22 Ağustos 2019 Perşembe Saat:
21:09
11-03-2019
  

İslam Ekonomisinin Genel Yapısı

İslam'ın rengiyle boyanmış olan sosyal adalet iki genel ilkeye sahiptir...

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

İslâm ekonomisinin genel yapısı üç temel unsurdan oluşmaktadır. Ki İslâm ekonomisinin doktrinler içeriği, bu unsurlara göre belirlenmekte, genel çizgileri bakımından diğer ekonomik doktrinler arasında temayüz etmektedir.

Bu unsurları şöylece sıralayabiliriz:

1- Karma mülkiyet ilkesi

2- Sınırlı bir çerçeve içinde ekonomik özgürlük ilkesi

3- Sosyal adalet ilkesi

Bu temel unsurları detaylarıyla birlikte geniş bir şekilde ele alıp açıklayacağız. İslâm ekonomisi hakkında genel bir düşünce oluşturacağız. Ki doktrinler özellikleri ve detayları ile birlikte konuyu geniş bir şekilde ele alma imkânını bulabilelim.

 


KARMA MÜLKİYET İLKESİ

İslâmiyet, esas olarak kabul ettiği mülkiyet türü bakı­mından sosyalizm ve kapitalizmden temelde ayrılmaktadır.

Kapitalist toplum, genel bir kural olarak, bireysel mülkiyete yani özel mülkiyete inanmaktadır. Kapitalizm, bireylerin çalışmalarına ve içinde bulundukları ortama bağlı olarak özel mülkiyet yoluyla ülkenin çeşitli alandaki servetler ile sahip olmalarına müsamaha göstermektedir. Toplum mülkiyetini temel bir esas olarak kabul etmemektedir.

Ancak sosyal alanda bir zorunluluk baş gösterdiğinde toplumsal mülkiyeti kabul eder. Denemeler bazen şu veya bu mülkün kamulaştırılmasını gerektirebilir. Fakat bu zaruretler istisnaî yani kural dışıdırlar. Kapitalist toplum bu zorunlulukları esas alarak bazen özel mülkiyet ilkesini çiğnemek zorunluluğunda kalmaktadır. Belirli bir mülk veya serveti, eski durumundan saptırmaktadır.

Sosyalist toplum ise bunun tam tersi bir tutuma sahiptir. Sosyalist toplum, toplumsal mülkiyet ilkesini, ülkenin tüm servetlerine uygulamaktadır. Bu ilkeyi ancak, bazı ezici sosyal zorunluluklar karşısında uygulamak mecburiyetinde kalmaktadır.

Kapitalizm ve sosyalizmin bu iki zıt görüşlerini esas olarak alacak olursak; özel mülkiyete yegâne ilke olarak inanan, kamulaştırmayı ise sosyal zorunlulukların ortaya koyduğu bir istisna olarak kabul eden toplumlara kapitalist; toplumsal mülkiyete ilke olarak inanan özel mülkiyeti ise istisna olarak kabul eden toplumlara ise sosyalist diyebiliriz.

İslâm toplumuna gelince bu damgalardan hiç birini ona vuramayız. İslâm doktrini; ne özel mülkiyeti ilke olarak savunan kapitalizmle ve ne de toplumsal mülkiyeti ilke olarak savunan sosyalizmle asla bağdaşmamaktadır. İslam doktrini karma mülkiyet sistemini (yani çeşitli şekillerdeki bir mülkiyeli) ilke olarak kabul etmektedir. Kapitalizm ve sosyalizmin savunduktan tek tip mülkiyeti (Bireysel veya toplumsal mülkiyeti) benimsemektedir. İslâmiyet; bireysel mülkiyeti, toplumsal mülkiyeti ve devlet mülkiyetini kabul etmektedir. Bu üç mülkiyet türünden her birinizi ayrı ayrı işlerlik alanları vardır. Bu mülkiyetlerden hiç birini istisna yani kural dışı olarak kabul etmez. Veya bu mülkiyetlerden hiç birini, ortamın gerektirdiği geçici bir hal çaresi olarak kabul etmez.

Bu nedenle İslâm toplumunu; her ne kadar bazı üretim araçlarının ve sermayelerin özel mülkiyette kalmasına müsamaha gösteriyorsa da kapitalizm damgasıyla damgalandırmak hatalı bir harekettir.

Çünkü İslâm göre özel mülkiyet genel bir kural olarak kabul edilmemektedir. Fakat bunun yanında İslâm toplumunu; her ne kadar bazı servetlerin toplumsal mülkiyete veya devlet mülkiyetine geçmesini kabul ediyorsa bile sosyalistlikle damgalamak da doğru olmaz. çünkü toplumsal mülkiyet ilkesi, Islama göre genel bir kural değildir. Bütün bunlardan ayrı atarak İslâmiyet; şu veya bu doktrinden oluşan bir bileşim olarak kabul etmek de doğru değildir. İslâm toplumundaki mülkiyetin karma bir sistem oluşu; islâmın kapitalizmle sosyalizmi birleştirdiği, kapitalizmin bir bölümünü, sosyalizmin de bir bölümünü aldığı anlamına gelmez. Tersine bu, islimin; belirli fikri kural ve temellere belli değer ve kavramlar çerçevesinde bulunan bir konuya dayalı olan orijinal bir doktrinler yapaya sahip olduğunun bir ifadesidir. Bu kurallar, bu değer ve kavramlar, özgürlükçü kapitalizmle Marxçı Sosyalizmin dayanmakta olduğu kural, kavram ve değerlere ters düşmektedir.

İslâmın mülkiyet karşısında karma bir sisteme dayalı tutumunun doğruluğunu, kapitalizm ve sosyalizmin realitesinden daha güzel bir şekilde ispatlayan hiç bir şey yoktur. Sosyalizmle kapitalizm, bir başka mülkiyet sistemini kabullenmektedirler. Bu sistem, her iki doktrinin genel kurallarıyla ters düşmektedir. Çünkü realite, ters mülkiyet sistemini kabullenmenin hatalı olduğunu ispatlamıştır. Epey bir zamandan beri kapitalist toplum, kamulaştırma düşüncesini benimsemeye başlamış, bazı alanlarda özel mülkiyet ilkesini kabullenmez olmuştur. Bu kamulaştırma hareketi, kapitalist toplumların; kapitalizmin mülkiyet sisteminin sağlam temellere dayalı olmadığını itiraf etmelerinden başka bir şey değildir. Bu hareketleriyle kapitalistler, kapitalizmin mülkiyet siste­minin bazı kusurlarla aksaklık doğurduğunu ispatlamışlardır.

Diğer taraftan sosyalist toplum, yeni meydana gelişine rağmen kendini bazen legal bazen İllegal olarak özel mülki­yeti kabullenmek zorunluluğu karşısında bulmuştur. Sosyalist toplumun özel mülkiyeti legal olarak kabullenmesine örnek olarak, Sovyet anayasasının 7. maddesini gösterebiliriz. Sovyet anayasasının bu maddesi şöyle demektedir: Kolhozlara bağlı çiftçi ailelerinden her birine müşterek kolhoz ekonomisinden gelen esas gelire ek olarak özel mülk olarak bir toprak parçası ve lojman verilecektir.

Ayrıca bu ailelere kendi arazilerinde İzafi bir ekonomi hakkı, konut yeri, hayvansal çretim için bazı davarlar, kuşlar ve basit tarım aletleri de verilecektir. Anayasanın 9. maddesi, bireysel olarak çiftçilik ve zanaatkârlık yapanlara küçük ekonomik kuruluşlar kurmak ve yürürlükte olan sosyalizm düzeninin yanında küçük mülklere sahip olmak hakkının verilmesini emretmektedir.

 


BELLİ SINIRLAR ÇERÇEVESİNDE EKONOMİK ÖZGÜRLÜK İLKESİ

İslâm ekonomisinin ikinci temel unsuru, bireylere ekonomi alanında bir özgürlük tanımaktır. Ancak verilecek olan bu özgürlük, islâmın inanmakta olduğu ahlâkî ve manevî değerlerle sınırlıdır. Bu temel unsur bakımından da İslâm ekonomisi ile kapitalist ve sosyalist ekonomi arasında açık bir ayrıklık görülmektedir. Bireyler, kapitalist ekonominin gölgesinde sınırsız bir özgürlüğü elde edebilmektedirler. Buna Karşılık sosyalist ekonomi, tüm bireylerin özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Bu hususta İslâmiyet, kendi genel karakteriyle uyuşan bir tavır takınmaktadır. İslâmın gölgesinde bireyler, hürriyeti güzelleştiren, onu insanlık için hayırlı bir araç haline getiren ideal ve değerlerle sınırlı bir hürriyete sahip olmaktadırlar.

İslâmın ekonomik alanda sosyal özgürlüğü sınırlandır­ması iki bölümde mütalea edilebilir.

a- Sübjektif sınırlama: Bu sınırlama, ruhun derinliklerinden doğmaktadır. Bu sınırlama; gücünü, İslâm şahsiyeti­nin sübjektif ve fikri muhtevasından almaktadır.

b- Objektif sınırlama: Bu sınırlama, bir dış gücün ifadesidir. Bu güç, bireyin sosyal yaşayışını düzenleyip sınırlar.

Sübjektif sınırlamaya gelince bu sınırlama; tabiî olarak islâmın, hayatının bütün alanlarında egemen olduğu Müslüman bir toplumda, bireyi eğitmekte olduğu özel terbiyenin gölgesinde oluşmaktadır. İslâm şahsiyetinin oluşmasında kalıp teşkil eden ruhî ve fikri çevrenin, hayat realitesiyle hemhal olmasına fırsat verilir, tarih de bu esasa göre oluşturulursa o zaman bu ruhî ve fikrî çevre manevî bir güce, hem de muazzam bir güce sahip olur? İslâm toplumunun bireylerine bir bağış olarak verilen özgürlüğün sübjektif ve tabii sınırlamasına da etkide bulunur. Kendi özgürlüklerinin kısıtlandığının farkına varmaksızın, bireyleri ince ve derin bir şekilde idare eder.

Çünkü bu şekildeki bir sınırlama, bireylerin ruhî ve fikri realitelerinden doğmaktadır. Dolayısıyla bu tip bir sınırlama ile özgürlüklerinin kısıtlandığının farkına bile varmazlar. Bu sebepledir ki sübjektif sınırlama, gerçekten hürriyetin kısıtlanması demek değildir. Aslında bu sınırlama; insanın özgür bir havaya sahip olan, içinde sağlıklı ve manevî bir yapının kurulması, manasını ifade etmektedir. çünkü ancak bu yapının kurulması sayesinde hürriyet, kendi aslî ve orijinal değerine kavuşabilmektedir.

Bu sübjektif sınırlamanın bazı parlak sonuçlan ve İslâm toplumunun genel karakterinin oluşumunda büyük etkileri olmuştur, İslâm denemesinin kısa süreli oluşuna rağmen bu deneme, kendisinden beklenen sonucu vermiştir, insanların gönlünde üstün imkânlara yüce idealleri pırıldatmıştır İnsanların gönlünü hayır, adalet ve ihsan duygulan ile yüklü sübjektif bir güçle güçlendirmiştir, İslâmiyet denemesinin tarih bakımından kısa süreli oluşuna rağmen, insanlığın hayatı boyunca devam ettiğine tanık oluyoruz. Bu deneme; insanların, yeryüzünün halifeleri olmaya lâyık olduklarını ispatlamıştır. Bu deneme, adalet ve doğruluk duygularıyla yüklü olan yepyeni bir dünya getirmiştir, insanların gönüllerinde gizli bulunan kötülük unsurlarını, zulüm ve bozgunculuk güdülerini kökten yok etmiştir.

Sübjektif sınırlamanın sonuçlarım incelemeye gerek yoktur. Bu sınırlama; Islâmiyetin hayattan koparılmasından islâmın sosyal önderliği yitirmesinden, Müslümanların yöneticilik ve komuta ruhundan uzun süre yoksun oluşundan, ruhî ve fikrî düzeylerinin alçalmasından, sosyal ve siyasal hayatın diğer türlerine alışmalarından bu yana yine de iyilik ve hayır amellerinin devamını sağlayan yegâne garanti unsuru olmuştur? Bütün bunlara rağmen İslâmın ortaya koymuş olduğu bu sınırlama, yaşantının tüm alanlarına tohum saçmıştır. Milyonlarca müslümanın bu sınırlama çerçevesinde billurlaşan hürriyetleri oranında ilerlemeleriyle, iyilik ve hayır amellerinin devamını garantilemek hususunda bu sınırlamanın olumlu ve faal bir rolü olmuştur.

Bu sebeple Müslümanlar: zekâtlarını fakirlere ödemekte, diğer ilâhi haklan ifa etmekte, sosyal adalet ilkesini uygulama çabalarına katkıda bulunmaktadırlar. Eğer Müslümanlar İslâmiyet'i tam olarak yaşamış olsalardı. Müslüman toplum; düşüncesi, değerleri ve politikasıyla tam olarak İslâmiyet somutlaştırmış olsaydı İslâmlığın kavram ve ideallerini pratiğe dökmüş olsaydı o zaman bu sübjektif sınırlamanın ne gibi sonuçlar doğurmuş olacağını artık varın siz tahmin edin.

 


* * *
 


Objektif sınırlamadan maksadımız, İslâm toplumunda yaşamakta olan bireye seri güçle dıştan yapılan bir baskının sonucu meydana gelen bir sınırlamadır. Objektif sınırlama; «İslâmlığın zorunlu olarak varlığına inandığı ideal ve amaçlarla çelişen hususlarda kutsal şeriat bireylere asla özgürlük tanımamıştır.» ilkesi uyarınca uygulanmaktadır.

Bu ilkenin islâmiyetteki uygulaması şu şekilde olmuştur:

a- Genel kaynaklarında İslâm şeriatı, İslamiyet'in te­melini oluşturan ideal ve değerlerin gerçekleştirilmesini engelleyen sosyal ve ekonomik alandaki faiz ve karaborsacılık gibi çeşitli faaliyetlerin tümünü yasaklamıştır.

b- İslâm şeriatı; idare amirinin; genel gelişmeleri ve faaliyetleri kontrol etmesi, bireylerin gerekli alanlardaki özgürlüklerini sınırlayarak toplumsal çıkarların korunması için devletin müdahalesi ilkesini esas olarak kabul etmiştir. İslâmiyet, sosyal adalet hakkındaki anlayış ve ideallerini zaman boyunca garantilemek için zorunlu olarak bu ilkeyi ortaya kovmuştur. Islâmiyetin propagandasını yapmakta olduğu sosyal adaletin gerekleri toplumun ekonomik ortamlarıyla maddi kondisyonuna göre değişmektedir. Bir işin yapılması, topluma ve toplumun zorunlu yapısına bazen zarar getireceği gibi bazen fayda da getirebilir. şu halde bunu detaylı bir şekilde anayasal bir kalıba dökmeye imkân yoktur. Tek çıkar yol, idare amirinin bu husustaki yetkilerini genişletmektir. Ki toplumdaki İslâm! ideallere uygun olarak şeriatın mubah kıldığı işlerden bireylerin dilediklerini yapıp dilediklerini yapmamaları hususundaki hürriyetlerini kontrol eden bir yetkili olarak görevini başarıyla yürütebilsin.

Kontrol ve müdahale ilkesinin sert delili Kur'an-ı Kerimdir. «Allaha itaat edin. Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.» -Nisa: 59.- Bu ayet, emir sahiplerine itaat etmenin vacip olduğunu açıkça kanıtlamaktadır. İslâm toplumunda emir sahiplerinin şer'i yönden yönetim hakkına sahip oldukları konusunda Müslümanlar arasında herhangi bir anlaşmazlık yoktur. Müslümanlar, emir sahiplerinin atanmaları, şartlan ve şartlarının belirlenmesi hususunda her ne kadar anlaşmazlığa düşmüşlerse de bunun, konuyla hiçbir ilgisi yoktur. Yüksek İslâmi bir iktidara Müslümanların itaat etmeleri vacip olduğu gibi; Müslüman toplumun korunması ve bu toplumda İslâmî dengenin gerçekleştirilmesi için iktidarın, toplumun işlerine müdahalede bulunmaya da yetkisi vardır. Ancak bu müdahalenin, Mukaddes şeriatın ölçüleri çerçevesinde olması gerekmektedir. Meselâ devletin veya emir sahibinin faizi helâl kılması, hileciliği serbest bırakması, miras hukukunu ortadan kaldırması ve­ya toplumda İslâmi esaslara göre elde edilmiş bir mülkiyeti geçersiz kılması imkânsızdır.

Emir sahipleri ancak şeriatın mubah kıldığı hususlarda tasarrufta bulunabilir ve müdahale edebilir. Toplumun İslâmi ideallerine uygun olarak emir ve yasaklamalarda bulunabilir, ölü arazilerin ihya edilmesi madenlerin çıkarılması, nehir yataklarının kazılması ve bunlara benzer ticarî faaliyetler, şeriatın genel olarak, teşvik etmiş olduğu faaliyetlerdir. şeriat, bütün bu faaliyetlerin şer'i sonuçlarını da ortaya koymuştur. Sözünü ettiğimiz bu faaliyetlerin yapılıp yapılmaması hususunda emir sahipleri, yukarıda geçen ilke gereğince emir veya yasaklama yetkisine sahiptir.

Resulûllah (saa) Efendimiz, ortamın gerektirdiği zamanlarda kontrol ve yönetme ilkesini uygulamaktaydı. Buna örnek olarak sahih bir hadisi gösterebiliriz: Resulûllah efendimiz hurmalıkların suyu hususunda Medineliler için şu hükmü vermişti Bir şeyin başkalarına fayda sağlaması engellenemezdi. çöl ahalisi için de şu hükmü vermiş; Suve çimenlerin fazlalığından başkalarının faydalanmasına engel olunmaz. ve şöyle demişti: «Başkalarına zarar vermek caiz olmadığı gibi başkalarının verdiği zarara katlanmak da caiz değildir.»[1][2]Fıkıhçılara göre; "bir şeyin başkalarına yarar sallamasını engellemek ve suyun fazlalığından başkalarının faydalanmasını engellemek genel olarak şeriat açısından sakıncalı değildir. Bu hususu Müslümanlar açıkça kabullenmektedirler.

Bu anlatılanların ışığında anlamış oluyoruz ki; Peygamber Efendimiz, bir şeyin başkalarına yarar sağlamasını engellemeyi, suyun fazlalığından başkalarının faydalanmasını engellemeyi, şeriatın genel hükümlerinin bir tebliğcisi olması niteliğiyle Medineliler için yasaklamamıştır. Ancak toplumun ekonomik hayatını düzenlemekten, toplumu genel toplumsal çıkarlarla çelişmeyecek bir şekilde yönetmekten, sorumlu bir idareci olması niteliğiyle yasaklamıştır. İşte bu sebepten ötürü Peygamber Efendimizin (S.A.S.) bu konudaki hükmü, şeriat esasına dayalı bir yasaklama değil de, yargılama esasına dayaklar hüküm olmuştur.

Kontrol ve müdahale ilkesini, gelecek bölümde daha detaylı olarak ele almaya çalışacağız.

 


SOSYAL ADALET İLKESİ

İslâm ekonomisinin üçüncü temel unsuru da sosyal adalet ilkesidir. İslâmiyet bu ilkeyi, İslâm toplumundaki servet dağılımı düzeninin yüklendiği unsur ve garantilerde tecessüd ettirmiştir. Bu garantiler sayesinde dağıtım sistemi, İslamî adaleti gerçekleştirebilmekte, İslâm toplumunun dayanmakta olduğu değerlerle uyuşmaktadır. İslâmiyet sosyal adalet ilkesini islâmın ekonomik doktrinini oluşturan esas ilkeler arasına yerleştirmekle yetinerek onu genel nitelikteki soyut anlamıyla dondurmuş… her türlü yoruma açık bir adalet olarak nitelendirmiş ve kapsamının tayinini uygarlık düşüncesi ve hayat anlayışı bakımından İslâm toplumundan ayrılan ve apayrı bir sosyal adalet görüşüne sahip olan toplumlara da bırakmış değildir. İslâmiyet, sosyal adalet anlayışını belli bir sosyal planda belirleyip billurlaştırmıştır.

Bundan sonra da bu anlayış canlı bir sosyal realitede cisimlendirmiştir. çyle ki cemiyetin bütün atar ve toplardamarları, İslâmın adalet kanıyla kaynamıştır. İslâmın sadece sosyal adaleti savunması hakkında bilgi sahibi olmamız yetmez. Ayrıca islâmın adalet hakkındaki düşünceleri ve adaletin İslâm literatüründeki öze] manası hakkında da bilgi sahibi olmamız gerekmektedir.

İslâmın rengiyle boyanmış olan sosyal adalet iki genel ilkeye sahiptir.

a- Genel dayanışma ilkesi

b- Sosyal denge ilkesi

Parlak tarihî denemesi boyunca erdemli bir insan topluluğunu meydana getirmek uğruna İslâmın atmış ol­duğu adımlar, İslâmın kendi ekonomisinin temel ilkesi olan sosyal adalete ne kadar önem verdiğini açıkça ispatlamak­tadır.

İslâmiyetin sosyal adalet ilkesine önem verişi, Peygam­ber Efendimizin (saa) ilk devletini kurarken girişmiş olduğu ilk siyasi eylemde (Muhacirlerle Ensarı kardeş yapma eyleminde) irâd etmiş olduğu ilk nutukta açıkça belirmektedir.

Yüce Peygamberimiz, siyasî beyanlarını şu hitabında Müslümanlara iletmiştir:

İnsanlar! Ahiret için bu dünyadayken hazırlığa girişin. Biliyorsunuz ki sizlerden biri ölünce koyunlarını çobansız bırakacak, sonra da Rabbi kendisine şöyle diyecektir:

"Resulüm sana gelip de tebligatta bulunmadı mı? Sana mal verdim. Malını gittikçe arttırdım. Dünyada iken kendin için neler yaptın? Bunun üzerine, hesaba çekilen adam, sağa ve sola bakacak. bir şey göremeyecek. Daha sonra önüne bakacak. Cehennemden başka bir şey göremeyecektir. Bir hurma parçasıyla kendi yüzünü (bedenini) ateşten koruyabilecek bir kimse varsa (bunu hemen) yapsın. (Hurma parçasını) bulamayan, güzel bir sözle bunu yapsın. Bir iyilik, 10 misliye, hatta 700 küsur misliyle mükâfatlandırılacaktır."

Peygamber Efendimiz (s.a.a) Medine devletini kurduktan sonra ilk siyasi hareketine muhacirlerle Ensâri kardeş yapmak; îslâmın benimsediği sosyal adaleti gerçekleştirmek amacıyla bu kardeşler arasında dayanışma ilkesini uygulamakla başlamıştır.                        

İslâm ekonomisinin temi unsurları işte bunlardan ibarettir:

a- Çeşitli statülere sahip bir mülkiyet. Bu mülkiyetin ışığında dağıtım sistemi belirlenmektedir.

b- Üretim, tüketim ve mübadele alanlarında İslâmi değerlerle sınırlı bir özgürlük.

c- Temel fonksiyonları denge ve dayanışma olan, toplumun mutluluğunu garanti eden bir ekonomidir.


 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler