09 Aralık 2019 Pazartesi Saat:
02:48
15-06-2015
  

Muaşeret Konusuna Kur'an'ın Bakışı

İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar...

Facebook da Paylaş


     
Ehlader Araştırma Bölümü

 

Ayetullah Cevad Amuli

 


Çoğul edatında ifade edilen Kur'ani hitaplar, insanları birleşmeye davet etmektedir. Toplumu sorumlu kılmaktadır ve toplumsal davranışlarda insanlara, insani kerametlerle uyum içinde olan ve insanın en güzel şekilde yaratılmış olmasıyla uygun olan bir takım adap ve sünnetler öğretmektedir.


Bu açıdan Kur'an, bütün sıkıntı verici ve ayrılık yaratıcı sıfatları kınamış ve sevgi doğuran ve birleştiren bütün faziletleri ise övmüştür. İslam; ırk, kabile, zaman, iklim ve benzeri ihtilafları sadece birbirini tanıma vesilesi olarak sınırlandırmaktadır; övünme vesilesi olarak değil.


Kur'an övünmeyi, sadece böbürlenmeyi, günah işlemeyi, makam düşkünlüğünü, kibirlenmeyi, insanlardan kendini üstün görmeyi ve diğer günahları terk etmek olarak kabul etmektedir.


İnsani Muaşeret


Kur'an, insanlarla muaşeret adabını sadece İslami kardeşlik alanında, "Şüphesiz müminler kardeştir"[1]emri gereğince Müslümanlar arasında kardeşliği ve eşitliği ihya etmekle kalmamakta, evrensel olduğu hasebiyle bütün beşeri toplumlar arasında insani sefa ve samimiyetin faydalı olduğunu kabul etmektedir. Kur'an esasınca bir şahıs veya grup, fitnenin ev yakıcı ve ham hayalini taşımadığı ve kalbinde zulmün soğukluğunu bulundurmadığı müddetçe, bu kimselerle adalet üzere muamele etmek gerekir. Tüm insanlara karşı adalete riayet ederek karşılıklı saygı esasına dayalı bir muaşerette bulunmak icap eder.


"Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever."[2]


Güzel ve Sevgi Dolu Muaşeret


İnsan, "en güzel"[3] şekilde yaratılmıştır. Böylesine terbiye olmuş bir varlığa karşı da en güzel şekilde davranmak gerekir. Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:


"İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister."[4]


"İnsanlara güzel söz söyleyin."[5]


Bu ayette yer alan güzel sözden maksat, lâfzî muaşeret değildir. Aksine mutlak davranış ve muaşereti kapsamaktadır. Gerçi İslam sınırlarına yapılan bütün saldırıları def etmek, düşmana karşı koymak ve her türlü düşman saldırısına karşı direnmek gerekir. Lakin eğer İslam sahası dâhilinde herhangi bir düşmanlık ve ihtilaf ortaya çıkacak olursa, zahirde düşman sayıldığı için Müslüman kardeşi ortadan kaldırmaya çalışmak doğru değildir. Onu değil, onunla düşmanlığı ortadan kaldırmak gerekir. Düşmanı defetmek zor bir iş değildir, ama düşmanlığı ortadan kaldırmak ve yeniden dostluğa yönelmek sadece salih ve bilgin insanların sanatıdır.


"İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi! Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün."[6]


Bu esas üzere İslam sahası da aile sahasını andırmaktadır ve sevgi ve muhabbet üzere hareket etmektedir ki sürekli bu alanda aileye karşı doğru bir muaşeret daveti yapılmaktadır.


"Onlarla iyi geçinin."[7]


İnsanların birleşmesi veya ayrılması da ihsan ve lütuf esasına dayalı olmalıdır.


"Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır."[8]


Büyüklere karşı saygı göstermek bu ayette açık bir şekilde emredilmiştir.


"Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı "Of" bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin."[9]


Kur'an-ı Kerim'de yer alan esaslara göre de büyük insanlara karşı sevgi göstermek, sürekli olarak akıl sahiplerinin hayatında yer alan bir hususiyet olmuştur ve akıl sahibi kimseler, büyüklerine karşı sürekli olarak akıl ve merhamet üzere davranmışlardır.


Hukuki Muaşeret


Kur'an-ı Kerim'in görüşüne göre insani toplumda hukuki muaşeret adabı, eşit ve karşılıklı bir adalet esasına dayalı olmalıdır. Bu açıdan adaleti emrettiği gibi adaletsizliğe tahammül etmeyi de reddetmektedir ve zulmü yasakladığı an, zulme teslim olmayı da yasaklamaktadır. Bu konunun önemi, Kur'an-ı Kerim'de yer alan birçok ayetin metninde de yer almıştır. Zira bazı ayetler, bütün Peygamberlerin mesajını adalet olarak ifade etmektedir.


"And olsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik, insanların doğru hareket etmeleri için peygamberlere kitap ve ölçü indirdik."[10]


Bazı ayetler de şu gerçeğe önemle vurgu yapmaktadır ki, tam ve kâmil bir hazırlık olmadığı müddetçe adaleti icra edebilmek mümkün değildir. Bu açıdan adaleti yerine getirmek için ayağa kalkmak yeterli değildir. Bu konuda büyük bir çaba içinde olmak gerekir.


"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun."[11]


"Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz."[12]


Olumsuzluk yönünde söz söyleyen ve adaleti emretmenin yanı sıra zulümden de sakındıran diğer bazı ayetler ise, zulmetmek ve zulmü kabul etmek arasındaki farkı uygun görmemektedir ve zulmü kabul etmenin de kınanmış zulüm gibi olduğunu dile getirmektedir ve her iki çirkin hasleti de reddetmektedir.


"Ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz."[13]


Kabiliyetlerin Farklılık Sırrı


Kur'an-ı Kerim, kabiliyetleri, bir imtihan ortamı olarak saymakta, toplumsal işlerin adil bir şekilde dağılımına vesile kabul etmekte, toplum bireylerinin karşılıklı egemenlik haklarını düzenleme aracı bilmektedir. Aynı zamanda her türlü aşağılamak, insanların haysiyetini lekelemek ve tek yönlü kullanım ve sömürüyü reddetmektedir.


"Size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur."[14]


"Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir."[15]


Zikredilen ayetlerden de anlaşıldığı üzere bütün ilahi ihsanlar ve hediyeler, Allah'ın kulları için bir imtihan vesilesidir; bir takım sıfatlara sahip olanları yüceltmek ve olmayanları aşağılamak için değil. Bütün bu ilahi ihsanların hedefi, toplumsal görevleri adil bir şekilde bölüştürmek içindir. Dolayısıyla da, "Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler."[16] ayeti kerimesi de, her türlü böbürlenmeyi ve aşağılamayı reddetmektedir. Bütün herkesin birbirine karşılıklı saygı göstermesini gerekli görmektedir. Böylece insanın yüceliğini temin etme sayesinde toplumsal muaşeret, "erdemli şehir" ülküsünü gerçekleştirmeye ortam sağlamaktadır.


Toplum Sorumlularının Görevi


Erdem şehrinde vatandaşların güzel muaşerette bulunması, sorumlulukları ölçüsüncedir. Bu açıdan toplumun önemli sorumlularının görevi, bu konuda diğerlerinden daha fazladır. Nitekim Musa Kelim ve Harun'a (a.s) dini yumuşak bir şekilde tebliğ etmeleri emredilmiştir.


"Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki o öğüt alıp düşünür ya da içi titrer-kokar."[17]


Gerçi sonunda Firavun, kendi kötü tercihi sebebiyle denizin sularına gömüldü ve etrafında bulunan taassup sahibi kimseler de onunla birlikte boğuldular.


"Deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış!"[18]


Aynı şekilde Peygamber Efendimiz (s.a.a) davranışlarında mütevazı ve merhametli olması ve muaşeret hususunda yumuşak davranması emredilmiştir.


"Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi."[19]


Başkalarının görüşüne saygı göstermenin zımnında toplumun birliği, iş bilir güçlerin kazanımı, görüş sahipleri arasında bir uyum icat etmek ve son kararın doğruluğu için güzel bir vesile olan meşveret akımı da bu bağlamda düşünülmelidir ve Peygamber (s.a.a) bu amaçla memur kılınmıştır. Nitekim Peygamber'in (s.a.a) sireti de münezzeh olan Allah'ın tavsiyesi üzere müminlere karşı kanatlarını germek ve mütevazı olmak olmuştur.


"Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir."[20]


Ama buna rağmen Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) tağutlar karşısında kesinlik göstermesi ve suçlular karşısında beri olduğunu ilan etmesi de İslam'ın unutulmayacak sünnetlerinden biridir.


"Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: "Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım."[21]


Kur'an-ı Kerim'de kanatlarını germek, bazen küçüklük ve itaatkârlık izharıyla birlikte yer almıştır. Tıpkı çocuğun babası veya annesi karşısında gösterdiği halet gibi


 "Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger."[22]


Bazen de yumuşaklık, merhamet ve şefkat göstergesidir. Tıpkı o ilahi önderin memur olduğu şey gibi.


Muaşeretin İyileşme Yolu


Kur'an-ı Kerim'in muaşeret adabının iyileşmesi hususundaki risaletlerinin biri de üstün ve gerçek medeniyete sahip bir toplum oluşturmak ve böyle bir topluma karşı hüsn-ü zan içinde olmayı emretmektir. Gerçi günah toplumunda bireylerin ilk görevi, hüsn-ü niyet içinde olmak değildir. Ama salih bir toplumda ilk emredilen şey, diğerlerine karşı hüsn-ü zan ve iyimserlik içinde olmaktır.


"Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır."[23]


Kur'an'a önem vermek, sınırları korumak ve ilahi kanunları icra etmenin önemi hususunda birkaç hadis:


Hz. Ali (a.s) bu hususlarda şöyle buyurmuştur:


1- "Kur'an'ı öğrenin, çünkü o sözlerin en güzelidir. Onda anla­yışınızı derinleştirip kavrayışınızı genişletin. Çünkü o gönüllerin baharıdır. Nuruyla şifa bulun, zira o göğüslerin şifasıdır. Onu en güzel okuyuşla okuyun. Çünkü o kıssaların en faydalısıdır" [24]


2- "Kur'an'ı ihya etmek ona topluca sarılmaktır. Onu öldürmek ise ondan uzaklaşmaktır." [25]


3- "Sarılıp tutanı koruyan ve asılanı kurtaran Allah'ın kitabına sarılın." [26]


4- "Kur'an'la oturup kalkan kimse bir artma ve bir de eksilme ile kalkar: Hidayetinde artma, körlüğünde eksilme olur. Kur'an'a uyduktan sonra yoksulluk, Kur'an'a uymadan önce de zenginlik gelmeyeceğini bilin."[27]


5- "Allah hiç kimseye Kur'anda yer alan konular gibi başka bir şeyle öğüt vermemiştir... Kalp ve fikir için Kur'andan başka bir cila bulmak mümkün değildir."[28]


6- "Allah için, Allah için Kur'an'a uyun; onunla amel etmede baş­kası sizden önde olmasın." [29]


7- "Evladın baba üzerindeki hakkı ise ona güzel isim vermesi, onu güzel terbiye etmesi ve ona Kur'an'ı öğretmesidir." [30]


Geçmiş konuların geneli bu hadislerin kısa bir açıklaması sayıldığı için bunları burada yeniden açıklamaktan sakınıyoruz. Diğer Alevi konular Nebevi marifetlere bağlı olduğu gibi, Hz. Ali'nin (a.s) bu bölümdeki tavsiyeleri de Resul-i Ekrem'in (s.a.a) güzel sünnetine bağlıdır ki nitekim Peygamber'in (s.a.a) buyurduğu gibi Kur'an âlimleri ve hafızları hem hayatlarında hem de ölümlerinde diğerlerine oranla bir üstünlüğe sahiptirler. Zira Resul-i Ekrem (s.a.a) Yemen'e bir heyet göndermek istediği zaman da aralarında en genç olanlarını emir olarak tayin etmiş ve kendisine bu konuda soru soran bir şâhısa şöyle buyurmuştur:


"Bu Kur'an kârisidir."[31]


Hakeza Resul-i Ekrem (s.a.a) Uhud şehitlerini defnederken de şöyle buyurmuştur:


"Kur'an hususunda diğerlerinden daha kapsamlı olanları diğerlerinden önce mezara koyunuz."


Bu marifetler ışığında İmam Zeyn'ul Abidin'in (a.s) neden şöyle buyurduğu anlaşılmaktadır:


"Doğu ve batı arasında olanlar ölse dahi Kur'an benimle olduktan sonra asla dehşete kapılmam."[32]


Yani yeryüzündeki bütün insanlar zahiri bir ölümle veya batıni bir ölüm ve küfürle ölseler ve insani makul hayatlarını dahi terk etseler dahi ben asla korkuya kapılmam. Elbette hidayet metni olan Kur'an benimle olduğu takdirde asla korkuya kapılmam. Zira dehşete kapılmak yolunu kaybetme sebebiyledir. Yol adamı ise asla korkmaz, aksine sürekli olarak yolunu kat etmekle meşgul olur.

 

Kaynaklar
[1] Hucurat, 10.
[2] Mümtehine, 8.
[3] Tin, 4.
[4] İsra, 53.
[5] Bakara, 83.
[6] Fussilet, 34.
[7] Nisa, 19.
[8] Bakara, 229.
[9] İsra, 23.
[10] Hadid, 25.
[11] Maide, 8.
[12] Nisa, 135.
[13] Bakara, 279.
[14] En'am, 165.
[15] Zuhruf, 32.
[16] Hucurat, 11.
[17] Taha, 44.
[18] Ta-Ha, 78.
[19] Al- i İmran, 159.
[20] Şuara, 215.
[21] Şuara, 216.
[22] İsra, 24.
[23] Hucurat, 12.
[24] Nehcü'l-Belağa, 110. Hutbe.
[25] Nehcü'l-Belağa, 127. Hutbe.
[26] Nehcü'l-Belağa, 156. Hutbe.
[27] Nehcü'l-Belağa, 176. Hutbe.
[28] Nehcü'l-Belağa, 176. Hutbe.
[29] Nehcü'l-Belağa, 47. Mektup.
[30] Nehcü'l-Belağa, 399. Söz.
[31] Kenzu'l-Ummal.
[32] Usul-i Kafi, c. 2, s. 602.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler