12 Aralık 2019 Perşembe Saat:
11:35
21-11-2019
  

Aile ve Toplumda Cinsiyete Göre İş Dağılımı

İmam Ali (a.s) odun topluyor, su getiriyor ve evi süpürüyor, Hz. Fatıma (s.a) ise -buğdayı öğütüp- un yapıyor ve ekmek pişiriyordu.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İş Dağılımı

 

Aile ve toplumda cinsiyete göre iş dağılımı, yazılı eserlerden ve feministlerin pratik çabalarının önemli bir payını kendine ayırmıştır. Bu konuda yaygın feminist eğilim, bu iş dağılımı örneğini cinsiyet eşitsizliğinin apaçık örneği kabul ederek onun iptaline ve onun yerine eşitlik isteyen bir örneğe oy verirler. Ailede cinsiyet işi dağılımıyla ilgili olarak iki ana yön göz önünde bulundurulmuştur: Aile işi ve babalık karşısında annelik rolü. Her iki yönde İslam dininin görüşü şöyledir:

 

Ev İşi

 

Uzmanlar tarafından yapılan araştırmalar ev işinin eşler arasında dağılımının evrensel olduğunu onaylamıştır. George Peter Murdock, 224 kültürü içeren kadınla erkek arasında ev işlerinin paylaşımı hakkındaki araştırmasında şu sonuca vardı: Ağaç kesme, kereste hazırlama, sondaj, maden çıkarma, arazileri temizleme, barınmak için ev ve yer hazırlama, avlanma, balık tutma, küçük ve büyükbaş hayvanlar besleme, ticaret, kayık yapma, silah yapma genellikle erkeklere bırakılır. Ama sebzeleri toplama, su taşıma, aşçılık, dikim işleri, sepet dokuma, testi yapma normalde kadınlara has işlerdendir.[1]Diğer araştırmalar, hatta kadın ile erkeğin rolleri karşısında büyük adımlar atan sanayi toplumlarında bile birçok ailelerde cinsiyet işi dağılımı örneğinin birçok ailelerde hâlâ o şekilde devam ettiğini göstermektedir. Örneğin 1985 yılında Amerikan erkekleri haftada ortalama 8/8 saat ve kadınlar ise 19/5 saat evde çalışıyorlardı.[2]İngiltere’de son yıllarda çalışan evli kadınların sayısında artış olmasına rağmen evlerin yüzde 88’inde kadınlar yıkama ve ütü sorumlusu idiler. Evlerin yüzde 77’sinde kadınlar normalde akşam yemeğini hazırlıyor ve evlerin yüzde 72’sinde ev temizliği yapıyorlardı.[3]

 

İslam’ın bu konudaki görüşü hakkında iki temel soru söz konusudur:

 

1- İslam dini ev işlerinin cinsellik esası üzerine dağılımını kabul ediyor mu?

2- Kabul ediyorsa, neye dayanarak kabul ediyor?

 

Birinci sorunun cevabında şunu rahatlıkla iddia edebiliriz ki bu modelin aslı; sınırlarını, şartlarını ve ne kadar istenildiğini göz önünde bulundurmaksızın İslam tarafından onaylanmıştır. Bu iddia için en güzel açıklama, sadr-ı İslam’dan günümüze kadar Müslümanların genelinin uygulamasını ölçü almaktır. Din önderleri buna hiçbir şekilde karşı çıkmadıkları gibi, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarının söz ve davranışlarından bu konu hakkında birçok delil ve örnek de getirmek mümkündür. Örneğin bir hadiste şöyle geçer:

 

“Ali ve Fatıma (s.a) aralarında işlerin bölüştürülmesi için Allah Resulü’nden (s.a.a) hakemlik yapmasını istediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) ev işlerini Fatıma’ya, ev dışı işleri de Ali’ye (a.s) bıraktı.”[4]

 

Aynı şekilde, bazı rivayetlerde kadınların İslam toplumunun sosyal teşkilatında, ev dışı alışveriş konusunda birtakım sınırlandırmalarla karşılaşmalarına karşı, olumsuz bir tavır takınmaksızın toplumsal bir gerçek olarak gördüğü konusuna değinilmiştir.[5]Açıktır ki, Ehlibeyt İmamlarının uygulamaları da bu modelle tamamen uyum içerisindeydi.

 

İkinci soruya gelince, başlangıçta iki ihtimalle karşı karşıyayız: a) İslam’ın değer bakımından kadın ve erkeğe karşı ayırımcı bakışı kabullenmesi. Yani kadın cinsi karşısında erkek cinsine daha fazla değer verdiği için, eşler arasında iş dağılımında daha değerli işleri erkeğe ve daha değersiz işleri ise kadınlara bırakmış olması. b) İslam dini kadın ile erkek arasındaki doğal cinsiyet farklılıkları nedeniyle bu ev işi bölüştürme modelini kabul etmiştir.

 

Birinci ihtimal dinî mefhumlarla bağdaşmadığı için kabul edilemez. Çünkü: Birincisi, İslam’ın erkek cinsine daha fazla değer verdiğine dair herhangi bir delil yoktur ve “Erkekler kadınlardan üstündür.”[6]veya “Erkekler, kadınlara karşı bir derece üstünlüğe sahiptirler.”[7]gibi ifadeler dünyevî farklılıklara yöneliktir, uhrevî üstünlüklere değil. Bu nedenle de üstünlüğe delalet etmesinin hiçbir değeri yoktur. Nitekim bazı ayetlerde de bu anlam kastedilmiştir.[8]Bunun karşısında, Allah katında üstünlük ve değer ölçüsünü sadece takva olarak tanımlayan ayet ve hadislere dayanarak cinsiyete dayalı bir üstünlüğün söz konusu olmadığı sonucunu da yine ayetlerden çıkarabiliriz.[9]

 

İkincisi, İslam erkek ve kadın işleri arasında zorunlu olarak ayrıcalık gözettiği veya ayrımı tercih ettiği yerlerde, onlar hakkında farklı değerlendirmeye sahip değildir; aksine, kadının ev faaliyetlerinin değerini erkeğin toplumsal faaliyetlerine denk bilemektedir. Ehlisünnet kitaplarında nakledilen bir hadise göre, bir kadının Resul-i Ekrem’den (s.a.a) ev işleri karşısında ahirette kadınların mükâfatını ve bunu erkeklerin yaptıkları toplumsal ibadetler ve cihat ile karşılaştırmasını sorması üzerine Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Kadının kocasına bakması, kocasının rızasını kazanmak için çaba harcaması ve onunla iyi geçinmesi, ilahî mükâfat bakımından -erkeklere verilen- tüm faziletlere eşittir.”[10]

 

Yine Allah’ın veli kullarının ev işlerine yardım etmeleri ve insanları buna teşvik etmeleri hakkında aktarılan bazı hadisler birinci ihtimali zayıflatmaktadır. Örneğin sahih bir hadiste şöyle geçmektedir:

“İmam Ali (a.s) odun topluyor, su getiriyor ve evi süpürüyor, Hz. Fatıma (s.a) ise -buğdayı öğütüp- un yapıyor ve ekmek pişiriyordu.”[11]

 

Dolayısıyla İslam görüşünün beyanında ikinci ihtimal üzerinde yoğunlaşmamız gerekmektedir. Bu ihtimali ise iki şekilde açıklayabiliriz: Bunlardan birincisi, eşler arasında iş dağılımında biyolojik etkenlerin direkt etkisine dayanmaktadır. Bu iddiaya göre, bazı doğal ve fıtrî cinsel farklılıklar zorunlu olarak kadınla erkek arasında cinsiyet üzere iş dağılımına ve farklı mesleklere ilgi duymanın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu etkinin en bariz örneği, kadın ve erkek arasında bedensel güç ve kuvvet farkı, yine doğal olarak kadınları daha sınırlı ve daha az hareketi gerektiren faaliyetlere sevkeden ve onları erkeklerin himayesine bağımlı kılan hamilelik, doğum ve süt verme konusudur. Yine bazı rivayetler, erkekle kadının yaratılışı arasındaki farka değinerek onu erkek ve kadınlarda çeşitli ilgi ve eğilimlerin -meslek vs.- ortaya çıkmasında etkili bilmişlerdir. Fakat eşler arasında iş dağılımı modelinin değişkenliğinin kültürler arasında muteber tecrübelerle ispatlandığını ve rivayetlerde de bu modelde insanın iradesinin rolü ve değişebileceğinin vurgulandığı dikkate alarak[12]İslam’a cebir eğilimli bir görüş yüklememiz doğru olmayacaktır. Aksine, cebrî özelliği kabul etmeden sadece İslam’ın eşler arasında iş dağılımı için bazı fıtrî ön zeminleri onayladığını söyleyebiliriz.

 

Dolayısıyla birinci kısım hakikatten nasipsiz olmamakla birlikte tam olarak İslam’ın görüşünü yansıtmamaktadır. Ancak ikinci kısım, bu farklılıklara ilaveten, eşler arasında iş dağılımının ortaya çıkışında direkt ve zorunlu etkileri olması varsayılmaksızın diğer doğal farkların, özellikle cinsel eğilim ve ihtiyaçların rolünü vurgulamaktadır. Bu son kısmın izahında şunu söyleyebiliriz: İslam bir taraftan biyolojik üreme farklılığı, cinsel ihtiyaçlar farkı, algılama gücü ve duygu farklılığı, fiziksel güç farklılığını kapsayan doğal cinsiyet farklılıklarını aynî gerçekler olarak farzetmiştir, diğer taraftan da ideal aile düzeni için birtakım hedefler göstermiştir. Eşlerin psikolojik huzuru, sağlıklı evlatlar yetiştirmek, toplumun ahlakî sağlığı ve cinsel emniyet bunların en önemlileri sayılmaktadır. Bu yüzden, ideal davranış örnekleri ve karı-koca ilişkileri bir taraftan bu doğal gerçeklerden kaynaklamakta, diğer taraftan da bu hedeflere ulaşmayı amaçlamaktadır.

 

Bu konu eşler arasında ev işlerinin dağılımı örneğinde de geçerlidir. Kadın ve erkeğin biyolojik açıdan doğurganlık konusundaki farklılığı, kadınların duygusal bakımdan erkeklerden üstünlüğü ve erkeklerin fizikî güç bakımından kadınlardan üstünlüğü eşler arasında iş dağılımı örneği, bu hedeflerin gerçekleşmesi ve özellikle eşlerin ruhsal huzuru ve sağlıklı evlatlar yetiştirmesi bakımından daha iyi ve daha fazla etkili olmasına sebep olmaktadır. Çünkü hem çocuk yetiştirme konusunda kadınların fizikî ve ruhî yetenekleri erkeklerden daha fazladır, hem de bu örnek ev dışındaki ağır işlerin yükünü kadınların omuzlarından kaldırarak veya azaltarak onların ruhsal huzura ulaşmasına ve bunun peşinden kocalarının ruhî sükûnete erişmelerine yardımcı olmaktadır.

 

Ayrıca, kadın ve erkeğin cinsel ihtiyaçlardaki farklılıkları da bu örneğin İslam açısından kabulünde önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü bu gibi farklılıkların varlığının olasılığı ile, bu örnek sayesinde toplumun ahlakî sağlığını ve cinsel emniyetini daha iyi sağlamak mümkün olacaktır. Bunun karşısında, rakip örnekler bu gibi cinsel farklılıkları görmezden gelmeleri nedeniyle, istenilen hedefleri gerçekleştirmede gerekli başarı ve etkiyi sağlayamamaktadır. Örneğin, günümüzde kabul görülme oranı günden güne yayılmakta olan eşit ve benzer iş dağılımı olgusu, her ne kadar geçici olarak eşleri memnun etme gibi bazı pozitif etkilere sahip olma ihtimalini taşıyorsa da, diğer taraftan toplumun ahlakî sağlık ve cinsel emniyeti üzerinde negatif etki bırakacaktır. Çünkü kadınların yoğun bir şekilde cinsel karışımın kaçınılmaz olduğu umumî ortamlarda bulunmaları erkeklerin ve hatta kadınların cinsel davranış ve düşünceleri üzerinde olumsuz etkiler bırakacaktır.

 

Ayrıca bu olgu, kadın ve erkeğin birbirlerine ihtiyaçlarını azaltarak aile temellerinin gevşemesine sebep olacak ve evliliklerin kurulmasında, aile olgusunda ve eşlerin ruhsal huzuru yerinde olan sağlıklı evlatlar yetiştirmesine engel teşkil edecektir. Oysaki eşler arasında iş dağılımı olgusu, cinsel ve duygusal ihtiyaçların ve erkeğin karısını savunmasının devam etmesine ve kocası tarafından kadının cinsel, duygusal ve iktisadî ihtiyaçlarının giderilmesine yardımcı olur ve bu şekilde ailenin sebat, sağlamlığını artırır. Eşler arasında iş dağılımı olgusu, toplumda kadınların iktisadî bağımsızlıklarını artırma ve karşı cinse ulaşmanın kolaylaştırılması ile bu dengeyi bozmak, karı-koca ilişkilerinde sorun yaşanmasına sebep olur. Batılı araştırmacılardan biri bu konuda şöyle diyor:

 

“İş alanına giren kadınların sayısı son on yıllarda artmıştır. Şimdi gelirin bir bölümünü onlar eve getirmektedirler. Bu nedenle kocalarından ev işlerinin bir bölümünü üstlenmelerini istemeyi kendilerine hak bilmektedirler. Bu sürekli ilerleme ise, ailenin itibarını zedelemektedir. Gerçekte şu soru gündeme gelmektedir: Herkes günlük geçimini sağlayabiliyorsa aile yaşamı ne işe yarıyor? Hiçbir iktisadî payı olmayan topluluğu korumak ne işe yarıyor? Son on yıl, cinsel devrimin atılım yılları olarak görülebilirdi. Kadınların erkeklerle cinsel eşitliği, en azından toplumsal uzlaşma ve kurumsal şekiller düzeyinde her gün daha fazla onaylanmaktadır. Her ne kadar pratikte karşı gelenek hâkimse de, genel olarak artık eşler arasında cinsel ilişkilerin sınırlı niteliği kabul edilmemektedir. Soruyu yeniden söz konusu etmek gerekir: Artık cinsel ilişkilerde sınırlı alanı olmayan bir topluluğu ne diye koruyalım; oysaki bu ilişkiler onun doğal temelini oluşturmaktaydı.”[13]

 

Annelik ve Babalık

 

Biyolojik açıdan etkilenmesi pek net olmayan ev işlerinin tam aksine, kadınların hamilelik, doğum, bebeği emzirme gibi özellikleriyle annelik rollerinin ilişkisi apaçık bellidir. Annelik davranışları hakkında da bu gibi davranışların içgüdüsel olduğu görüşü çok sayıda taraftar bulmuştur. Bu nedenle, cinsiyette eşitlik yolundaki engelleri ortadan kaldırmak için çaba harcayan feministler annelik barajını aşamamış ve sonuçta, annelik rolünü cinsiyette eşitlikle bağdaştırmak için oldukça fazla çaba harcamışlardır.

 

Genel olarak feminizm yandaşları annelik konusunda üç temel yönelişe girmişlerdir. Birinci yöneliş, en doğal maddî şeyleri, yani hamilelik, doğum ve emzirmeyi eleştiren ve bunu kadının ilerlemesini engelleyen sırf doğal ve hayvanî bir eylem olarak tanıtan radikal feministlere aittir.[14]Onlardan bazıları yeni metotlardan ve teknolojiden yararlanarak, örneğin hamileliği önleyerek, rahim dışı hamilelik ve laboratuar ortamında bebek doğumuyla kadınların biyolojik bağımlılığından ve buna müteakiben erkeklere bağlılıktan kurtulmalarını istemektedirler.[15]

 

Daha fazla taraftarı olan ikinci yönelişte, anneliğin açık doğal yönleri kabul edilerek tavsiye edilmekte, fakat daha fazlasında, diğer boyutlarda çocukların bakımı ve eğitimi konusunda doğal özelliklerin rolü reddedilerek annelikle ilgili toplumsal bir yorum yapılmaktadır. Bu yoruma göre annelik vazifesinin annelere isnadı doğal ve biyolojik etkenlere değil de toplumsal-kültürel köklere dayanmaktadır. Bu düşüncenin taraftarları çocuklara karşı ebeveynin vazifelerinin eşit olmayan bir şekilde “annelik” ve “babalık” rollerine dağıtıldığına inanmaktadırlar. Yani bu vazifelerin çoğu “annelik” kavramı içerisine yerleştirildiği ve çocuk bakımı annelerin özel vazifeleri sayılırken, “babalık” kavramı sadece genel bir yardım ve desteklemeyi anlatmakta ve babalar çocuklara bakım konusunda hiçbir sabit sorumluluk üstelenmemektedirler.[16]

 

Üçüncü yöneliş, aile eğilimli feministlere ve bazı feminist biyoloji sosyologlarına aittir. Bu grup, anneliğin rolü konusunda diğer feministlerin basit düşüncelerine karşı çıkarak, bu rolün ihya edilmesini istemekte ve kadınların erkeklere oranla bebeklerin ihtiyaçlarını daha çabuk ve daha hassas bir şekilde algıladıklarına, çocuk eğitimiyle daha yakın ve doğal bir bağları olduğuna inanmaktadırlar.

 

İslam dini doğal açık annelik özellikleri (hamilelik, doğum ve emzirme) hakkında negatif bir tutuma sahip olmadığı gibi, aksine, bu gibi şeylere çok fazla değer vererek bir nevi manevî cinsiyet eşitliği sergilemiş ve bu şekilde, bu gibi şeyleri kadının yükselişine aykırı bilenlerin düşüncesini çürütmüştür; çünkü dini değerler sisteminde yükseliş gibi değerler farklı ölçü ve anlamlara sahiptirler. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) aktarılan bir rivayette şöyle geçmektedir:

 

Peygamberimizin (s.a.a) eşi Ümmü Seleme, Hazret’e şöyle arz etti: “Ey Allah’ın Resulü! Erkekler bütün iyi şeyleri elde etmişlerdir. Peki zavallı kadınların hissesi nedir?” Allah Resulü (s.a.a) ona şöyle cevap verdi:

“Öyle değil; kadın hamileyken gündüzleri oruç tutan ve gecelerini ibadetle geçiren, malıyla ve canıyla Allah yolunda cihat eden kimse konumundadır. Bebeğini doğurduktan sonra hiç kimsenin aklından bile geçiremeyeceği bir mükâfatı hak eder. Bebeğini emzirdiği zaman, her emmeye karşı İsmail’in (a.s) soyundan olan bir köleyi azat etme miktarında bir mükâfat alır.[17]Süt verdikten sonra, yüce bir melek onu sevgiyle dürterek, ‘Bütün günahların bağışlandı.’ der.”[18]

 

Ayrıca, hadislerde bebeğin anne sütüyle beslenmesi ve onun diğer sütlerden üstünlüğü gibi doğal faaliyetlerin bazı pozitif etkileri vurgulanmıştır. Bunu günümüz uzmanları da vurgulamaktadırlar.[19]

 

Annelik eğitimi ve bakımıyla ilgili diğer yönlere gelince, bu yönlerin ortaya çıkışında biyolojik ve doğal etkenlerin rolü hakkındaki tartışmanın, cedelleşmenin devam ettiğini ve herkesin kabul ettiği bir sonuca ulaşılmadığını göz önünde bulundurarak, İslam’ın görüşünü açıklarken şu iki meseleyi birbirinden ayırmamız gerekiyor: Birinci mesele şudur: Acaba anneler çocuklarına karşı duygusal hareket ve davranışlarda babalara oranla özel bir özellik ve üstünlüğe mi sahiptirler? İkinci mesele -annelerin böyle bir özelliğe sahip olduklarını kabul etmemiz durumunda- şudur: Bu özelliklerin kaynağı ile ilgili hangi görüş doğrudur; onları doğal ve biyolojik bilen görüş mü, yoksa onların toplumsal -kültürel bir kaynağı olduğunu vurgulayan görüş mü?

 

Birinci mesele, tartışma gerektirmeyen bir konudur. Çünkü duygusal alanlarda erkeklerle kadınların yetenekleri arasındaki fark tamamen ortadadır ve genellikle bu konuda kadınların erkeklerden daha üstün olduğu kabul edilmektedir. Bazı hadislerde de, örneğin herhangi bir sebepten dolayı boşanma durumunda çocukların bakımıyla ilgili konularda bilhassa bu konu vurgulanmıştır. Buna ek olarak diğer rivayetlerde, hatta emzirme döneminden sonra dahi çocukların bakımını üstelenme konusunda annenin önceliğinin olmasına dikkat çekilmiştir.[20]

 

Fakat ikinci konu hakkında İslam’ın görüşünün birinci konuya oranla çok fazla açıklayıcı olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü İslamî kaynaklarda bu meseleyle ilgili çok açık bir tutum sergilenmemiştir. Dolayısıyla İslam, ebeveynlerin çocuklarına karşı duygusal yaklaşımlarında, biyolojik ve iç güdüsel etkenlere dayanarak annelerin babalarından yüce olmalarını kabul ederken, bu gibi cinsiyet ayrıcalıklarının ortaya çıkmasında toplumsal ve kültürel etkenlerin etkili olmasının da mümkünlüğünü göz önünde bulundurmuştur. Tarih boyunca var olan ve İslam’ın da birçoğunu onayladığı iş dağılımı, aile ve toplum yönetimi olgularını içeren birtakım toplumsal düzenler, kadınlarla erkekler arasında duygusal farkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun dışında, hatta birinci ihtimali, yani tabiat ve madde eğilimli görüşü İslam’ın görüşüne uygun bilsek dahi, onun cebir eğilimli bir düşünceyi içerdiğini düşünmek kabul gören bir düşünce değildir. Çünkü doğal ve biyolojik etkenleri sadece, şartların oluşması ve engellerin ortadan kalkması durumunda beklenilen sonuca varan gereksinimli yetenekler olarak kabul edebiliriz. Bu açıdan, maddeci ve tabiatçı düşüncenin değişime uğraması, yani kadınların annelik duygularının değişmesinin mümkün oluşuyla herhangi bir çelişkisi yoktur.

 

Dolayısıyla İslam’ın annelik rolünün eğitimsel ve denetimsel boyutlarını yanlı olarak izah ederken, annelik içgüdüsünün varlığı veya biyolojik etkenlerin annelik duyguları üzerindeki direkt etkisi gibi tartışma yaratacak iddialara başvurmak yerine, annelik rolünün toplum ve ailedeki pozitif etkilerine (eşlerin ruhsal huzuru, sağlıklı evlatlar yetiştirme, toplumun ahlakî sağlığı ve cinsel emniyet oranının artışı) -ailede iş dağılımı konusunda geçen açıklamamızı esas alarak- vurgulamamız daha iyi olacaktır. Yine bu çıkarımı tamamlamak için şu noktaya değinmemiz daha isabetli olacaktır: Bu konuda açık doğal yönlerle diğer annelik yönleri arasında vuku bulan ayrım sırf intizaî bir ayırımdır ve bizzat gerçekleşmesinde de bu yönler arasında direkt ve birbirinden ayrılmaz bağlar vardır. Yani kadınlar annelik konusunda doğal ve kendileriyle sınırlı rollerini (doğurma ve emzirme) ifa ettiklerinde, ister istemez onlarla çocukları arasında, babalarla çocuklar arasında oluşmayan özel bir duygusal bağ oluşacaktır. Bunun sonucu olarak da bakım rollerini gerçekleştirmede erkeklerden daha etkili olacakları açıktır.

 

Fakat annelik rolüne onca vurgu yapılmış olmasına rağmen, İslam bu alanda da ifrat yolunu izlememiş ve dengeyi korumuştur. Sadr-ı İslam tarihinde annelik yerine süt bebeğinin sütannelere verilmesi ve çocukların akrabalar tarafından geniş ailelerde eğitilmesi gibi bazı olgular kısmen yaygınlaşmış ve İslam kaynaklarında, bu olgular karşısında negatif bir tutum sergilenmeksizin onlarla ilgili birçok hükümler beyan edilmiştir.[21]

 

Diğer taraftan, İslam dini, babaları; geliri olmayan çocuklarının geçimini sağlamakla mükellef kılmıştır. Öyle ki, bu konuda kanunen babanın veya büyük babanın (babanın babasının) zorlanması bile öngörülmüştür. Oysaki fakihlerin meşhur görüşlerine göre anne sadece babanın veya babanın babasının olmadığı ya da maddî güce sahip olmadığı durumda böyle bir görevle mükelleftir.[22]Yine kaynaklar, İslam’ın çocukların eğitimi ve onların bakımı konusunda, özellikle de büyük yaşlarda babaları annelerden daha fazla sorumlu kıldığını bildirmektedir.[23]Bu nedenle, ailenin İslamî olgusunda, çocuklara karşı babanın vazifeleriyle annenin vazifeleri arasında bir denge olduğu gözükmektedir. Sonuç olarak, annelerin doğal annelik hassasiyetleri ve rollerine ilaveten bu gibi vazifelerin yükünü de tek başlarına veya babaların çok az yardımıyla omuzlarına aldıkları durum ve şartlarda o şartlar hakkında pozitif bir değerlendirme yapılamaz.

 

 

 


[1]     Oakley, Woman’s Work: The Housewife, Past and Present, P.166.

[2]     Ferneç, Kadınlara Karşı Savaş, s.303.

[3]     Morris, “The Household and The Labour Market”, The Sociology of the Family, P.217.

[4]     Vesailu’ş-Şiai c.14, Mukaddimatu’n-Nikâh bablarından bab: 89, s.123.

[5]     age. c.15, el-Muhur bablarından 11. bab, s.23, h: 9.

[6]     Nisâ, 34.

[7]     Bakara, 228.

[8]     En’âm, 5, 165 ve Zuhruf, 34.

[9]     Hucurat, 13, el-Meclisî, Biharu’l-Envar, c.22, s.348.

[10]    Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.2, s.153.

[11]    Vesailu’ş-Şia, c.12, Mukaddimatu’t-Ticaret bablarından 20. bab, s.39; yine bk. Biharu’l-Envar, c.4, s.104, s.132

[12]    Örneğin, bazı rivayetlerde kadınların hırsla erkeklerle ticarî faaliyetlere katılmalarının ahir zamanda vuku bulacak kötü işlerden biri olduğuna değinilmiştir. bk. en-Nurî, Müstedreku’l-Vesail, c.12, s.327; el-Meclisî, Biharu’l-Envar, c.78, s.23.

[13]    Heler; “Zenan, Camie-i Medenî ve Devlet”, Cins-i Dovvom, c.3, s.58.

[14]    Kekman, Gender and Knowledge, P.7.

[15]    Jaggar, “Human Biolojy in Feminist Theory: Sexual Equality Reconsidered”, Knowing Women, P.81.

[16]    Lott, Women’s Lives, P.222.

[17]    Hz. İsmail’in (a.s) soyu Arap Yarımadası’nda yaşadıkları için, sadr-ı İslam savaşlarında bazen Müslümanlar tarafından esir alınıp köle ediliyordu. Bu rivayetten ve diğer bazı hadislerden, bu köleleri azat etmenin diğer kölelerden daha büyük uhrevî mükâfatı olduğu anlaşılmaktadır.

[18]    Vesailu’ş-Şia, c.15, Ahkâmu’l-Evlad bablarından, 67. bab. s.175.

[19]    age. bab: 68, h.2 ve bab: 87, s.188, h. 5.

[20]    age. Ahkâmu’l-Evlad bablarından 81. bab, s.191, h:4, 6, 7.

[21]    Süt verme hükümleriyle ilgili bk. age; c.14, Ahkâmu’l-Evlad bablarından “Ma Yuhrumu bi’r-Rızâ” babları, s.280-309 ve c.15, bab: 75-80. s.184-190.

[22]    age. c.15, Nefakat bablarından 11. bab; s.237 ve İmam Humeynî, Tahriru’l-Vesile, c.2, s.459.

[23]    Vesailu’ş-Şia, c.15, Ahkâmu’l-Evlad bablarından 82-86. bab, s.193-200.

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler