25 Şubat 2018 Pazar Saat:
16:00
07-02-2018
  

Hz. İbrahim (a.s) ve Masumiyet

Kuran ayetlerin de Hz. İbrahim (a.s) üç ayrı şeye (ay, güneş ve yıldız) Rabbim budur demekte.

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

“Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabbim budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.


“Ay'ı doğarken gördü: "Rabbim budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum" dedi

“Güneş'i doğarken görünce: "Rab'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım". (Enam / 75-78)


Yukarıdaki ayetler de Hz. İbrahim (a.s) üç ayrı şeye (ay, güneş ve yıldız) Rabbim budur demekte. Bu Hz. İbrahim'in ömrünün belli bir diliminde bu üç şeye Rab olarak inandığını göstermiyor mu?

Böyle olmasa bile, yani ay güneş ve yıldızın rabbi olmadığını biliyorsa neden onlara Rabbim diye hitap ediyor? Bu açık bir yalan değil mi?

Hz. İbrahim (a.s) yapmaya çalıştığı, kâfirlere gerçek Rabbi tanıtmak maksadıyla birkaç faraziye ortaya atıp, ardından ameli olarak o faraziyeleri çürütmeye çalışmıştır. Hz. İbrahim'in “Bu benim rabbimdir” cümlesi bir haber cümlesi değil, inşa cümlesidir.

Yani farz edelim ki bu rabbimizdir, şimdi bakalım acaba bu iddia doğru olabilir mi? Bu sefer her birisinde bir eksikliği tespit edip, “Hayır bu eksikliğinden dolayı Rab olamaz” diyordu.

Bir nevi ameli olarak müşriklere Rab olarak inandıkları nesnelerin liyakatsizliğini göstermeye çalışmaktadır. Bu tip ispat metotları biz insanlar içinde de çok yaygındır ve kimse onların yalan olduğunu söylemez. Hz. İbrahim'in bu sözleri yıldızlara, aya ve güneşe tapanlara gerçek Rabbi tanıtmak için “kendi mantıklarıyla kendilerini çürütme” metodudur. Yoksa onun inandığı bir şeyi ifade etmek için söylenen ihbari bir cümle değildir.

Nitekim sözlerinin sonunda "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" diye söylediği cümle de bunun ispatıdır. Zira eğer iddia edildiği gibi önceden kendisi de bunlara inanmış olsaydı, bu cümle yerine şöyle demeliydi: “Ey kavmim, ben artık önceden Rab olarak inandığım ve Allah'a şirk koştuğum şeylerden beriyim!”

*Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

* O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.” (Saffat / 88-90)


Hz. İbrahim'in şehir dışına şenlik için çıkan kavminin kendisini de davet etmelerine karşılık gitmemek için bir bahane uydurarak yıldızlara bakmış ve “Ben hastayım” demişti. Oysa hasta değildi. Bu da onun açıkça yalan konuştuğunu göstermiyor mu?

Hz. İbrahim (a.s) ben hastayım derken tevriye yapmıştır. Yani Hz. İbrahim o cümleden başka bir mana kastederken, onlar başka bir mana anlamışlardır. Veya Hz. İbrahim belki de bu sözüyle gerçekten hasta olduğunu kastetmiştir. Belki de gerçekten hasta idi. Bazı rivayetler de bunu teyit ediyor. O rivayetlerde Hz. İbrahim'im ara sıra şiddetlenen sıtma hastalığı gibi bir rahatsızlığının olduğu söyleniyor. Hz. İbrahim'in (a.s) yıldızlara bakarak bu sözü söylemesi, söz konusu süreli hastalığının zamanının geldiğine vurgu yapmak içindi.

Hz. İbrahim'in (a.s)  bu sözle gerçekten yalan söylediğini düşünsek dahi yine de bir problem söz konusu değildir. çünkü yalan her yerde kötü ve günah değildir. Yalan bazen farz bile olabilir. Eğer bir yerde doğru konuşmanın bir fesadı veya yalan konuşmanın önemli bir faydası ve zarureti olursa, yalan konuşmazsa insan, hata yapmış olur, günah işlemiş olur.

Örneğin bir kimse doğru konuşursa, bu o kimsenin canına mal olacağını biliyorsa, orada mutlaka yalan konuşması gerekir. Burada da Hz. İbrahim (a.s) şehirde kalıp önemli bir misyonu yerine getirmek için yalan konuşmaktan başka bir çaresinin olmadığını görünce, yalan söylemiştir dersek hiçbir sakıncası yoktur.

*“Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?” diye sordular. İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.”(Enbiya / 63)

Hz. İbrahim,(a.s)  kavmiyle şehir dışına çıkmayarak put haneye geldi ve büyük putun dışında bütün putları kırdı ve elindeki baltayı, büyük putun boynuna astı. şehre dönen kavmi durumdan haberdar olunca, Hz. İbrahim'den şüphelenip onun yanına geldiler ve ona “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?” diye sordular. Hz. İbrahim (a.s), "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.

Hz. İbrahim (a.s) bu olayda açıkça yalan konuşmaktadır. Yalan masumiyete aykırı bir amel değimli?

Yalan, o zaman söz konusu olur ki sözden neyin kastedildiğine dair bir karine olmasın. Burada ise bütün haliyle karineler, Hz. İbrahim'in (a.s) bu sözden neyi kastettiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla karşı taraf Hz. İbrahim'in (a.s) ne demek istediğini ve bunun bir taktik olduğunu çok iyi bildiği için,  bu asla yalan sayılmaz.

Hz. İbrahim'in (a.s) bu sözü şartlı bir sözdür. Onlara adeta şöyle buyurdu: “Sorun onlara, eğer onlar konuşabilirse, onlar yapmıştır…” Onlar konuşamayacağına göre, demek ki onlar yapmamıştır. Dolayısıyla Hz. İbrahim (a.s)  bu harika metotla, hem yalan konuşmadı, hem de onlara konuşmayan, bir şey yapmaya muktedir olmayan bir İlahın Rab olmayacağını açık bir şekilde ispatlamış oldu.

*“Ne peygambere, ne iman edenlere akraba bile olsalar cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur.”

*“İbrahim'in babası için istiğfar etmesi de sırf ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Böyle iken onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıklanınca o işten vazgeçti. Şüphesiz ki İbrahim, çok bağrı yanık, çok halim birisi idi.” (Tövbe / 113-114


Bu iki ayette önce müşriklere istiğfar emenin caiz olmadığından bahsediyor, ardından da Hz. İbrahim'in (a.s) babası için yaptığı istiğfardan. Dolayısıyla Hz. İbrahim (a.s) yaptığı bu işle en azından hata yapmıştır. Bu durum iddia edilen masumiyetle nasıl bağdaşmaktadır?

Eğer Hz. İbrahim (a.s) dendiği gibi bir yanlış yapmış olsaydı, Allah-u Teâlâ'nın onu kınaması ve yanlışını açıkça ortaya koyması gerekirdi; oysa yukarıda geçen ayetlerde de açıkça görüldüğü gibi, Allah değil herhangi bir kınama, tam tersine Hz. İbrahim'i savunmakta ve olayı yanlış anlayanların yanlışını düzeltmektedir.

Müslümanlardan bir kısmı Resulullah'a (s.a.a): “Cahiliyet zamanında şirk halinde ölen babalarımıza bağışlanma dilemeyecek misiniz?” dediklerinde söz konusu ayetler inerek, onlara ihtarda bulunmuştur. çünkü onların babaları şirk halinde ölmüş ve cehennemlik oldukları kesinleşmişti.

Bu ayetten açıkça anlaşılan şudur ki müşriklere mağfiret dilemenin yasaklığı, onların cehennemlik olduğu tam olarak ortaya çıktığı zamandadır. Bu da şirk halinde ölmeleri durumundadır. Çünkü hayatta oldukları sürece hidayet ihtimalleri vardır. Dolayısıyla bir kimsenin, müşrik bir yakını hayattayken, eğer onun imanını ümit ediyorsa, onun için hidayet ve geçmişi için mağfiret dilemesinin bir sakıncası yoktur.

Bu ayet nazil olduğunda Müslümanlar, önceden nazil olan ayetlerden Kuran'ın Hz. İbrahim'in (a.s) “Eb”i (baba) diye tabir etiği “Azer”e istiğfar ettiğini duymuşlardı; bu yüzden akıllarına şöyle bir soru takıldı: “Eğer müşriklere istiğfar emek caiz değilse, neden Hz. İbrahim (a.s) Azer'e istiğfar etti?” Allah bir sonraki ayette bunun cevabını vermiş ve onun durumunun onlarınkinden farklı olduğunu beyan etmiştir. Zira Hz. İbrahim ona istiğfar ettiğinde, henüz o hayattaydı ve Hz. İbrahim, onun iman edebileceği ümidini taşıyordu; bu yüzden onu hidayete teşvik maksadıyla ona istiğfar vaadinde bulundu ve istiğfar etti. Ama Azer'in iman etmeyip şirk üzere dünyadan gittiğini görünce, artık istiğfar emekten kaçındı.

“Böyle iken onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıklanınca, o işten vazgeçti. şüphesiz ki İbrahim, çok bağrı yanık, çok halim birisi idi.”

Dolayısıyla bu konuda Hz. İbrahim'in (a.s) bir yanlışı ve hatası söz konusu değildir.

*Ve (âlemlerin Rabbi) o kimsedir ki hesap günü, hatamı bağışlayacağını umuyorum." (Şuara / 82)

Bu ayet de Hz. İbrahim'in (a.s) bir hata yaptığını ve dolayısıyla bağışlanmayı umduğunu göstermiyor mu?

Bir insanın şahsiyetinin büyüklüğü oranında sorumluluk ve mesuliyeti de büyüktür. O insandan sadır olan bazı amel ve davranışlar, onun özel konumuna binaen suç ve hata sayıldığı halde, başka birisinden aynı ameller sadır olduğunda onun için normal bir şey olarak kabul edilir. şöyle ki:

Şer'i hükümler, farz, haram, müstehap, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır. Bilindiği gibi her mükellef için farzı yerine getirme ve haramı terk etme hususunda ruhsat söz konusu değildir. Ama müstehap olan ameli yerine getirme ve mekruhu terk etme tercihli olmakla birlikte mükellefe bu konuda ruhsat tanınmıştır. Bununla birlikte bazı kimseler için sahip oldukları yüksek makam ve mertebeden dolayı farz ve haramların yanı sıra müstehap ve mekruh olan şeyler hususunda bile dikkatli davranıp onları ihmal etmemeleri beklenir. Hatta bazen mubah olan şeylerde dahi bazı arızî sebeplerden dolayı söz konusu insanların mubah bir şeyi yerine getirmeleri veya terk etmeleri gerekli görülebilir.

Hakk'ın azametine herkesten daha çok arif olan bir kimse, bütün bu hükümlerde herkesten daha çok hassas davranması gerekir ve hiç birisinde en ufak bir ihmali hoş karşılanmaz. Dolayısıyla bu türden bir ihmal söz konusu olduğunda da yaptığı işten istiğfar edip onu telafi etmesi beklenir. Bu beklenti şer'i bir günah işlediğinden dolayı değil, yapılan işin, onun makam ve mertebesine ve sahip olduğu ilim ve irfana yakışır bir şey olmadığından dolayı.

Bu durum, toplumsal ilişkilerde de böyledir; örneğin insanlar, medenî, dünya görmüş, okumuş, ilim irfan sahibi olmuş bir kimseden bekledikleri tavır ve davranışların hepsini, bedevi bir hayat tarzına sahip olan bir kimseden beklemezler. Bedevi birine hoş görüp normal karşıladıkları birçok şeyi, ilim sahibi için hoş görmez ve normal karşılamazlar. Yaptığı şeylerin illa da bir suç ve günah olduğundan dolayı değil, sahip olduğu bilgi, tecrübe ve birikiminden dolayı bunları ona yakıştırmazlar.

Bütün bunlar, başta da söylediğimiz gibi insanın şahsiyetinin büyüklüğü oranında sorumluluk ve mesuliyetinin de büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. İşte bu yüzden, büyük insanlardan, enbiya ve evliyadan bazen sadır olan bazı mekruh veya ıstılah olarak terk-i evla denilen şeyler, günah olarak algılanabilir. Ama bunlar bizim gibi insanlar için söz konusu olan mutlak günahlar (farzı terk veya haramı bir işi yerine getirmek) türünden günahlar değil, nispi günahlardır. Yani onlara ve sahip oldukları iman, ilim ve irfan mertebesine yakışmayan şeylerdir.

Bu konuda bilinmesi gereken bir diğer husus şudur:

Manevi makam ve mertebelere sahip olan arif insanlar, Hakk'ın azamet ve yüceliğini herkesten daha çok müdriktirler. Ne kadar ibadet ve itaatte bulunsalar, yaptıkları ibadeti Rablerine layık görmedikleri için istiğfar ederler. Yaptıkları amelleri O'nun azameti ve verdiği nimetlerin karşısında hiçbir değere sahip görmedikleri için, iyi işlerden ve ibadetlerden dahi istiğfar etmektedirler!

Yukarıda bahsettiğimiz şeyler (makamlarına yakışmayan terki evlalar), İslam Peygamberi de dâhil bütün Peygamberler hakkında mümkün olmakla beraber, haklarında söz konusu olan istiğfarlar bu tür istiğfarlardır.

Mesela Allah Resulü'nden şöyle bir hadis nakledilmektedir: “Ben her gün Rabbimden yüz defa (bazı rivayetlerde ise yetmiş defa) mağfiret dilemekteyim.”(Sahih-i Müslim, c.8, s.72, Keşf-ül ğumme, c.3, s.43) )

Şimdi (haşa) Allah Resulü (s.a.a) her gün yüz veya yetmiş defa bizim bildiğimiz şer'i günahlardan işleyip de onlar için mi istiğfar ediyordu? Veya hatta her gün yetmiş terk-i evla işlediğini söylemek mümkün mü?

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler