16 Aralık 2018 Pazar Saat:
10:39
10-04-2018
  

Ölüm; Hayatın Uzantısıdır

Şehit Mutahhari'nin Kaleminden Ölümün Bekası...

Facebook da Paylaş


Ehlader Araştırma Bölümü

 

Dünyayı bir "okul" ve "olgunlaşma ve eğitim yeri" olarak gören, hayata ve ahiret hayatına inancı olan kimse ise, dünyaya gelmememiz, yahut geldik mi ölmememiz gerekirdi" gibi itirazları diline almaz. Çünkü "çocukları okula göndermemek veya bir kez gönderdi mi okuldan artık çıkarmamak gerekir" demeye benzer ve akıllıca bir söz değildir.


Baba Efdal-i Kaşânî, Hace Nasîruddîn-i Tüsî'nin üstadı veya üstadının üstadı olan o bilgin kişi, çok değerli bir rubaîde ölümün felsefesini açıklamıştır. Bu rubaî, Hayyam'a cevap olarak alınabilir ve belki de Hayyam'ın ünlü bir rubaîsine cevap olarak söylenmiştir:

Yoğruldu kadeh bir nice yoldan gelerek
Sarhoş bile kırmaz onu artık bilerek
Gel gör bu güzel bedenlerin hâli yaman
Yoğrulma dağılmalar niçin olsa gerek?

Baba Efdal şöyle diyor:

Can incisine yer oldu da ten sedefi
İnsana vücut verme idi ilk hedefi,
Olgunlaşan inci şaha takdim edilir
Maksat da budur açıp kırarken sedefi.

Bu rubaîde insanın cismi, değerli insan ruhunu bağrında barındıran bir sedefe benzetilmiştir. Ruh olgunlaşınca bu sedefin kırılması zorunludur, böylece bu değerli mücevher eski yerinden, Sultan'ın tacına ulaşacak, yükselecektir. Ölümün felsefesi de budur. Ruh, tabiat zindanından çıkarak yüce cennet ferahlığına erişecek ve kendisine yakınlaşmakla her olgunluğa erişilebilecek olan "güçlü hükümdar katında, yüce Allah katında yer bulacaktır".

Mevlevî (Mevlana) "Niçin ölürüz?" sorusunu ve cevabını, Mesnevî kıssalarından birisinde tatlı bir şekilde nakleder: Musa (a.s) Allah'a hitaben dedi ki: Ey hesap sahibi, her işi bir hikmete dayanan Rabbim! Bir şeyi biçime soktuktan sonra bozmanın hikmeti nedir? Ne güzel erkek ve dişiler yarattın. Sonra da onları öldürürsün. Bunun sebebi ne olabilir?

Allah, Musa'ya buyurdu ki: Bu sorunun gafletten, inkârdan veya havaîlikten ileri gelmediğini biliyorum. Yoksa seni bu soru dolayısı ile uyarır, azarlar, cezalandırırdım. Fakat sen, Bizim işlerimizin hikmetini, kaza sırrını öğrenmek için soruyorsun; öğrendikten sonra, başkalarına öğretmek, onları da bu hikmete erdirmek istemektesin.

Ey akıllı kişi, mademki sordun, cevabını işit! Toprağa buğday ek de bu işte insafın gerektirdiğini kendin gör. Bunun üzerine Musa ekin ekti, başaklar büyüdü, olgunlaştı. Musa, orak alarak başakları biçti. Bu sırada gaybden bir nida kulağına erişti: Ekip yetiştirdikten sonra niçin biçersin ki?

Musa dedi ki: Rabbim! Tarlayı biçerek bozmamın sebebi şudur: Burada tahıl da var, saman da. Tahılı saman ambarına koymak yaraşmaz. Samanı tahıla karıştırmak da yazık olur. İkisini karıştırmak hikmet değildir. Ekin işlerinde ikisini ayırmak gereklidir.


Allah buyurdu: Bu bilgiyi nereden öğrendin? Bu mumun ışığını nereden yaktın?

Dedi ki: Bu ayırım gücünü bana sen verdin Rabbim!


Allah da buyurdu ki: Şu hâlde bende niçin temyiz, ayırım gücü olmasın? Mahlûklarda, insanlarda temiz ruhlu olan da var, bulanık, kara ruhlu olan da. Bu sedeflerin hepsi aynı değil. Kiminde inci var, kiminde taş. İyiyi ve bozuğu birbirinden ayırmak gerek, buğdayın samandan ayrıldığı gibi.

Ölüm olayından söz ederken şu hususa da dikkat etmek gerekir: Ölüm ve hayat olayları varlık evreninde, birbirini izleyen bir düzen oluştururlar. Bir topluluğun ölümü, başka bir topluluk için yaşama ortamını hazırlar. Ölen vahşî hayvanların bedenleri, başka canlılara, otlara ve küçük canlılara gıda olur. Bir istiridye kabuğu kırılır, parlak bir inci çıkar, derken o kabuktan, o sedeften yeni bir sedef teşekkül edebilir, onun da içinde yine bir inci oluşur.

Zaman boyunca sayısız kez bu olaylar birbirini izler ve böylece hayat feyzi zaman boyunca uzanır ve sürer. Bin yıl önce yaşamış olan insanlar bugün de hayatta olsa ölmese idiler, bugünün insanlarına yaşama sırası gelmezdi. Yine bunun gibi, bugünkü insanlar yerlerini boşaltmaz iseler gelecek nesillere varlık imkânı doğmaz. Geçen yılın çiçekleri dökülüp gitmese idiler, buyılın taze çiçekleri kendilerini gösterme ve açılıp dökülme imkânını elde edemezlerdi. Maddenin, hayat tezahürün eyer (mekân) olma bakımından kapsama yeteneği sınırlıdır. Buna karşılık, zaman açısından sonsuzdur.

Şu husus dikkat çekicidir: Evrenin maddesi, uzay bakımından çok geniş boyutlardadır; ancak, zaman açısından da genişliği vardır ve varlığın bu boyuttaki yayılma ve uzaması da benzersizdir. Hayyam, kendisi de ölümü eleştirenlerden olduğu hâlde bir noktayı hatırlatmaktadır ki, aslında ona isnat edilen itirazlara bir cevaptır:

Yine Hayyam der ki:

Fani dünya! Çekmeye değmez elemi
Gel hoşça geçirmekle sevin sen bu demi
Dünyada vefa olsa, gelir miydi sana
Göçmüşlerden sonra, ikamet döne mi?

Hayyam, gidenlerin gelenlere yer sağlamasında dünyanın vefasızlığını görmektedir. Evet, sadece bugün yaşama nöbeti olanları düşünürsek, onların gidiciliğini dünyanın vefasızlığına bağlayabilir, böyle adlandırabiliriz. Ne var ki gelmesi ve yaşaması gerekenleri de düşünürsek, daha önce vefasızlık dediğimiz şeyin adı değişir, insaf, adalet ve sıraya saygı adını alır. Burada şu itirazın ileri sürülmesi mümkündür:

 "Allah'ın kudreti sonsuz olduğuna göre, herkese dünyada yer olmasına ne engel alabilir ki?" Bunlar, bu itirazı ileri sürenler bilmezler ki, varlık imkânına sahip olan her şey Rabb tarafından, O'nun feyzi ile var olmuştur ve olmaktadır. Var olmayan şey, var olma imkânına(imkân-i vücut) sahip olmayan şeydir. Başka bir yer, elverişli başka bir çevrenin varlığı varsayılsa ve başka insanların varlığı için de uygun bir ortam düşünülse bile, yine bu insanların sürekli yaşamalarının, başkalarının Yeryüzü’ne gelmesini ve yaşamasını önlediği sorunu insanı meşgul edecek idi.

Bu husus, "Ölüm nispidir" başlığı altında verdiğimiz cevabın tamamlayıcısıdır. Her iki noktadan vardığımız sonuç şu olmaktadır: Evren maddesi, kendi tabii süreci ve cevheri hareketi içinde mücerret ruhların değerli cevherlerini oluşturmakta meydana getirmektedir. Sonunda mücerrede ruh maddeyi bırakmakta, daha güçlü, daha yüce bir yaşayışı sürdürmektedir.

Onun terk ettiği madde de yeni bir cevherin oluşmasına sahne olmaktadır. Bu düzende tekâmülden ve hayatın yayılıp uzamasından başka bir şey yoktur ve bu genişleyip yayılma, aktarma ve geçmelerle meydana gelmektedir.


Ölümü, testi yapıp da kıran testici benzetmesi ile eleştirme ve yaratılış düzenini çekip çevirenin testiciden ders almasını isteme, o kadar çocukça bir görüştür ki bahse değmez. Bunlar, şairane sanatların ve sanatkârca hayallerin kullanılmasından başka bir şey değildir. Büyük bir ihtimal ile, Hayyam'a isnat edilen şiirleri söyleyen kişi de sadece bu amacı gütmüş veya dar görüşlü bir materyalist düşüncenin etkisinde kalmıştır.

Ne var ki: "Uykuya daldığınız gibi ölürsünüz ve uyandığınız gibi de dirilirsiniz" diyen birinin felsefesinde, bütün müşküller çözülmüş demektir. Bu felsefeyi benimseyen kişi ölümden korkmamakla kalmaz, üstelik ona selâm olsun Ali gibi ölüme özlem duyar, ölümü kurtuluş sayar.

Mir Dâmâd şöyle der: Ölümün acılığından korkma! Onun acılığı senin korkun yüzündendir.

Işrakî-ilâhî feylesof, İslâm düşünürü Suhreverdî der ki: Biz, kendi iradesi ile bedeni hal' edemedikçe, boşlaya bilmedikçe, bir kimseye hakîm demeyiz.

Mir Dâmâd bunu da yeterli bulmaz ve şöyle der: Bir kimse için bedeninden kurtulma (hal'i beden) olağan ve sade bir iş hâline gelmiş olmadıkça, biz onu hâkim bilmeyiz.

İşte cismin, maddenin bağrında oluşan bu değerli can mücevherinin değerini bilenler böyle düşünürler. Buna karşılık dar görüşlü ve yetersiz bir materyalist dünya görüşünün tuzağına düşenler, ölüm karşısında acı çeker, tedirginlik duyarlar, çünkü ölümü yok olmaya eş bilirler. Bedeni; kişilik ve mahiyetlerine eş bildikleri için, bedenin bozulup dağılması onlara acı verir. Ölüm korkusu yüzünden kötümser olurlar. Bu kişiler, evrene getirdikleri yorumu gözden geçirmeli, düzeltmelidirler. Bilmelidirler ki, eleştirileri; kendi yanlış tasavvurlarından ileri gelmektedir.

Burada, bir zamanlar Feyziyye Medresesi'nde kitap satan saf bir kişiyi hatırladım: Kum şehrinde tahsil ettiğim sıralarda saf bir adamcağız Feyziyye Medresesi'nde kitap satmakta idi. Kitaplarını serer ve talebe ondan kitap satın alırdı. Bu adamcağız sık sık garip bir söz söyler, duyanları güldürür, ağızdan ağza dolaşırdı.

Medrese öğrencilerinden birisi, bir gün şunu anlattı: Bir gün, bu adamcağıza başvurarak bir kitap sormuş, verdiği kitabı karıştırdıktan sonra bedelini sorarak satın almak istemiş. Satıcı, "Satmıyorum!" demiş. Öğrenci, "Niçin?" diye sorunca da şu cevabı vermiş: "Satarsam, gidip yeni bir kitap almam ve bunun yerine koymam gerekecek." Öğrenci bu söze gülüyordu; çünkü kitapçı, "yerine yenisini almam gerekir" diye kitap satmaktan çekinirse, kazanç da sağlayamazdı. Sanki bu kitapçı Hayyam'ın şu rubaîsinden ilham almış gibi idi:

Dünyanın kurulmasından bugüne
Meyden de değerli mal gören kimdir? Ne?
Meyhaneciler niçin satarlar şaşarım
Meyden kıymetli ne alırlar yerine?

Elbette Hayyam'ın bu rubaîsi ciddî olarak yöneltilmiş bir eleştiri değil, şairane dil ile söylenmiş bir sözdür, güzelliği de buradadır. Ancak, bunu unutur da bu sözü ciddî olarak ele alır ve tartarsak durum değişir. İçki içen için içki amaçtır, meyhaneci için ise araçtır. Meyhaneci içkiyi satmayı düşünür, satarsa kederlenmez, aksine memnun olur.

Sûsen'in dilini anlayan bir arif yok mu? Niçin gittiğini ve niçin geri geldiğini sorsun. Yaratılış âleminde de benzer bir durum vardır. Evren pazarı, satılacak şeylerin satın alındığı, temin edildiği ve tekrar satılıp tekrar alındığı ve bu yolla kazanç sağlanılan bir pazar yeri gibidir. Ölüm ve hayat düzeni; bir değiş tokuş ve dolaşım düzenidir. Yaratılışın bu mübadele düzenini beğenmeyip eleştiren bir kimse, evrenin kanununu ve amacını anlayabilmiş değildir.

Gördüğün her nakış, her suret, lâ mekân'dan, mekânsız âlemdendir.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler