21 Eylül 2019 Cumartesi Saat:
05:55
22-12-2018
  

Ailede Yozlaşma ve Şiddetin Nedenleri

Aile kurumunun ortaya çıkışı, insanlık tarihiyle eş zamanlıdır. Aile, tarih içerisinde yapısal olarak bir takım değişikliklere maruz kalmış olsa da, günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Yrd. Doç. Dr. Muhammed Ali Yazıbaşı

 

Giriş

 

Aile toplumun en küçük yapı taşıdır. İnsanlık tarihi boyunca varlığını sürdüren aile kurumu, yapısal ve işlevsel olarak değişikliklere uğramıştır. Yapı olarak büyük aileden çekirdek aileye geçilmiştir. Ailenin fonksiyonel değişimine gelindiğinde ise, bedenen ve ruhen sağlıklı bireylerin yetişmesinde ilk aşama görevini yapan, aile bireylerinin huzur ve sükûn bulduğu aile kurumu, huzursuzluğun ve şiddetin merkezi olmuştur.

 

1. Ailenin Tanımı

 

Aile kavramını ifade etmek için kullanılan ‘‘el-aile”, ‘‘el- üsra’’, ‘‘el-ehl’’, ‘‘elâl’’ aile kavramının kökeni “a-v-l” ve “a-y-l”den gelmektedir. A-v-l kökü “ağır gelen ya da sıkıntı veren bir şeyde başkasına dayanmak” anlamındadır. A-y-l kökü ise ihtiyaç sahibi olmak anlamını ifade eder. Aile anlamında kullanılan başka bir kavram da “e-sr” kökünden gelen “üsra” kelimesidir. E-s-r kökü “bağlamak” anlamını taşır. Aynı kökten gelen “esir” kelimesi de “tutsak alınmış” ve “bağlanmış” her şey ile ilgili kullanılmaktadır. Aile anlamında kullanılan diğer kelimeler ise e-h-l kökünden gelen El-ehl ile El-âl kelimeleridir.

 

Aile kurumunun ortaya çıkışı, insanlık tarihiyle eş zamanlıdır. Aile, tarih içerisinde yapısal olarak bir takım değişikliklere maruz kalmış olsa da, günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.

 

Aileyi teşkil eden fertler devirlere göre, bölgelere, sosyal ve iktisadi yapıya göre değişmektedir. Geniş aile, bir aile reisinin başkanlığında eş, çocuk, torun, gelin, damat, amca, dayı, hala ve teyzelerden oluşmaktadır. Dar veya çekirdek aile ise bir karı koca ile çocuklardan meydana gelmektedir. Ailedeki hâkimiyetin anne veya babada oluşuna göre aileler ikiye ayrılmaktadır. Baba hâkimiyetine dayanan, onun çocuk ve yakınlarını içine alan aileye ataerkil, anne hâkimiyetine dayanan, onun çocuk ve yakınlarının teşkil ettiği aileye de anaerkil aile denir. Ataerkil aile daha yaygın olmakla birlikte insan topluluklarında her iki tip aileye de rastlanmaktadır. Ayrıca aile, eşlerin sayısına göre de tek eşliliğe dayanan aile, çok eşliliğe dayanan aile olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

 

Her disiplin kendi bakış açısını ön plana çıkararak tanımlama yaptığı için aile ile ilgili farklı farklı tanımlar yapılmaktadır. Aile kurumunu, toplum hayatının "edebi okulu" olarak tanımlayanlar olduğu gibi, toplumun en küçük birimi olarak görenler, anne-baba, çocuklar ve tarafların kan akrabalarından oluşan ekonomik ve toplumsal bir birlik olarak kabul edenler de vardır. Toplumbilim Terimleri Sözlüğü'nde ise aile, “evlilik ve kan bağına başka deyişle karı-koca, ana-baba-çocuklar, kardeşler vb. arasındaki ilişkilere dayalı toplumun çekirdeği” olarak ifade edilir.

 

Her ne kadar aile ile ilgili farklı tanımlamalar yapılsa da, yapılan tanımalar içerik olarak analiz edildiğinde tanımların birbirlerini tamamlayıcı ve destekleyici özellikte oldukları görülmektedir. İnsanbilimciler tarafından yapılan araştırmalarda, insanlık tarihinin en eski ve önemli kurumlarından bir olarak kabul edilen ailenin bütün ilkel toplumlarda bulunduğu ifade edilmektedir. Aile, yapı olarak farklılık gösterse de bütün toplumlar için benzer fonksiyonları yerine getirmektedir. Eğer bu kurum kendisinden beklenenleri yerine getirirse sosyal, kültürel, ekonomik ve ahlaki açıdan sağlam bir toplum meydana gelir. Aile kurumunun temelini oluşturan anne ve babadır. Bu bireylerin güçlü birlikteliği sağlam bir ailenin oluşmasına imkân sağlamaktadır. Bunun için kurulduğu andan itibaren ailenin huzurlu ve mutlu olabilmesinde anne ve babanın sağlıklı birlikteliği oldukça önem arz etmektedir.

 

2. Ailenin Önemi ve Görevleri

 

İlk toplumlardan günümüze kadar varlığı insanbilimciler tarafında tespit edilen ailenin, insan hayatında önemi ve farklı fonksiyonları bulunduğu bilinen bir gerçektir. Aile, toplumu oluşturan en küçük yapı taşı olmasına rağmen yalnızca toplum için değil aynı zamanda bireyin kendi hayatı için de önemli bir yere sahiptir.

 

Birey açısından bakıldığında, insan sosyal bir varlık olduğu için toplum içerisinde yaşamaktadır. Toplumdan uzak bir şekilde bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. İnsan, tabiat şartlarının etkisinden korunmak için bir eve, ayakkabı için ayakkabıcıya, elbise için bir terziye, sıkıntı ve sevinçlerini paylaşmak için bir dost/arkadaşa ihtiyacı vardır. Bu durum onun fıtratın olan bir özelliktir. Birey, sadece çocukluk ve bebeklik döneminde değil hayatının her aşamasında aile ortamına ihtiyaç duyar. Çünkü o her türlü sıkıntısına karşılık, huzur bulacağı, stres ve sıkıntılarını giderebileceği bir aile yuvasına ihtiyacı vardır. Toplumda ailesiz yetişen veya ailesinden yeterli maddi ve manevi desteği alamayan kimseler ise, hayatları boyunca aile desteğinin eksikliğini derinden hissederler.

 

Araştırmalar, anne sevgisi veya onun yerini tutabilecek yakın kişinin sevgisi ile büyüyen çocuklarla, böyle bir sevgiden uzak, istenmeyen çocuk olarak büyüyenleri karşılaştırmaktadır. Aile ortamında büyümeyen veya aile şefkati görmemiş çocukların gıdaları bilimsel olarak verilmiş olsa bile beden gelişiminden zihin gelişmesine, hatta bağışıklık sistemlerinin gücüne kadar farklı alanlarda problem yaşadıkları görülmektedir.

 

Toplum açısından bakıldığında, uygarlıkta ileri gitmiş ne kadar millet varsa, aile ocağında iyi eğitim görmüş bireylerden meydana gelmektedir. Çünkü milletler birçok ailenin birleşmesinden meydana gelmektedir. Toplumun çekirdeğini oluşturan bu en küçük yapı sağlam ve sağlıklı ise o toplum geleceğe güvenle bakma imkânı bulur. Ancak güvenli, mutlu ve huzur dolu ailelerin yetiştirmiş olduğu eğitimli bireyler ailesine, çevresine, milletine ve devletine maddi ve manevi katkı sağlayabilmektedir.

 

Ailenin temel görevlerine gelindiğinde bunların en önemlisi beden ve psikolojik olarak sağlıklı insan neslinin devamını sağlamaktır. İnsanların varlığı, devletlerin ayakta durması ailelerin bu görevini sağlıklı bir şekilde yerine getirmesi ile mümkün olabilmektedir. Aile kurumunun sarsıldığı ve boşanma oranlarının arttığı endüstrileşmiş ülkelerde devletlerin çocuk yardımı, evliliğe özendirme vb. çeşitli nüfus artırmaya yönelik politikalara başvurdukları bilinmektedir. Çünkü toplumların nüfus kaynağını oluşturan temel kurum ailedir.

 

Ailenin, çocukların biyolojik ihtiyaçlarını karşılama kadar önemli diğer bir görevi de onların psikolojik ihtiyaçlarını karşılamadır. İnsanın yeme, içme, uyuma gibi maddi ihtiyaçları olduğu gibi sevgi, güven, bağlanma ve inanma gibi manevi ihtiyaçlarının olduğu bilinen bir gerçektir. Bu ihtiyaçların karşılandığı en uygun ve sağlıklı ortam ise aile ortamıdır. Çünkü çocuk gözlerini açtığı anda ilk karşılaştığı, sıcaklığını hissettiği aile ortamıdır. Özellikle uzun bir süre hem maddi hem de manevi destek aldığı kişi annesidir. Dolayısıyla, çocuğun özgüven duygusunun gelişmesi, çocuk ile anne arasındaki ilişkinin ve etkileşimin sağlıklı olmasına bağlıdır.

 

Ailenin önemli görevlerinden birisi de kültürel değerleri yeni nesillere aktararak kültürel taşıyıcılık rolünü üstlenmesidir. Çünkü aile örf, adet, gelenek-görenek, yardımlaşma, inanç ve ahlak gibi toplumun temel değerlerinin korunduğu ve çocuklara ilk öğretildiği yerdir. Aileye yeni katılan bireyler, içerisinde doğup büyüdüğü ortamın değerlerini kendilerinden sonraki nesillere aktardıkları için aile hem değerleri koruyan hem de değerleri genç kuşaklara aktaran kültürel taşıyıcılık özelliği taşımaktadır. Genç nesiller gerek biyolojik bakımdan gerekse kültürel özellik bakımından kendi ailelerinin karakteristik özelliklerini taşır. Böylelikle aileler ait olduğu toplumun kültürel değerlerini kuşaktan kuşağa aktarırlar.

 

Ailenin en önemli ve temel fonksiyonlarından bir diğeri de eğiticilik ve öğreticilik görevidir. Çocuğun ilk eğiticisi ve öğretmeni anne-babası sayıldığı için, aile en önemli ve ilk eğitim kurumudur. Kişisel tecrübeler ve kontrollü gözlemlere dayalı bulgular, bebeklerin ilk birkaç günden itibaren alışkanlık kazanmaya başladıklarını göstermektedir. Sosyal öğrenme kuramına göre, insan öğrenmelerini daha çok izleyerek ve duyarak gerçekleştirmektedir. İlk çocukluk döneminde sosyal öğrenme kuramına uyguladığımızda, öğrenmenin çocuğun sadece bizzat yaşadığı değil, etrafında olup bitenleri gözleyerek ya da duyarak da gerçekleştirdiğini ortaya koyar. Modelleyerek ya da etrafında olup bitenleri gözleyerek, çocukların en hızlı öğrenme şekillerine ulaştıkları, günümüzde de kabul edilen bir sonuçtur. Bu demektir ki, çocuklar gözlerini dünyaya açtıkları andan itibaren kısa bir süre sonra öğrenmeye başlamıştır. Bu durum "çocuktur bir şey anlamaz" anlayışının yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Bu bağlamda çocukların hayata gözlerini açtığı aile ortamı oldukça önemlidir. Çünkü çocukların bilişsel, duyuşsal, psiko-motor, sosyo-kültürel gelişiminin temellerinin atıldığı yer ailedir. Araştırmalar çocukluk yıllarında kazanılan davranışların büyük bir kısmının, yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, alışkanlıklarını, inanç ve değerlerini biçimlendirdiğini, sağlıklı bir kişiliğin çocukluk yıllarında atılabileceğini göstermiştir. Bunun için çocuk okulda öğrenemediği birçok bilgi, beceri, davranış ve yeteneği ailesinden öğrenebilir.

 

3. Ailede Yozlaşma ve Huzursuzluklar

 

19. yüzyılda meydana gelen Sanayi Devrimi, savaşlar, çeşitli fikir akımları tüm dünya ülkelerinde aile hayatında çok ciddi değişikliklere neden olmuştur. Bu gelişmelerden ülkemiz aile yapısının da etkilenmiştir. Ayrıca söz konusu etkenler toplumların ve insanların yaşam tarzında da değişikliklere neden olmuştur. İnsanlar köylerden şehirlere göç ettikleri için tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş yaşanmıştır. Gerek savaşlardan dolayı erkek nüfusunun azalması gerekse hayat şartlarından dolayı kadınlar çalışma hayatına katılmak durumunda kalmışlardır. Sanayileşmenin de etkisiyle birlikte şehir yaşam tarzı, başta aile hayatı olmak üzere, cinsel özgürlükler, cinsiyet rollerinin değişmesi, evlilik dışı beraberlikler; geleneksel aile fonksiyonunun kaybı, bireyselcilik, çoğulculuk ve yalnızlaşma gibi pek çok sosyokültürel değişikliğe neden olmuştur.

 

Günümüzde de hala ailelerin yozlaşması, aile içi huzursuzluklar ve şiddet her geçen gün artarak devam etmektedir. Bu yozlaşmanın nedenlerinin başında evlenecek bireylerin gerek erkek gerekse bayan olsun kendilerini tam anlamda tanımamaları gelmektedir. İnsanın kendini tanıması, güçlü ve zayıf yönlerini, imkânlarını, yeteneklerini, fırsatlarını ve tehditlerini doğru değerlendirebilmesidir. Bireyin kendisini tanıması, doğru eş seçiminde oldukça önemli bir eylemdir. Çünkü kendisini tanıyan kişi evlilik kararı, evliliğe yüklemiş olduğu anlam ve evlilikten neler beklediği hususlarında oldukça kararlıdır. Ayrıca, ben kiminle evleniyorum, onunla anlaşabilecek miyim? şeklindeki sorulara kişinin vereceği cevaplar, önce kendini tanımasına bağlıdır.

 

Ailelerdeki huzursuzluğun nedenlerden bir diğeri yanlış eş seçimidir. Oysaki Hz. Peygamber (saa) “Eş dört şey için; malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı için nikâhlanır. Sen dindar olanı seç ki mutlu ve huzurlu olasın.” hadisi ile aslında eşlerin birbirlerini tercih ederken dikkat etmesi gereken hususları açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Mal-mülk, güzellik, soy ve dünya menfaati için yapılan evlilikler ailelere mutluluktan çok huzursuzluk getirdiği aşikârdır.

 

Günümüz ailelerindeki yozlaşmanın önde gelen nedenlerinden birisi de eşler arasındaki denklik (küfüv) meselesidir. Hz. Peygamber (saa), “Kadınların en hayırlılarıyla evlenmeye bakın. Denginiz olan kadınlarla evlenin ve emsalinizin kızlarını isteyin.” Evlenecek eşler arasında aranan denklik “kefaet” terimi ile ifade edilir. İslam hukukunda denklik “evlenecek eşler arasında dini, iktisadi ve sosyal bakımdan bir uyumu” ifade etmektedir.

 

Mevlana Celaleddin Rumi kadın-erkek denkliğine kâinattan fıtrî misaller vererek şu benzetmelerle vurguda bulunmaktadır:

 

“Eşlerin birbirine benzemesi lâzım; ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!

Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.

Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu?

Ormandaki aslana, kurdun eş olduğunu hiç gördün mü?

Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç bineğin üstünde doğru duramaz.”

 

Mevlana yeryüzünün her yerinde hatta ayağa giyilecek ayakkabının çiftlerinden, kapının kanatlarına varıncaya kadar bir uyum olduğunu ifade ederken söz konusu uyumun yalnızca boyutlarda değil, kullanılan malzemede de olduğunu:

 

“Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden... Böyle şey olur mu hiç?

Aslanın eşi de bir aslan olmalı, kim görmüş aslanın bir kurtla evlendiğini?

Öyle ise, Nikâhta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lâzım, yoksa iş bozulur, geçim olmaz.”

 

sözleriyle dile getirmektedir. Burada insanları ayrıştırma ve insanları küçük görme anlaşılmamalıdır. Çünkü toplumlar eğitim, kültür, ekonomi, düşünce ve inanç yönüyle farklı bireylerden oluşmaktadır. Söz konusu farklı özelliklere sahip bireylerin ortak noktası ne kadar fazla ise mutluluk ve huzur o kadar fazla olur. Eğer evlenecek kişilerin üzerinde konuşup paylaşacakları fikir ve düşünce yelpazesi az olursa ailede huzursuzluk ve yozlaşma kaçınılmaz olur.

 

İletişim Eksikliği aile içi huzursuzluk ve şiddetin önde gelen sebeplerinden bir diğeridir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerin birisi de konuşarak iletişim kurabilmesidir. İnsan bu özelliği sayesinde kendisini başkalarına tanıtabilir ve başkalarını anlayabilir, dolayısıyla iletişim kurmuş olur. Bu bakımdan iletişim hem bedenen ve ruhen hem de toplumsal açıdan birey için bir ihtiyacıdır. Çünkü insan çevresiyle kurmuş olduğu sağlıklı iletişim sayesinde fiziki ve manevi ihtiyaçlarını gidermiş olur. Aynı zamanda insan toplumsal bir varlık olduğu için başarılarını, duygularını ve hayatı iyi bir iletişim sayesinde çevresiyle paylaşabilir.

 

Aile içerisinde de bireylerin bedenen ve ruhen ihtiyaçlarını karşılama, duygularını paylaşma, karşılaştığı problemlerin üstesinde gelme konusunda en etken yollardan birisi sağlıklı bir aile içi iletişimdir. İnsanın başkalarını anlaması, kendini başkalarına anlatması ruhsal ve toplumsal açıdan bir ihtiyaçtır. Eğer eşler birbirleriyle, anne-baba çocuklarıyla ve çocuklar da kendi aralarında iyi bir iletişim kurarlarsa o ortamda huzur, sükûnet ve mutluluk kendiliğinden gelir. Aksi takdirde aile bireylerinin birbirlerini dinlemediği, düşünce ve fikirlerine değer vermediği ortamda şiddet ve kavga kaçınılmaz olur.

 

Medya geniş anlamıyla ele alındığında başta televizyon olmak üzere gazete, sinema günümüz insanın ve aile bireylerinin hayatlarında vazgeçilmez unsurların başında gelmektedir. En yaygın kitle iletişim aracı olan televizyonlarda gerek içerik gerekse görüntü olarak bizlerin dini inanç, kültür, gelenek ve göreneklerimizle bağdaşmayan dizilerin yayınlanması ailelerin yozlaşması hatta dağılmasına etki etmektedir. Ayrıca televizyon gibi artık günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen internettin bilinçsizce kullanılması günümüz aile yapısını olumsuz yönde derinden etkileyen unsurlardan biridir.

 

Geçmişten günümüze kadar ailelerdeki yozlaşma, aile içi huzursuzluk ve şiddetin sebeplerinden biri manevi değerlerin aile yaşamındaki yerinin her geçen gün azalmasıdır. Oysaki “Allah’a iman ve itaat, doğruluk, sabır, takva, cömertlik (sadaka vermek), nefis terbiyesi (oruç tutmak), namuslu olmak (iffet), Allah’ı anma” gibi değerleri yaşayan inananlar için “bağışlanma ve büyük bir mükâfat”2 ayeti ile Allah manevi değerlere önem veren ister kadın olsun ister erkek olsun huzurlu hayat vereceğine dair söz vermektedir.

 

Değerleri yaşayan insan, Kur’an’ın ifadesiyle en şerefli potansiyelini gerçekleştirmiş varlık haline gelir. Gerek insanlar arası iletişimde, gerek eşler arası iletişimde manevi değerleri yaşamak bireyin kendisini gerçekleştirmesine katkı sağlar. Bu değerler, eşler arası iletişimde sinerjiyi ortaya çıkarır. Böylece eşler yaratılış amaçlarına uygun bir yaşam tarzı ortaya koyarak birbirlerinin gelişmesine olanak sağlar. Özellikle takva, hilm, doğruluk ve dürüstlük, iffet, adalet, ma’ruf, hoşgörülü olma ve bağışlama gibi değerler aile içerisinde iletişim, bağlılık, sevgi, saygı ortamının oluşmasına büyük katkı sağlayacaktır.3

 

4. Sonuç ve Değerlendirme

 

Her disiplin kendi bakış açısını ön plana çıkararak tanımlama yaptığı için aile ile ilgili farklı farklı tanımlar yapılmaktadır. Aile kurumunun ortaya çıkışı, insanlık tarihiyle eş zamanlıdır. İnsanbilimciler tarafından yapılan araştırmalarda, insanlık tarihinin en eski ve önemli kurumlarından bir olarak kabul edilen ailenin olmadığı hiçbir ilkel toplum olmadığı ifade edilmektedir.

 

Toplumun çekirdeği olarak ifade edilen ailenin beden ve psikolojik olarak sağlıklı insan neslinin devamını sağlama, onların psikolojik ihtiyaçlarını karşılama, kültürel değerleri yeni nesillere aktarma ve çocukları eğitme gibi önemli görevleri vardır. Eğer aile kendinden beklenen söz konusu görevleri yerine getirirse her yönüyle gelişmiş bir toplum ortaya çıkar.

 

Aile, İslam dini ve diğer dinler tarafından önem verilen önemli bir kurumdur. Çünkü bir toplumu oluşturan bedenen ve ruhen sağlıklı bireylerin yetiştiği mektep ailedir. Eğer ailede ahlak, manevi değerler, sevgi ve saygı, bireylerin görüşlerine değer verme varsa oradan yetişen bireylerden oluşan toplumunda huzur ve mutlu bir ortam oluşma ihtimali oldukça yüksektir. Onun aile bir toplum için hayati öneme sahiptir.

 

On dokuzuncu yüzyılda meydana gelen Sanayi devrimi, savaşlar, çeşitli fikir akımları tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim aile hayatında yozlaşma, aile içi şiddet gibi problemlere neden olmuştur. Söz konusu tarihten itibaren ailelerde meydana gelen yozlaşmanın nedenleri, evlilik yaşının gecikmesi, boşanma olaylarının artması, aile rollerinin değişmesi, aile bireylerinin sayısının azalması, çocuk sahibi olmada karşılaşılan zorluklar, aile reisliği sorunu, ailenin yaşlanması, ekonomik sorunlar, iletişim eksikliği, evlilik dışı yaşamanın normal olarak algılanmaya başlanması, manevi değerlerin eksikliği, eşler arasındaki denkliğin gözetilmemesi, eşlerin kişilik ve karakter olarak kendilerini tanımamaları, evlenecek kişilerin evlilikten beklentilerini ve evliliğe hangi anlam yüklediklerini bilmemeleri vb. şeklinde sıralamak mümkündür.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler