20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
15:16
03-01-2017
  

Abdestte Ayakları Mesh Etmenin Hükmü

Ben Resulullah'ı abdest alırken ve iki ayağını meshederken gördüm...

Facebook da Paylaş

 

 

"Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yıkayın yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; ve meshedin başınızın bir kısmını ve ayaklarınızı da iki mafsalsa dek." (Mâide, 6)

 

"Abdest âyeti" diye bilinen bu âyetin sonundaki "...Ve ayaklarınızı da" kelimesinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Caferî Şiaları, aşağıda zikredeceğimiz delillere dayanarak, bu kelimeyi "Başlarınızı" kelimesine atfederek abdestte ayakların da baş gibi meshedilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Onlar bu görüşlerini, bir taraftan Arapça gramerinin bazı kurallarına dayandırıyorlar; diğer taraftan bu görüşü destekleyen ve Ehlibeyt kanalıyla nakledilen onlarca hadisin yanı sıra, Sünnî kaynaklarda nakledilen bazı hadisleri ve bazı Sünnî âlimlerin görüşlerini delil olarak gösteriyorlar.

 

Ehl-i Sünnet âlimlerine gelince, onlardan bir grubu "ve ayaklarınızı" kelimesini, "yüzünüzü ve ellerinizi" kelimelerine atfederek ayakların da yüz ve eller gibi yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlar bu görüşlerine "ercülekum" kelimesinin bugün ellerde bulunan Kur'ân'larda sonunun mensub (üstünlü) olduğunu, bu yüzden de sonu cerli (esreli) olan "bi-ruûsikum" kelimesine değil, sonu mensub olan "vucûhekum ve eydiyekum" kelimelerine atfedilmesi gerektiğini delil olarak göstermiş; tabi kendi kaynaklarında nakledilen bazı hadisleri de buna  bir kanıt olarak sunmuşlardır.

 

Diğer bir grup Ehl-i Sünnet âlimi ise, Şia'nın, âyetin tefsirindeki yaklaşımını kabul etmekle birlikte,  "Çünkü ayakların yıkanması gerektiğine dair bir çok hadis vardır; onlardan da vazgeçemeyiz" mantığıyla, "Yine de ayakların yıkanması ihtiyata daha uygundur; zira yıkamak, mesh yerine de geçer; ama meshetmek yıkama yerine geçmez" iddiasında bulunarak, âyetle hadislerin arasını bulmaya çalışmışlardır.

 

Bazıları da (Taberî ve Cübâî gibi), mükellefin yıkama veya meshetme arasında muhayyer olduğunu, meshederse âyetin dediğine, yıkarsa da hadislerin dediğine amel edeceğini ileri sürmüşlerdir. Tabi az da olsa meshedilmesi gerektiğini veya ihtiyaten hem mesh edilip, hem de yıkanması gerektiğini söyleyenler de vardır.

 

Bazıları işi biraz daha ileriye götürerek, abdestte ayakların  yıkanması gerektiğini söyleyenleri (Caferî Şiaları gibi) dalalet ve bid'atçılıkla suçlamışlardır. Örneğin meşhur tarih ve tefsir sahibi  İbni Kesir, kendi tefsirinde şöyle diyor: "Şia içerisinden, abdestte -ayakkabılar üzerine olduğu gibi- ayakların da meshedilmesi gerektiğini söyleyenlerin, hem kendileri sapmış, hem de başkalarını saptırmışlardır!"[1] veya Beyzâvî'ye haşiye yazan Ehl-i Sünnet âlimi Şehâb-ül Hafâcî şöyle diyor bu konuda: "Abdest âyetinin zahirine dayanarak, ayakların mestsiz olarak meshedilmesini câiz sayanlar da bid'at ehlinden sayılırlar!"[2]

 

Şimdi önce Caferi âlimlerinin bu konudaki delillerini, daha sonra da Ehl-i Sünnet âlimlerinin çeşitli görüşlerini cevaplarıyla birlikte sunmağa çalışacağız;

 

Bilindiği gibi Âyet-i Kerime'de bir atıf söz konusudur. "Matuf" olan (atfedilen) kelime, "ercül" kelimesidir. Caferiler bu matufun, matufunaleyhinin "ruûs" (başlar) kelimesi olduğunu ileri sürmekte ve sonuç olarak ayakların da baş gibi meshedilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Delilleri ise şunlardır:

 

1- Eğer "ercül" kelimesi, "ruûs" yerine, âyetin başlarında geçen  "vücûh ve eydî" kelimelerine atfedilirse, nahiv kuralları açısından yanlış olur. Zira bu ilmin otoritelerinin de kitaplarında ittifakla belirttiği gibi, matuf ve matufun aleyh arasına bir kelimenin dahi girip onları birbirinden ayırması doğru değildir; hele bir cümlenin bu araya girip de fasıla olması asla doğru değildir.

 

2- Eğer bir cümledeki bir "ma'mûl"de, aynı cümlede bulunan iki veya daha fazla âmilin hepsinin amel  etme salahiyeti bulunursa, böyle bir durumda öncelik en yakın âmile aittir. Burada da "ercül" kelimesinde hem "iğsilû", hem de "imsehû" her ikisinin de amel edebilme kabiliyetleri vardır; ancak "imsehû" (meshedin) âmili "ercül" kelimesine daha yakın olduğu için âmel etme hakkı ona aittir. Böyle olunca da âyetten "Ayaklarınızı da meshedin" sonucu çıkar.

 

3- Burada kelimenin kelimeye atfından başka, bir de cümlenin cümleye atfı söz konusudur. Yani "Başlarınızı meshedin" cümlesi, "Yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayın" cümlesine atfedilmiştir. Yine nahiv kurallarına mürâcaat ettiğimizde, diyor ki:  "Bir cümlenin diğer bir cümleye atfı, ancak birinci cümle lafız ve mana açısından tamamlandığı takdirde doğru olur. Nakıs bir cümleye başka bir cümleyi atfetmek doğru değildir. Şimdi burada biz, "ayaklarınızı" kelimesinin, birinci cümledeki "yüzlerinizi ve ellerinizi" kelimelerine matuf olduğunu söylersek, bu, birinci cümlenin lafız ve mana açısından henüz tamamlanmadığını gösterir; böylesi bir durumda da "Başlarınızı meshedin" cümlesini, nakıs bir cümleye atfetmiş oluruz ki bu da dediğimiz gibi nahiv kuralları açısından doğru değildir. O halde böyle bir mahzurla karşılaşmamak için, başka bir alternatif de bulunmadığından dolayı mutlaka "ayaklarınızı" kelimesini, "başlarınızı" kelimesine atfetmemiz gerekir; bu da ayakların da meshedilmesi gerektiği sonucunu doğurur.

 

Bir sorunun cevabı: Bu görüşe karşı olan bazıları diyorlar ki, "Gerçi  bizim görüşümüzde zikrettiğiniz sakıncalar söz konusudur; fakat yine de sizin görüşünüzü kabul edemeyiz; zira bizim görüşümüzde söz konusu sakıncalar varsa, sizin görüşünüz de bir başka açıdan sakıncalıdır; çünkü siz sonu mensub (üstünlü) olan "ercül" kelimesini, sonu mecrur (esreli) olan "ruûs" kelimesine atfediyorsunuz; halbuki matuf ve matufunaleyhin sonları i'rab açısından birbirleriyle mutabık olmaları gerekir; oysa burada böyle bir şey söz konusu değildir.

 

Cevap: Bu soruya cevabımız şudur ki, evvela Kur'ân'a hareke konması olayı, Arap olmayan veya Arapça gramerini bilmeyenlerin, Kur'ân'ı yanlış okumamaları için sonraları gerçekleştirilen bir şeydir; yoksa "Kurra-i Seb'a" (yedi kâri) denilen ve kıraatleri  bütün Müslümanlar tarafından muteber sayılan kârilerin hepsi, bugünkü Kur'ân'larda yazılı olan kıraat ve harekelerin hepsinde mutabık değillerdir; bir çok yerde bir kelimeyi şöyle bir harekeyle okuyan bir kârinin aksine, başka bir kâri başka bir harekeyle okumuştur. Tefsir kitaplarına veya "Kırâat ve Kur'ân bilgileri"ni işleyen kaynaklara bakan her kes bunu görebilir. İşlediğimiz abdest âyetinde de aynı durum söz konusudur. Yani "ercül" kelimesinin sonu iki türlü kırâatle okunmuştur:

 

a)-Kârilerden Hamza, Ebu Amr, İbn Kesir  ve -Ebu Bekr'in rivâyetine göre- Âsım, "ercül" kelimesinin sonunu cerr (esre) ile okumuşlardır.

 

b)-Nâfi', İbn Âmir ve -Hafs'ın rivâyetine göre- Âsım, bu kelimenin sonunu nesb (üstün) ile okumuşlardır.[3]

 

Şimdi birinci kırâate göre hem "ercül" hem de "ruûs" kelimesinin sonları cerli (esreli) olduğu için artık bir problem kalmıyor; ikinci kırâate göre de bize göre bir problem söz konusu değildir; zira böylesi bir durumda da "ercül" kelimesi "ruûs" kelimesinin zahirine değil, mahalline matuftur. Nahiv ilmini bilenler, biliyorlar ki "ruûs" kelimesi gerçi başında cer edatı (Ba) olduğu için zahiren mecrurdur (esrelidir); ama "imsehû" fiili onda amel ettiği için, yani onu kendine mef'ul aldığı için, mahallen mensuptur; zira mef'ul olan bir kelimenin i'râbı "nesb"dir. Bütün nahiv kitaplarında da belirtildiği gibi[4] böyle bir kelimeye, başka bir kelimeyi atfederken, hem onun zâhirine atfedip zâhiri i'râbını  verebiliriz, hem de mahalline atfedip mahalli i'râbını verebiliriz. Bu Arapça'da oldukça yaygın bir olaydır ve Nahiv ilminden az buçuk haberdar olan herkes buna vâkıftır. Böylece bu kırâate  göre de "ercül" kelimesinin "ruûs " kelimesine atfedilmesinin gramer açısından hiçbir sakıncası yoktur. Diğer türlü atfın edebî sakıncalarını  da buna eklersek, o zaman âyetten ayakların meshedilmesi gerektiği sonucunu çıkarmak kaçınılmazdır.

 

Öte yandan Arapça dil kurallarından habersiz bazı Sünnî kardeşlerimizin iddia ettiğinin tam aksine, "ercül" kelimesini, birkaç kelime ve bir cümle fasılayla "vücûh ve eydi" kelimelerine atfetmenin hiçbir edebî güzelliğinin olmamasının yanı sıra, İbn Hazm'ın da (Ehl-i Sünnet âlimlerinden) dediği gibi[5] bir yanlış anlama ve belirsizliğe yol açtığı için kabul edilebilecek bir yanı yoktur.

 

BU KONUDA NAKLEDİLEN HADİSLER

 

Önceden de değindiğimiz gibi Caferi âlimleri, âyetten istifade ettikleri manayı, hem Ehlibeyt kanalıyla, hem de Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilen bir çok hadisle de desteklemektedirler. Elbette Ehl-i Sünnet âlimlerinin, ayakların yıkanması gerektiğine delil olarak gösterdikleri hadisler de vardır ki  onları da daha sonra ele alıp inceleyeceğiz. Şimdi burada Ehlibeyt hadislerinden önce (ki bu hadislere Sünnî kardeşlerimiz kendi bildikleri sebeplerden dolayı fazla itibar etmiyorlar!!) önce kendi kaynaklarında nakledilen ve bizi te'yid eden hadislerden örnekler vermeye çalışacağız.; daha sonra da bu konuda nakledilen onlarca Ehlibeyt hadislerinden sadece bir kaçına sırf birbirlerini te'yit ettiğini göstermek için değineceğiz:

 

1- Abbâd İbn Temim babasından şöyle naklediyor; dedi ki: "Ben Resulullah'ı abdest alırken ve iki ayağını meshederken gördüm."[6]

 

Bu hadisin senedi hakkında, Ehl-i Sünnet'in meşhur ricâl âlimi İbn Hacer şöyle diyor: "Hadisin senedinde yer alan râvîlerin hepsi sika (güvenilir) kimselerdir."[7]

 

2- İbn Üyeyne Amr b. Yahya'dan, o da babasından, o da Abdullah b. Zeyd'den şöyle nakletti: "Resulullah abdest aldı; üç defa yüzünü yıkadı, iki defa da ellerini; başına ve ayaklarına da iki defa meshetti."[8]

 

Bu hadisin senedinde yer alan râvîlerden birisi Ehl-i Sünnet'in meşhur ve güvenilir hadisçilerinden olan İbn Üyeyne'dir. Diğer iki râvînin (Amr b. Yahya ve babasının) güvenirliğini de Ehl-i Sünnet'in Ricâl âlimleri değişik tabirlerle onaylamışlardır ki İbn Hacer bunları kendi kitabında nakletmiştir.[9]

 

3- Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube'den, o da Katâde'den, o da Müslim b. Yesâr'dan, o da Hamrîn'dan şöyle rivâyet etti; dedi ki: "Osman su isteyip abdest aldı; sonra güldü ve şöyle dedi: 'Bana neden güldüğümü sormayacak mısınız?' 'Nedir seni güldüren ey Emir'el-Mu'minin' diye sorduklarında şöyle cevap  verdi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim gibi abdest aldığını gördüm; önce ağzına ve burnuna su  aldı; sonra üç defa yüzünü, üç defa da ellerini yıkadı; daha sonra da başını ve ayağının üst kısmını meshetti."[10]

 

Bu hadisin râvilerinin güvenirliği de Ehl-i Sünnet'in ricâl alimleri tarafından onaylanmıştır. Bu âlimlerin görüşlerini Ehl-i Sünnet'in büyük ricâl uzmanı Zehebî kendi kitabında nakletmiştir. [11]

 

4- Taberî kendi senediyle, Haşîm'den, o da Ya'lâ b. Atâ'dan, o da babasından, o da Evs b. Evs'den şöyle rivâyet etmiştir; dedi ki : "Resulullah'ı gördüm ki bir kavime ait bir su kanalının yanına gelip abdest aldı ve ayaklarını meshetti."[12]

 

Bu hadisin râvileri de ricâl âlimleri tarafından sika (güvenilir) kimseler olarak tanıtılmışlardır.[13]

 

5- Bu konuda Sünnî kaynaklarda, Hz. Ali'den (a.s) Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğine dâir bir çok hadis nakledilmiştir ki burada örnek olarak iki tanesini nakledeceğiz:

 

Abdullah , Ebu Heyseme'den, o da İshâk b. İsmâil'den, her ikisi de Cerîr'den, o da Mensur'dan, o da Abdülmelik b. Meysere'den, o da Nezâl b. Sebura'dan rivâyet etti ve dedi ki: "Biz Ali (r.a) ile öğle namazını kıldık.; sonra Rahbe denilen yere gidip oturdu; biz de onun etrafına oturduk; daha sonra ikindi vakti oldu; ona bir kap su getirdiler; içinden bir avuç su alıp ağzını çalkaladı, burnuna su aldı, yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini sıvazlayarak yıkadı; başına ve iki ayağına da mesh etti; sonra kalkıp kapta kalan suyu içti ve şöyle dedi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim yaptığım gibi yaptığını gördüm."[14]

 

Bu hadisin râvileri, "Doğru konuşan", "Güvenilir", "Sağlam" gibi tabirlerle tezkiye edilmişlerdir.[15]

 

6- Abdullah babası Ahmed b. Hanbel'den, o da Vekî'den, o da A'meş'ten, o da Ebu İshâk'tan, o da Abd-ü Hayr'dan, o da Hz. Ali'den şöyle rivâyet etti; Hz. Ali (r.a) şöyle dedi: "Ben ayakların alt kısmını, üst kısmından  mesh için daha evlâ olduğunu düşünürken, Resulullah'ı, ayakların üst kısmını meshederken gördüm."[16]

 

Bu hadisin râvileri de "Güvenilir",  "Emin ve Yüce", "Güvenilir Hâfız", "Güvenilirliği ve hüccet olduğu tartışılmaz" gibi tabirlerle övülmüşlerdir.[17]

 

7- Haccâc b. Minhâl Hemmâm'dan, o da İshâk b. Abdullah b.Ebî Talha'dan, o da Ali b. Yahyâ b. Hallâd'dan, o da babasından, o da amcası Rufâa b. Râfi'den, şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın yanında oturduğum bir sırada, oraya gelip mescide girdi ve namaz kıldı; namazını bitirince gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) cevabını verdikten sonra ona 'Dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı' buyurdu. Adam döndü ve namazını yeniden kıldı; biz de onun namazını takip ediyorduk, ama namazının eksik yanının ne olduğunu biliyorduk. Adam namazını bitirdikten sonra tekrar gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) yine şöyle buyurdu ona: 'Vay haline, dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı senin.' Bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı. Adam 'Namazımın neresini eksik bulduğunuzu anlayamadım' dediğinde Resulullah'ın cevabı şu oldu: 'Sizden herhangi birisi Allah'ın emrettiği gibi abdestini güzel bir şekilde almazsa, namazı doğru olmaz; şöyle ki önce yüzünü ve dirseklere kadar ellerini yıkamalı, sonra da başını ve iki dikliğe kadar ayaklarını meshetmeli ve ondan sonra tekbir getirip namaza durmalıdır..."[18]

 

Bu hadisi nakleden Hâkim Nişâburî ve onun kitabını özetleyen Zehebî, Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre bu hadisin sahih bir hadis olduğuna hükmetmişlerdir.

 

8- (Ahmed b. Hanbel'in oğlu) Abdullah, bize babasından, o da Muhammed b. Cafer'den, o da Said'den, o da Katâde'den, o da Şehr b. Havşeb'den, o da Abdurrahman b. Ganem'den, o da Ebu Mâlik'il-Eş'arî'den rivâyet etmiştir ki Ebu Mâlik kendi kavmine şöyle dedi: "Toplanın da size, Resulullah'ın (s.a.a) kıldırdığı namazı kıldırayım." Onlar toplandıklarında  içi su dolu bir kap istedi ve abdest aldı; önce ağzına ve burnuna su aldı; sonra üç defa yüzünü ve üç defa da iki kolunu dirseklerine kadar yıkadı; daha sonra da başını ve iki ayağının üzerini meshetti; ardından kalkıp onlara namaz kıldırdı..."[19]

 

Bu hadisin râvilerinin güvenirliğini gösteren tezkiyeler için, yine Zehebî'nin "Siyer-u A'lâm'in-Nübelâ" kitabına Mürâcaat edin.[20]

 

9- Abdurrahman b. Cübeyr b. Nüfeyr babasından  rivâyet etmiştir ki: "Ebu Cübeyr kızıyla birlikte Resulullah'ın huzuruna gelmişti. Bu sırada Allah Resulü (s.a.a) abdest almak için su istedi; önce ellerini yıkayıp temizledi; sonra ağzını çalkaladı, burnuna su aldı; daha sonra yüzünü ve dirseklere kadar kollarını üç defa yıkadı ve bilahare başını ve iki ayağını meshetti."[21]

 

10- Teberânî'nin "El-Evsat" kitabında İbn Abbâs'tan Şöyle nakledilmiştir: "Bir gün  Sa'd ve Abdullah İbn Ömer, İkinci Halife Ömer'in yanında, ayakların meshini tartıştılar. Ömer oğlu Abdullah'a 'Sa'd senden daha fakihtir' dedi; sonra da Sa'd'a dönerek 'Ey Sa'd dedi, biz Resulullah'ın (ayakları) meshettiğini inkar etmiyoruz; fakat şunu bilmiyoruz ki acaba bunu, âyetleri muhkem olan (nesh edilmeyen) ve Berâat (Tevbe) suresi hariç en son sure olarak inen Mâide suresinden sonra mı yapıyordu, yoksa ondan önce mi yapıyordu?"[22]

 

Bu rivâyetten şu sonuçları çıkarabiliriz:

 

a)-Sa'd ayakların meshedilmesi gerektiğini savunmakta ve bunu bizzat Resulullah'ın uyguladığını vurgulamaktadır.

 

b)-Ömer, Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğini kabul ediyor; ancak herhalde o, Mâide suresinin mesh hükmünü nesh edip etmediği hususunda tereddüt içerisindedir. Ancak, önceden de ortaya koyduğumuz gibi abdest âyetinden açık bir şekilde  mesh anlaşılmaktadır, yıkamak değil; hatta bu sözümüzden vazgeçip âyetin bu konuda müphem olduğunu kabul etsek dahi, nesh iddiası yine doğru olmaz; zira nâsih olan bir âyet veya hadisin muhtevası, hiçbir yanlış anlamaya sebebiyet vermeyecek şekilde açık ve net olmalıdır.

 

Ehl-i Sünnet kaynaklarında ayağın meshedilmesi gerektiğini gösteren başka rivâyetler de vardır ki biz bu kadarıyla yetiniyoruz. Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsi Ehl-i Sünnet kaynaklı, üstelik hepsi de sağlam güvenilir senetlerle nakledilmiştir. Bunlara Ehlibeyt kanalıyla nakledilen onlarca hadisi de ilave edersek, bu görüşün ne kadar güçlü ve tartışılmaz bir durum kazandığı açık bir şekilde ortaya çıkmış olacaktır. O Ehlibeyt ki, onlara sarıldığımız müddetçe  asla dalalete düşmeyeceğimizi, onların gemisine bindiğimizde asla boğulmayacağımızı bizzat Allah'ın Resulü garantilemiştir.[23]

 

Ehlibeyt Kanalıyla Nakledilen Hadislerden İki Örnek:

 

1- Bir rivâyette, İmâm Cafer-i Sâdık, Hz. Ali'nin (a.s), nasıl abdest aldığını şöyle açıklamıştır: "Emir-ül Mu'minin, bir gün oğlu Muhammed Hanefiyye ile otururken 'Ey Muhammed buyurdu, bana bir kap su getir de namaz için abdest alayım.'su gelince, Hz. Ali sağ eliyle bir avuç su alıp sol eline döktü ve şu duayı okudu: 'Bismillah ve billah, Hamd Allah'a ki suyu necis değil, temizleyici kıldı.' ...Sonra ağzına su aldı ve şöyle dua etti: 'Allah'ım, huzuruna varacağım gün, hüccet ve delilimi bana telkin et ve zikrini söylemen için dilimi serbest bırak.' Daha sonra burnuna su aldı ve şöyle dua etti: 'Allah'ım cennet kokusunu bana yasaklama. Beni, cennetin kokusunu,esintisini ve ıtrını alan kimselerden eyle.' Ardından yüzünü yıkadı ve yıkarken şu duayı okudu: 'Allah'ım, bazı yüzlerin karardığı günde, benim yüzümü ağart ve bazı yüzlerin ağaracağı günde, benim yüzümü karatma.' Sonra sağ kolunu yıkadı  bu sefer de şöyle dua etti: 'Allah'ım, amel defterimi sağ elime ve cennette ebedi kalma belgesini de sol elime ver ve beni kolay bir şekilde hesaba çek.'  Ondan sora sol elini yıkadı ve şu duayı okudu: 'Allah'ım, amel defterimi sol elime verme; onu boynuma asılı da kılma. Ateş parçalarından sana sığınırım (Allah'ım).' Sol elini yıkadıktan sonra da başını meshetti ve bunu yaparken de şu duayı okudu: 'Allah'ım, rahmet ve bereketinle beni ört.'  Son olarak da iki ayağını mesh etti; meshederken de şu duayı okudu: 'Allah'ım, bazı ayakların kayacağı günde, benim ayağımı Sırât üzerinde sabit kıl ve çabamı, seni benden razı kılacak şeylerde karar kıl.' Böylece abdestini bitirdikten sonra başını kaldırıp oğlu Muhammed'e baktı ve şöyle buyurdu: 'Ey Muhammed, kim benim aldığım  abdest gibi abdest alır ve benim okuduğum bu duaları okursa, abdest suyunun her damlasına karşılık Allah, bir melek yaratır ki kıyamet gününe kadar onu takdis, tesbih ve tekbirle anar ve bunun sevabını Allah, o abdest alan kimsenin hesabına yazar." (Tehzib'ül-Ahkâm, C.1, S.52, Hadis: 2)

 

Bu konuda Ehlibeyt'in babası  Hz. Ali'den iki hadisi de yukarıda aktarmıştık (5. ve 6. Hadisler).

 

2- On iki Ehlibeyt İmâmının beşincisi olan İmâm Muhammed Bâkır, Allah Resulü'nün nasıl abdest aldığını açıkladığı uzun bir hadisin son bölümünde şöyle diyor: "...Sonra başını ve iki ayağını, yeni bir su almadan elindeki rutubet ile meshetti."[24]

 

ABDESTTE AYAKLARIN MESHEDİLMESİ GÖRÜŞÜNDE OLAN BAZI SAHÂBÎLER

 

Şimdi abdestte ayakların meshedilmesi gerektiğini onaylayan bazı sahabîler.

 

1- Hz. Ali (a.s):

 

Ehl-i Sünnet'in büyük fakihlerinden İbn Kudâme "El-Muğnî" isimli meşhur kitabında şöyle diyor: "Hz. Ali hakkında nakledilmiştir ki, o ayaklarına meshederek abdest aldı ve mescide girerek ayakkabılarını çıkarıp namaz kıldı."[25]Ehlibeyt kanalıyla bu konuda nakledilen rivâyetlerin hepsi istisnasız bunu desteklemektedir . Bunların yanı sıra, Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz. Ali kanalıyla nakledilen hadisler de bunun bir teyididir ki iki tanesini yukarıda naklettik. (5. ve 6. hadislere bakabilirsiniz.)

 

2- Abdullah İbn Abbâs:

 

 İbn Abbâs'tan şöyle rivâyet edilmiştir: "Abdest iki yıkama ve iki meshten ibarettir."[26]

 

Şu söz de yine ondan nakledilmiştir: "Allah kitabında mesh hükmünü indirmiştir; ne var ki insanlar yıkamaktan başkasını kabul etmediler."[27]

 

Yine Mecme'ül-Beyân tefsirinin nakline göre, İbn Abbâs, Resulullah'ın nasıl abdest aldığını gösterirken ayaklarının üzerene meshetmiştir. İbn Abbâs'ın yukarıda aktardığımız 10. hadisi nakletmesi de bunun bir teyididir.

 

3- Enes b. Mâlik:

 

Enes hakkında şöyle nakledilmiştir: "Enes (adest aldığı zaman), ayağına meshederken onları ıslatırdı. Daha sonra Haccâc b. Yusuf (Haccâc-ı Zâlim diye meşhur olan Emevî vâlisi), hutbe okuyup da "İnsanoğlunun, ayaklarından daha çok pisliğe yakın bir yeri yoktur; (abdest alırken onların altını ve üstünü tabanlarıyla birlikte yıkayın" dediğinde, bunu duyan Enes "Allah doğru söylemiş, Haccâc ise yalan; zira Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Başlarınızı mesh edin ve iki dikliğe kadar ayaklarınızı da."[28] Bu rivâyetten de açık bir şekilde anlaşıldığı gibi, Enes b. Mâlik abdest âyetinden, ayakların meshedilmesi gerektiği sonucunu çıkarmaktaydı.

 

Zaten bunu başka bir sözünde daha açık bir şekilde şöyle ifade etmiştir: "Kur'ân mesh üzere inmiştir."[29]

 

4- Sa'd b. Ebî Vakkâs:

 

 Yukarıda naklettiğimiz 10. Hadis Sa'd'ın, ayakların meshedilmesi gerektiği görüşünü benimsediğini ortaya koymaktadır.

 

5- İkinci Halife Ömer b. Hattap:

 

 Aynı hadisten, Ömer'in Resulullah'ın ayaklarını meshettiğini kabul etmekle birlikte, bunun sonradan nesh edilip edilmediği hususunda tereddüt ettiğini anlamaktayız. Bunun cevabını ise yukarıda zikrettik.

 

6- Abdullah İbn Zeyd:

 

Yukarıda naklettiğimiz 2. Hadisin rîvisi bu sahabîdir.

 

7- Üçüncü Halife Osman b. Affân:

 

Naklettiğimiz üçüncü hadis de ondan nakledilmiştir.

 

8- Evs b. Evs:

 

Dördüncü hadisin râvisi de bu sahabîdir.

 

9- Rufâa b. Ebî Râfi':

 

Bu sahabîden ise yedinci hadisi nakletmiştik.

 

10- Temim b. Zeyd:

 

Birinci hadisi, Abbâd b. Temim, aynı zamanda babası olan bu sahabîden nakletmiştir.

 

Nükte: Şunu hatırlatmakta fayda vardır ki bu isimlerden bir çoğundan, belki açık bir şekilde meshi benimsedikleri nakledilmemiştir, ama siz de teslim edersiniz ki bir râvinin, kabul etmediği, daha doğrusu yalan olduğuna inandığı bir hadisi nakletmesi de düşünülemez herhalde; aksi takdirde kendisi de yalancı durumuna düşer.

 

ABDESTTE AYAKLARIN MESHEDİLMESİ GÖRÜŞÜNDE OLAN BAZI TÂBİÎLER

 

Abdestte ayakların meshedilmesi görüşünde olan Tabiîlerden bazılarının isimleri, şöyle geçmektedir kaynaklarda:

 

1- Urve b. Zübeyr [30]

2- Hasan'ül-Basrî [31]

3- İkrime b. Abdullah'il-Medenî [32]

4- İbrâhim En-Nahaî,[33]

5- Eş-Şa'bî (Ebu Amr Âmir b. Şerâhil) [34]

6- Âmir [35]

7- Katâde [36]

8- El-A'meş [37]

9- Alkame b. Kays [38]

10- Ez-Zehhâk [39]

11- Mücâhid [40]

12- Ebu Mâlik'il-Eş'arî [41]

13- Abbâd İbn Temim [42]

14- Nezâl b. Sebura [43]

15- Abd-ü Hayr [44]

16- İmâm Muhammed'ül-Bâkır [45]

17- Ebu'l-Âliye (Refi' b. Mihrân) [46]

 

Daha geniş bir araştırmayla bu sayıyı çoğaltmak mümkündür; fakat biz bu kadarıyla yetiniyoruz; daha fazla bilgi almak isteyenler, ilgili kaynaklara Mürâcaat edebilirler.

 

EHL-İ SÜNNET'İN KONUYLA İLGİLİ İLERİ SÜRDÜKLERİ DELİLLERİ

 

  Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu konudaki görüşleri birbirinden farklıdır. Bu âlimlerin hemen hepsinin (çok az bir grup hariç) ortak görüşü abdestte ayakları yıkamanın  câiz olduğudur. Ancak bunların çoğunluğu, yıkamanın cevazdan öte farz olduğunu savunurken, bazıları mükellefin yıkama ve meshetme arasında muhayyer olduğunu, bazısı ise ihtiyaten ayakların hem meshedilip hem de yıkanması gerektiğini söylemektedirler.

 

Aşağıda yapacağımız nakillerden de anlaşılacağı gibi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin konuya delil açısından yaklaşımları aynı değildir. Zira onlardan bir grubu yıkama görüşünü hem abdest âyetine, hem de bu konuda rivâyet edilen hadislere dayandırma telaşındayken, diğer bir grup, Şia'nın, âyetin tefsirindeki yaklaşımını ve âyetten sadece meshin anlaşıldığını kabul etmekle birlikte,  "Çünkü ayakların yıkanması gerektiğine dair bir çok hadis vardır; onlardan da vazgeçemeyiz" deyip, "Yine de ayakların yıkanması ihtiyata daha uygundur; zira yıkamak, mesh yerine de geçer; ama meshetmek yıkama yerine geçmez" iddiasında bulunarak, güya âyetle hadislerin arasını bulmaya çalışmışlardır.

 

Bazıları ise (Taberî ve Cübâî gibi), "Âyetten de vazgeçemeyiz, hadisten de; o halde mükellefi yıkama veya meshetme arasında muhayyer bırakmalıyız; isterse meshetsin, isterse yıkasın; meshederse âyetin dediğine, yıkarsa da hadislerin dediğine amel etmiş olur" diyorlar. Tabi az da olsa meshedilmesi gerektiğini veya ihtiyaten hem mesh edilip , hem de yıkanması gerektiğini söyleyenler de vardır.

 

Şimdi biz bu âlimlerin ileri sürdükleri delilleri sırasıyla nakledip cevaplandırmağa çalışacağız:

 

a)-Âyetin Kendisiyle İstidlâl:

 

Onlardan bir grubu âyette bulunan "Ve ayaklarınızı" kelimesini, "yüzünüzü ve ellerinizi" kelimelerine atfederek ayakların da yüz ve eller gibi yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlar bu görüşlerine "ercülekum" kelimesinin bugün ellerde bulunan Kur'ân'larda, sonunun mensub (üstünlü) olduğunu, bu yüzden de sonu cerli (esreli) olan "bi-ruûsikum" kelimesine değil, sonu mensub olan "vucûhekum ve eydiyekum" kelimelerine atfedilmesi gerektiğini delil olarak göstermişlerdir.

 

Biz yukarıda, böylesi bir atfın, Nahiv kuralları açısından doğuracağı sakıncaları, ardından da öbür türlü atfa yöneltilen eleştirinin cevabını geniş bir şekilde işlediğimiz için tekrara gerek görmüyoruz.

 

b)-Hadislerle İstidlâl:

 

Ehl-i Sünnet âlimlerinin hemen hepsinin vazgeçemedikleri en önemli delil ise kendi kaynaklarında nakledilen bazı rivâyetlerden ibarettir.

 

Bize göre bu rivâyetlerin bir kısmının muradı yanlış anlaşılmış, bir kısmının senedi zayıftır; geriye kalan bir kısmı ise aynı kaynaklarda nakledilen ve meshi gösteren diğer bir kısım hadislerin yanı sıra (ki bunlardan bazılarını yukarıda aktarmıştık) Ehlibeyt kanalıyla nakledilen hadislere bütünüyle ters düştüğü için delil olarak gösterilmeleri yanlıştır. Şimdi bunlardan bazı örnekler vermeğe çalışalım:

 

1- Buhâri ve Müslim'de, Abdullah b. Amr b. Âs'tan tahriç edilen rivâyette şöyle diyor:

 

"Hz. Resulullah'la birlikte yolculuktaydık; Resulullah (s.a.a) bizden geriye kaldı; (biraz bekledikten) sonra gelip bize ulaştı. İkindi namazının vakti de gelip çatmıştı. Abdest alırken ayaklarımızı meshediyorduk. Resulullah (s.a.a), "Vay topuklara ateşten!" buyurdu ve bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı."[47]

 

Bizce bu hadis yanlış değerlendirilmiştir. Zira evvela o kadar sahabînin onca zamandan sonra henüz ayakların hükmünden bihaber kalıp da bilgisizlikleri yüzünden ayaklarını yıkama yerine meshettiklerini söylemek son derece insafsızlıktır! Acaba Allah'ın emin ve sâdık elçisi, ayakların hükmünü o zamana kadar henüz onlara açıklamamış mıydı? Veya Resulullah'ın nasıl abdest aldığını o güne kadar kimse görmemiş miydi? Yoksa açıklamasına ve Resulullah'ın nasıl abdest aldığını görmelerine rağmen, kasıtlı olarak mı ayaklarını yıkama yerine meshetmişlerdi?! Ya da hepsi birden unutkanlık illetine müptela olup yanlışlıkla mı ayaklarını meshettiler?! Her halde siz de tasdik edersiniz ki bu ihtimallerden hiçbirisinin makul bir tarafı yoktur. Bunların hiç birisi makul değilse, o halde söz konusu hadisin başka bir muradı ve mesajı olsa gerek.

 

Saniyen bu hadis doğru olduğu takdirde meshi gerektirir, yıkamayı değil. Çünkü Resul-i Ekrem, hep birlikte ayaklarını mesheden Sahabîleri bu amelden nehy etmemiştir; hatta onların bu amelini te'yit bile etmiştir. Zira eğer onları bu amelden sakındırmayı amaçlasaydı, bunu daha açık ve net bir ifadeyle beyan ederdi, böyle müphem bir ifadeyle değil. O halde "Vay topuklara ateşten!"  cümlesiyle hangi mesajı vermek istemiştir Allah'ın Resulü (s.a.a)?

 

Evet bizce Resul-i Ekrem'in bu tavrı takınması ve bu cümleyi söylemesinin asıl nedeni şudur ki siyer kitaplarının da yazdığı gibi, Ashâb'ın arasında bir grup yalın ayaklı bedevî Araplar vardı; bunlar idrar ettiklerinde, özellikle yolculukta, idrarın ayaklarına sıçramasına aldırış etmiyor ve bundan kaçınmıyorlardı. İşte bundan dolayı necis ve kirli ayaklarla namaz kılmamaları ve mescide girerek orayı necis etmemeleri için Resulullah (s.a.a), topukların kir ve necasetini kınayarak, onları ikaz etmiştir. Bunu te'yid eden bir karine de Araplar içerisinde bazı bedeviler için "Bevvâlün li-akıbeyh" (topuklarına işeyen bedevî) tabirinin kullanılmasıdır.

 

2- İbn Mâce Sünen'inde Ebu İshâk'tan, o da Ebu Hayye'den şöyle rivâyet etmiştir; dedi ki: "Ben Ali'yi abdest alırken gördüm; ayaklarını mafsala kadar yıkadı, sonra şöyle dedi: 'Peygamber'inizin taharetini (abdestini) size göstermek istedim."[48]

 

Bahsettiğimiz senedi zayıf hadislerden birisi işte bu hadistir. Zira Sünen-i İbn Mâce'de, bu hadisin dipnotunda da yer aldığı ve Mizân-ül İ'tidâl[49] gibi kaynaklarda da açıklandığı üzere "Ebu Hayye" meçhul ve tanınmayan birisi olduğu için durumu belli değil. Zehebî, "Mizân"ının künyeler bölümünde; "O, tanınmamış biridir" diyor ve İbn Medyenî ve Ebu'l-Velid-i Farzî'nin, onun hakkında, "Meçhuldür" dediklerini de sözlerine ilave ediyor. Zehebî daha sonra, "Hadis uyduranların böyle bir kişiyi de uydurmuş  olmaları mümkündür" diyerek, "Ben her ne kadar araştırma yaptıysam da bu adam hakkında hiçbir bilgi edinemedim" diyor.

 

Kaldı ki bu hadis, sadece Ebu İshâk yoluyla nakledilmiştir.[50] Ebu İshâk ise çok yaşlandığından ve hafızasını kaybettiğinden dolayı halk onu terk etmiş[51] ve Ebu Ahvas ve Züheyr bin Muâviye el-Cu'fî'den başka, kimse ondan hadis nakletmemiştir.[52] Halk, Ebu İshâk'tan hadis naklettiklerinden dolayı o ikisini kınamıştır.[53] Şüphesiz, bir muhaddis hafızasını kaybederse, hafızasını kaybetmeden önce mi, yoksa sonra mı naklolunduğu bilinmeyen tüm hadisleri itibardan düşer. Çünkü şüphe-i mahsuredeki icmalî ilim, hepsinden kaçınmayı gerektirmektedir. Bu kural, Usul-u Fıkıh'da beyan edilmiştir.

 

Öte yandan Hz. Ali'den bu ve benzeri birkaç hadisi nakleden Ehl-i Sünnet kaynakları, yine Hz Ali'nin kendisinden, bu hadislerle çelişen ve ayakların meshedilmesi gerektiğini gösteren başka hadisleri de nakletmişlerdir ki hatırlayacağınız gibi biz örnek olarak iki tanesini (5. ve 6. hadisler) nakletmiştik ki her ikisinin de senedi Ehl-i Sünnet'in kendi ölçülerine göre sahihti.

 

Aynı durum bazı diğer rivâyetler için de söz konusudur; mesela Abdullah b. Zeyd'den, Hemrân kanalıyla Osmân'dan ve diğer bazı râvilerden ayakların yıkanmasına dair hadis nakleden Sünnî kaynakları, aynı adamlardan, hem de sahih senetlerle, abdestte ayakların meshedilmesini açıkça gösteren hadisler nakletmişlerdir. Bunların da bir kaç örneğini yukarıda naklettik.

 

Hepsinden de önemlisi, bu gibi hadisler, bizzat Allah'ın Kitabı'na ters düşmektedir. Zira önceden de geniş bir şekilde açıkladığımız gibi Kur'ân-ı Kerim'den meshden başka bir şey anlaşılmamaktadır. Bu gerçeği Ehl-i Sünnet âlimlerinden de birçoğu itiraf etmiştir ki bunlardan bazılarına değindik, bazılarına ise ileride değineceğiz. Hatta hadislerle Kur'ân'ın nesh edilebileceğini kabul etsek dahi (ki bunu İslâm âlimlerinin ekseriyeti reddetmektedir), burada bu hadislerle abdest âyetinden istifade edilen hükmün neshedildiğini iddia etmek kesinlikle doğru değildir. Zira ( Fahr-i Râzî'nin de tefsirinde belirttiği gibi), bu hadisler mütevâtir değil, haber-i ahattırlar ve Kur'ân'ı bu gibi hadislerle neshetmek mümkün değildir.

 

Hatta buna bile göz yumsak, yine de abdest âyetinin nesh edildiğini kabul etmek mümkün değildir. Zira hadisin, âyeti nesh edebilmesi için ondan sonra sadır olması, gündeme gelmesi gerekir; yoksa önceden söylenen bir hadisin, sonradan nâzil olan bir âyeti nesh edebilmesi söz konusu olamaz.; hangisinin önce hangisinin sonra olduğu ise belli değildir; hatta aksini söylemek daha doğru ve mantıklı olur. Çünkü bu âyeti de içine alan "Mâide" suresi en son inen suredir. Allah-u Teâlâ bu surede dinini kâmilleştirdiğini , nimetini tamamladığını ve bir din olarak İslam'a razı olduğunu bildirmiştir. Öyleyse ondaki farz ve haramlar, kıyamete dek farz ve haramdır.

 

Kurtubî bu konuda şöyle rivâyet etmiştir: "Resul-i Ekrem (s.a.a) "Vedâ' Haccı"nda, Mâide suresini Müslümanlara okudu ve ardından şöyle buyurdu: 'Ey insanlar, Mâide suresi Allah'ın indirdiği en son surelerdendir; o halde onun helâlini helâl ve haramını da haram bilin."[54]

 

Ehl-i Sünnet'in büyük âlimlerinden Zerekşî de "El-Burhân Fî Ulûm-­il Kur'ân" kitabında, Mâide'nin, inen en son sure olduğunu kabul ederek şöyle rivâyet etmektedir: "Resulullah, Vedâ Haccı'nda Mâide suresini okudu ve şöyle buyurdu: 'Ey insanlar, şüphesiz Mâide suresi en son inen suredir; o halde onun helâlini helâl, harâmını ise haram sayın."[55] (Yani onun hiçbir hükmü nesh edilmemiştir.)

 

Ümm'ül-Müminin Âişe'den de şöyle rivâyet edilmiştir: "Âişe, hac seferinde kendisini ziyaret eden Cübeyr bin Nüfeyr'e şöyle dedi: 'Ya Cübeyr, Mâide Suresini okuyor musun?' Cübeyr; 'Evet, okuyorum' dedi. Bunun üzerine Âişe; 'Bil ki, Mâide Suresi en son nâzil olan suredir; onun helâlini helâl, haramını da haram bilin' dedi."[56]

 

Yukarıda naklettiğimiz 10. rivâyette, İkinci Halife Ömer'in de bunu te'yid eden bir sözü vardı.

 

Öte yandan Mâide suresi indikten sonra Resulullah'ın fazla yaşamadığını  dikkate alır, yıkama hadislerinden de bir türlü vazgeçmezsek,  o zaman iddia edilenin tersine bir neshin söz konusu olduğunu söylemek daha mantıklı olur. Yani önceden söz konusu olan ayakları yıkama, en son inen Mâide suresinin âyetiyle nesh edilmiştir. Böyle olunca da yine, bugün ayakların abdestte meshedilmesi gerektiği ispatlanmış olacaktır. Elbette bütün bunları bir varsayım ve Ehl-i Sünnet'in mantığına göre söylüyoruz; yoksa biz ne olursa olsun, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde indirdiği kesin hükmün karşısında hiçbir şeyin tercih edilemeyeceği kanısındayız. Zira Allah'ın Resulü Ehl-i Sünnet kaynaklarının da naklettiği bir hadisinde bize şöyle buyurmuştur: "Benim hadisimi Kur'ân'a sunun; eğer ona mutabık olursa, onu ben söylemişimdir, (aksi takdirde hayır)."[57]Aynı mâna,"Kur'ân'a ters düşen hadisi atın" veya"Vurun duvara" gibi tabirlerle de nakledilmiştir.

 

Yine önceden de naklettiğimiz mütevâtir olan "Sekaleyn" (iki ağır emanet) hadisi gereği biz, Resulullah'tan sonra ihtilaf ettiğimiz konularda, onun ümmetine bıraktığı ve Kıyâmete dek birbirinden ayrılmayacak emanetleri olan "Kur'ân ve Ehlibeyt'ine" mürâcaat etmeliyiz. Abdest konusunda da rivâyetler ve görüşler muhtelif ve çelişkili olduğu için Kur'ân ve Ehlibeyt'in hükmünü kıstas olarak kabul etmeliyiz. Kur'ân'ın bu konudaki hükmü ortadadır. Ehlibeyt İmâmlarının ise hepsi, abdestte ayakların meshedilmesi gerektiğinde icmâ etmişlerdir.[58] İşte bütün bu sebeplerden dolayı Ümmet bu ikisinin hükmüne sarılmalı ve onlara ters düşen her rivâyeti uzağa atmalıdır.

 

Ayakların yıkanmasıyla ilgili hadislerin zayıf olduğunu açıkça gösteren bir diğer şâhit, Ashap ve Tabiîlerden de bir çoğunun, ayakların meshedilmesi gerektiği  görüşünü benimsemeleri, hatta bunun üzerinde ısrarcı olmalarıdır. Biz bunlardan bir kısmının isimlerini, bazı sözleriyle birlikte meşhur ve muteber kaynaklardan naklettik. Bunlardan birisi de ümmetin âlimi, Kitap ve Sünnet'in heybesi olarak tanınan Abdullah İbn Abbâs'tır. Burada, onun bu konuda ihticâc ettiği bazı sözlerini, önemine binaen tekrar nakletmeği faydalı buluyoruz; diyor ki:

"Allah-u Teâlâ, abdestte iki yıkamayı, iki de meshi farz etti. Görmez misin, teyemmümü zikrederken, iki yıkama yerine iki meshi zikretmiş, iki meshi (başı ve ayakları meshetmeyi) ise terk etmiştir."[59]

 

Yine İbn Abbas der ki: "Abdest iki yıkama, iki meshetmedir."[60]

 

Abdullah İbn Abbâs'a,"Muavvız bin Afra'nın kızı Rubeyyi', Resulullah 'ın (s.a.a) onun yanında abdestte ayaklarını yıkadığını sanmaktadır" dediklerinde, İbn Abbas, Rubeyyi'in yanına gelip durumu ondan sordu ve onun sözünü kabul etmeyip, abdestte ayaklarını yıkayanlara şaştığı ve:"Ben, Allah'ın Kitabı'nda meshten başka bir şey görmüyorum" dediği kaynaklarda kayda geçmiştir.[61]

 

Ayakları yıkamakla ilgili hadislerin bir diğer zaafı şudur ki, eğer bu hadisler doğru olsaydı, tevâtürle nakledilmiş olurdu. Çünkü abdestte ayağın yıkanması, kadın, erkek, köle, hür herkesin öğrenmeye ihtiyaç duyduğu bir konudur. Eğer yıkamak, Müslümanların arasında kesin ve yaygın bir şey olsaydı, bütün mükellefler, Peygamber'in zamanında ve ondan sonraki zamanlarda onu iyice öğrenip ve her asır ve zamanda onu tevâtürle nakletmiş olurlardı ve hiçbir kimse onu inkar veya reddetmeye kalkışamazdı. Durum böyle olmadığından dolayı da, bu hadislerin zaaf ve yetersizlikleri bizim için gün gibi âşikar olmaktadır.

 

Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki bu konuyla ilgili hadisler, çelişkili olduğu ve zikrettiğimiz bunca mahzuru beraberinde getirdiği için, bunlara itibar eden kardeşlerimiz, artık Kur'ân'a dönmelidirler; Kur'ân ise açıkça ayakları meshetmeyi emrediyor.    

 

c)-İstihsân Yoluyla İstidlâl:

 

Ehl-i Sünnet âlimlerinden bazıları ayakların yıkanması için bir de şöyle istidlal etmişlerdir: "Başı meshetmek, onu yıkamaktan daha uygun olduğu gibi, ayakları yıkamak onları meshetmekten daha uygundur. Çünkü ayakların kiri genellikle yıkanmaksızın temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle temiz olur."

 

Yine şöyle demişlerdir:

 

"Makul maslahatlar, farz olan ibadetler için sebep olabilirler. Hatta Allah-u Teâlâ, onda her iki manayı, yani maslahatî ve ibadî yönünü birlikte kastedebilir. Maslahatî yönünden maksat, hissedilen maddi faydalardır; ibadî yönünden maksat da nefsi arındırmaktır."

 

Bu sözün cevabı şudur ki, biz de, Allah-u Teâlâ'nın emrettiği her şeyde bir maslahatın olduğunu, nehyettiği her şeyde de dünyevî veya uhrevi bir zararın bulunduğunu kabul ediyoruz. Ama Allah-u Teâlâ bu maslahat ve zararı, kulların görüşüne bağlı kılmamıştır. Yani, Allah'ın emrinde bir maslahatın olduğuna inanıyoruz, ama bu maslahatın ne olduğunu kendi kafamızdan kestirip, "Bu hükmün gerekçesi budur" demeye hakkımız yoktur.

 

Kur'ân abdestte başın ve ayakların meshedilmesini emretmektedir. Bir mu'min olarak bize düşen, bu emre boyun eğmektir; bu emirdeki maslahatı anlasak da anlamasak da.

 

Elbette abdestte ayakların necisten temiz olması gerektiğinin şart olduğunu bildiren delillerden dolayı, ayaklar eğer necis iseler, abdest almadan önce yıkanıp temizlenmesi gerekir.[62]

 

Bir de eğer "Ayakların kiri genellikle yıkanmaksızın temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle temiz olur" sözü gerçekçi ise ayakların yıkanması ve başların meshedilmesindeki hikmetin bu olduğuna inanıyorlarsa, neden bazı âlimleri (İmâm Şâfiî gibi), başı bir parmak, hatta yarım parmakla meshetmenin dahi yeterli olabileceğine fetvâ vermişlerdir?! Yarım parmakla meshedilen bir başın, nasıl temizlendiği bilmecesini bize de açıklayabilirler mi acaba?!

 

d)-"Ka'b" Kelimesinin Manasına Dayanarak İstidlâl:

 

Caferî âlimleri Zurâre ve Bükeyr'in[63] ve ayrıca Şeyh Sadûk'un[64] İmâm Muhammed Bâkır'dan (a.s) naklettikleri rivâyete dayanarak, abdest âyetindeki "Ka'beyn" kelimesinin, ayakla bacağın arasındaki mafsaldan (bilekten) ibaret olduğunu söylemektedirler.[65] Lügat âlimleri, de bu görüşü te'yid etmektedir.[66]

 

Ehl-i Sünnet âlimleri ise ayağın iki tarafındaki çıkıntılı kemiğe "ka'b" dedikleri için Caferî âlimlerine karşı şöyle ihticac etmişlerdir:

 

"Eğer "ka'b", ayakla bacağın arasındaki mafsal olsaydı, o zaman her ayakta bir "Ka'b" olduğundan Kur'ân'ın "ka'beyn" (müsennâ kipi) yerine "ve ercülekum ile'l-kiâb" (çoğul kipi şeklinde) demesi gerekirdi. Nitekim, her kolda bir "mirfak" (dirsek) olduğundan Kur'ân "ve eydiyekum ile'l-merâfik" buyurmuştur."

 

Büyük Caferi âlimlerinden Merhum Allâme Şerefuddin, bu sözün cevabında şöyle diyor: "Eğer Allah-u Teâlâ "merâfık" yerine "mirfekayn" de buyurmuş olsaydı, şüphesiz yine de doğru olurdu. Bu durumda âyetin manası şöyle olurdu: "Yüzünüzü ve iki dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başınızı ve iki mafsala kadar ayaklarınızı meshedin." Bir âyette bu iki kelimenin ikiyi bildiren kipte olması, veya çoğul bildiren kipte olması veyahut bu yönden birinin diğerinden farklı olması tabirin doğruluğu açısından aynıdır. Evet, tabirin daha güzel olması için böyle ifade olunmuştur denilebilir.

 

Öte yandan cerrah doktorlar, "ka'b" denilen ayakla bacağın arasındaki mafsalın içinde, inekle koyunun bacağının alt kısmında olduğu gibi yuvarlak kemiğin olduğunda ittifak etmişlerdir.[67] Buna göre her ayağın meshi, iki "ka'b"a ulaşmaktadır: Biri mafsalın kendisi, diğeri ise mafsalın altındaki yuvarlak kemik. Âyette, "ka'b"ın tesniye olup "merâfık"ın tesniye olmaması cerrahların bilip kabul ettikleri hususa işaret olabilir."

 

Kaldı ki "ka'b kelimesini mafsal diye mana edip bunun her ayakta bir tane olduğunu söylesek dahi yine de âyette "ka'beyn" (iki mafsal) tabirinin kullanılmasının hiçbir sakıncası olmaz. Yani o zaman âyeti şöyle mana ederiz: "Sizler iki mafsalınıza kadar ayaklarınızı meshedin." Hiç şüphesiz herkes, her ayağında bir mafsal olmak üzere toplam iki mafsala sahiptir.

 

Yine Ehl-i Sünnet müfessirlerinden "Tantâvî", âyetteki "ka'beyn" kelimesine dayanarak Caferi âlimlerine karşı şöyle ihticâc etmiştir: "Âyette ayakların taharetinin sınırı "iki ka'b" olarak belirlenmiştir. "İki ka'b"dan maksat ise ayakların iki tarafında yer alan çıkıntılı kemikten ibarettir. Böyle olunca da ayağın tahâreti, ancak onların suyla kaplanmasıyla gerçekleşebilir. (O halde onları mesh değil yıkamamız gerekir.)"[68] Her halde Tantâvî, ayakları o noktaya kadar mesh suyuyla ıslatmanın mümkün  olamayacağını düşünerek böyle bir sözü söylemiştir.

 

Bizce bu yaklaşım da delilsiz olmakla birlikte, yersizdir de. Zira "ka'b"ın manası onun dediği şey olsa bile abdest suyuyla ayağın o noktaya kadar meshedilebileceği hiç de zor ve imkansız bir şey değildir. Denemesi kolaydır; isteyen hemen deneyebilir! Evet bu tür soğuk teviller ve delilsiz içtihatlarla, âyetin âçık hükmünden kaçmak, asla mümkün değildir. Bunların hepsi, "Nass"ın karşısında yapılan içtihatlardır.

 

EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNDEN BAZILARININ KONU HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

 

 Burada son olarak Ehl-i Sünnet camiasının ileri gelen âlim ve tefsircilerinden bazılarının da konu hakkındaki görüşlerini ve âyete getirdikleri yorum ve tevilleri kendi kaynaklarından sizlere aktarıp kararı kendinize bırakacağız:

 

1- İmâm Fahruddin er-Râzî (Vefat: 606 H.):

 

O kendi tefsirinde şöyle diyor konu hakkında:

 

"Meshi farz bilenlerin delilleri, "ercül" kelimesindeki naklolan iki meşhur kırâate dayalıdır. Kırâat imâmlarından İbn Kesir, Hamza, Ebu Amr ve -Ebu Bekr’in rivâyetine göre- Asım, lafzı, cerr (esre) ile, "ercülikum" şeklinde okumuşlardır. Nâfi', İbn Amr ve -Hafs'ın rivâyetine göre- Âsım, nasb (üstün) ile, "ercülekum" şeklinde okumuşlardır.

 

Sonra şöyle ekliyor:

 

"Ercül" kelimesi esreyle, yani "ercülikum" okunursa, o zaman "ruûs" kelimesine atfedilir. Yani, başın meshedilmesinin farz olduğu gibi ayakların da meshedilmesi farz olur."

 

Fahr-i Râzî sonra şöyle diyor:

 

"Eğer bir kimse: "ercül" kelimesinin esreli oluşu, "ruûs kelimesine matuf olduğundan değil, "Cerr-i civâr"dan dolayıdır. Örneğin: "Cuhru zabbin haribin" cümlesinde "harib" kelimesi, "zabbin" kelimesiyle bir arada olduğundan dolayı esreli okunmuştur. Veya "Kebir-u unâsin fî bicadin müzzemmilin" cümlesindeki "müzzemmil" kelimesi, "bicâdin" kelimesiyle bir araya geldiğinden dolayı esreli olmuştur" derse, cevabında deriz ki: "Şu bir kaç delile göre bu doğru değildir:

 

1- "Cerr-i civâr" gerekçesiyle kelimeyi esreli okumak dilbilgisi açısından kural dışı bir uygulamadır ve ancak şiirlerde zaruret dolayısıyla bu tür garip yollara başvurulabilir. Kur'ân-ı Kerim'i böyle kural dışı garip tabirlerden tenzih etmek gerekir.

 

2- "Cuhru zabbin haribin" gibi "Cerr-i civar" yöntemiyle okumak, ifade yönünden herhangi bir şüphe ve karışıklığa yol açmadığı taktirde uygulanabilir. Örneğin, söz konusu örnekte herhangi bir yanlış anlama söz konusu değildir. Çünkü, "harib", "zabb"ın sıfatı olamaz, sadece "cuhr"un haberi olabilir. Ama abdest âyetinde, bu yönteme başvurarak esreli okumak, mana yönünden belirsizliğe yol açtığı için uygulanamaz. "Cerr-i civar" gereği esre, ancak harf-i atıf olmadığı yerde olur. (Abdest âyetinde ise harf-i atıf vardır). Harf-i atıfla birlikte "Cerr-i civar" kuralının da gelmesini hiç kimse söylememiştir."

 

Fahr-i Râzî sonra şöyle devam ediyor:

 

"Bir grup âlim, "ercül" kelimesinin nasb (üstün) ile okunmasının da meshi gerektirdiğini söylemişlerdir. Çünkü "ercülekum", "bi-ruûsikum" yerine mâtuftur. Bu kelime, "mef'ulün bih" olduğundan dolayı mahallen mensuptur. Fakat lafzan "Ba-i Carre" ile mecrurdur. "Ercülekum"un, "ruûs" kelimesinin mahalline atfedilip mensup okunması câiz olduğu gibi, "ruûs" kelimesinin zahirine atfederek mecrur okunması da câizdir."

 

Fahr-i Râzî daha sonra şöyle diyor:

 

"Binaenaleyh, "ercül"e de nasb veren âmilin "vemsehû" veya "feğsilû"[69] olduğunu diyebiliriz. Ama eğer iki âmil bir ma'mülde toplanırsa, en yakın âmilin amel etmesi daha uygundur.[70] Öyleyse dediklerimize nazaran, Allah-u Teâlâ'nın sözündeki "ercülekum" lafzına nasb (üstün) veren âmil "vemsehû"dur."

 

Fahr-i Râzî yine şöyle diyor:

 

"Buna göre "ercülekum"un lamını nasb (üstün) ile okumak da ayakların meshedilmesini gerektirmektedir."

 

Daha sonra şöyle devam ediyor:

 

"Âlimlerin, hadislere dayanarak ayağın meshedilmesi farz değildir, demeleri doğru değildir. Çünkü (bu konudaki) tüm hadisler, "Ahbar-ı Ahad" babındandır. Kur'ân'ı, "Haber-i Vahid" ile neshetmek ise câiz değildir."

 

Bütün bu delillere değinmesine rağmen, Fahr-i Râzi görüşünü şöyle açıklıyor:

 

"Ayağı yıkamak hakkında çok hadis nakledilmiştir; bu yüzden yıkamak ihtiyata daha yakındır; çünkü yıkamak meshi de kapsamaktadır; ama bunun aksi öyle değildir.. Bundan dolayı yıkamak farzdır. Demek ki, ayakları yıkamanın meshin yerine geçerli olduğu kesindir."[71]

 

Fahr-i Râzî'nin, "Yıkamak meshi de kapsamaktadır" sözü, bizce apaçık bir yanılgıdır. Çünkü "gasl" (yıkamak) ve "mesh", lügat, örf ve şeriatta bir birine zıt iki ayrı hakikattir. "Gasl"ın gerçekleşmesi için suyun az da olsa abdest uzuvlarında akması gerekir. Ama "mesh"in gerçekleşmesi için suyun abdest uzuvlarında akmaması ve sadece elin ayağın üzerine çekilmesi şarttır. Binaenaleyh "gasl", kesinlikle "mesh"in yerini almaz. Ama gerçek olan şudur ki, Fahr-i Râzî, iki mahzurun arasında kalmış; ya apaçık âyete muhalefet etmek veya onun görüşüne göre sahih olan hadislere muhalefet etmek. Bu çıkmazdan kurtulmak için, "Gasl (yıkamak), meshi de kapsamaktadır; bu ihtiyata daha uygundur, meshin yerine de geçerlidir" diyerek zannınca âyetle hadisin arasını cem' etmeğe çalışmıştır.

 

Kim onun bu söz ve müdafaasına dikkatlice bakacak olursa, onun bir çıkmazda olduğunu açıkça görecektir. Eğer âyet, meshin farz olmasını açıkça bildirmeseydi, o, gaslin (yıkamanın), meshin yerine geçerli olacağını söylemeye ihtiyaç bile duymazdı!

 

2- Şeyh İbrâhim Halebî (Vefat: 956):

 

Meşhur Ehl-i Sünnet fakihi Şeyh İbrâhim Halebî, "Gunyte'ül-Mütemellî, fi Şerhî Münyet'il-Musallî, Ale'l Mezheb'il-Hanefi" kitabında abdestle ilgili âyet hakkında bahsederken şöyle demiştir:

 

"Abdest âyetinde geçen "ercülekum" kelimesi, Kurrâ-i Seb'a (Yedi Kârî) arasında hem esre, hem de üstün ile okunmuştur. Üstün ile okunması "vücûhekum" yerine atfedildiğinden, esre ile okunması da "Cerr-i civâr"dan dolayıdır. Ama doğru olan şu ki: "Ercül" kelimesi her iki kırâatte "ruûs" yerine matuftur; üstün ile okunduğu takdirde mahalline, esre ile okunduğu takdirde de lafzına matuftur."

 

Daha sonra şöyle devam ediyor:

 

"Ercülekum"u, "vücuhekum"a atfetmek câiz değildir. Çünkü matufla matufun aleyh arasında yabancı bir cümle (Vemsehu bi-ruusikum) vaki olarak onların arasına ayrılık düşüyor. Oysaki bu ikisinin arasında bir kelime dahi yer alamaz; nerede kaldı ki bir cümle vaki olsun."

 

Şeyh İbrâhim Halebî sonra şöyle diyor:

 

"Fesahatli hiçbir kimsenin sözünde "Zerebtu Zeyden ve merertu bi Bekrin ve Amren" diyerek, Amr'ı Zeyd'in yerine atfetmesini duymuş değilim. Cerr-i civara gelince, bu tür tabir çok nadir olarak sıfatlarda kullanılmaktadır. Örneğin bazıları şöyle demiştir: "Haza cuhru zabbin haribin." Te'kid'de ise sadece bir tane şiirde geçmiştir:

 

"Ya sahibu, belliğ zeviz-zevecati kullihim: En leyse vaslun iz-in hallet ure'z-zenebi." Ferrâ'nın naklettiğine göre "kullihim" cerr-i civardan dolayı esreyle okunmuştur."

 

Sonra şunu da sözüne ekliyor:

 

"Ama atıf harflerinde "Cerr-i civar" kuralını uygulamak kesinlikle câiz değildir. Çünkü atıf, cerr-i civarı engelliyor."

 

İşte bunlar Şeyh İbrâhim Halebî'nin sözleridir."[72] Ama bütün bunlara rağmen o da sırf  bazı  rivâyetlere itibar ederek yıkamayı seçmiştir.

 

3- Sindî (Ebu'l-Hasan Muhammed b. AbdülHâdî):

 

Yine Ehl-i Sünnet'e mensup meşhur âlimlerden, Sindî ismiyle meşhur olan Ebu'l-Hasan Muhammed b. Abdülhâdi, İbn Mâce’nin Sünen'ine yazdığı haşiyesinde de, Kur'ân'ın zahirinden meshin anlaşıldığına yakin ettiğini itiraf ederek, şöyle diyor:

 

"Kur'ân'ın zahiri (abdest âyeti), meshi göstermektedir. Çünkü esreyle, yani "ercülikum" şeklinde okunduğunda, "ruûsikum" yerine atfedilir; üstünle, yani "ercülekum" şeklinde okunduğunda da "ruûsikum"un mahalline atfedilir. (Her iki durum da meshi gerektirir.)

 

"Ercül"ün üstünle okunup "ruûs"ün mahalline atfedilmesi, cerr-i civardan daha uygundur. Nitekim Nahiv ilminin bilginleri de buna tasrih etmişlerdir."

 

Yine diyor ki: "Cerr-i civar Arapça'da pek azdır, ama mahalline atfetmek yaygın ve çoktur. Bu açıklamayla, matuf ve matufun aleyhin birbirinden ayrı düşmesinden de kurtulmuş oluruz. Bu beyana göre, Kur'ân'ın zâhiri, meshe delalet etmektedir."[73]

 

Sindî, sözünün bir diğer yerinde, önceden bizim de İbn Mâce'nin Sünen'inden naklettiğimiz Hz. Ali'ye isnâd edilen hadise atfen şöyle diyor: "Bu, ayaklarını mesheden Şia'ya tam anlamıyla bir reddir." Daha sonra şöyle ekliyor: "İşte bundan dolayı kitabın yazarı, (İbn Mâce) bu babda Ali'nin rivâyetini nakletmiş ve kitabın babına onun hadisiyle başlamıştır. O bu hadisi tahriç etmekle güzel bir iş sergilemiştir. Allah ona iyi mükafat versin."

 

Sindi sözüne şöyle devam ediyor:

 

"Kur'ân'ın zâhiri meshi gösteriyor. Nitekim İbn Abbâs'ın hadisinde de mesh geçmiştir. Ama onu yıkama diye yorumlamak gerekir."[74]

 

İşte gördüğünüz gibi bu muhterem âlimler, âyetten anlaşılan mesh manasını açık bir şekilde itiraf etmelerine rağmen, yine de âyetle açık bir şekilde çelişen, bir çoğunun senedi kendi ölçülerine göre zayıf olan, yine kendi naklettikleri sahih senetli bir çok diğer hadislere ters düşen bazı rivâyetlerden nedense bir türlü vazgeçemiyor ve açıkça "Gerçi Kur'ân meshi diyor, ama yine de biz onu yıkama diye yorumlamalıyız" veya "Hadislerden de vazgeçemeyiz" diyebiliyorlar!!

 

4- Zımahşerî (Cârullah Mahmud b. Ömer) (Vefat: 536 H.):

 

Zımahşerî, "El-Keşşâf" tefsirinde abdest âyeti hakkında filozofluk taslayarak şöyle demiştir:

 

"Yıkanan üç uzuv arasında yer alan "ercül" (ayaklar), suyun onun üzerine dökülmesiyle yıkanıyor. Yıkanmasında, nehyedilen israfa yol açabileceğinden dolayı abdestte meshedilen üçüncü uzva (ruûs) atfedilmektedir. Bu atıf, onun meshedilmesi için değildir, sadece suyun onun üzerine dökülmesinde iktisatlı davranmanın gerekli olduğu içindir."

 

Zımahşerî sonra şöyle devam ediyor:

 

"Allah-u Teâlâ, "ile'l-ka'beyn" tabiriyle de, ayağın meshedilmesini zannedenin zannını gidermek için onun nihâyetini belirtmiştir. Çünkü meshin, İslâm şeriatında nihâyeti belirlenmemiştir."[75]

 

Zımahşerî'nin bu sözlerine karşı verecek cevabımız şudur ki, evvela ayakların meshini savunanlar, onun bir sınırı olmadığını ne zaman söylemişlerdir? Ya da ayağın meshine muhalif olanlar, "Eğer ayağın meshi murad olsaydı, bunun bir sınırı olmaması gerekirdi, halbuki burada "iki ka'b"a kadar sözüyle bunun sınırı belirlenmiştir, o halde yıkanması gerekir" sözünü nereden çıkarıyorlar acaba? Bizce bu kuru bir iddiadan başka bir şey değildir.

 

Sonra her kes biliyor ki âyette sadece bir tane "imsehu" (meshedin) fiili mevcuttur; nasıl ve neye dayanarak sayın Zımahşerî, aynı fiilden baş için hakikî mesh manası, ayaklar içinse mecazî mesh (hafif ve israfsız yıkama) manası çıkarabiliyor?!

 

Kaldı ki  Zımahşerî'nin mantığına göre, israf etmek bazı yerde sakıncalı bazı yerde ise sakıncasızdır. Aksi taktirde neden ayakların yıkanmasında mesh kelimesi kullanılarak insanlar israf etmemek için uyarılıyorlar da, yüz ve eller yıkanırken böyle bir uyarıya gerek duyulmuyor ve adeta istedikleri kadar su kullanabilmeleri için serbest bırakılıyorlar?! İsrâfın kötü olduğunda kimsenin bir tereddüdü yoktur; zaten Kur'ân-ı Kerim de muhtelif âyetlerinde bunu açıkça beyan etmektedir. Bizim itirazımız böyle açık bir hususun tekrar bu âyette, o da sadece belli bir yer için, üstelik oldukça müphem bir tabirle vurgulanmasınadır.

 

Bir de o, neden bu sözü başın meshinde söylemiyor? Eğer bir kimse başlar için kullanılan "Meshedin" fiilini de aynı onun dediği şekilde tefsir edip hiçbir delile dayanmadan, ondan  hafif bir yıkama manası çıkarırsa, kabul edecek mi acaba?!

 

Kaldı ki burada birbirine atfedilmesine rağmen, başların meshiyle ayakların meshi farklı bir biçimde tefsir edilirse, aynı şey yine "ve" harfiyle "yüzler"e atfedilen "eller" kelimesi için de söz konusu olabilir; orada da birisi kalkıp kafasına göre "Ellerin yıkanmasıyla yüzlerin yıkanması arasında fark vardır; kolların daha hafif yıkanması gerekir" derse,  Zımahşerî'nin verecek bir cevabı var mı?! Evet bunu söylemek ne kadar abes ise, onu söylemek de o kadar abestir.    

 

Gördüğünüz gibi Zımahşerî, kendi elleriyle kendisini açık bir tenakuzun içerisine sürüklemiştir. Evet, o, bu sözleriyle "ercül"ün, "ruûs" yerine atfedilmesinde hikmeti keşfettiğini, "ile'l-ka'beyn" tabirinin, ayağı yıkamanın haddini belirlediğini iddia ediyor. Onun sözleri, İslâmî meseleleri, doğru yöntemlere dayanarak istihraç etme yerine, âyeti kendi mezhebine tatbik ve tevil etmenin açık bir örneğidir. Onun bu sözleri tefsir değil, bir nevi kehanettir. Ayakların yıkanmasını kesin ve zaruri kabul eden kimseden başkası için bu sözler hiç bir şey ifade etmez. Oysaki ayağı yıkamak ihtilaflı bir meseledir. Ama o, bunu nazara bile almamıştır. Oysaki kendi mezhebinin bilginleri bile, Kur'ân'ın zahirinin, meshin farz olmasını gösterdiğini itiraf etmektedirler. Kısacası bu konuda, "ercü"lün, "ruûs"a atfedilmesiyle ilgili Nahiv kuralları bile tek başına bizim için yeterlidir.

 

5- Kurtubî (Ebu Bekr Yahyâ b. Sa'dun) (Vefat: 567 H.):

 

Ehl-i Sünnet'in meşhur müfessirlerinden  olan "Kurtubî", kendi tefsirinde, Taberî'nin  mükellefin yıkamayla meshetme arasında muhayyer olduğu görüşünü, "Nehhâs"ın da hem yıkayıp hem de meshetmesi gerektiği görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor: "İbn Atiyye, "ercül" kelimesini cerr (esre) ile kırâat edenlerden bazıları ayaklar için de "meshedin" hükmünün geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte, bu meshin ayaklarda yıkama anlamına geldiğini savunmuşlardır." Kurtubî son görüşün ardından şu ifadeleri kullanmaktadır: "Evet doğru olan da budur. Zira "mesh" kelimesi müşterek bir lafızdır; hem meshetme hem de yıkama anlamında kullanılmıştır. Hirevî birkaç vasıtayla Ebu Zeyd-il Ensârî'den şöyle nakletmiştir; dedi ki: "Mesh Arap kelamında, hem yıkama hem de mesh etme anlamında kullanılmaktadır. Bu yüzden de organlarını yıkayan kimseye "Temessehe" (mesh etti) tabiri kullanılmıştır. Böylece Arap kelamında "mesh" kelimesi, hem yıkama hem de mesh etme anlamında kullanılmaktadır. Böyle kullanıldığı sabit olduğu için de "ercül" kelimesini esreyle okuyup ona yıkama manası yükleyenin görüşü tercih edilir."[76]

 

Değerlendirme:Evvela yıkama ve mesh etmenin iki farklı kavram olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Ebu Zeyd'il-Ensârî'den nakledilen söz ise meshin hakikî bir manasının da yıkama olduğunu ispatlamaz. O, mesh kelimesinin böyle de kullanıldığını söylemektedir. Bu ise onun o manada hakikî bir mana olarak kullanıldığını ispatlamaz. Naklettiği kullanış ise muhtemelen, organları yıkarken, elle onların sıvazlandığı dikkate alınarak yapılmıştır, onun hakiki bir manası olduğu için değil.

 

Saniyen diyelim ki "mesh"in bir manası da yıkama olsun, fakat bu mana ondan ancak cümlede tek başına kullanıldığı zaman anlaşılabilir; yoksa aynı cümlede hem "mesh" hem de "gasl" (yıkama) kelimesi kullanılırsa (abdest âyetinde olduğu gibi), o zaman her birisinden ayrı ayrı mana çıkarmak gerekir.

 

Nitekim aynı durum Arapça'da "Fakir" ve "Miskin" kelimeleri için  söz konusudur. Yani bu iki kelime ayrı ayrı yerlerde kullanıldıklarında, ikisi de aynı mana da kullanılabilir; ancak her ikisi de aynı yerde kullanıldığı zaman, birbirinden farklı manaları ifade ederler.

 

Kaldı ki abdest âyetinde sadece bir "imsehû" fiili kullanılmıştır. Şimdi aynı fiilden başa göre meshetme, ayaklara göre ise yıkama manası anlayıp bir fiilden iki zıt manayı çıkarmak nasıl mümkün olabilir?!

 

6- İmâm Celalettin Suyutî (Vefat: 911 H.):

 

İmâm Ceâlettin Suyutî, Kur'ân bilgileri hakkında yazdığı "El-İtkân" isimli eserinde, Kur'ân'dan istifâde etmek isteyen kimsenin, mutlaka uzak ve zayıf ihtimallerden ve kuraldışı lügat manalarından kaçınması ve hiçbir şekilde Kur'ân'ı onlara dayanarak tefsir etmemesi gerektiğini vurguladıktan sonra, âbdest âyetindeki "ercül" kelimesinin esreli okunması kırâatini "Cerr-i civâr"a dayandırmayı buna örnek olarak zikrederek şöyle diyor: "Çünkü Cerr-i civâr, zayıf ve kural dışı bir kullanış tarzıdır ve bir kaç nadir yer dışında kullanılmamıştır."[77]

 

Sonra şöyle devam ediyor: "Doğru olan şudur ki "ercül" kelimesi abdest âyetinde "ruûs" kelimesine atıftır. Böyle olunca da âyette ayakların mesh edilmesinden murad, ayakkabılar üzerine mesh etmektir!"

 

Gördüğünüz gibi o da ayakların mesh edilmesi gerektiği gerçeğini  itiraf etmesine rağmen onu, (her halde bazı hadislerden de esinlenerek,) ayakkabıların  meshi olarak yorumlamıştır.

 

Evvela, ayakkabıları mesh etmenin, ayakları meshetme olmadığı açıktır; halbuki Kur'ân, açıkça ayakkabıları  değil, ayakları mesh etmeyi emrediyor. Faraza bir yerde ayaklar, ayakkabılar anlamında kullanılmışsa da bu kesinlikle mecazî ve kural dışı bir kullanıştır. Böyle bir şey olsa dahi, bunu anlayabilmek için yanında mutlaka bir karine olması gerekir; aksi takdirde o kelimelerden hakikî manasının anlaşılacağı kesindir.

 

Sâniyen, "ayaklar" kelimesinin, "başlar" kelimesine atfedilerek kullanılması, başlardan hakiki manası anlaşıldığı gibi, ayaklardan da onun gerçek manasını anlamayı gerektirir.

 

Sâlisen, açıkça görüldüğü gibi âyet, ayakları mutlak bir şekilde zikretmiş ve onu ayakkabı falanın içerisinde olmakla kayıtlandırmamıştır. Ve bilahare âyetteki "ayaklar" kelimesinden, "ayakkabılı ayaklar" anlamını çıkarmak, onun ekseri fertlerini hükümden istisnâ edip az bir ferde has kılmaktır. Bu ise akıllılar nezdinde kabih bir şeydir. Yani ayakkabıya mesh etmenin câiz olduğunu söylesek dahi, bu sadece bazı zamanlar ve zarurî durumlar için söz konusudur; oysa çoğu zaman insanlar ayaklarının kendisini yıkayıp veya mesh ederler. Şimdi Allah-u Teâlâ'nın kendi kitabında, insanların çoğu zaman ihtiyaç duydukları bir hükmü ve vazifeyi göz ardı edip de, bazı zaman yapmaları gereken bir hükmü beyan etmesi, nasıl makul ve mantıklı olabilir?!

 

7- İbn Hazm'il-Endülüsî(Vefat: 456 H.):            

 

İbn Hazm, "El-Muhallâ" kitabında şöyle diyor: "Kur'ân, mesh üzere inmiş ve Allah-u Teâlâ "Mesh edin başlarınızı ve ayaklarınızı" buyurmuştur. Burada "ercül" kelimesinin sonu ister esreli okunsun, isterse üstünlü, her halûklarda onu "ruûs" kelimesine atfetmek gerekir; esreli okunduğunda "ruûs"un zahirine, üstünlü okunduğunda da onun mahalline atfedilir. Bunun dışında bir şey söylemek doğru değildir. Çünkü "matuf" ve "matufunaleyh"in arasına bir cümlenin girmesi câiz değildir. İbn Abbas da aynı şeyi vurgulamış ve şöyle demiştir: "Kur'ân, abdestte (ayakların) meshini indirmiştir."

 

Ayakların mesh edilmesi gerektiği, Selef'ten (geçmiş İslamî şahsiyetlerden) de bir çoğunun görüşüdür; Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, Hasan, İkrime, Şa'bî ve diğer bazıları gibi. Taberî'nin de görüşü bu yöndedir. Bu konuda bir çok hadis de nakledilmiştir.

 

Mesela Hemmâm kanalıyla, İshâk b. Abdullah b. Ebî Talha'dan, o da Ali b. Yahyâ b. Hallâd'dan, o da babasından, o da amcası Rufâa b. Râfi'den şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Hiç şüphesiz sizlerden birisi abdestini güzelce Allah'ın emrettiği şekilde olmadığı müddetçe namazı doğru olmaz; şöyle ki yüzünü ve dirseklere kadar ellerini yıkar, sonra da başını ve iki mafsala kadar ayaklarını mesh eder."

 

Yine İshâk b. Raheveyh, İsâ b. Yunus'tan, o da A'meş'ten, o da Abd-ü Hayr'dan, o da Hz. Ali'den şöyle rivâyet etmiştir: "Ben, iki ayağın alt kısmını mesh etmenin, üst kısmını mesh etmekten daha evla olduğunu düşünürken, Resulullah'ı, onların üst kısmını mesh ederken gördüm."

 

İbn Hazm, âyetten meshin anlaşılması gerektiği hususunda yaptığı ve sadece bir kısmını naklettiğimiz bu detaylı açıklamanın ardından, yine maalesef çoğu Ehl-i Sünnet âlimleri gibi, bazı hadislerden vazgeçemeyip ayakların yıkanması gerektiğine hükmetmiştir. O, özellikle önceden de nakledip tahlilini yaptığımız "Vay topuklara ateşten" hadisine takılarak, "Bu hadiste, âyette söylenenden öte bir mana (ayakların yıkanması gerektiği) vurgulanmaktadır. O halde bu hadis, âyeti nesh eder" demiştir.[78]

 

O, diğer bir kitabında ise abdest âyeti hakkında benzer açıklamaları yaptıktan sonra şöyle demiştir: "Ancak sünnet, ayakların yıkanması gerektiğini açıkladığı için, "(Âyetle beyan edilen) ayakların meshi hükmü nesh edilmiştir" demek doğru olur."[79]  

 

Gördüğünüz gibi İbn Hazm'ın da âyetin açık hükmünden vazgeçmesinin asıl nedeni, nakledilen bazı rivâyetlerdir. O, özellikle "Vay topuklara ateşten" hadisini ön plana çıkarmış ve böylece âyetin hükmünün bunlarla nesh edildiğine hükmetmiştir.

 

Biz daha önce bu hadisin muhtevası ve muradı üzerinde durarak gereken açıklamayı yapmış ve o hadisin yıkamaya delil olamayacağını delilleriyle ortaya koymuş olduğumuz için, burada tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.

 

Hadislerle âyetin hükmünün nesh edildiği hususuna gelince, bunu da geniş bir şekilde ele alıp, böyle bir şeyin doğru olduğunu kabul etsek dahi, abdest âyeti konusunda bunun geçerli olamayacağını, yine delilleriyle ortaya koymuş ve demiştik ki: "Burada illa da bir neshden söz edilecekse, âyetin, söz konusu hadislerin hükmünü nesh ettiğini söylemek daha gerçekçi bir yaklaşım olur. Zira abdest âyetini de içine alan "Mâide" suresi, kaynakların da ifade  ettiği gibi, Resulullah'a inen en son suredir ve onun hiçbir âyeti nesh edilmemiştir. O halde hadisler de dahil, hiçbir şeyin, onun âyetlerini nesh ettiği söz konusu değildir. Böyle olunca da, bugün bu surenin âyetlerine muhatap olan her Müslüman'ın, abdest alırken ayaklarını mesh etmesi gerekir.

 

Böylece Allah-u Teâlâ'nın sonsuz lütuf ve yardımıyla bu konuyu, hem Kur'ân, hem  Sünnet ve hem de lügat ve Nahiv kuralları açısından incelemiş ve bu konuda bir çok sahabî, tabiî ve İslâm âliminin görüşlerini ortaya koyarak, gücümüz ölçüsünde onları tahlil etmiş bulunuyoruz. Bize bu imkanı bahşeden Rabbimize sonsuz hamd u senâlar olsun.

 

İlahiyatçı Musa AYDIN


1- Tefsir-ül Kur'ân-il Azim (İbn Kesir), C.2, S.45.  Şia hakkında bu ağır ithamda bulunan İbn Kesir, bu sözlerinden sadece birkaç satır sonra, ayakların mesh edilmesi görüşünde olan en az on sahabîden bahsetmektedir!! Kim bilir, belki  söz konusu sahabîler de Şia'nın sinsi planlarıyla yollarını şaşırmış ve ayaklarını yıkama yerine meshetmişlerdir!!    

2- Hâşiyet-üş Şehâb, Ale-l Beyzâvî (Şehâb-ül Hafâcî), C.3,S.221.

3- Bu konuda tefsir kitaplarına, ör. Fahrettin Râzî / Tefsir-i Kebir - Tefsir-i Taberî, abdest âyetinin tefsiri bölümüne bakabilirsiniz. 

4- Bu konuda muteber sayılan temel Nahiv kaynaklarına, ör. mezhep olarak da Sünnî olan "İbn Hişâm"ın Nahiv ilminde yazdığı en eski ve meşhur kaynaklardan biri "Muğn-il Lebib" 4. bâbına bakabilirsiniz. Bu kitapta atfı üç kısma ayırarak, bunlardan birisinin de mahalle atıf olduğunu kaydetmekte ve şu örneği vermektedir: "Leyse Zeydun bi-kâimin ve-lâ  kâiden." Bu örnekte "Kâiden" kelimesi, "Bi-kâimin" kelimesinin mahalline atfedilmiştir. 

5- İbn Hazm'ın bu sözü için bakın: El-İhkâm-u Fî Usûl-il Ahkâm, C.1, S.510, (Dâr-ül Cil Yayınevi, Beyrut, 1407 H.). 

6- Kenz-ül Ummâl, C.6, S.429, Hadis: 26822- Sünen-i İbn Ebî Şeybe- Müsned-i Ahmed b. Hanbel- Târih-i Buhârî- Müsned-ül Adenî-  Misbâh-üs Sünne (Bağavî)- Müsned-i Bâverdî- El-Mu'cem-ül Kebir (Tabarânî)- Câmi-u Ebî Nuaym.

7- El-İsâbe (Dâr-ül Fikr Yayınevi), C.1, S.185.

8- El-Müsannaf (Dâr-üt Tâc Yayınevi), C.1, S.16.

9- Tehzib-üt Tehzib (Dâr-ül Fikr Yayınevi), C.8, S.105, C.11, S.227.

10- El-Müsannaf, C. 1, S. 16- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.337- Mecme-üz Zevâid -heysemi. 

11- Hadisin senedinde yer alan Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube, Katâde, Mûslim b. Yesâr ve Hamran'ın için Zehebî'nin "Siyer-u A'lâm-in Nûbelâ kitabının (Müesseset-ür Rısâle baskısı)  C.9, S.265, C.6, S.413, C.5, S.269, C.4., S.510, C.4, S.182. bakınız.

12- Câmî-ül Beyân  (Dâr-ül Ma'rifet Yayınevi), C.5, S.86.

13- Bu konuda Takrib-üt Tehzib  C.11, S.54, C.2, S.378, C.2, S.23.bakınız.

14- Müsned-i Ahmed b. Hanbel (Dâr-üs Sâdır Yayınevi), C.1, S.158.

15- Tehzib-ül Kemâl (Müzzî) (Müesseset-ür Risâle Yayınevi), C.2, S.904, C.4, S.540, Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.278, C.6, S.377.

16- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.95.

17- Siyer-u A'lâm-in Nübelâ, C.9, S.140, C.5, S.392, Takrib-üt Tehzib, C.1, S.331, C.6, S.113.

18- El-Müstedrek-u Ala-s Sahihayn (Hâkim Nişâburî), C.1, S.241. Aynı yerde benzer muhtevayı içeren birkaç hadis daha nakledilmiştir ki isteyenler oraya mürâcaat edebilirler.

19- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.5, S.342.

20- Siyer-u A'lam-in Nübelâ, C.9, S.98, C.4, S.372 ve 45.

21- Üsd-ül Gâbe (Dâr-üş Şa'b Yayınevi), C.6, S.46.

22- Ed-Dürr-ül Mensur /Suyutî C.3, âyetin tefsiri

23- Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: "Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; birisi Allah'ın kitabı (Kur'ân), diğeri itretim- Ehlibeyt'im; bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla delalete düşmezsiniz. Onlar (Kevser) havuz başında bana varıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar. Bakın, benden sonra onlara nasıl davranacaksınız."

Sekaleyn (iki değerli emanet) hadisi olarak meşhur olan ve sadece Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Sahih-i Müslim  başta olmak üzere takriben 39 senetle nakledilen bu hadis, hadis âlimleri tarafından "mütevâtir olarak kabul edilmektedir. Ehl-i Sünnet'in önemli hadisçilerinden İbn Hacer, tek başına bu hadisi 27 senetle nakletmiştir. Ehlibeyt kanalıyla ise 82 senetle nakledilmiştir.

 "Benim Ehlibeyt'im, Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur, binmeyen boğulur, helak olur."

Bu hadisi nakleden Ehl-i Sünnet kaynaklarından bazıları şunlardır: Müstedrek-üs Sahihayn (Hâkim Nişâbûrî), C.3, S.163, Hadis: 4720, C.2, S.343, Câmi-üs Sağir (Suyûtî), C.2, S.533, Hadis: 8162, Ferâid-üs Simtayn (Hamevî), C.2, S.246, Hadis: 519, Yenâbi-ül Meveddet (Kundûzî), C.1, S.94, Hadis: 5.

"Benim Ehlibeyt'imi aranızda, bedendeki baş ve baştaki iki göz yerine koyun. Başsız bir beden hedefe ulaşamayacağı gibi, gözsüz bir baş da muradına eremez"

 Bu hadisin nakledildiği bazı Sünnî kaynaklar şunlardır: Mecme-üz Zevâid, C.9, S.172, İs'âf-ür Râğibin, S.114, Raşfet-üs Sâdî, S.91, Eş-Şeref-ül Müebbed, S.31.

24- El-Kâfî / Kuleynî, C.3, S.8- 9- Vesâil-üş Şia / Âmilî C.1, S.272- Et-Tehzib / Tusî C.1, S.63- 92, El-İstibsâr / Tusî C.1, S.64, İlel-üş Şerâyi / Saduk S.289. 

25- El-Muğnî (İbn Kudâme), (Âlem-ül Kütüp Yayınevi-Beyrut), C.1, S.132.

26- El-Muğnî (Âlem-ül Kütüp Yayınevi-Beyrut), C.1, S.132, Müsned-i Ahmed, C.6, S.358, Sünen-i Dârekutnî, C.1, S.95, Sünen-i Beyhakî, C.1, S.72.

27- Sünen-i İbn Mâce, C.1, S.156, Hadis: 458, El-Musannaf (İbn Ebî Şeybe), C.1, S.32, Hadis: 14, Ed-Dürr-ül Mensur Tefsiri (Suyutî), C.2, S.262.

28- Tefsir-i Taberî, C.6, S.82, Tefsir-i İbn Kesir, C.2, S.44, El-Muğnî, C.1, S.132

29- Ed-Dürr-ül Mensur, C.2, S.262, El-Câmi-u Li-Ahkâm-il Kur'ân (Kurtubî), C.6, S.92, Tefsir-i İbn Kesir, C.C.2S.44, Tefsir-ül Hâzin, C.,1 S.435.

30- Şerh-u Maân-il Ahbâr, C.1, S.35, El-Musannaf (Abdurrazzâk), C.1, S.21, El-Musannaf (İbn Ebî Şeybe), C.1, S.31.

31- El-Musannaf (Abdurrazzâk), C.1, S.18, Ahkâm-ül Kur'ân (Cessâs), C.2,S.345, El-Musannaf (İbn Ebî Şeybe), C.1, S.30, Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

32- El-Musannaf (Abdurrezzâk), C.1, S.18, Tefsir-i Taberî, C.6, S.82 Tefsir-i Kurtubî, C.6, S.92 Tefsir-i Kebir (Fahr-i Râzî), C.11, S.161, Ahkâm-ül Kur'ân (Cessâs), C.2, S.345, El-Fakih-u Vel-Mütefakkıh (Hatip),C.1, S.76.

33- Tabakât (İbn Sa'd), C.6, S.275.

34- Ed-Dürr-ül Mensur, C.2, S.262, El-Musannaf (İbn Ebî Şeybe), C.1, S.30, Tefsir-i Taberî, C.6, 82- 83, El-Musannaf (Abdurrezzâk), C.1, S.19.

35- Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

36- Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

37- Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

38- Tefsir-i Taberî, C.6, S.83.

39- Tefsir-i Taberî, C.6, S.83.

40-Tefsir-i Taberî, C.6, S.83.

41- Daha önce naklettiğimiz 8. Hadis ve kaynaklarına bknz.

42- Daha önce naklettiğimiz 1. Hadis ve kaynaklarına bknz.

43- Daha önce naklettiğimiz 5. Hadis ve kaynaklarına bknz.

44- Daha önce naklettiğimiz 6. Hadis ve kaynaklarına Mürâcaat edin.

45- Tefsir-i Kebir (İmâm Fahr-i Râzî), C.11, S.161.

46- Mesâil-ün Nâsıriyyât (Seyyid Murtazâ), S.120.

47- Sahih-i Buhârî, C.1, S.42, (Abdest Kitabı, Ayakları Yıkama Bâbı). Bu hadis, Amr, Âişe ve Ebu Hureyre'nin rivâyetinde geçmiş, Buhârî ve Müslim'in şartına göre de sahihtir.

48- Sünen-i İbn Mâce, C.1, S.170 (Ayakların Yıkanması Bâbı).

49- Mizân-ül İ'tidâl (Zehebî), C.4, S.519.

50-Zehebî, "Mizân"ının Künye babında, (C.4, S.489) sadece Ebu İshâk'ın Ebu Hayye'den, "Ali (a.s) abdestte başını meshetti ve ayaklarını mafsala kadar üç defa yıkadı" diye naklettiğini zikretmektedir.

51- Mizân-ul İ'tidâl ve diğer teracim kitaplarında, Ebu İshâk'ın ismi, Amr bin Abdullah-i Sebîî diye zikredilmiştir. Bu söz, onun hal tercemesinde mezkurdur.

52- Zehebî, Mizân-ul İ'tidâl'da bunu açıklamıştır.

53- Hatta Ahmet bin Hanbel şöyle demiştir: "Züheyr bin Muaviye'nin, Ebu İshâk'ın ömrünün sonlarında ondan naklettiği hadisler zayıftır, onun dışındaki şeyhlerinden naklettiği hadisler sağlamdır." Ebu Zer'a da şöyle demiştir: "Züheyr bin Muaviye sıkadır; sadece sorunu şudur ki, Ebu İshâk’ın hafızası karıştıktan sonra ondan hadis nakletmiştir. Zehebî, Ahmed ve Ebu Zer'a'dan bu sözleri naklettikten sonra şöyle diyor: "Ebu İshâk'ın hadisleri, kendi şahsından dolayı zayıftır, ondan (Züheyr bin Muaviye'den) dolayı değil."

54- El-Câmi-u Li-Ahkâm-il Kur'ân, C.6, S.31.

55- El-Burhân Fî Ulûm-il Kur'ân, C.1, S.194.

56- El-Müstedreku Ala-s Sahihayn (Hâkim Nişâburî), C.2, S.311. Mâide Suresinin Tefsiri.

57- Kenz-ül Ummâl, C.1, S.179, Hadis: 907.

58- Ehlibeyt İmâmları, ayakların meshedilmesinin farz olmasında icmâ' etmişlerdir. Bu konuda, Vesâil-üş Şia ve diğer fıkıh ve hadis kitaplarına bakabilirsiniz.

56- Kenz-ül Ummâl, C.5, hadis: 2213.

60-Kenz-ül Ummâl, C.5, hadis: 221. Şia’nın büyük şahsiyetlerinden olan Bahr-ul Ulum, Fıkhî Menzumes'inde (Dürret'ün Necef) şöyle der:

İnne'l-vudue gasletâni indenâ

Ve meshatâni ve'l-Kitâbu meenâ

Fel-ğaslu lil-vechi ve lil-yedeyni

Vel-meshu lir-re'si ve lir-ricleyni

"Abdset bizim yanımızda iki yıkayış ve iki meshediştir; Kur'ân da bizim görüşümüzü teyit etmektedir. İki yıkayış yüz ve kollardır, iki mesh de baş ve ayaklardır."

61- Sünen-i İbn Mâce, C.1, S.156, Hadis: 458.

62- Bundan dolayı, ziraat vb. işlerde yalın ayak çalışan Caferî mezhebine bağlı işçi ve çiftçiler, abdest almak isterken önce ayaklarını yıkayıp temizlerler. Daha sonra yüz ve kollarını yıkayıp kuru ve temiz ayaklarının üzerini elin ıslaklığıyla meshederler.

63- Şeyh Sadûk, sahih senedle A'yen'in oğullarından naklettiği hadiste onlar İmâm'a: Ka'beyn neresidir? diye sorduklarında, İmâm (a.s) bacakla ayağın arasındaki mafsala işaret ederek işte burasıdır buyurmuştur.

64- Şeyh Sadûk, İmâm Muhammed Bâkır'dan şöyle rivâyet etmiştir: İmâm Bâkır (a.s), Hz. Resulullah'ın nasıl abdest aldığını naklederken, "Başının ön kısmını ve ayaklarının üstünü bacağın mafsalına dek meshediyorlardı." buyurdu.

65- Bazıları ayakların ayağın üzerindeki kabarmış kemiğe k'ab demişlerdir. Ama ayakla bacağın arasınaki mafsalın k'ab olması, daha güçlü ve ihtiyata daha uygundur.

66- Lugat sözlükleri, bunu açıkça bildirmektedir. İsteyen, sözlüklere bakabilir.

67- Muhammed bin Hasan-üş Şeybânî ve Esmaî; "Abdest âyetindeki "ka'b" bacağın alt kısmındaki yuvarlak kemikten ibarettir" diyorlar. Asmaî şunu da sözüne ekliyor: "Ayağın iki tarafında bulunan çıkıntılı kemiğe Araplar "mincemeyn" diyorlar."

Fahr-i Râzî, bunların görüşünün, İmâmiyye'nin görüşü olduğunu zannetmiş ve onların reddinde şöyle demiştir: "Eğer âyetteki "ka'b" bacağın alt kısmındaki yuvarlak kemik olursa, bu gizli bir şeydir, onu ancak cerrahlar bilebilir. Ama ayağın iki tarafındaki iki çıkıntı herkes için malumdur. Şer'î hükmün mevzusu ise açık olmalıdır, gizli değil."

Cevap: Fahr-i Râzî, İmâmiyye’nin mafsala dek ayaklarını meshettğini gördüğünden, Şeybânî ve Esmaî'nin görüşünü İmâmiyy'enin (Caferî Mezhebi'nin) görüşü olarak zannetmiştir. Ama "ka'b" kelimesinin İmâmiyye'nin yanında, herkes için malum olan mafsalın kendisi olduğunu anlayamamıştır.

68- El-Menâr Tefsiri (Tantâvî), C.6, S.234.

69- Feğsilu'nun "Ercülekum"un âmili olması kesinlikle câiz değildir. Çünkü o zaman "Ercülekum"un, "Vucuhekum"un yerine atfedilmesi gerekir. Bu da lügat alimlerinin ittifakıyla doğru değildir. Çünkü matufla matufunaleyh arasında bir cümlenin fasıla olması dil kuralları yönünden câiz değildir.

70-Önceden açıkladığımız gibi, "Ercülekum"un birden fazla âmili olamaz; o âmil de "Vemsehu"dur.

71- Tefsir-i Kebir, C.3, S.370, (Mâide suresindeki abdest âyetiyle ilgili bahis).

72- Gunyet-ül Mütemelli'il-Kebir (Şeyh İbrâhim Halebî), S.16. (Bu kitap "Halebî Kebir" diye de meşhurdur.)

73- Şerh-i Sünen-i İbn Mâce, C.1, S.88, (Gasl'ül-Kadameyn konusu). Fahr-i Râzi, Halebî ve Sindî'nin sözünü te'yid ve tasrih eden bilginler oldukça çoktur.

74- Gördüğünüz gibi mezhebini Kur'ân'dan istinbat edeceğine, Kur'ân'ı kendi isteği doğrultusunda yorumlayıp mezhebine tatbik ediyor!

75- El-Keşşâf Tefsiri, (Dâr-ül Ma'rife Yayınevi-Beyrut), C.1, S.326.  

76- El-Câmi-u Li-Ahkâm'il-Kur'ân (Dâr'ül-Fikr Yayınevi), C.6, S.92.

77- El-İtkân (Emir Yanınevi), C.2, S.313.

78- El-Muhallâ, C.2, S.56.

79- El-İhkâm Fî Usul'il-Ahkâm, C.1, S.510.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler