rahmine çocuk ruhları gönderen onlardı. Hâkimiyetleri altında, sayısız tanrılar, yarı tanrılar, eski devrilerin kahramanları, iyi ve kötü cinler, tabiat ve ata ruhları bulunurdu. Mabetlerde yalnız tanrılara ibadet edilirdi.
 
Azteklerin diğer tanrılarından biriside Kestalkovalt, bakire Kimalman'ın semavi zümrüt taşını yutmasından doğmuştu. Rakip ilahların entrikaları, ülkesini terk ederek uzaklara gitmişti. Kestalkovalt, Azteklerin son zamanlarında fırtına ve gece göğünün hâkimi bir tanrı olarak tasavvur edilirdi. Uzak bir gelecekte dünyaya geri döneceğine inanılırdı. Bu sebeple, İspanyol komutanı Cortez'in gelişini, Kestalkovalt'ın geri dönüşü zannederek İspanyolları dostça karşılamışlardı. Yanıldıklarını anladıkları anda ise iş işten geçmişti. Kestolkovalt'ın rakibi gece ve harp tanrısı, Tezkatlipoce idi. Korkunç bir yüze sahip, büyük bir büyücü ve entrikacı olarak tasavvur edilirdi.
 
Ölüler âleminin hâkimi dokuz yer altı dünyasının da hükmedicisi Mictlantecutli idi. Ona saygı, göğün büyük bir itina ile gözetlenmesiyle hazırlanan takvimlere göre, tespit edilirdi. Şerefine yapılan sayısız bayramlardan başka, doğum ölüm vs. gibi insan hayatının önemli hadiselerinde ayinlerle tazim edilirdi. Yeni doğan çocuk, maddi kirlerden ve manevi şer kuvvetlerden korunmak için su ile yıkanırdı. Manevi temizlik için oruç tutulurdu, cinsi faaliyetlerden uzak durulur ve tövbe edilirdi. Aztekler'de insan kurbanı yaygın bir gelenekti. Periyodik olarak, ateş tanrısına insan kurbanı sunulurdu. Bu kurbanlar sayesinde, güneş ve ayın hareketlerine devam edebildiklerine inanılırdı. İnsan kurbanının sunulduğu, "Tlacatecco" adı verilen mihraplarda, un, bal ve çocuk kanından büyük bir put yapılır, sonra da kurban olarak, ortası oyularak, hazır bulunanlar tarafından yenilirdi. Kurbanlar, daha ziyade harp esirleri ve çocuklar arasından seçilirdi. Kurbanlık kişiyi dört kişi sıkıca tutar ve bu esnada, rahiplerde taş bıçaklarıyla göğsünü yararak çalışan kalbini dışarı çıkarırlardı. Yamyamca ziyafetler de eksik olmazdı. Kurbanlık için özel surette beslenen gençler kızartılarak yenilirdi.
 
Rahipler, hiyerarşik olarak teşkilatlanmışlardı. Manastırlarda evlenmeden yaşarlardı. Kendilerini hadım etmeleri, kulak ve dilden kan aldırmaları, rahipliğe giriş şartlarındandı. İnsanların ölümden sonraki kaderleri ise, ölüm şekillerine bağlı idi. İhtiyarlık ve hastalıkla ölen erkek ve kadınlar, yer altı dünyasına giderlerdi. Boğularak veya ateşli bir hastalıktan ölenler, yıldırım çarpmasına uğrayanlar, yağmur tanrısı Tlaloc'un doğuda bir dağ üzerinde bulunduğu tasavvur edilen, cennetine giderlerdi. Harpte ölenler, kurban edilenler ve doğum esnasında ölen kadınlar, güneş tanrısının gökteki cennetine ulaşırlardı. Yani ölümden sonra dünya hayatının karşılığı sayılan ceza ve mükâfat yoktu.
 
 İknalar ise ölülerini mumyalayarak gömerlerdi. Ruhların, derin bir deniz üzerinde bulunan, kıldan yapılmış bir köprüyle." Dilsizler evine" gittiğine inanılırdı. Sahilde yaşayanlar ise, ruhların köpek balıkları tarafından Guano adasına taşındıklarına inanılırdı.


                                                 
Budizmde Tanrı Algısı


Budistler kâinatı kimin yarattığı konusuna ilgisiz görünürler. Konunun kendilerine bir fayda getireceğine inanmazlar. Budistlere göre hidayet ve kurtuluş, dünya ve ıstıraplarından kurtulmaktır. Kurtuluşu bulmuş, Nirvana'ya kavuşmuş olan ruhun, Brahman ilahiyatına göre, Kâinatı yaratan Brahma'dan çok üstün olduğu görüşünü savunurlar. Budistlerce Brahma, gururla dolu ve kendi kendine, "Ben Brahma'yım. Büyük Brahma'yım. Tanrılar sultanıyım, ben yaratılmadım, değiştirebilirim, doğrultabilirim, ben her şeyin atasıyım" diyerek, gururlanır.


Dünya tanrının dünyası değildir. Dünya, bizim hırsımızdan ortaya çıkmıştır. Bu yüzden dünyevi her şeyi ret ederler. Diğer yönden Budistler, Nirvana'nın ebedi, zevalsız, hareketsiz, ihtiyarlığa ve ölüme duçar olmayan, doğurmayan, doğrulmayan, kadir ve bir sığınma mercii, bir selamet yeri, en doğru ve en yüksek hakikat, güzel ve iyi, gizli ve anlaşılmaz olduğunu söylerler ve inanırlar. Bazen Buda da Nirvana'nın şahıslaşmış vücudu olarak telakki edilir ve dini hislerin objesi olur.


Budizm'de her bir kaynak, her bir ağaç, nehir, hayvan vs. kendinde bir ulûhiyet saklar. Yine, hastalık ve yangın gibi felaketlerden, sahiplerini koruduklarına inanılır; ruhsal varlıkların mevcudiyetine inanırlar. Bu sebeple de, pek çok koruyucu ve yardım edici olduğu tasavvur edilen ulu kişilere dua edilir. Tanrılara dua etmeye itiraz edilmez, çünkü Budist ilahiyatçılar bunlar halkın ihtiyacı olarak görürler.


Kimilerine göre Buda'nın öğretilerinin ateizim olduğu, hatta Budizm'in hiçbir tanrıyı kabul etmediği için din sayılamayacağı iddia edilmiştir.


 
Yunan Tanrılar Dünyası       


Gök Tanrısı olarak tabiatın nizamını Zeus elinde tutmaktadır. O içinde bulunan zamanı ve geleceği bilir. Yeminin kutsiyetini misafirin ve mültecinin hakkını korur O yine evin ailenin ve devletin koruyucusudur. Onun en meşhur bayramı, dört senede bir defa yapılan bütün yunan şehir ve kabilelerinin katıldıkları Olimpiyat şenlikleri idi. Şenlikler esnasında kan dökmek kesinlikle yasaktı. Arapların "haram aylar" benzerinde görüldüğü gibi, bu zamanda bütün Yunanistan'da sulh hüküm sürerdi. Homer'e göre ilk Olimpiyat oyunları MÖ.776 yılında Yunanistan'da başlamıştı. Ancak bin yıldan fazla bir zaman kesintisiz devam eden bu oyunlar, Hıristiyanlığın hâkimiyeti ile MS.460 yılında kral Theodosius'un zamanında durdurulmuştur. MÖ.460 yılında Olimpiya'da tamamlanan 22 metre yüksekliğindeki Zeus mabedi çok meşhurdu ve içinde tanrının altın ve fildişinden yapılmış putu bulunuyordu. Zeus'un karısı Hera idi. Şerefine genç kızların katıldığı özel oyun ve yarışlar düzenlenirdi. Olimpiya'nın en eski mabetlerinde, Hera'nın putu da bulunurdu.
 
Zeus bazen verimlilik tanrısı anlamında bir boğa olarak temsil edilirdi. Boğa suretine bürünerek Fenike kralının kızı Avrupa'yı deniz üzerinden Girit adasına; bir kral oğlu olan genç ve güzel Ganymed'i de Olimp dağına aynı şekilde kaçırmıştı.
 
 Zeus'la mukayese edilecek bir diğer Tanrıda Apollon'dur. Güzellik, müzik ve ahengi kendisinde vücutlaştırmış, ünü Yunanistan ve Anadoluya yayılmıştır. Yay, org ve defne onun ululuk işareti idi. Mabedenin içinde, dünyanın ortası sayılan göbek taşı bulunurdu. Bunun üzerine üçayaklı bir kürsüye kadın bir kâhin oturarak, gelecekten haber verirdi. Bu sebeple devlet işleri, koloni kurmalar ve günlük işlerle ilgili konularda tavsiye için Apollon mabedine gidilirdi harp, salgın hastalıklar veya kötü mahsul durumlarında tanrının öfkesi bertaraf için gerekli kefaretler orada tespit edilirdi. Zeus'un karısı Hera, aynı zamanda kadınların ve evliliğin koruyucu tanrıçasıydı. Zeus'un kızı Pallas Athena bir harp tanrıçasıydı. Aynı zamanda harp arabasının, kavalın, pulluğun ve dokuma tezgâhının bulucusu sayılırdı.
 
Zeus'un kardeşi, yeraltı dünyasının tanrısı sayılan Hades'tir. Gölgeler üzerinde hükümranlığını sürdürdüğüne inanılırdı. Bu merhametsiz ve yenilmez tanrıya kurban olarak kara koyun sunulur ve bu esnada eller yere vurulurdu. Hermes, Zeus'un oğlu olarak tasvir edilir ve tanrılar elçisi kabul edilir. Süratin temsilcisi ve ruhların yöneticisi sayılırdı. İnsanların ruhlarını Hades'e götüren o idi. Yine rüyaları gösteren. İnsanların gözlerine sopasıyla dokunarak uyutan ve uyandıran da o idi. Çoban kavalının ve rebabın kâşifi de yine Hermes sayılırdı. Perilerin ve güzellik tanrıçalarının musiki korolarını, o idare ederdi. Sırlı bir varlığı bulunmakta idi. Orta Doğu'da Hızır tasavvurunda da görüldüğü gibi, ümit edilmedik bir şekilde, ümit edilmedik bir zamanda birdenbire insanların karşısına çıkıverir, yardım ederdi. O yolların, seyyahların ve tüccarların, fakat aynı zamanda hırsız ve hilekârlarında koruyucusu, patronu idi.
 
Bunlardan başka Eski Yunan'da başka roller oynayan tanrılarda vardı. Bunlardan Ares, kaba kuvvetin tanrıçasıydı. Kendisine periler refakat ederdi. Afrodit, güzellik ve aşk tanrıçasıydı. Kıbrıs'ta denizköpüğünden oluşmuştu. Kocası Hefaistos, oğlu aşk tanrısı Eros'tur. Kurban ve ocak tanrısı Hestiya'dır. Çoban tanrısı Pan, Rüzgâr tanrısı Aydos, karısı ve sabah kızıllığı tanrıçası Eros ve ay tanrısı Helena önemli tanrılardandır.
 
Homer'in anlattığı eski Yunan tanrıları, Aristo'nun da ifade ettiği gibi ölümsüz insanlardı. Ahlakı bakımdan, insanlardan pek farklı değillerdi sadece insanlardan kuvvetçe üstünlerdi. Tanrılarda insanlar gibi evlenirler, öfkelenirler, sevinirler acı çekeler, kin tutarlardı. Her işlerinde gizli bir maksatları bulunurdu. Bu sebeple kendilerine güven duyulmazdı. Dünyada otururlardı.


 
 
Zerdüştlükte Tanrı İnancı


 
Zerdüşt, kendini tebliğ hizmetine çağıran tanrıyı "Ahura-Mazda" diye adlandırıyordu. İsmi, "her şeyi bilen Rab" olarak tercüme edebiliriz. Gatalarda, tanrı her iki kısmı, Ahura ve Mazda, kelimeleri ayrılmayan bir bütün teşkil ederler. Kelime olarak Ahura "Rab", Mazda, "her şeyi bilen, hâkim" manalarına gelir. Doğrudan doğruya tanrı kelimesi ise, Gatalarda hiç geçmez. Zerdüşt, Ahura-Mazda'yı tasvir ederken. Şöyle der:
 
"Güneş ve yıldızları kim yörüngesine oturttu?
Ay'ı hemen kendine alıp kaybediveren kimdir?
Dünyayı onun aşağısında tutan, kimdir?
Gök kubbeyi düşürtmeyen kimdir?
Sular ve bitkileri tutan kimdir?
Rüzgârı ve bulutları koşmaya sevk eden kimdir?
Uykuyu ve uyanıklığı yaratan hangi yaratıcıdır?
Sabah, öğle ve akşam vazifedeki,
Sorumluluk şuurunu uyandıran kimdir?
Ey hâkim-i mutlak,
Seni ezeli ve ebedi olarak ruhumla buldum."


Zerdüşt Ahura-Mazda adını verdiği Allah'ı "gerçek nizam ve fiiliyatın yaratıcısı ve rabbi olarak adlandırmaktadır. Varlıklara hayır ve şerri takdir eden O'dur. Ancak iyi ve kötü kaderi olarak, önceden takdir etmemiştir. Bu yüzden kader değişebilir. İyi ve kötü kuvvetler mücadelesinde insan iradesi serbesttir. Tanrının bütün varlıkları yarattığı günden beri yalancılarda doğrular gibi, fiillerinde serbesttir. Ahura-Mazda'nın sadece iyi ve temiz varlıkları yarattığı ifade edilir. Ahura-Mazda'ya özel bir vücut isnat edilmez. Onun ateşten bir varlık olduğu, bir nur, bir alev olduğu şeklinde tasavvur edilir.


 
Türklerde Tanrı inacı


Eski Türklerde, kâinatı ve her şeyi yaratan, ulu bir tanrının varlığına inanılmakla beraber, kendisine kadın ve çocuklar isnat ediliyordu. Diğer bir ifade ile pek çok Tanrısal varlıklar kabul edilmekle beraber, bunlar arasında kudret sahibi bir baş tanrıya inanılmaktaydı. Gök tanrı karısı ile göğün en üst tabakasında oturduğuna inanılıyordu. Türkler arasında Tanrıya Bay Ülgen (zengin ulu) adını vermişlerdir. Genelde, Tanrı göğün en üst katında karısı Umay'la beraber oturan, insan şeklinde bir varlık olarak tasvir edilirdi. Bay Ülgen altın bir taht üzerinde otururdu. İnsanları, ovaları, ormanları, ateşi, güneşi, ayı ve yıldızları, gök kubbeyi yaratan, idare den, kaderi belirleyen, daima Bay Ülgen'di. İnsanoğluna çocuk veren, her şeye gücü yetmekle birlikte, yalnız iyilikten hoşlanırdı.
 
Ulu tanrı Bay Ülgen'in dokuz oğlu ve dokuz kızı, yardımcı ruhları vardı. Ülgen'in kızları "iffetli kızlardı." Ülgen'in yardımcı ruhları ise dünyaya en yakın semada otururlardı. Kara-kan'dan başka tüm ruhlar iyi ruhlardı. Kara-Kan ise, tanrılar âleminden ayrılarak yeraltına, karanlık âleme çekilmişti. Ölülerin hâkimi olan Erlik, Kara-Kan'ın oğluydu. Erlik'inde, Ulap ve Kölök adında iki oğlu vardı. Bütün bu tanrısal varlıklar, yerin altında karanlık bir dünyada yaşarlardı. Bunların hepsine birden AZA denirdi. Azaların emrinde şeytanlar vardı ve bunlar vasıtasıyla insanlara eziyetler ederler, kurban isterlerdi.


 
Sabiilerde Tanrı anlayışı


Işık âleminin başında" yüce hayat", "kudretli ruh" ve yüceliğin efendisi gibi isimlerden verilen Malka d Nur "ışık kralı" bulunur. Malka d Nur en üstün niteliklere mücehhez ve bütün eksikliklerden münezzeh olan yüce varlıktır. Ginza'da ki şu ifade onu en iyi şekilde tanımlar.
 
"Sana hamd olsun! Kudreti dışına taşan ve sonsuz olan gerçekliğin tanrısı bitmek bilmeyen saf nur ve yüce ışık merhametli bağışlayan rahim müşfik ve şefkatli yüce varlık bütün insanların kurtarıcısı bütün iyiliğin sahibi kudretli akıllı her şeyi bilen gören hikmet sahibi olan ve her şeye gücü yeten varlık yukarı orta aşağı ışık âlemlerinin hepsinin sahibi, izzetin yüce siması saltanatında bir ortağı olmayan tahtını paylaşacak bir şeriki bulunmayan sonsuz ve görülmeyen varlık." Işık âleminde yüce varlık Malka d Nur etrafında sayısız nurani varlık bulunur. Uthria zenginler ve Malka d Nur krallar diye adlandırılan bu varlıların görevi Malka d Nur'u tasdik ve tesbih etmektir. Işık âlemi ve bu âlemin varlıkları kötülükten tamamıyla münezzehtirler. Bu âlem yokluk, eksiklik, fanilik ve yanlışlık gibi sıfatlardan da tamamıyla uzaktır. Sabi kutsal kitaplarında yönlerde kuzeyde olduğuna inanılan ışık âleminin düzen varlık ve verimliliğin sembolize eden Hayat prensibinden oluştuğu ifade edilir. Böylelikle hayat prensibi bütün sabi ilahiyatına baştan sona hâkimdir.
 
Işık alemin hayat prensibinden oluşmasına karşılık, karanlık alemi yokluk, eksiklik ve düzensizliği sembolize eden kaos ya da Kara Su'dan oluşmuştur. Yönlerden güneyde olduğuna inanılan bu âlemin başında zaman zaman Ur ya da "Büyük Canavar" diye de adlandırılan Malka d Hşuka (Karanlık Kralı) bulunur. Malka d Hşuka, karanlık âlemindeki sayısız kötü varlığın yaratıcısı ve yayıcısı olarak nitelenir. Birçok olağanüstü nitelik ve güçlere sahip olan bu varlık, kötü ve karanlık vasıfların tümüne sahiptir. Ginza'da onun, aslan başlı, ejderha gövdeli, kartal kanatlı ve kaplumbağa sırtlı korkunç bir surete sahip olduğu, dudaklarının kalınlığı 800.000 km olduğu, nefesinin demiri erittiği ve bir bakışıyla dağları sarstığı belirtilir. Buna rağmen, yüce ışık kralı karşısında yer alması nedeniyle onun bir aptal ve sersem olduğu vurgulanır.
 
Malka d Hşuka'nın etrafında sayısız kötü varlık, devler, şeytanlar, kötü ruhlar, canavarlar vb. varlıklar bulunur.

Evet, bu makalemizde ilâhi ve beşeri dinlerin Allah'a olan bakış açılarını kısaca aktarmaya çalıştık. Sonuç olarak vardığımız mesele şudur ki; bütün ilâhi ve beşeri dinler ve bunların içlerindeki bütün grupçukların "ilah kimdir" sorusuna verdikleri cevaplar birbirinden farklı ve bu farklılıklar da ayrıntı mesabesinde olmayıp, tamamen ayrı bir tanım oluşturan inançlardır!

Tevrat, Yahudi âlimlerine, İncil de Hıristiyan keşişlerinin uhdesine bırakılmıştı. Onlar da az bir bedel karşılığında Allah'ın ayetlerini kendi çıkarları doğrultusunda tahrif etmişlerdi. Tahrif edilen bu ilâhi dinler tabi ki ardında doğru bir ilah inancı bırakmayacaktı.

Zalim bir ilah üretmeliydiler ki kendi zulümleri örtülmüş olsun! Irkçılığın getirisi olan kendilerini üstün görmenin sonucunda üretecekleri tanrı da ırkçı bir tanrı olacaktı! İçlerindeki kötü hasletleri, tahrif ettikleri kitaplara da yansıtarak ilah inancında sapmalara sebebiyet verdiler!

Beşeri dinlerin tanımları ise tamamen hayalî masallarla doldurulmuş. Ve doğru Allah tanımından çok uzağa düşmüşlerdir.

Tahrif olan bütün dinleri düzeltmek ve dinini kemale erdirmek için katından son kitabı ve son peygamberi gönderen Allah azze ve celle, kitabın ve peygamberin yolunun devamı için emaneti hüccetlerine teslim etti. Bu hüccetlerin varlığıyla Allah'ı, Peygamber'i ve kitabını doğru tanıyabildik. Allah'a binlerce şükür olsun.



İslamda'ki Tanrı İnancı (Allah Kimdir?)


"Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine de Allah'ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir." ( Lokman Suresi, 27)
O'nu tanıtmaya ne akıllar ne de kalemler güç yetirebilir ki sözlerine dahi yetersiz kalan denizler ve ağaçlar varken, bu aciz seni nasıl tanıtabilsin!


"Allah'ım bana kendini tanıt. Eğer sen kendini bana tanıtmazsan senin Resulünü tanıyamam. Allah'ım bana Resulünü tanıt. Eğer sen bana Resulünü tanıtmazsan hüccetini tanıyamam. Allah'ım bana hüccetini tanıt. Eğer sen bana hüccetini tanıtmazsan dinimden saparım. Allah'ım, cahilliye ölümüyle beni öldürme ve hidayet ettikten sonra kalbimi saptırma." Hz. Mehdi (a.s)


Evet, Allah'ı tanımanın yolu hücceti tanımaktan geçer. Hücceti tanımadan ne Allah'ı, ne de onun Resulünü tanıyamayız! Bu anlamda Allah kimdir sorusunun cevabını verecek olanlarda Allah'ın hüccetleridir. Onların önünde yapacağımız tüm tanımlar geçersizdir!  


Resulullah (s.a.a): "Ehlibeyt'imden ayrı düşmeyin; onlardan öne geçmeyin ve onlardan ayrılarak geride de kalmayın ve onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidir"  


Sözün geldiği bu yerde ilk olarak İmam Ali (a.s)'ın Nehc'ül Belağada ki 1. Hutbesini aktarmak yerinde olacaktır:
 

"Hamd, Allah'a ki övenler onu lâyıkıyla övemezler; nimetlerini sayıp dökenler, onları söyleyip bitiremezler; çalışıp çabalayanlar, hakkını edâ edemezler. Öyle bir ma'buddur ki derin düşünceler onu idrak edemez; akıl-fikir, denizine dalanlar, zâtının künhüne eremez. Bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin; bir vasıf yaratılmamıştır ki zatına lâyık bulunsun. Yoktur ona sayılı bir an; yoktur onun için ertelenmiş bir zaman. Yaratılanları, kudretiyle o yaratmıştır; rüzgârları, rahmetiyle o estirmiştir; yarattığı yeryüzünü, kayalarla perçinlemiş, pekiştirmiştir.


Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemâli, onu tasdik etmektir. Tasdik edişin kemâli, onu bir bilmektir. Bir bilişin kemâli, ona karşı öz doğruluğuna ermektir. Öz doğruluğunun kemâli onu noksan sıfatlardan tenzîh etmektir. Çünkü bilmek gerekir ki ne sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her sıfat, vasfedilenden gayridir; onunla bilinemez.


Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit etmiş sayılır. Başkasını ona eşit sayan, ikiliğe düşmüş olur. İkiliğe düşen, tecezzîsini kaail olur; tecezzîsini kaail olan, onu tanımamış olur. Onu tanımayan, ona cihet isnat eder, ona işaret eyler. Ona işaret eden, onu sınırlar. Sınırlayan, sayıya sokar. Her nerde derse, onu bir yerde sanır, ona mekân isnat eder; bir yerde diyense, başka yeri ondan hâlî sanır.


Vardır, yaratılmaksızın. Mevcuttur, yokluktan var olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil. İşler yapar; harekete, âlete muhtaç olmadan. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç bulunmadan, hiç bir varın yokluğunu garipsemeden. Halkı yarattı, yaratmaya koyuldu, düşünüp kurmadan, işe deneyişten faydalanmadan, bir harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan, koyulup yorulmadan. Her şeyi vaktinde yarattı, birbirlerine aykırı olan şeyleri birleştirdi, uzlaştırdı. Her şeyde bir istîdat, bir tabiat yarattı; her şeyin maddesini ona göre düzdü. Her şeyi olmadan bilendir O; sınırlarını, sonlarını kavrayıp kapsayandır O; her şeyin gizli, açık, her yanını bilendir O.


Tenzîh ederim O'nu noksan sıfatlardan, dâima, yarattıklarına, şerîat sahibi bir peygamber göndermiştir yahut bir kitap indirmiştir yahut gerekli bir huccet tanıtmıştır yahut da doğru yolu bildirmiştir. Öylesine peygamberlerdir onlar ki ne sayılarının azlığı yüzünden buyrukları bildirmede bir kusurda bulunmuşlardır, ne yalanlayanların çokluğu yüzünden bir taksîre düşmüşlerdir. Kimisi gelip geçmiştir; kendisinden sonra geleceğin adını bildirmiştir; kimisi çıkıp gelmiştir; ondan önceki onu tanıtmıştır.


Bu yol-yordam üzere çağlar geçmiştir, zamanlar aşmıştır; atalar geçip gitmişlerdir, oğullar, yerlerine geçip yetmişlerdir. Sonunda, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, va'dini yerine getirmek, elçiliğini tamamlamak için Rasulullah Muhammed'i göndermiştir; Allah'ın sâlatı ona ve soyuna. Onu tanımak, tanıtmak için peygamberlerden söz almıştır; sıfatları tanınmıştır; doğumu ve doğduğu yer ve zaman yüceltilmiştir.


O gün yeryüzündekiler, ayrı-ayrı yollara sapmışlardı; darmadağın dileklere sarılmışlardı; dağınık yollara sapmışlardı. Kimisi, Allah'ı, onun yarattığı şeylere benzetmedeydi; kimisi adını anarken batıl yola gitmedeydi; kimisi de ona şirk koşup sapıklık etmedeydi.


Derken onunla sapıklıktan kurtardı onları, vücudunun bereketiyle bilgisizlikten halâs etti onları; sonra da, Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'e noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah kendisine kavuşmayı seçti; katında ihsanda bulunmayı diledi; dünya yurdundan almakla ikrâm etti ona; belâlara eş olmayı reva görmedi ona. Kerem sahibi onu kendi katına aldı; Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna olsun. O, sizin aranızda, peygamberlerin ümmetleri içinde bıraktığını bıraktı. Çünkü peygamberler, ümmetlerini başıboş bırakmadılar; apaçık bir yol bırakmadan gitmediler; bir bayrak dikmeden onları terk etmediler."


Ali'nin (a.s) tanımı salt ilahi bir tanımdır. Dolayısıyla diyalektik ve diğer maddi görüşler bu değerli ve ilahi şahsiyetin düşünce ufuklarına yükselemez.


O, Allah hakkında, öyle bir "zat" ispat etmektedir ki aynı ispatla bütün zati sıfatları da beyan etmektedir. Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın künhüne ermek mümkün değildir. Zira mütefekkir, fikir ve tefekkür hep onun mukaddes zatının nurundan vücuda gelmiş şeylerdir. Allah'ın feyzi hepsine vücut vermiştir. Ancak buna rağmen açıkça şöyle denilebilir ki: "O'nun bir benzeri yoktur." Allah hakkındaki bütün tanımlarımızda bu cümle etrafında toplanıyor!


Yaratıcı ile yaratığın irtibat şekli ve yaratıcıyı yaratıkları vasıtasıyla tanıma niteliği hakkında ise şöyle buyurmaktadır: "Allah her şeydedir; karışmaksızın." Yani o her şeyin içindedir, onlara karışmaksızın. Dolayısıyla kendini Allah'tan hariç gören ve sonra da Allah'ın zatı hakkında tefekkür eden mütefekkir biri bulunabilir mi?


O halde hiçbir akıl Allah'ın künhüne eremez ama bütün bunlara rağmen kolayca şunu da idrak edebilir, "O'nun bir benzeri yoktur." Evet, bunu kolayca anlamak mümkündür. Bir filozofun düşünce yüceliği ve bir arifin şuhut derinliği ile bu gerçeği anlamak olasıdır. Bu sınırı geçecek olursa hiçbir mütefekkirin düşüncesi Allah-u Teâlâ'nın hakikatini derk edemez. "Himmetlerin yüceliği O'nu derk edemez ve akıllar O'nun vücut denizine dalamaz." Filozof kimse; fikriyle ne kadar uçarsa uçsun onu tanıma zirvesine asla ulaşamaz. Arif kimse de şuhut denizinde ne kadar yüzerse yüzsün zatının derinliklerine asla varamaz.


Nehc'ul Belağa'nın ilk hutbesinde de okuduğumuz gibi Allah'ın ezeliyet ve sınırsızlığıyla çelişen bir şey asla Allah'ı nitelendiremez.


"Dinin evveli, O'nu tanımak, O'nu tanımanın kemali; O'nu tasdik etmek, O'nu tasdik etmenin kemali; O'nu birlemek, O'nu birlemenin kemali; O'na ihlâslı olmak ve O'na ihlâslı olmanın kemali ise O'ndan sıfatları nefyetmektir."


Bu ilahi huccetin yaptığı derin açıklamalar sayesinde sonraları Farabi ve Şeyh İşrak gibi öğrenciler bundan "salt şeyde ikilik olmaz" kaidesini anlamakta, Sadr'ul Muteellihin (Molla Sadra) gibi öğrencisi ise "yalın hakikat" gerçeğini idrak etmekte ve Allame Tabatabai gibi bir öğrenci ise zati mutlakıyet hakikatini anlamaktadır.


Bu dalgalanan deniz, bakın nasıl da delil getirmekte ve şöyle demektedir: "O'na ihlâslı olmanın kemali, O'ndan sıfatları nefyetmektir." Allah'tan hangi sıfatları nefyetmek gerekir? Elbette mevsuftan (nitelendirilenden) ayrı olduğuna şahadet eden sıfatları." O mevsuf da aynı zamanda sıfatlardan ayrı olduğuna şahadet etmektedir." Yani, Allah'tan selb edilmesi gereken sıfatlar ilave olunmuş/arız olan sıfatlardır. Yani; hem ilave olanın ziyadeti, ilave olunandan ayrı olduğuna şahittir. Ve hem de ilave olunan, ilave olan şeyden ayrı olduğuna tanıktır: "Zira her sıfat mevsuftan ayrı olduğuna şahittir ve her mevsufta sıfattan ayrı olduğuna tanıktır."


Hz. Ali (a.s) bu sözünün ardından ondan sıfatları nefyetmenin tevhitte ihlâsın kemali olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: "Allah'ı vasf eden, O'nu eşit bilmiş, O'nu eşit bilen, O'nu ikilemiş, O'nu ikileyen; O'nu tecziye etmiş/cüzlere ayırmış, onu tecziye eden, ise O'nu tanımamıştır. O'nu tanımayan, O'na işaret eder, O'na işaret eden, O'nu sınırlamış olur, O'nu sınırlayan ise O'nu saymış olur..."


O halde özetle söyleyecek olursak Allah'ı ilave olan sıfatlarla nitelendirenler, yani; O'nu, kendinden başkasıyla eşit bilenler, gerçekte O'nu sınırlandırmış olurlar. Sınırlandırılan bu varlık ise artık Allah olamaz. Allah salt varlıktır, salt varlığın ise bir kenarı ve kıyısı yoktur. Salt kemal olan şey aynı zamanda salt ilimdir. Yine salt hayattır da. Hem kemalleri sınırsızdır ve hem de kemallerle nitelendirilmesi ayniyet esasıncadır; "zata ilave olma" şeklinde değil!


Buraya kadar söylediklerimiz Hz. Ali (a.s)'ın teorik ilahi felsefe hakkında beyan ettiklerinin bir özetiydi. Pratik ilahi felsefeye ise Ali'nin (a.s) mukaddes hayatından bakalım:


Ali'nin (a.s) gerçek makamı, "Bu yırtık ayakkabım; sizlere yönetici olmaktan, benim için daha değerlidir" demesi değildir. Fakirin biri yardım dileyince Hz. Ali temsilcisine şöyle buyurdu: "Bu fakire bin tane ver," temsilcisi şöyle arz etti, "bin miskal altın mı yoksa bin miskal gümüş mü vereyim?" Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Her ikisi de bana göre taştır" hem altın, Ali (a.s)'a göre taştır ve hem de gümüş. Birisi sarı taştır, diğeri ise beyaz ama bunlar Ali (a.s)'ın gerçek makamı değildir. Bu sonsuz denizin azametinin bir parçasıdır. Hz. Ali (a.s)'ın çok küçük öğrencileri de bu manevi makamlara erişmişlerdir. Ali (a.s) bir yerde; "Yol uzunluğundan ve azığın azlığından, uzun yolculuktan ve varılacak yerin azametinden Allah'a sığınırım." (Nehc'ul Belağa 77. Hikmet) diye buyurmuşsa şüphesiz ki makamı bundan daha yücedir. Sahi, yolu Ali (a.s) için uzak olan bu yolculuk nedir? Bu yolculuk Allah'a gitmek midir? O Resulullah'ın yoldaşıdır. O halde bu yolculuk nedir?


Allah'a doğru seyretmeyi bizlere oğlu Ali bin Hüseyin (a.s) öğretti ve bu yolu kat edenler için hiç de uzak bir yol olmadığını bizlere gösterdi. "şüphesiz sana gelen kimse için bu yol yakındır. Şüphesiz sen, kullarımdan örtülü/gizli değilsin; kulların ameli seni onlardan gizlemiştir."


Allah'a doğru seyretmek salikler/yolcular için sadece iki adımdır. Her ne kadar birçok tehlikesi olsa da birisi "hüviyet"in "ha"sından geçmek, ikincisi varlık sahrasını kat etmektir."
 

Ali (a.s) için ne Allah'a doğru gitmek uzaktır ve ne de gizli olan Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmak zordur. Ali (a.s) için ne Allah'tan geliş ve ne de Allah'a dönüş zordur. Zira bu yolculuk, Allah'a doğru yapılan bir yolculuktur ve Ali (a.s) bu yolculuğun sonsuz deryasına dalmıştır.


Ali (a.s) hakkın habercisidir. Hakkı hak gözüyle görmüştür. O, ilahi göklerde hakla seyretmek/sefer etmek ister. Yoksa dost vadisine ayak basan, haber getiren ve sürekli dostla olan kimse için bu yol zor değildir. Ali (a.s) Allah'a ne cehennem korkusundan ve ne de cennet şevkinden ibadet etmiş değildir. O Allah'ı ibadete layık gördüğü için ibadet etmiştir. "seni ibadete ehil buldum da sana ibadet ettim."


Merhum Kuleyni değerli eseri Kâfi'de şöyle nakletmektedir: "Ali (a.s) Muaviye ile savaşa giderken bir hutbe buyurdu. Bu hutbesinde kulları Allah yolunda cihada davet etti. Ali, (a.s) hutbenin başlangıcında şöyle demektedir: "O, tek ve samed olan Allah'tır Allah varolan bir şeyden yaratmamış ve olmayan bir şeyden de vücuda getirmemiştir."


Bu hutbede Hz. Ali; derin bir şekilde, mülhitlerin şüphesini reddetmektedir. Öyle ki merhum Kuleyni bu hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: "Bu hutbe Hz. Ali (a.s)'ın meşhur hutbelerindendir ve bu hutbe düşündüğü ve anladığı takdirde tevhid ilmini talep eden herkes için yeterlidir. Peygamber dışında tüm insan ve cinlerin dili bir araya toplansa, hiç birisi tevhidi böylesine beyan edemez." Yani; içlerinde vahiy ehli ve Peygamberin olmadığı  bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler ilahi felsefeyi böylesine beyan edemezler.


Mülhitlerin şüphesi ise onların söylediği şu sözdür:


"Allah âlemi ya bir "şey"den ya da "şey olmayandan" yaratmıştır. "şey olmayan" kelimesinin sonuna "den"  eki getirilemez. Zira "bir şey" değildir. O halde Allah âlemi "şey"den yaratmıştır. O halde madde ezelidir."


Hz. Ali (a.s) ise bu sözü reddederek şöyle buyuruyor: "Ne Allah 'şey'dendir ve ne de Allah'ın işi 'bir şey'den...

 

Allah 'bir şey'den değildir. Ve Allah yaratmıştır; bir şeyden değil. 'Bir şey olmaksızın' yaratandır."


Daha sonraları merhum Muhakkik Damat (Kabasat kitabının yazarı); Merhum Kuleyni'nin sözünü Şerh-i Usul'u Kâfi'de şöyle dile getirmektedir:

 

"Bir şeyden" sözü 'bir şeyden olmaksızın' sözü ile çelişmemektedir. Dolayısıyla biri olmazsa diğeri olmalıdır denilemez. Hz. Ali'de şöyle buyurmuştur: "Allah evreni 'bir şeyden' yaratmamıştır ki maddenin ezeliyeti gereksin. Ve aynı zamanda: 'şey olmayan'dan da yaratmamıştır ki o 'şey olmayan' madde sayılsın. Zira akli kaide esasınca da her şeyin çelişiği, çeliştiği şeyi yok eder. Şey'den'in çelişiği ise 'bir şeyden değil' sözüdür, 'şey olmayandan' değil!


Ayda Kahveci

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler