06 Aralık 2019 Cuma Saat:
06:07
23-11-2019
  

Ahiret Yurdunun Varlığını Nasıl İspat Ederiz?

Ahiretin mümkün ve gerçek olduğuna dair hangi deliller mevcuttur? Kıyamet inancı nasıl kanıtlanmaktadır?

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

1. Kıyametin Tanımı ve Ona İnanmanın Önemi

 

Kıyamet, insanların ölümden sonra başka bir cihanda dirilmesi, canlanması ve dünyevî amellerinin neticelerini görmek için amellerin muhasebesi maksadıyla ilahi adalet mahkemesine çağrılmalarıdır. Ahiret ve kıyamete inanmak tevhid inancından sonra en önemli dinî ve İslamî meseledir. Peygamberler, Allah ile kıyamet ve ahiretten ibaret iki hakikatle insanları tanıştırmak ve onları inandırmak için gelmiştir. Kur’an âyetlerinin üçte birinden çoğu ahiret ve insanın ebedî yaşamıyla ilgilidir. Kur’an ahirete iman etmek, kıyamet inancını inkâr etmenin sonuçları, ebedî nimetler, ebedî azaplar, iyi ve kötü ameller ile onların uhrevî neticeleri arasında bulunan bağ gibi kıyametin değişik boyutları hakkında izahatta bulunmuş ve değişik yöntemler ile dirilişin mümkün ve zaruri olduğunu vurgulayarak açıklamış ve inkârcıların şüphelerine cevap vermiştir. Nitekim bozgunculuk ve sapmaların menşeinin kıyamet ve diriliş gününü unutmanın veya inkâr etmenin olduğu belirtilmiştir.[1]

 

2. Kıyameti İspat Eden Deliller

 

Bu deliller aklî ve naklî diye iki kısma ayrılmaktadır:

 

Aklî Deliller:

 

Kıyameti ispat eden aklî deliller hikmet delili ve adalet delilini kapsamaktadır. Elbette bu iki delil tevhid inancını kabul etmeye dayanmaktadır. Tevhid meselesi ispat edilmedikçe kıyamet meselesi ispat edilemez.

 

a) Hikmet Delili:

 

Bu delil iki şekilde ifade edilmiştir. Bu delilin birinci ifade ediliş tarzı şöyledir: İlahi yaratma hedefsiz değildir ve yaratılışın hedefi hayır ve kemal olan ilahi zata aşk duymaktır. Bu yüzden Yüce Allah hayır ve kemalin en üst düzeyde yer alacağı ve yaratıkların layık oldukları gaye ve kemallerine ulaşabileceği bir tarzda evreni yaratmıştır. İnsan ebedî bir ruha sahip olduğu için sonsuz kemallere ulaşabilir. Bu kemaller mertebe ve varlık değeri açısından maddî kemallerle mukayese edilebilecek nitelikte değildir. Eğer insan hayatı bu dünyevî hayata özgü olursa ilahi hikmet ile bağdaşmayacaktır. Çünkü ilahi hikmet tüm varlıkların zatî kemallerine erişmesini gerektirmektedir. Eğer kıyamet adında başka bir hayat olmazsa eşyanın zatî kemallerine erişmesinin önünde bir engelin çıkması sonucu doğacaktır. Oysa bu ilahi hikmete aykırıdır.[2]Bu delilin ikinci ifade ediliş tarzı da şöyledir: İnsanın temel güdülerinden birisi beka ve ebediyete olan sevgidir. Bu, yaratılışta ilahi el tarafından insan fıtratına konulmuş, onu ebediyete yönelten ve sürekli hareket hızını artıran bir güç hükmündedir. Şimdi böyle dinamik bir varlığın hareket hızının zirvesindeyken bir kaya parçasına çarptığı ve darmadağın olduğu varsayılırsa, böyle bir akıbet ve son, belirtilen hareketlendirici gücün varlığıyla nasıl bağdaşacaktır? Kesinlikle mesele bundan ibaret değildir. O halde fena ve dünyevî ölüme mahkûm bu hayat dışında ancak başka bir yaşamın insanı beklemesi durumunda böyle bir fıtrî meyil ilahi hikmet ile bağdaşacaktır.[3]

 

b) Adalet Delili:

 

Bu delilin muhtevası şudur: İnsan seçebilen bir varlıktır. Bu dünyadaki tüm insanlar iyi ve kötü işleri seçme ve yapmada özgürdür. Böyleyken bir tarafta tüm ömrünü Allah’a ibadet ederek ve O’nun kullarına hizmette bulunarak geçiren bir takım insanlar yer almakta, diğer tarafta ise heveslerine ulaşmak için kendileri ve diğerlerine en kötü zulümlerde bulunan ve en çirkin günahlara bulaşan bir takım bozguncular durmaktadır. Esasen insanın yaratılışı, zıt eğilimler, irade ve seçme gücü ve de aklî ve naklî bilgi türleri ile donatılması, değişik davranışlar için kendisine zemin hazırlanması ve bu dünyada hakikat ile batıl ve de hayır ile şer ikili yollarının başına konmasının hedefi, kendisinin birçok sınamaya tabi tutulması, kendi irade ve tercihiyle tekâmül yolunu seçmesi ve böylece seçilen amellerin neticeleri ve onların ödül ve cezalarına erişmesi içindir. Ama biz bu dünyada iyilik işleyenlerin ve bozgunculuk yapanların kendi amelleriyle uyuşan ödül ve cezalara ulaşmadığını ve hatta birçok bozguncunun diğerlerine nazaran daha çok imkânlara sahip olduğunu müşahede etmekteyiz. Esasen dünya hayatının birçok fiili ödüllendirme ve cezalandırma kapasitesi bulunmamaktadır. Bu dünyada binlerce günahsız insanı öldürmüş bir cani bir defadan fazla kısas edilebilir mi? Böyle bir şahsın diğer suçları kesinlikle cezasız kalacaktır. Oysaki ilahi adalet en küçük iyi veya kötü bir davranışta bulunmuş herkesin kendi davranışının neticesine ulaşmasını gerektirmektedir. O halde başka bir âlemin olması icap etmekte ve ilahi adaletin tahakkuk etmesi için her ferdin ödül, ceza ve ortaya çıkan amellerin neticeleri noktasında müstehak olduğuna erişmesi gerekmektedir.[4]

 

Naklî Deliller:

 

a) Kur’an-ı Kerim Âyetleri:

 

Ahiretin ispatı ve onu inkâr edenlere karşı getirilen deliller hakkında Kur’an-ı Kerim âyetleri birkaç kısma ayrılmaktadır:

 

Birinci Kısım: Bu kısımda bulunan âyetler ahireti reddeden bir delil olmadığını vurgulamaktadır. Bu âyetler inkârcıları silahsızlandırma konumundadır. Tıpkı şu âyet gibi:

 

“Dediler ki: Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder. Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.”[5]

 

İkinci Kısım: Bu kısımda bulunan âyetler ahirete benzer fenomenlere işaret etmektedir:

 

Bazı âyetler bitkilerin yeşermesine işaret etmektedir: Kur’an şöyle buyuruyor:

 

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”[6]

 

Bazı âyetler Ashab-ı Kehf’in uykusuna işaret etmekte ve Ashab-ı Kehf’in ilginç kıssasını naklettikten sonra şöyle buyurmaktadır:

 

“Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler.”[7]

 

Hayvanların Diriltilmesi: Kur’an-ı Kerim’de olağanüstü bir şekilde diriltilen birkaç hayvana işaret edilmiştir. Hz. İbrahim’in (a.s) eliyle dört kuşun diriltilmesi[8]ve Hz. Üzeyir’in (a.s) bineğinin diriltilmesi bunlardandır. Hayvanların diriltilmesi mümkün olduğuna göre insanların diriltilmesi de imkânsız olmayacaktır.

 

Bu dünyada bazı insanların dirilmesi: Hz. Musa (a.s) zamanında İsrailoğullarından öldürülmüş bir şahıs, kurban edilmiş bir ineğin bazı vücut parçalarının kendisine vurulmasıyla dirilmiştir. (Bu kıssa Bakara Sûresinde zikredilmiştir.)[9]

 

Bir takım âyetler ahiretin gerekli olduğuna dair aklî delillere işaret etmektedir. Ahireti ispat etmek için öne sürülen adalet[10]ve hikmet delillerine işaret eden âyetler bu kabildendir.[11]

 

Bazı âyetler evrenin ilk yaratılışını kıyametin ispatı için bir delil olarak göstermektedir. Kur’an şöyle buyurmaktadır:

 

“O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O’na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır.”[12]

 

Çölde yaşayan bir Arap bir insana ait çürümüş kemik parçasını bulup aceleyle şehre geldi ve Peygamber-i Ekrem’in huzuruna çıkarak kim bu çürümüş kemikleri diriltecek diye feryat etti. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:

 

“Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek? De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”[13]

 

b) Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) Rivayetleri:

 

Ehl-i Beyt’in kıyamet hakkındaki rivayetleri değişik mesele ve boyutlarla ilgilidir ve onların tümü ahiret ve kıyametin inkâr edilemeyeceğini yansıtmaktadır. Rivayetlerde beyan edilen hususların bazıları şunlardır:

 

Kıyamette Güvende Olmayı Talep Etmek: İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Allah’ım! Temiz bir kalple sana gelmenin dışında ne mal, ne servet ve ne de evlatların işe yaramayacağı o günden sana sığınırım.” [14] İmam Ali (a.s) bu rivayette temiz bir kalbe sahip olmayı kıyamette güvende olmanın aracı olarak görmektedir.

 

Kıyametteki Mutluluk ve Sevinç Etkenlerinin Beyanı: İmam Rıza (a.s) kıyametteki sevincin etkenlerinden birisini şöyle beyan etmektedir:

 

“Her kim Aşura’yı musibet, hüzün ve ağlama günü bilirse, Allah kıyamet gününü onun sevinç ve mutluluk günü yapar.” [15]Bir başka rivayette de Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Her kim kendi neslinden yaşı küçük bir çocuğu hoşnut kılmak için memnun ederse, Allah da kıyamet günü hoşnut oluncaya dek kendisini hoşnut etmeye çalışır.” [16]

 

Kıyametteki Üzüntüyü Gideren Vesilenin Beyanı: İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

“Her kim bir müminin üzüntüsünü giderirse, Allah da kıyamet günü onun gönlünden gamı giderir.” [17]

 

Kıyamette Ağlayan Gözlerin Beyanı: Peygamber (s.a.a) bir rivayette Fatıma Zehra’ya (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Fatıma! Kıyamet gününde Hüseyin’in (a.s) musibetlerine ağlayan göz dışında tüm gözler ağlayacaktır.” [18]

 

Ölümün, Müminin Ebedî Nimetlere Ulaşmasını Sağlaması: İmam Hüseyin (a.s) Aşura günü vefalı ashabına hitaben şöyle buyurmuştur:

 

“Ey izzet ve onurun evlatları azıcık sabredin, ölüm geçirileceğiniz ve bu dünyanın onursuz ve zorlu yaşamı ve şartlarından cennet ve onun daimi nimetlerine yöneleceğiniz bir köprüden başka bir şey değildir.” [19]

 

Bir başka rivayette de İmam Hasan Mücteba (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

“Ölüm mümine gelen en büyük sevinç ve hoşnutluktur. Zira bu zor ve sorunlu diyar ve yaşamdan nimetleri bol ebedi bir yaşama doğru gitmektedir.” [20] 

 

Bunlar kıyamet inancını ispat eden ve onun birçok özelliklerini açıklayan rivayetlerin bir kısmıdır. Böylece bu sağlam delillerle birlikte artık ahiretin mümkün ve gerçek olduğuna dair hiçbir şüphe ve kuşku kalmamaktadır.

 

 

 

 


[1]     Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Amuzeş-i Akaid, c. 3, s. 11, İntişarat-ı Sazman-ı Tebliğat-ı İslamî, 1374.

[2]     a.g.e., s. 38.

[3]     a.g.e., s. 39.

[4]     Subhanî, Cafer, Muhazarat fi’l-İlahiyat, s. 405, Müessese-i İmam Sâdık (a.s), h.k. 1323.

[5]     Casiye, 24.

[6]     Rum, 50.

[7]     Kehf, 21.

[8]     Bakara, 260.

[9]     Bakara, 67-73.

[10]    Casiye, 21-22.

[11]    Secde, 18; Kalem, 36-36; Sad, 38; Yunus, 4.

[12]    Rum, 27.

[13]    Yasin, 78-79.

[14]    Rabbanî, Hadi ve Musevi, Seyyid Muhsin, Ayine-i Badha, s. 235, h. 988, Müessese-i Ferhengi Daru’l-Hadis, 1382; Biharu’l-Envarc. 94, s. 109’dan iktibas edilmiştir.

[15]    Ayine-i Badha, s. 134, h. 392; Mizanu’l-Hikmeh. 22632’den iktibas edilmiştir.

[16]    a.g.e., s. 95, h. 324, Mizanu’l-Hikme, h. 22632’den iktibas edilmiştir.

[17]    a.g.e., s. 152, h. 572, Kâfic. 2, s. 200’den iktibas edilmiştir.

[18]    a.g.e., s. 135, h. 495, Biharu’l-Envarc. 44, s. 293’ten iktibas edilmiştir.

[19]    Natıkî, Muhammed, An Suy-ı Merzha ya Cihan-ı Pes ez Marg, s. 63, Nesim-i İntizar, 1382, Biharu’l-Envar,c. 6, s. 155’ten iktibas edilmiştir.

[20]    a.g.e., s. 62, Biharu’l-Envar, c. 6, s. 154’ten iktibas edilmiştir.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler