21 Eylül 2018 Cuma Saat:
22:59
29-06-2018
  

Allah Kişi ile Kalbi Arasına Girer

"Bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz O'nun huzuruna toplanacaksınız."

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Allame Tabatabai

 

 

 

“Bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz O'nun huzuruna toplanacaksınız.” (Enfal/24)

 

"Haylule=araya girmek"; iki şeyin ortasına girip ayırmak demektir. "Kalb"; bildiğimiz organın adıdır. Kur'ân'da genellikle insanın eşya ve olayları algılamasını sağlayan yetenek anlamında kullanılır. İnsanın sevgi, nefret, korku, ümit, temenni ve bunalım gibi içsel duygularına ilişkin yargılar onun aracılığıyla belirginleşir. O hâlde kalp, yargılayan ve hükmedendir. Bir şeyi severken, bir başkasından nefret eder. Korkan, uman, temenni eden, sevinen ve üzülen odur. Gerçekte kalp, insanın nefsidir, kendisidir. Sahip kılındığı güçler ve içsel duygular aracılığıyla işlevini görür.

 

İnsan, tıpkı yaratılış âleminin parçalarından ibaret olan diğer canlı türleri gibi değişik parçaların bileşiminden ibarettir; varoluşuyla birlikte belirginleşen, varoluşuna tâbi olan güçler ve gereçlerle donatılmıştır. İnsan bu güçlere ve gereçlere sahiptir, onları varoluşunun amaçları doğrultusunda kullanır. Tümü de bir şekilde ona bağlıdır. Birçok parçalar ve bölümler ve sayısız güçler ve aletler onun şahsında bir birlik oluştururlar. Bu birlik, birliği ve tekliği içinde yapar ve terk eder; hareket eder ve durur.

 

Ancak insanı var eden, varlığını oluşturan parçaları birer birer meydana getiren, farklı güçlerini ve aletlerini yaratan Allah olduğu için, onu bütünüyle kuşatan, onun varlığının bütün parçalarını ve bağlı olgularını saran, kontrolünde tutan O'dur. Allah, onların her birine, kelimenin tam anlamıyla sahiptir, onlar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunur. Bunlardan dilediğini, dilediği şekilde insanın mülkü hâline getirir. O hâlde insan ile insanın varlığını oluşturan bütün parçaların, şahsının bütün ayrıntı nitelikli özelliklerinin arasına girer. Onunla kalbinin, onunla kulağının, onunla gözünün, onunla bedeninin, onunla kendisinin arasına girer. Yaratması ile onlar üzerinde tasarrufta bulunur. Onlardan istediğini, istediği şekilde insanın mülkü hâline getirir. Dilediğini verir, dilediğinden yoksun bırakır.

 

Bu hususta, diğer canlı türleri de insanla aynı konumdadır. Evrende bir zata ve bu zata bağlı olarak birtakım güçlere, etkinliklere ve fiillere sahip hiçbir varlık yoktur ki, yüce Allah, kelimenin tam anlamıyla onun zatının ve zatına bağlı olguların gerçek sahibi olmasın. Her varlığa zatını ve zatına bağlı olguları veren O'dur. Dolayısıyla varlıklar ile onların zatları, zatlarına bağlı olguları, güçleri, etkinlikleri ve fiilleri birbirinden ayıran, aralarına giren O'dur.

 

Allah insan ile kalbinin arasına girer. İnsanın sahip olduğu, bir şekilde onunla irtibatlı, onunla ilintili olan her şey için de bu husus geçerlidir. O, insana her şeyden daha yakındır. Nitekim bir ayette şöyle buyurmuştur: "Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf, 16)

 

İşte tefsirini sunduğumuz ayet, bu gerçeğe işaret etmektedir: "Bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz O'nun huzuruna toplanacaksınız." Yüce Allah, her şeyin, bu arada insanın gerçek sahibidir ve O'ndan başka gerçek malik ve sahip yoktur. Tek ve ortaksız malik O'dur. O, insana onun nefsinden daha yakındır, nefsinin sahip olduğu güçlerden de. çünkü bu güçleri insanın mülkü hâline getiren de yüce Allah'tır. O, insanla bütün bunların arasına girer, insanı bunlara sahip kılar ve bunları insanla ilintilendirir. Okuyucularımızın bunun üzerinde iyi düşünmeleri lâzım.

 

İfadenin sonunda, "O'nun huzuruna toplanacaksınız." cümlesinin yer alması da bu yüzdendir. çünkü insanların Allah'ın huzurunda toplanmaları ve dirilmeleri ile birlikte varlıkların tek ve ortaksız gerçek sahibinin yüce Allah olduğu gerçeği belirginleşir. Bu andan itibaren bütün şeklî sahiplikler, bütün zahirî saltanatlar geçersiz olur. Sadece O'nun gerçek mülkü kalır. Nitekim bir ayette bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir: "Bugün mülk kimindir? O tek ve kahhar olan Allah'ın!" (Mü'-min, 16) "O gün, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün buyruk, yalnız Allah'ındır." (İnfitâr, 19)

 

Sanki ayette şu anlam kastediliyor gibi: Bilin ki, sizin ve kalplerinizin gerçek sahibi Allah'tır. O, size her şeyden daha yakındır. Siz O'nun huzuruna toplanacaksınız, o zaman sizin üzerinizdeki mülkünün ve saltanatının gerçekliği ortaya çıkacaktır. Hiçbir şey sizi O'ndan müstağni kılamaz.

 

"Bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer." ifadesinin, "Sizi yaşatacak şeylere çağırdığı zaman Allah'ın ve Elçisi'nin çağrısına icabet edin." ifadesiyle irtibatlı olduğuna gelince; bilindiği gibi yüce Allah'ın kişi ile onun kalbinin arasına girmesi, onun Allah'ın ve Elçisi'nin kendisini yaşatacak çağrısına olumlu karşılık vermemesini gerekçelendirmek için kullanacağı bütün bahaneleri kökünden çürütür. Allah ve Elçisi'nin çağrısı ise tevhittir ki, hak çağrısının özünü oluşturur. Yüce Allah insana her şeyden daha yakındır. Hatta insanın her şeyden önce tanıdığı, bildiği kalbinden de daha yakındır. Dolayısıyla O, -ki tektir ve ortağı yoktur- insanın algılama aracı ve bilgilerinin nedeni olan kalbinden daha iyi tanır onu.

 

Bu nedenle insan da, kalbini ve kalbi aracılığıyla bildiği her şeyi bilmeden önce Allah'ın tek ve ortaksız ilâh olduğunu bilir. O, birtakım şeyler hakkında kuşkuya düşse de, tek ve ortaksız Rabbi hakkında kuşkuya düşmez. O'nun her şeyin Rabbi olduğunu bilir. Bu gerçeği algılamada yanılmaz.

 

Hakka çağıran bir davetçi, insanı icabet etmesi durumunda kendisini yaşatacak olan hak mesajını ve tevhit dinini kabul etmeye çağırdığı zaman, insanın Allah adına bu çağrıyı seslendiren kimseye olumlu karşılık vermesi gerekir. çünkü bu çağrıyı kabul etmemesini hiçbir özürle izah edemez. Davetçinin çağırdığı şeyin gerçek olup olmadığını bilmediğini ileri süremez. Ya da gerçekle batılın birbirine karıştığını söyleyemez. Ya da çeşitli düşünce akımlarının ve dinsel mezheplerin apaçık hakkı görmesine engel olduğu bahanesine sığınamaz. çünkü Allah apaçık gerçeğin ta kendisidir. Hiçbir perde, hiçbir örtü O'nu örtemez, gizleyemez. Ne tür bir perde farz edilir edilsin, Allah insana ondan daha yakındır. Ne tür bir kuşku ve vesvese kalbe gelirse gelsin, Allah o şüphe ve vesvese ile insanın arasına girer. O şüphe ve vesvesenin cereyan ettiği yer olan kalp ile insanın arasına girdiği gibi. Dolayısıyla insanın Allah'ı bilmemesinin, O'nun birliğinden kuşku duymasının imkânı yoktur.

 

Ayrıca, yüce Allah insan ile onun kalbinin arasına girdiğine göre, O, insanın kalbine insandan daha yakındır; insana kalbinden daha yakın olduğu gibi. çünkü iki şeyin arasına giren, her ikisine de öbüründen daha yakın olur. Allah insanın kalbine ondan daha yakın olduğuna göre, kalbinde geçen duygu ve düşünceleri de ondan daha iyi bilir.

 

O hâlde, insanın, kendisini yaşatacak şeylere çağırdığı zaman hak mesajın davetçisinin çağrısına diliyle olumlu karşılık verdiği gibi kalbiyle de icabet etmesi gerekir. Diliyle söylediklerine ters düşen düşünceleri kalbinde barındırmamalıdır. Böyle yapması münafıklık olur. çünkü Allah, kalbinde olanları ondan daha iyi bilir. Sonra insan çok geçmeden Allah'ın huzuruna çıkacaktır. O zaman Allah, onun amellerinin gerçek mahiyetini, kalbinde gizlediği duyguları ona haber verecektir. Nitekim yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur:

 

"O gün onlar ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." (Mü'min, 16),

 

"Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler." (Nisâ, 42)

 

Aynı şekilde, yüce Allah insan ile onun kalbi arasına girdiğine ve kelimenin tam anlamıyla kalbin gerçek sahibi olduğuna göre, insandan önce kalp üzerinde tasarrufta bulunan O'dur. Kalp üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Dolayısıyla insanın kalbinde kendi isteğine bağlı olarak veya bir etkenin zorlamasıyla meydana gelen iman, kuşku, korku, ümit, huzur, huzursuzluk veya kararsızlık gibi olgular, bir şekilde ulu Allah'a nispet edilebilirler. çünkü kalbe her şeyden daha yakın olan O'dur ve onda tasarruf etmektedir. O'nun tasarrufu değişik şekillerde olabilmektedir. Bazen başarı verme şeklinde, bazen yardımını esirgeme şeklinde, bazen de ilâhî eğitim türlerinden biri şeklinde olabilir. Dilediği gibi tasarruf eder, istediği biçimde hüküm verir. Hiçbir şey O'nu engelleyemez, hiçbir kınama veya yerme O'nu korkutamaz. Nitekim bu hususta şöyle buyurmuştur:

 

"Hüküm veren Allah'tır. O'nun hükmünün ardına düşüp onu iptal edecek yoktur." (Ra'd, 41)

 

"Mülk O'nundur, hamd O'nundur. O, her şeye kadirdir." (Teğâbun, 1)

 

Bir insanın kalbinde hakka ilişkin olarak hissettiği imana, iyi niyete ve hayra ilişkin kararlılığa sahip olmasına, yapıcılığa ve takvaya yönelik güçlü ilgisine güvenmesi, bunu kalbi üzerindeki bağımsız mülkiyeti ve mutlak kudreti, ilgilendiği şeye yönelik sınırsız etkinliği gibi algılaması tam anlamıyla bir cehalet örneğidir. çünkü kalp, Rahman olan Allah'ın parmakları arasındadır; onu istediği gibi çevirir. Kelimenin tam anlamıyla kalbin gerçek sahibi O'dur. Yine kelimenin tam anlamıyla kalbi O kuşatmıştır. Yüce Allah bu hususla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Biz kalplerini ve gözlerini, ilkin ona (Kur'ân'a) inanmadıkları gibi, ters çeviririz." (En'âm, 110) O hâlde insan hakka inanmak, hayırlı ameller işleme gayreti içinde olmak zorundadır; ama sürekli olarak Allah'ın kendisini mutluluktan mutsuzluğa çevirebileceği korkusunu, kalbini doğruluktan eğriliğe ve sapkınlığa yöneltebileceği endişesini içinde taşımalı, Allah'ın evrensel yasalar sistemi doğrultusunda öngördüğü plânından, tuzağından emin olmamalıdır. çünkü sadece hüsrana uğrayanlar, Allah'ın tuzağından emin olarak aymazlıkları içinde sorumsuzca yaşarlar.

 

Aynı şekilde, bir insan, kalbinin hakkı kabul etmeye, hayra yönelmeye ve salih ameller işlemeye eğilimli olmadığını gördüğünde, derhal Allah ve Resulü'nün çağrısına olumlu karşılık vermeli ve kalbi tarafından üretilen ümitsizlik etkenlerinin ve karamsarlık sebeplerinin saldırıları karşısında hezimete uğramamalıdır. çünkü Allah kişi ile onun kalbinin arasına girer. Dolayısıyla O, insanın kalbinin gizli duygularını yapıcı hâle getirme, kalbini en güzel hâle döndürme, onu kendinden bir ruh ve rahmet ile sarma gücüne sahiptir. Her şey O'nun yetkisi dâhilindedir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

 

"Doğrusu, kâfir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." (Yûsuf, 87)

 

"Sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umut keser?" (Hicr, 56)

 

Görüldüğü gibi tefsirini sunduğumuz ayet, Kur'ân'da yer alan en kapsamlı ayetlerden biridir. İlâhî bilgilere ilişkin gerçek bir açıklama içermektedir. Araya girme meselesini yani. Böylece bu ayet, kâfirlerin ve müşriklerin Allah'ı bilmeme yönündeki tüm mazeretlerini geçersiz kılıyor. Münafıklık sapıklığının temellerini sarsıyor. Münafıkların özlerini Rablerinin ulu makamıyla karşı karşıya getiriyor ve O'nun, kalplerini kendilerinden daha iyi bildiğini dile getiriyor. Bunun yanında Allah'a ve ayetlerine iman etme yolunda olan Müslümanlara da ruhsal bir telkinde bulunuyor. Kalplerine sahip olma hususunda bağımsız bir etkinliğe sahip olmadıklarını, Rablerinden kopuk bir egemenliklerinin söz konusu olmadığını vurguluyor. Böylece bir yandan sahip olduğu şeyler bakımından kendisinde bağımsızlık ve egemenlik vehmedenlerin içine düştükleri kibre kapılma alçaklığını gideriyor, kalplerinin takvasına ve imanına aldanmamalarını sağlıyor; bir yandan da kalbini saran heva ve heves etkenlerinden ve dünyevî hedeflerden dolayı hakka iman etme ve hayra yönelme hususunda ağırlaşıp yere çakılan kimselerin ümitsizliğe kapılma alçaklıklarını gideriyor, karamsarlığın ve ümitsizliğin kendilerine egemen olmasını önlüyor.

 

Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki, "Bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer..." ifadesi, "Sizi yaşatacak şeylere çağırdığı zaman Allah'ın ve Elçisi'nin çağrısına icabet edin." ifadesine yönelik bir gerekçelendirme mahiyetindedir ve bu durum ifadeyle ilgili her türlü yorum açısından geçerlidir.

 

Yine buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki, ayetin anlamı, tefsir bilginlerinin yaptıkları açıklamalardan çok daha geniş boyutludur. çrneğin tefsir bilginlerinden biri şöyle demiştir: "Bu ifadeyle kastedilen anlam şudur: 'Allah kişiye kalbinden daha yakındır.' Tıpkı, 'Biz size, şahdamarından daha yakınız.' [Kehf, 16] ayetinde olduğu gibi. Burada da sert bir uyarı söz konusudur."

 

Bir diğeri şöyle demiştir: "Ayetin anlamı şöyledir: Kalp Allah'tan bir sözü, bir duyguyu gizleyemez. çünkü Allah, insanın kalbine ondan daha yakındır. İnsanın kalbinde geçip de bildiği şeyleri Allah ondan önce bilir."

 

Bir başkası şu yorumu yapmıştır: "Ayetin anlamı şöyledir: 'Allah, kişi ile kalbi arasına ölüm olayıyla girerek kişinin kalbinden yararlanmasına engel olur. Böylece insanın kaçırdığı şeyleri elde etmesi imkânsızlaşır. O hâlde bu olay gerçekleşmeden önce Allah'a itaate koşun ve işleri yarına ertelemeyi bırakın.' Dolayısıyla bu ayette, araya bir engel girmeden önce insanların Allah'a ibadet etmelerinin teşvik edilmesi söz konusudur."

 

Diğer bir müfessirin yorumu ise şöyledir: "Ayette şu anlam kastedilmiştir: 'Allah kalpleri hâlden hâle sokma gücüne sahiptir.' çyle anlaşılıyor ki, bu ayetin muhatapları savaştan korktuklarını belli etmişlerdir. Bunun üzerine yüce Allah korkularını güvene dönüştürebileceğini belirterek, bunu içlerinde korku duygusunun meydana gelmesine neden olan etkenlerle onların arasına girmek suretiyle gerçekleştirebildiğini vurgulamıştır."

 

Ehlibeyt İmamları'ndan (a.s), "Bundan maksat, yüce Allah insan ile onun hakkı batıl ve batılı hak olarak algılamasının arasına girer." şeklinde bir rivayet aktarılmıştır.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler