18 Eylül 2019 Çarşamba Saat:
00:23
06-09-2019
  

Hüseyini Kıyamının Hedefleri

Müslümanların idaresini üstlenen yöneticiler, masum olmadıkları gibi meşru da değillerdi...

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü



Tarihte büyük adamların hedefleri hep büyük olmuştur. Özellikle yüce bir risaletin derinliklerinden fışkırdığı zaman yücelikleri ve üstünlükleri daha bir belirginleşir. Çağının en büyük şahsiyeti, peygamberlik mirasını üstlenen, ölümsüz son risaletin yükünü sırtlanan, söz ve fiil olarak göğün himayesi ve desteğinde hareket eden İmam Hüseyin'in (a.s) şahsiyeti üzerinde durduğumuz ve canını, ailesini ve seçkin arkadaşlarını uğruna feda ettiği kutsal kıyamının hedeflerini belirlemek için hayatını gözlerimizin önüne getirildiğimiz zaman, bilgi olarak bu hedeflerin tümünü kuşatıp belirlemenin bizim için pek kolay olmadığı görülecektir.

Ancak doğal olarak aklımızın kapasitesi oranında idrakimizin ve bilincimizin kavrayabileceği ölçüde bazı gerçekleri tespit etmemiz mümkündür. Hüseyin (a.s), Allah yolunda ve Allah'ın dini için kendini feda etmişti. Dolayısıyla, Allah'ın rızasını ve O'na itaati temsil eden hedefleri, geniş ve çok yönlü olduğu gibi ulvî idi. İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamının bazı hedeflerini şu şekilde sıralayabiliriz:



Zalim Yöneticiye Karşı Meşru Bir Tavır Ortaya Koymak



Ümmet, ölümcül bir hareketsizliğin kıskacındaydı. Zalim yönetime karşı pratik, fiilî bir tavır ortaya koyamayacak kadar iradesiz görünüyordu. Herkes Yezid'in kim olduğunu, ne gibi alçak niteliklere sahip olduğunu, bu yüzden kesinlikle ümmete önderlik edecek durumda olmadığını çok iyi biliyordu.

Böyle bir ortamda birçok kişi şaşkındı, karar vermek hususunda tereddüt geçiriyordu. İmam Hüseyin (a.s), zulüm ve bozgunculuğa karşı nebevî tavrı belirginleştirmek üzere harekete geçti. Bu; özveriye, fedakârlığa dayanan güçlü ve net bir hareketti. Amaç, İslâm akidesini korumaktı, zulüm ve düşmanlığa
karşı ümmetin de aynı tavrı takınmasını sağlamaktı.



Ümeyyeoğulları'nın Gerçek Yüzlerini Ortaya Çıkarmak



Müslümanların idaresini üstlenen yöneticiler, masum olmadıkları gibi meşru da değillerdi. Uygulamalarını, kitleler nezdinde meşru gösterecek bir perde ile gizliyorlardı. Bu gibi yöneticiler içinde, sözünü ettiğimiz yanıltıcı, hileci yöntemden en çok yararlananlar, Emevî hanedanıydı. Örneğin Muaviye, yönetimini güçlendirmek için hadis uydurmakta en ufak bir sakınca görmemişti. Hatta ümmeti saptırmak için elinden gelen bütün çabayı sarf etmiş, halkın genelini yanıltma hususunda da büyük bir mesafe kat etmişti.


Yezid, İslâm'ın onaylamadığı bir yöntemle yönetimi ele geçirdiğinde ise, durum daha da tehlikeli bir boyut kazandı. Bu nedenle Emevî hareketinin gerçek yüzünü ortaya çıkarmak, asıl kimliklerini olanca çıplaklığıyla gözler önüne sermek bir zorunluluktu. Ki İslâm âlemi tabloyu gerçek mahiyetiyle görsün, asıl rolünün ve risaletinin bilincine varsın, sorumluluğunu ve görevini yerine getirsin. Hüseyin (a.s), masum bir imam olarak yönetimin maskesini indirmek ve sapkınlığını ortaya koymak üzere harekete geçti.

Gerçekten Emevîlerin gizli kini, Yezid'in, insanların en hayırlısını, arkadaşlarını, ailesindeki erkekleri ve çocukları Kerbela'da katletmek suretiyle işlediği iğrenç cinayetle gizlendiği yerden kendini gösterdi.

Bunun ardından Harre olayı sırasında Kâbe'yi mancınıkla yıktı. Bunun devamında Medine'yi üç gün serbest bölge ilân etti; öldürmek, yağma etmek; mallara, kadınlara, çocuklara tarihte eşi görülmemiş bir iğrençlikte saldırmak ve tecavüz etmek serbestti. (1)

Nihayet Müslümanlar, sapık yönetimin yoldan çıkmışlığının farkına vardılar, uygulamalarının bozgunculuğu gör-meye başladılar. Çeşitli vesilelerle yönetim mekanizmasını zulüm ve azgınlıktan arındırmak için girişimlerde bulundular. Böylece İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamı, zulüm ve fesat esasına dayanan bütün düzenlere karşı direnmenin, onları devirmenin sembolü olarak algılanır oldu.

İmam Hüseyin (a.s) bir yöneticinin hangi niteliklerle belirginleşmesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymuştu:

"Ömrüm hakkı için, İmam; Kitab'a göre amel etmek, adaleti esas almak, hakka boyun eğmek, canını Allah için adamak zorundadır." (2)


 

Sünnet'i İhya Etmek ve Bidati Ortadan Kaldırmak



Hilâfetin şer'i mecrasından sapmasından sonra ümmet, bir uçuruma doğru yuvarlanıyordu. Çünkü ümmet, Resulullah'ın vefatından sonra, yönetimde bilgisi yetersiz olan, birilerinin sözüyle hareket eden, yanılıp sonra yanılgısından özür dilemek durumunda kalan kimsenin yönetime geçmesini kabul etmişti. İşte bunun sonucu, Resulullah'ın (s.a.a) ölümünden elli yıl sonra yönetime Allah'ın koyduğu haramları dikkate almayan, hatta İslâm'a ve Müslümanlara karşı derin bir kin besleyen bir kimsenin yönetime gelmesi olmuştu. İslâm artık inanç, sistem ve ümmet olarak gerçek bir tehlikeyle karşı karşıyaydı. Her şeyi değiştiren, dönüştüren ölümcül bir çarpıtma süreci başlamıştı. Tıpkı bundan önceki bazı semavî risaletlerin başına geldiği gibi.

Böylesine tehlikeli bir dönemeçte, yanında ailesi ve arkadaşlarıyla İmam Hüseyin (a.s) ortaya çıktı, haykırdı. Bu; güçlü, onarıcı ve ümmeti uyarıcı bir haykırıştı. Pak kanını inanç ve ümmet için feda etti.

Bundan önce dedesi Resulullah (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurmuştu:

"Hüseyin, hidayet feneri ve kurtuluş gemisidir." Kaç kere: "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim." demişti.

İmam Hüseyin (a.s) ve kıyamı, gerçek İslâm'ın hakikî ve somut olarak dirilişiydi. Çünkü Muhammedî İslâm'ın gerçek çizgisini Hüseyin (a.s), ehlibeyti ve arkadaşları temsil e-diyordu. İmam Hüseyin (a.s), Basra halkına gönderdiği mektupta, bütün açıklığıyla, sapmanın bidatlerin açığa çıkması ve etkin hayat tarzı olarak benimsenmesi boyutlarına varmasıyla birlikte Sünnet'in öldüğünü haykırmıştı.



Marufu Emretmek ve Münkerden Sakındırmak



Marufu emretme ve münkerden sakındırma yükümlülüğünün ortadan kalkmış olması, etkinliğini yitirmiş olması, sapkın önderliğin iş başında olmasının doğal bir sonucuydu. Bu sapma da değişik isimler altında etkin kılınmıştı: Yöneticiye itaat etmenin zorunluluğu, sapmış da olsa yapılan biati bozmanın haramlılığı, batıl eksenli olsa bile birliği bozmanın haram olması gibi… İmam (a.s), bu durumu şu sözleriyle tanımlıyor:

"Hakkın uygulanmadığını ve batılın yasaklanmadığını görmüyor musunuz? Mümin olan, Allah'a kavuşmayı (şehit olmayı) arzulasın!" (3)

Bu yüzden ortam, Resulullah'ın (s.a.a) oğlunun cihat meydanına çıkmasını, kılıcını alıp hakkı yeniden hak ettiği yere koymasını gerektiriyordu. Bunu yapmasının yolu da, marufu emretmek ve münkeri nehiy etmekti. Nitekim İmam (a.s), kardeşi Muhammed b. Hanefiye'ye yazdığı vasiyetnamesinde bu gerçeğe şöyle işaret ediyor:

"Hiç kuşkusuz ben taşkınlık yapmak, azgınlaşmak, zulmetmek veya yeryüzünde bozgun çıkarmak için çıkmıyorum. Bilakis, marufu emretmek ve münkerden sakındırmak istiyorum."

Amaçlanan ıslah, dinin ve hayatın her alanında marufu emretmek ve münkeri nehiy etmekti. Nitekim İmam (a.s) gerçekleştirdiği görkemli kıyamla bu misyonu en güzel bir şekilde yerine getirdi. Onun kıyamı, yol gösterici oldu; insanlığın dinini, maneviyatını, insanlığını ve ahiretini koruyucu işlevini gördü. O, öldürülmesiyle, şehit edilmesiyle insanlığa bütün bunların anlamını öğretti. Bu görkemli kıyam, ümmetin nice nesillerini eğitti. Bu medreseden nice kahramanlar ve ulu şahsiyetler mezun oldu.

Ve bu medrese hâlâ bu işlevini görmektedir. Kıyamete kadar da aydınlatıcı bir meşale; hakkın, adaletin, özgürlüğün ve Allah'a kulluk etmenin yollarını aydınlatan bir ışık olarak yol göstericiliğini sürdürecektir.



 Vicdanları Uyarma ve Duyguları Harekete Geçirme



Çoğu zaman inanç sahipleri ve dava adamları, inanç ve düşüncenin kitleler nezdinde derinlik kazanması için akıl ve zihni, duygusallık unsurundan soyutlanmış hâlde etkin kılma noktasında başarı gösteremezler. İslâm ümmeti, İmam Hüseyin (a.s) zamanında ve Yezid'in iktidara gelmesinden sonra bir tür donukluğa, katılığa, kendisini saran tehlikeler karşısında duyarsızlığa ve İslâm inancına karşı gerçekleşen meydan okumalar karşısında irade yoksunluğuna duçar olmuştu. Bu yüzden İmam Hüseyin (a.s), cihat için harekete geçerken sadece tavrının şer'i dinamiklerini ve pratik argümanlarını ortaya koymakla yetinmedi. Bilakis, insanların vicdanlarını uyarmaya, duygularını harekete geçirmeye çalıştı ki, sorumluluklarını yerine getirsinler. Bunun için de inanç ve din uğruna her türlü fedakârlığı yapma yöntemini esas aldı. Kitlelerin yüreklerine onca sıcaklığı ve etkinliğiyle giren ve kalplerini en derin gözeneğine kadar yakan kendini feda etme (şahadet) yöntemini seçti. Kıyam edip sahneye çıkarken de bize göz kamaştırıcı bir örneklik sundu. Fedakârlığın sadece belli bir grupla ve ümmetin belli bir katmanıyla sınırlı olmadığını anlattı. Gençlerin yanı sıra, kadınların ve yaşlıların, hatta çocukların dahi feda kıyamında üstleneceği rolleri olduğunu gösterdi.

Çok geçmeden bu şahadetin mesajı Kûfe halkı üzerinde etkisini gösterdi. Pişman oldular, İmam'a (a.s) ve İslâm'a karşı kusurlu davrandıklarını fark ettiler. Nitekim Kerbelâ faciasının ikinci senesinde gerçekleşen Medine halkının ayaklanmasından sonra Tövbekârlar (Tevvabîn) Kıyamı gerçekleşti.

Kerbelâ olayı, zorluklar ve baskıların, hak sözü söylemeyi ve İslâm risaletini korumak için harekete geçmeyi engelleyemeyeceğini ortaya koydu. Aynı şekilde, İslâm ümmetinin evlâtlarının yüreklerine Allah yolunda feda olma ruhu-nu yerleştirdi. İslâm ümmetinin evlâtlarının iradelerini özgürleştirdi, zulme ve zalimlere karşı çıkmaya yöneltti. Cihat sorumluluğunu üstlenmekten, inancı savunmaktan ve Allah'ın sözünü yüceltmek için direnmekten kaçmak için bir bahane bırakmadı.

 

 

 

Kaynaklar

1- el-Futuh, İbn A'sem, 5/301; el-İmame ve's-Siyase, ed-Dine-verî, 2/19; Murucu'z-Zeheb, 2/84
2- Tarihu't-Taberî, 6/197
3-Tarihu't-Taberî, 5/403

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler