22 Mayıs 2019 Çarşamba Saat:
22:07
18-04-2019
  

Ahlak Sohbetleri 16. Bölüm

Ayetullah Mekarim Şirazi'nin Ahlak Dersleri – Kum/Nisan/2019

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

 

 

Geçtiğimiz derslerde ahlak ilminin diğer ilimlerle olan irtibatını ele aldık ve bir önceki dersimizde de ahlakın tefsir ile bağını açıkladık. Bu dersimizde ise en önemli konulardan olan ahlak ilminin fıkıh ilmi ile olan bağını açıklamaya çalışacağız. Ahlak ilminin fıkıh ile nasıl bir irtibatı vardır? Haram, helal, mekruh ve müstehapların ahlak üzerinde nasıl bir etkisi vardır? Ahlak mı fıkha tabidir, fıkıh mı ahlaka tabidir? Konunun iyice anlaşılabilmesi için isterseniz daha detaylı açıklayalım.

 

Deruni ve Biruni Ahlak

 

“Deruni” ahlaktan kasıt batıni (içrek) ahlaki sıfatlardır. “Biruni” ahlaktan kasıt ise ahlaki amellerdir. Örnek ile açıklayacak olursak, bir kimsenin içinde cömertlik vardır ancak bunu amele dökecek bir fırsat oluşmamıştır. Böyle kimseler deruni ahlaka (içlerinde ahlaki özellik olan) sahip kimselerdir. Diğer taraftan başka birinde de cömertlik özelliği vardır ve bu sıfatını amele dökebileceği fırsat da oluşmuştur. Yani ilahi rıza için ihtiyaç sahiplerinin evlilik masraflarını karşılama, muhtaç ve hastalara maddi yardım gibi hayır işlerinde bulunabileceği fırsatlara sahiptir. Bu kimseler de hem deruni hem de biruni ahlaka sahiptir demektir. Bu her iki ahlak türü de birbirleriyle sıkı bir bağa sahiptir.

 

Fıkıh ve Ahlak İlişkisi

 

Tüm fıkıh konuları bir şekilde ahlak ile ilişkilidir. Fıkhen vacip olan şeyler ahlaken de vacip ve yine fıkhen haram olan şeyler ahlaken de haram olarak sayılır. Örneğin namaz fıkhen vacip bir amel olarak bir yönüyle ahlak ile de bağı vardır. Yüce Allah bu önemli farz ile ilgili şöyle buyurmuştur:

 

“…ve namaz kıl. Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar…” Ankebut/45

 

Eğer namaz kılanlar namazı kalben ve halis niyet ile kılarsa değişime uğrayacaktır. Ancak ne yazık ki genellikle namaz görünürde namaz iken, insanı terbiye eden namazın ruhundan eser yoktur!

 

Yine Hacc farizası ile ilgili rivayetlerde görüyoruz. “Eğer Hacı, Hacc ibadetini doğru bir şekilde yerine getirirse vatana döndüğünde annesinin karnından yeni çıkmış gibidir.”

 

Yani Hacc, tüm günah ve kiri ortadan kaldırır. Kısacası fıkhi vaciplerin ahlak üzerinde sayısız önemli etkileri vardır.

 

Haramları terk etmek de aynı şekildedir. Zulmetmemek, gıybet etmemek, yalan konuşmamak, hırsızlık yapmamak, iftira atmamak, dedikodu yapmamak gibi haramlardan uzak durma halleri de önemli etkilere sahip olmakla beraber, güzel ahlak ile ahlaklanmada insanın ilerlemesine katkı sağlar.

 

Fıkhen müstehap olan şeylerin de ahlaki yönü vardır. Müstehap amellerden biri hastaları ziyaret etmektir. Bu amel ahlaken de tavsiye edilen bir ameldir. Fedakârlık da vacip değildir ama müstehaptır. Bu fıkhen müstehap olan özellik ahlak üstatları tarafından üzerinde durulan özelliklerden biridir.

 

Ahlak Dairesi Fıkıh Dairesinden Daha Geniştir!

 

Dediğimiz gibi tüm fıkıh kurallarının ahlaki yönü de vardır. Ama tam tersinde durum farklıdır. Yani fıkhen vacip ya da haram olmayan bir şey ahlaken vacip olabilir!

 

Örnek için şu rivayete dikkat buyurunuz. Rivayette üç şeyin fıkhen haram olmadığı ancak ahlaken haram sayıldığını görüyoruz:

 

“İslam Peygamberi buyurdu: Olumsuz yönü olan üç şey vardır ki (Allah dostları dışında) hiç kimse onlardan güvende değildir. Olayları kötüye yorumlamak (falcılık), kıskançlık ve suizan. Peygamber’e ne yapılması gerektiğini sordular. Buyurdu: Kötü yorumlara kulak asma, kıskançlık anında zulümde bulunma ve kötümser olduğun zamanlarda bunu amele dökme.”

 

Kötü Fallar

 

Arapçada fal kelimesi için “tayyre” (kuş) kelimesi kullanılır. Çünkü çok önceden fal bakanlar kuşlardan yola çıkarak bir takım sözler söylerdi. Sonra insanlar arasında bu hurafe giderek yayılarak kuşlar dışındaki şeylere bakarak da fal açmaya başladılar!  Bu asla kulak verilmemesi gereken bir hurafedir. Bu tür şeylerle ilgili birkaç yanlış inanış vardır; Birincisi kötülüğüyle meşhur bir kuş vardır! O kuş bir evin üstüne konduğu zaman bazı insanlar evde bir kötülük olacağına, evin yıkılacağına inanır! İkinci inanış, eğer biri yolculuğa çıkacaksa ya da bir şey yapmak için evden gidecekse kendisi ya da oradaki başka biri hapşırırsa evden çıkmaması gerektiğini söylerler! Hâlbuki biz Allah’a tevekkülde bulunup işlerimizin başına dönersek hiçbir şey olmayacak! Üçüncü inanış ise fal bakıp gelecekten haber vermek! Bazıları asılsızca gelecekten haber veriyor, birileri de o söylenenlere göre amel ediyor! Dördüncü olarak da bazıları yıldızların durumuna bakarak insanların kaderiyle ilgili yorumlar yapıyor! Bu gibi falların hiçbir açıklaması yoktur ve kimse bu tür şeylere kulak asmamalıdır.

 

Ne yazık ki Peygamberimizin de buyurduğu üzere birçok bilgisiz insan bu hurafelerle kirleniyor. İslam, bu tür yanlış yorumlamalarla, fallarla karşılaşıldığında ona kulak asmamak gerektiğini ve kendi işimize devam etmemiz gerektiğini buyuruyor. Çünkü bu tür şeyler insanı tevhid inancından uzaklaştırır. Fala inanan kimse Allah’ı o olay karşısında etkisiz; kuşu, hapşırığı, yıldızı etkili görür! Muvahhid (tevhid inancına sahip) insan bu tür şeylere itibar etmez. Hapşırınca bir işi yapmaktan vazgeçmek, kötü yorumlarda bulunmak gibi hurafeler fıkhen haram sayılmasa da ahlaken günah sayılır!

 

Kıskançlık

 

İmanı zayıf olan insanlar başkalarının iyi yaşamlarını gördüklerinde kıskanarak, iyi yaşamlarının yerle bir olmasını arzular! Kıskanç kimse aslında birinin elindeki nimetin yok olmasını istiyor. Allah’tan o nimetten kendisine de vermesini istemiyor. Kıskanç kimse bu arzusunu içinde tuttuğu, amelde kötü bir şey yapmadığı sürece fıkhen günah işlemez ancak ahlaken bu, günah sayılır. Peygamberimiz bir kimse bir şeyi kıskandığında elini zulme uzatmaması noktasında uyarmıştır. Kötü ahlaki sıfat olan kıskançlığın peşinden giderek, nimet sahibinin nimetini kaybetmesine sebep olmamalı.

 

Suizan

 

Hz. Peygamberin hadisinde üç kötü şeyden biri olarak suizan sayılmıştır. Biri komşusunun evine çok sık gidip geldiğinde, bunu gören birinin kötüye yorarak “kesin bunlar bir şeyler karıştırıyor” diye düşünmesi suizandır. Ya da birini uygun olmayan bir kıyafetle gördüğünde “günah meclisinden geliyor” diye düşünmesi suizandır. İslam bu noktada suizanda bulunmamayı öğütlemenin ötesinde insanlara karşı hüsnü zan ile yaklaşmayı, iyimser olmayı öğütlüyor. Suizanda bulunan kimse bunu amele dökmediği zaman fıkhen haram işlememiştir. Ancak ahlaken günah işlemiştir!

 

Sonuç olarak fıkhen günah olan her şey aynı zamanda ahlaken de günahtır. Ama ahlaken günah olan her şey fıkhen günah değildir.  Bu nedenle ahlak dairesi fıkıh dairesinden daha geniştir.

 

Ahlak ve Fıkhı Birbirinden Ayırmak Büyük Hatadır!

 

Bazı sufiler vacip ve haramları yerine getirmeyerek ahlaken kemale ereceklerini düşünüyor. Bunlar hakikatte ahlakı fıkıhtan ayırmışlardır. (Bu konuyla ilgili “Hakk’ın Cilvesi” kitabımızda da bazı örneklere yer vermiştik) Burada da birkaç örnek vereceğiz:

 

Büyük sufilerden biri naklediyor:“Seyr-i süluk yolunda ilerlemeye çalışan biri, insanların kendisine teveccüh ettiğini gördü. İnsanların bu ilgisinin seyr-i süluk yolunda ilerlemesine engel olacağını düşünerek “Öyle bir şey yapmalıyım ki halkın gözünden düşmeliyim” diye karara vardı. Bu niyetle bir gün hamama gitti ve hamamdakilerden birinin kıyafetini kendi kıyafetinin altına soktu. Ama halkın anlaması için çaldığı kıyafetin bir kısmının da görünmesini sağladı. Hırsızlığın farkına varan halk, bu adamı tutarak güzelce dövdüler! Kıyafeti alarak onu bıraktılar. O günden sonra o adam hamam hırsızı olarak anılmaya başlandı!”

 

Hâlbuki İslam ahlakında böyle bir şey yoktur! Vacibi terk ederek ya da haram işleyerek ahlak yolunda ilerlemek ve Allah’a ulaşmak imkânsızdır.

 

Başka bir örnekte ise, dünyaya bağlı olan bir adamın seyr-i süluk yolunda ilerlemeye karar verdiğini ve bu yolda neler yaptıklarını görüyoruz. Bu adam seyr-i süluk yolunda ilerlemesine engel olduğunu düşündüğünü tüm mal varlığını denize dökmeye karar verdi. Ve tüm her şeyini denize dökerek dünya ile bağının kopacağına inandı!

 

Bu tür şeyler İslam’da onaylanmamıştır. Haram bir iş, ahlaki yolun başlangıcı olamaz. İsraf büyük günahlardandır. İsrafta bulunarak ahlak elde edilmez. Elinde bir şey olmayan kişi ona zaten bağlanmaz, önemli olan elinde bir şeyler olduğu halde onlara bağlı olmamaktır. Allah’a yakın kullar böyledir. Tüm her şeylerini kaybetseler de onlar için hiçbir önemi yoktur.

 

Yine seyr-i süluk yolunda ilerlemeye çalışan biri kendine zorluk çektirmeye ve günahlardan tövbe etmeye karar verdi. Bu yüzden geceleri topladığı odunlarla ayağının altına o kadar çok vuruyordu ki odunlar kırılıyordu! Acaba fıkıh insanın kendisine zarar vermesine izin veriyor mu?

 

İrfan iddiasında bulunanlardan biri de nefsine zorluk çektirmek için kendisini mescidin kuyusuna baş aşağı şekilde astı. İslam asla bu tür şeylere izin vermez. Ahlak yolunu fıkıhtan ayıralar yoldan çıkarak şeytanın oyuncakları olmuşlardır.

 

Gazali şöyle söylüyor:

 

“Böyle insanlar ahlaki mertebelere ulaşabilmek için şer’i haramları işliyorlar, sonra tövbe ediyorlar!”

 

Bizleri sufilerden ayıran konulardan biri budur. Sufiler üç mertebeye inanıyor: şeriat, tarikat ve hakikat. Şeriat fıkıhtır. Ama tarikat fıkıhtan ayrıdır. Çoğu zaman şeriatten ayırıyorlar ve buna da “tarikat” diyorlar.

 

Özet:

 

Ahlaki ilerleme için tüm fıkıh kuralları yerine getirilmelidir. Ahlak, fıkhın üstünde bir şeyler söylese de sorun değil. Örneğin fıkhen müstehap olan bir şey için, ahlaken vacip diyebiliriz (Fıkhen vacip diyemeyiz. Dersek bidat olur!)

 

Diğer nokta ise, ahlaki meseleleri fıkhi meselelerden ayıranlar yoldan çıkarlar. Esasen İslam’daki asıl irfan ile değiştirilmiş irfanın farkı budur.

 

Son olarak şu anımıza da dikkat buyurunuz:

 

Tağut (Şah) zamanında bizi tutuklayarak Tahran’a SAVAK müdürüyle görüştürmeye götürdüler.[1] Yanına gittiğimde şunları söyledi: “Sizin ilim sahibi biri olduğunuzu biliyorum, ancak benim imanım da sizinkisinden az değil! Ben Mevla İmam Ali aşığıyım. Ama Şah ile sorunu olanların da çok sert bir şekilde karşısındayım! Hatta bu hususta ona muhalefet eden bir milyon insanın kanını bile dökerim!”

 

Kısacası fıkhı ahlaktan ayıramayız. İkisini birbirinden ayıranlar yoldan saparlar. İnşallah bir sonraki dersimizde geniş bir konu olan ahlakın masumların hadisleri ile olan bağını inceleyeceğiz.

 

 


[1] SAVAK: Şah Muhammed Rıza Pehlevi zamanında CIA’in yardımıyla kurulan istihbarat örgütü (1957-1979)

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler