11 Aralık 2017 Pazartesi Saat:
07:53
08-02-2017
  

Hz. Fatıma'nın (s.a.) Meşhur Hutbesi

Hz Fatıma (s.a):Şahâdet ederim ki, Allah'tan başka bir ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur.

Facebook da Paylaş


Ehl-i Sünnet'in meşhur ve eski tarihçisi İbn-i Tayfur diye meşhur olan Ahmed ibn-i Ebi Tahir, "Belağat-ün Nisâ" kitabında Abdullah ibn-i Hasan'dan, o da kendi senediyle babalarından (s.a.) şöyle rivayet etmiştir:

"Ebu Bekir, Fedek arazisini Fatıma'dan almayı kararlaştırdığında bu haber Hz. Fatıma'ya ulaştı. Başörtüsünü başına örtüp çarşafını büründü ve yakınlarının hanımlarından ve hizmetçilerinden oluşan bir grup hanımın eşliğinde hareket etti. Yürürken etekleri yere çekilirdi, yürüyüşü Hz. Resullullah'ın (s.a.a) yürüyüşünden farksızdı. Gelip Ebu Bekir'in bulunduğu yere ulaştı. Ebu Bekir Muhacirler ve Ensardan oluşan bir kalabalığın içerisinde bulunuyordu. Hz. Fatıma'yla halk arasında bir perde asıldıktan sonra Hz. Fatıma Resulullah'ın mezarının başında oturdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Oradakiler de onun ağlamasıyla ağlamaya başladılar. Meclisi büyük bir hüzün kapladı. Sonra Hz. Fatıma (s.a) ağlamayı kesip biraz öylece sessiz durdu. Halkın figanı dinip galeyanı yatışınca, Allah'a hamd ve sena edip Resulü'ne salatu selâm göndererek söze başladı.... Halk tekrar ağlamaya başladılar; durduklarında konuşmasını sürdürerek şöyle buyurdu:

"Allah'a hamd olsun, verdiği nimetleri için ve O’na şükürler olsun, ilham ettiği hidayetlerden ötürü ve O’na senalar olsun, sunmuş olduğu eşsiz ve benzersiz yaygın ihsanları ve verdiği bol ve kâmil bağışları ve lütfettiği tam nimetleri için. Nimetleri, sayılmayacak kadar fazladır; nimetlerinin sürekliliği, şükürlerini imkansız kılar; ebedi oluşu da onları idrak olunabilirlikten ırak eder. O, nimetlerini daha da arttırmak için kullarını şükretmeye çağırdı, nimetlerini bollaştırarak da mahlukatından kendisine hamd etmelerini istedi ve (kıyamette) benzerlerine davet ederek ihsanını (salih insanlara) iki kat kıldı.

Şahâdet ederim ki, Allah'tan başka bir ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur; O Allah ki, ihlası, tevhid kelimesinin te'vili (esas ve özü) kılmış, kalplere O’na bağlılığı yerleştirmiş, fikirler O’nunla aydınlanmıştır. O Allah ki, gözler O’nu göremez, diller O’nu vasfedemez, akıllar O’nu kavrayamaz. O Allah ki, önceden olan bir şeye dayanmadan, bir eş ve benzere öykünmeden, yaratmaya muhtaç değilken, kendisi için bir yarar ve çıkar söz konusu değilken, sadece hikmetinin sağlamlığını bildirmek, itaati hususunda uyarmak, kudretini aşikar etmek, mahlukatını kulluğa çağırmak ve çağrısını güçlü kılmak için kendi güç ve meşiyetiyle her şeyi var etti. Sonra da kullarını kendi gazabından korumak ve onları cennetine sevk etmek için itaati karşısında mükafatı ve isyanı karşısında da azabı vaat etti. Ve şahâdet ederim ki, babam Muhammed (s.a.a) O’nun kulu ve Resulü’dür. Allah, onu peygamber olarak göndermeden önce beğendi, yaratmadan önce seçti ve meb'us kılmadan önce -hatta mahluklar gayb aleminde korkunç perdeler altında saklıyken ve yokluk sınırının eşiğinde bulunurken- onu Ahmed (yani beğenilmiş) olarak isimlendirdi. Çünkü Allah işlerin nihayetini ve hadiselerin akışını bilir ve takdir ettiği şeylerin yerlerine vâkıftır.

Sonra Allah emrini tamamlamak, hükmünü icra etmek, kesin mukadderatını infaz etmek için onu peygamber olarak gönderdi.

İnsanlar çeşitli dinlere bölünmüş, her grup yarattığı ihtilaf ateşinin çevresinde toplanmış, putlara tapıyor, bilerekten O’nu inkar ediyorlardı. Allah, babam Muhammed'in (s.a.a) nuruyla karanlıkları aydınlattı, kalplerdeki düğümleri çözdü; gözlerden şaşkınlık perdelerini giderdi. Babam insanlar arasında hidayet işini üstlendi, sonunda onları sapıklıklardan kurtardı, kör olan gözlerini açtı, onları mutedil bir dine hidayet etti, doğru bir yola çağırdı.

Daha sonra Allah, Peygamberi’ni, kendi istek ve rağbetiyle bu dünyadan alıp kendisine götürdü. Böylece Muhammed (s.a.a) bu dünyanın zorluklarından kurtulup yüksek meleklerin eşliğinde Rabb'inin rızasıyla kuşatıldı ve yüce mülk sahibi Allah'ın civarına erişti. Allah'ın salatı, selâmı, rahmet ve bereketleri, kendi peygamberi ve vahyinin emini ve kulları arasında seçtiği ve beğendiği ve razı olduğu babama olsun."

Sonra mecliste bulunanlara bakarak şöyle dedi:

"Ey Allah'ın kulları! Sizler O’nun emir ve nehiylerinin muhatabı, din ve vahiy ilminin taşıyıcıları, kendi nefisleriniz üzerindeki eminleri ve dini diğer ümmetlere ulaştıran elçilerisiniz. Allah tarafından hak bir önder (olan Kur'ân) sizin aranızdadır. O, Allah'ın size sunmuş olduğu bir ahdi ve halef olarak bıraktığı bir hüccetidir. O, Allah'ın nâtık kitabı, sâdık Kur'ân'ı, yüce nuru, parlak ışığıdır. Delilleri aşikar, sırları münkeşef, açık, zahirleri aydındır. Ona uyanlara gıpta olunur, o kendisine uyanı Allah'ın rızasına götürür, ona kulak vereni kurtuluşa sevk eder.

O Kur'ân vasıtasıyla Allah'ın aydın hüccetlerine, açıklanmış farzlarına, sakındırılmış haramlarına, dikilmiş nişanelerine, yeterli burhanlarına, övülmüş erdemlerine, hibe edilmiş ruhsatlarına ve yazılmış kanunlarına ulaşır."

Sonra Hz. Fatıma Kur'ân-ı Kerim'de yer alan şeriatı açıklayarak şöyle buyurdu:

"Allah, şirkten arınmanız için imanı, kibirden uzaklaşmanız için namazı, nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için zekatı, ihlâsın sağlamlaşması için orucu, dini ayakta tutmak için haccı, kalplerin düzelmesi için adaleti, dinin düzene girmesi için bize itaati, ümmetin tefrikaya düşmemesi için bizim imametimizi, İslam’ın aziz ve üstün olması için cihadı, İlâhî mükafatı hakkedebilmek için sabrı, toplumun maslahatı için iyiliği emretmeyi, gazaptan korunmak için ana-babaya iyilik etmeyi, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için akrabalarla ilişkiyi kesmemeyi, kanların akıtılmaması için kısası, mağfirete ehil olmak için adağı yerine getirmeyi, malların değerinin korunması için ölçü ve tartıda tam hakkını vermeyi, lanetten korunmak için kazif’ten (namuslu kadınlara zina isnadında bulunmaktan) sakınmayı, iffet ve emniyeti (toplumda) hakim kılmak için hırsızlık yapmaktan uzak durmayı, pislikten uzak olmak için şarap içmekten çekinmeyi, Rabliğine olan inancın ihlası için şirkten kaçınmayı farz kıldı."

"(Öyleyse ey inananlar,) Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak (Allah'a teslim olduğunuz halde) ölün!” [1] "Size emrettiği ve sakındırdığı şeyde Allah’a itaat edin. Çünkü Allah'tan kulları içinden ancak bilginler korkar." [2]

Sonra şöyle dedi:

"Ey insanlar, bilin ki ben Fatıma'yım ve babam Muhammed'dir (s.a.a) Bu sözü ben tekrar- tekrar sizlere söylüyorum. Sözlerim haktır ve yaptığım işte batıl bir yön yoktur. (Allah Teâlâ buyuruyor ki): "And olsun size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, uğradığınız çetinlikler ona ağır gelir, o size pek düşkün ve mü'minlere şefkatli ve merhametlidir." [3]

Eğer o peygamberi tanıyor olsanız, bilmeniz gerekir ki o, sizin kadınlarınızın babası değil, benim babamdır; sizin erkeklerinizin değil, benim amca oğlumun kardeşidir. Onunla akrabalık ne de güzeldir! O, risaletini halka ulaştırdı, onları İlâhî azapla korkuttu, müşriklerin yollarından yüz çevirdi, sırtlarına ağır bir darbe indirdi, boğazlarını sıktı, halkı hikmet ve güzel öğütle Rabb’inin yoluna çağırdı, putları kırdı, küfrün önderini yüz üstü yere serdi, sonunda küfür topluluğu hezimete uğradı, geriye dönüp kaçtı, gecenin karanlığı sabahın aydınlığı ile yarıldı, hakkın özü ortaya çıktı, dinin önderi konuşmaya başladı, şeytanın sözcülerinin sesi kesildi, nifakın tacı yere düştü, birer-birer küfür ve düşmanlık düğümleri çözüldü. Sizler de yüzleri ak ve oruçtan karınları aç kişilerin arasında (özgürce) ihlas (lâ ilahe illellah) kelimesini söyler oldunuz.

Sizler Hz. Resul-i Ekrem gelmeden önce ateş dolu bir uçurumun kenarında idiniz, (o halinizle) taşın dibinde kalan, hemen içilip tüketilecek olan bir yudum su idiniz; aç kişinin ganimet bilip yiyivereceği bir lokmaydınız, adavet ateşini körükleyenler için uygun bir alev idiniz, ayaklar altında eziliyordunuz. İçtiğiniz, deve sidiğiyle dolmuş ve hayvan pisliğiyle kokuşmuş çöllerdeki çukur suyu idi. Yediğiniz dabaklanmamış deriyle hazırlanan yemekti. Pek zelil ve aşağılık bir hale düşmüştünüz, etrafınızdaki insanların saldırıp sizi yok etmesinden korkuyordunuz. Bütün bu bedbahtlıktan sonra sizleri Allah Tabareke ve Tealâ babam Muhammed (s.a.a) vasıtasıyla kurtardı.

Sonra yiğit kişiler, Arab’ın kurtları ve kitap ehlinin isyancılarıyla denenip sınandı. Onlar ne zaman savaş ateşini tutuşturuyorlardıysa, Allah onu söndürürdü ve ne zaman şeytan boynuzunu çıkarıyorduysa veya müşriklerden bir ejderha ağzını açıyorduysa, Peygamber kardeşi Ali’yi onun ağzına atıverirdi (onun önüne çıkarırdı), o da onun beliyle kulağını ayağının altına almadıkça, onun püskürdüğü ateşi kılıcıyla söndürmedikçe geri dönmezdi. O, Allah’ın rızasını kazanmak için bu zorluklara katlanır, O’nun emirlerini uygulamak için çaba sarf ederdi. Resulullah’a herkesten daha yakındı. Velilerin efendisiydi. O, her zaman (Allah’ın ve Peygamber’in emrine) hazır, hayır isteyen, gayret sarf eden ve emekçi idi. Allah'ın yolunda, kınayanların kınaması ona mani olmazdı. Ama siz (o dönemde) asayiş ve emniyet içerisinde keyfinizi sürdürmekte, rahatınıza bakmaktaydınız ve bizlerin başına gelen belaların sonucunu bekliyor, neticenin kimin yararına olacağını öğrenmek istiyordunuz; savaşlara katılsanız da düşmanla karşılaştığınızda geriye dönüp kaçıyordunuz.

Allah Tealâ Peygamberi'ne enbiyanın bulunduğu, yani seçkinlere ayırdığı makama yücelmeyi kararlaştırdığında ise, sizlerdeki nifak düğümleri aşikâr oldu, din gömleği yıprandı; kendini gizlemiş olan azgınlar nutka geldi ve cansız kalmış düşmanlar harekete geçti; bâtıl ehlinin önderi kükremeye başladı, aranızda değer kazandı, şeytan yuvasından başını çıkarıp sizleri kendine çağırdı, sizlerin de onun davetini kabullenmeye ve aldanmaya meyilli olduğunuzu gördü. Sonra şeytan hareket etmenizi istedi, siz de hareket ettiniz, tehyiç olmanızı (coşmanızı) istedi, siz de galeyana gelip tehyiç oldunuz. Derken başkasının devesini (kendi deveniz olarak) dağladınız (sizin malınız olmayan hilafeti gasp ettiniz), ve (onu) başkasına ait çeşmeye sürdünüz (yani başkasına ait olan hilafete el koydunuz). Bütün bunlara, henüz Resul-i Ekrem'in vefatından kısa bir süre geçmeden ve henüz kalbimizin yaraları tazeyken, yüreğimizin cerahati iyileşmeden, hatta Resul-i Ekrem'in cenazesi defnedilmeden teşebbüs ettiniz. "Fitne çıkmasından korkuyoruz" diyerekten kendinizi öne attınız. Ama bilin ki, fitnenin ta içine düştünüz. "(Oysa) iyi bilin ki (bu işleriyle), tam fitnenin ortasına düşmüşlerdir. Gerçekten cehennem kâfirleri (her taraftan) kuşatmıştır.” [4]

Heyhat! Siz nere, fitneyi yatıştırmak nere! Ne oluyor size? Nereye gidiyorsunuz? Allah’ın Kitabı sizin aranızdadır; sözleri açık, ahkamı parlak, nişaneleri belirgin, emir ve yasakları ortadadır. Ama siz onu arkanıza atmışsınız. Ondan yüz çevirmek mi istiyorsunuz? Yoksa başka bir kitapla mı hüküm veriyorsunuz? "Ne kötüdür zalimlerin (Kur'ân'ın yerine) seçtikleri bedel” [5] "Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olur." [6]

Sonra ancak o fitnenin doğurduğu nefret yatışıncaya ve kontrol altına girinceye kadar beklediniz ve sonra yine fitnenin alevini daha da bir şiddetlendirmeye ve ateşini daha da bir kızgınlaştırmaya yöneldiniz. Azgın şeytanın davetine müspet cevap vererek dinin apaydın nurlarını ve peygamberin sünnetini boşlamaya koyuldunuz. Sizler köpüğü içmek adına altındaki sütü içiyor, (Beytul malı gizlice istediğiniz şekilde harcıyorsunuz) bunun yanı sıra açıkta, gizlide peygamberin Ehl-i beyt'ine ve evladına haksızlık ediyorsunuz. Bizim ise sizlerin kalbimize vurduğunuz hançer yarasına ve bağrımızı delen ok darbesine sabretmekten başka bir çaremiz yoktur.

Siz şimdi de benim, babamdan miras alma hakkımın olmadığını iddia ediyorsunuz. "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar (uygulamak istiyorlar)? Halbuki, yakin eden bir toplum için hükmü Allah'tan daha güzel olan kim olabilir?" [7] Acaba sizler benim Resulullah’ın kızı olduğumu bilmiyor musunuz? Benim onun kızı olduğum parlak güneş gibi size açıktır. Ey Müslümanlar! Acaba benim mirasım zorla elimden alınacak mı? (ve siz buna seyirci mi kalacaksınız?)

Ey Ebu Kuhafe'nin oğlu (Ebu Bekir)! Acaba senin babandan miras alman, ama benim babamdan miras almamam Allah'ın kitabında mı yazılmıştır? Gerçekten ortaya attığın söz büyük bir iftiradır. Acaba bilerek mi Allah'ın kitabını arkanıza atıp terk ettiniz? Oysa Kur'ân-ı Kerim: "Ve Süleyman Davud'dan irs aldı (ona mirasçı oldu)." [8] buyuruyor.

Ve Yahya ibn-i Zekeriyya'nın kıssasını anlatırken de buyurmuştur: "Dedi ki (Ey Rabb'im), bana bir veli lütfet ki, benden ve Yakup soyundan irs alsın (mirasçı olsun)." [9] Ve yine buyurmuştur ki: "Allah'ın kitabında akrabaların bazıları bazılarına (nispet, irs hususunda) daha evladır." [10] Yine buyurmuştur ki: "Allah size evlatlarınız hakkında bir erkeğe iki kadının payını tavsiye eder."[11] Yine buyurmuştur ki: "Sizlerden birinin ölümü geldiği zaman kendisinden bir hayır (mal) bırakıyorsa baba ve annesine ve yakınlarına (verilmesi) adalet ve iyilik üzere vasiyet etmek (Allah"tan) takvalılara bir borç olarak yazılmıştır." [12]

(Kur'ân ayetleri böyle buyururken acaba) sizlere göre benim bir payım yok mu ve benim babamdan miras almaya hakkım yok mudur?! Acaba Allah sizlere miras ayetinde bir özellik tanımış da yalnız babamı mı çıkartmıştır? Yoksa sizler, "Ayrı-ayrı dinlere mensup olan kişiler birbirlerinden miras alamazlar mı" diyorsunuz (ve bu yüzden bana miras hakkı tanımıyorsunuz)? Acaba ben ve babam aynı dine bağlı değil miyiz? Yoksa sizler Kur'ân'ın husus ve umumunu (genel hükümlerini ve hükümlerden istisna edilen durumlarını) babam ve amcam oğlundan daha iyi bildiğinizi mi iddia ediyorsunuz?

Ey Ebu Bekir, bu eğerlenmiş, yularlanmış deve de senin olsun, al götür! Ama bil ki, mahşere geldiğin gün yaptıklarınla karşılaşacaksın. O gün ki, hakim Allah, kefil Muhammed (s.a.a)’dir! Allah ne güzel hükmeden, Muhammed ne güzel kefil ve kıyamet ne güzel buluşma yeridir! “O gün batılda olanlar hüsrana uğrayacaklar.”[13] O gün pişmanlık duymanız da halinize bir yarar sağlamayacaktır. “Elbet her bir haber için kararlaştırılmış bir zaman vardır. Siz de bileceksiniz.”[14] "Artık yakında zelil edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimi yakalayacağını bileceksiniz."[15]

Sonra Ensar'a doğru bakarak şöyle dedi:

“Ey cömertler topluluğu! Ey dinin pazuları (yardımcıları)! Ey İslam’ın koruyucuları! Benim hakkımda sizdeki bu zaaf ve mazlumiyetim hususunda sizdeki bu uyuklama nedir? Babam Resulullah (s.a.a); “Kişinin hürmeti, evladı hakkında korunmalıdır (evlada hürmet babaya hürmettir.)” buyurmuyor muydu? Ne çabuk değiştiniz? Ne çabuk boşaltıp döktünüz (kararlarınızı değiştirdiniz)? Sizin, istediğim ve elde etmeye çalıştığım şeye gücünüz vardır. Muhammed (s.a.a) öldü mü diyorsunuz? Evet bu büyük bir musibetti, gediği geniş mi geniştir; bu gediğin bitişmesi zor mu zordur.

"Ey yiğitler topluluğu! Ey dinin yardımcıları! Ey İslam'ın koruyucuları! Benim hakkımda yaptığınız bu gevşeklik ve benden zulümle alınan (Fedek) hususundaki bu gafletiniz nedir? Babam Resulullah (s.a.a): "Kişinin ihtiramı, evlatlarına iyi davranmakla korunur." diye buyurmuyor muydu? Ne çabuk değiştiniz. Ne çabuk verdiğiniz ahdi bozdunuz. Sizlerin benim talebimi yerine getirmeye gücünüz var. Acaba kendi kendinize, Muhammed (s.a.a) öldü mü, diyorsunuz? (Evet, öldü ama bu) büyük bir musibet idi ki, bu yüzden hasıl olan boşluk ve vücuda gelen gedik geniş mi geniştir, bu gediğin bitişmesi zor mu zordur. Onun gözlerden kaybolmasıyla yeryüzü karanlık oldu, musibetinden dolayı güneş ve ay tutuldu, yıldızlar dağıldı, ümitler boşa çıktı, dağlar alçaldı, sınırlar çiğnendi, hürmetler payimal edildi. And olsun Allah’a, bu büyük bir felaket ve büyük bir musibetti; dünyada bunun misli (canları yakan) bir bela ve afet görülmemiştir. Ama her akşam ve sabah evlerinizde okuduğunuz Kur’an bunu (Peygamber’in ölmesini) açıkça bildirmiştir. Bu bela (ölüm) ondan önceki peygamber ve ilâhî elçilere de gelip çatmıştır. Bu, kesin bir hüküm ve kaçınılmaz bir kazadır. "Muhammed ancak bir elçidir, ondan önce peygamberler gelip geçmiştir; acaba eğer ölürse veya öldürülürse sizler (dinden) geriye mi döneceksiniz? Kim ki, dinden geriye dönerse (bilsin ki) Allah'a asla bir zarar veremez ve Allah şükredenleri mükafatlandırır."[16]

Ey Kıyle oğulları (Evs ve Hazrec), sizin gözünüzün önünde babamın mirasını elimden alacaklar ve sizler buna şahit olup susacak ve topluca bunu duyup kendinizi kenara mı çekeceksiniz?! Halbuki, hepinize yardım çağrısında bulunmuşum ve siz de haberdarsınız. Sizler ki, güç ve sayınız yeterlidir ve elinizde silah ve kalkan vardır. Acaba nasıl olurda yardım çağrısını duyup icabet etmiyorsunuz; feryadımızı işitiyor ama bizim yardımımıza koşmuyorsunuz? Oysaki sizler cesur insanlar diye tanınmışsınız ve iyilik ve salah ile marufsunuz; sizler bizler için seçkinler ve beğenilmişlersiniz. Araplarla savaştınız ve çetinlik ve zorluklara karşı koydunuz ve kabilelerle karşı karşıya geldiniz ve kahramanlarla mücadele eylediniz. Nice zamanlar biz adım attığımızda adım attınız, emrettiğimizde hep itaat ettiniz. Nihayet İslam değirmeninin taşı bizlerin ekseninde dönmeye başladı, nimet ve rızk çoğaldı, şirkin sesi kesildi, iftiracıların coşkusu yattı, küfrün ateşi söndü, fitnenin çağrısı sustu, din nizamı düzene girdi. Öyleyse hak aşikâr olduktan sonra neden şaşkınlığa düştünüz? Gerçekler ilan olduktan sonra neden onu tekrar gizlemeye yöneldiniz? İkdam ettikten sonra neden gerisin geriye döndünüz? İman ettikten sonra neden yeniden şirke düştünüz?" “Neden antlarını bozan ve Resulullah'ı çıkarmaya yeltenenlerle savaşmıyorsunuz? Oysaki, ilk olarak onlar (savaşı) başlattılar. Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Oysaki, gerçek iman sahibi iseniz kendisinden korkmanıza en layık olan Allah'tır." [17]

Görüyorum ki rahatlığa yönelmişsiniz, yöneticiliğe herkesten layık olanı makamından uzaklaştırıp, müsterih olmuşsunuz, darlıktan kaçıp genişliğe, refaha meyletmişsiniz, gizlediğinizi açığa vurmuşsunuz, afiyetle içtiğinizi geri kusmuşsunuz. (Fakat şunu bilin ki:) “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü kafir olsanız, gerçek şu ki, Allah ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), hamiddir (bütün övgüler O’na mahsustur).”[18]

Bilin ki gerekeni söyledim, alçaldığınızı (geçici sarhoşluğunuzu) da, kalplerinizin gizlediği hıyaneti de biliyordum. Ama bütün bunlar, dertli ruhun taşması, öfkenin dışarı dökülmesi, kalp çeşmesinin coşması, gönlün derdi ve hücceti tamamlamaktı.

(Mesele yağmalamaksa) bunu da (Fedek’i de) alın ve onu da hilafet devesinin arkasına yükleyip götürün. Fakat şunu bilin ki, onun sırtı yağır olacak, ayakları da aşınacak, kusuru ise kalacak (sizin için yüzkarası olacak)tır. O (hilafet devesi), Allah’ın gazabıyla damgalanmıştır, ebedi bir utanç dağı olarak sizi; Allah’ın kalplere işleyen yakılmış ateşine götürecektir. Bilin ki, yaptıklarınız Allah’ın gözü önündedir. “Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”[19] Ben, “Sizi şiddetli bir azabın öncesinde uyarıp-korkutan”[20] Peygamber’in kızıyım. Artık “Yapabileceğinizi yapın; kuşkusuz biz de (bir şeyler) yapmaktayız. Ve gözleyip durun; gerçekten biz de gözleyip-durmaktayız.”[21]

Ebu Bekir, Hz. Fatıma’nın güçlü mantık ve delili karşısında şaşkınlığa kapılmıştı, ne söyleyeceğini ne yapacağını bilmiyordu. Nihayet şöyle dedi:

“Ey Resulullah’ın kızı! Baban müminlere karşı şefkatli ve esirgeyiciydi. Hiç şüphesiz Muhammed (s.a.a) bizim kadınlarımızın babası değildi, senin babandı ve senin kocanın kardeşiydi. Bunu çok iyi biliyoruz. Kim sizi severse kurtuluşa erişir, kim size karşı kin beslerse hüsrana uğrar... Hiç kimse seni hakkından mahrum edemez, seni yalanlayamaz... Fakat Allah’a and olsun ki, babanın şöyle buyurduğunu duydum: “Biz Peygamberler, altın, gümüş, ev ve mülk miras bırakmayız; ilim ve nübüvvetten başka mirasımız olmaz. Bizden geride kalan mallarımız Müslümanların halifesinin yetkisindedir...”

Hz. Fatıma Ebu Bekir’e şöyle cevap verdi:

“Subhanellah! Babam Allah’ın Kitabından yüz çeviren, ahkamına muhalefet eden değildi. Onun hükümlerine uyan, onun surelerini takip edendi. Acaba hileye baş vurarak ona iftirada bulunmak mı istiyorsunuz? Onun ölümünden sonra sizin bu işiniz, onun hayatı döneminde onu yok etmek için kurduğunuz tuzaklara benzemektedir. Bu Kur’an, adaletli bir hakim ve hakla batılı birbirinden ayırandır. Kur’an buyuruyor ki: “Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun, Yakup oğullarına da mirasçı olsun.”[22] “Süleyman Davud’a mirasçı oldu”[23] Allah Teala feraiz ve miras hükümlerini Kur’an’da beyan etmiş, zan ve şüpheye bir yer bırakmamıştır. “Hayır, nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır.”[24]

Ebu bekir, Hz. Fatıma’nın ezici delillerinden kendisini kurtarmak için şöyle dedi: “...İkimizin arasında bu insanlar hükmetmelidir. Çünkü beni onlar hilafete seçtiler...”

Hz. Fatıma bunun üzerine o susan halka şöyle buyurdu:

“Ey batıl söze koşan, çirkin ve helak edici ameller karşısında susan topluluk! “Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmez misiniz? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?” [25] Hayır, yaptığınız kötü ameller kalplerinizi kaplamıştır; kulaklarınızı, gözlerinizi kapamıştır. Tevil ettiğiniz (yorumladığınız) ne de kötüdür! Biçtiğiniz ne de pistir! Muameleniz ne de çirkindir! Vallahi onun yükünü ağır, sonucunu kötü bulacaksınız. Perdeler gözlerinizin önünden kaldırıldığında, onun ardındaki şiddet ve mihnetler açığa çıktığında, sanmadığınız şeyler Allah tarafından size aşikâr edildiğinde, “İşte orada hakkı iptal etmekte olanlar hüsrana uğrayacaklardır.” [26]

Hz. Fatıma (a.s) daha sonra Resulullah (s.a.a)’in kabrine bakarak şu şiiri okudu:

“Senden sonra bir takım olay ve sıkıntılar oldu; eğer sen hazır olsaydın olaylar o kadar büyümezdi.

Yer yağmurunu kaybettiği gibi biz de seni kaybettik; kavmin de bozulup dağıldı; öyleyse sen onların musibete uğramalarına (sapmalarına) şahit ol.

Allah katında kurp ve makamı olan her aile, yakınlardan daha yakın ve üstündür.

Göçüp gittiğinde ve toprak aramızda engel olduğunda, bazı kimseler gönüllerinde saklı olan düşmanlıklarını aşikar ettiler.

Sen dünyadan göçtüğünde, bazı kişiler (de) asık suratla bizimle karşılaştılar, bizi küçümsediler ve bütün yeryüzü zorla (bizden) alındı.

Sen, dolunay ve kendisinden ışık alınan bir nur idin; izzet sahibi Allah’tan taraf sana kitaplar nazil oluyordu.

Cebrail ayetler getirmekle bize ünsiyet (sükunet) veriyordu, senin gitmenle bütün hayırlar da perde arkasında yer aldı.

Keşke senden önce ölüm bize ulaşsaydı, sen göçüp gittiğinde, yığın topraklar aramızda engel oldu.

Biz öyle bir musibete duçar olduk ki, gamlı ve kederli insanlardan hiçbir kimse, ne Arap, ne de Acem böyle bir musibete duçar olmamıştır.”

Hz. Fatıma (a.s) bu konuşmalardan sonra evine döndü. ([27])

 

---------------------------------------------
 

[1] - Al-i İmran/102.

[2] - Fatır / 28.

[3] - Tevbe / 128.

[4] - Tevbe / 49.

[5] - Kehf / 50.

[6] - Âl-i İmran / 85.

[7] - Maide / 50.

[8] - Neml / 16.

[9] - Meryem / 60.

[10] - Enfal / 75.

[11] - Nisâ / 11.

[12] - Bakara / 180.

[13] - Casiye/27.

[14] - En’am/67.

[15] - 13- Hud / 39.

[16] - Âl-i imran / 144.

[17] - Tevbe /13.

[18] - İbrahim/8.

[19] - Şuara/227.

[20] - Sebe/46.

[21] - Hud/121.

[22] - Meryem/5-6.

[23] - Neml/16.

[24] - Yusuf/18.

[25] - Muhammed/24.

[26] - Mü’min/78.

[27] - Hz. Fatıma'nın (Selamullah-i aleyhâ) bu meşhur hutbesi birçok Şiâ ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilmiştir. Biz burada bu hutbeyi nakleden Ehl-i Sünnet kitaplarından bazılarına değinmekle yetineceğiz:
1- Belağat-ün Nisa (İbn-i Tayfur) S:12
2- Şerh-ü Nehc-il Belağa (İbn-i Eb-il Hadid) C:16 / S:252
3- Müruc-üz Zeheb (Mes'udi) C:2 / S:311
4- A'lam-ün Nisa (Ömer Rıza Kehale) C:4 / S:116
5- Ehl-ül Beyt (Tevfik Ebu Alem) S:157
Hutbenin bazı bölümlerini de yine bir takım Sünni kaynaklar nakletmişlerdir ki, onlardan yine sadece birkaçına değineceğiz:
1- El-İmamet ve-s Siyase (İbn-i Kutaybe) C:2 / S:14
2- Üsd-ül Gâbe (İbn-i Esir) C:2 / S:522
3- El-İsabe (İbn-i Hacer) S:61-66
4- El-İstiâb (Kurtubi) S:377
5- Tarih-i İbn-i Kesir C:12 / S:441
6- Tefsir-ül Keşşâf (Zemahşeri) C:1 İsra suresi 26. ayet tefsirinde.
7- Kenz-ül Ummal (Muttaki) C:6 / S:219
8- Müstedrek-üs Sahihayn (hakim) C:3 / S:153
9- Sahih-i Müslim C:2 / S:72.

10- Keşf’ul- Ğumme, c. 1, s. 492. Tezkiret’ul- Havass, s. 179. Keşf’ul- Mehacce, s. 124. İkd’ul- Ferid, c. 2, s. 6. Mizan’ul- İ’tidal, c. 2, s. 172.

     
     
    

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler