21 Ekim 2020 Çarşamba Saat:
10:57
28-07-2020
  

Allah Resulü İçtihat Etti ve Yanıldı Dediler..

Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur..

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Ehl-i Sünnet‘in bazı kitaplarında Allah Resulü'nün bazen içtihat yaptığı, hatta bazen bu içtihatarında hata yaptığı iddia edilmektedir. Sizce böyle bir iddia doğru olabilir mi? Eğer değilse, onların Resulullah'ın hatalı içtihatları diye ileri sürdükleri olayları nasıl yorumlayabiliriz?

 

Cevap:

 

Ehl-i Sünnet âlimlerindin büyük bir kısmı Resulullah'ın da bazen içtihat yaptığı ve hatta bazen içtihadında hata yaptığı hususunda ısrarlıdırlar. Şimdi bu iddianın cevabına geçmeden önce bu tür düşünenlerden bazılarının görüşlerini örnek olarak zikredeceğiz:



Büyük Sünni âlimlerden Amidî, "el-Ahkâm" kitabında şöyle diyor:

 

"Ulema arasında tartışılan bir konu da şudur: Acaba Kur'an'ın açık hükmü bulunmadığı yerlerde Peygamber (s.a.a) kendi rey ve içtihadına göre mi hareket ediyordu?"

Ahmed ibn-i Hanbel, Kadı Ebu Yusuf, İmam Şafiî ve diğer birçok Şafiî âlimi, Kadı Abdülcabbar, Ebu Hüseyin Basrî, açık bir Kur’anî ayet bulunmadığı yerlerde Allah Resulü'nün kendi içtihat ve reyine göre amel ettiği görüşünü benimsemişlerdir...

Sonra şöyle devam ediyor Amidî:

 

"Biz de aynı görüşteyiz; zira bu hem aklen mümkündür hem de bu şekilde içtihat Peygamber'den nakledilmiştir!!"(1)

Kitabın bir başka yerinde ise şöyle diyor:

 

"Peygamber'in içtihat yaptığını söyleyenler şu noktada ihtilaf etmişlerdir ki; acaba Peygamber'in, yaptığı içtihatta hata yapması da mümkün müdür?

Bazıları Peygamber'in içtihadında hata yapmasının mümkün olmadığını savunmuşlarsa da bizim ashabımızın (mezhep mensuplarımızın) çoğu, Hanbeliler, hadis ehli, Cibaî ve Mutezile‘den bir grup Peygamberin (s.a.a) içtihadında hata yapabileceği kanısındalar."
(2)

Afganistanlı âlim Dr. Musa Tevana, el-Ezher için yazdığı ve mümtaz dereceyle kabul edilen "el-İçtihad" adlı tezinde: "İslam'da içtihat olgusu bizzat Resulullah'ın kendisiyle başlamıştır. Peygamber (s.a.a) risaletin tebliğiyle ilgili olmayan konularda içtihat yapıyordu" diyor ve hurmaların aşılanması olayını delil gösteriyor.

Şeyh Muhammed Abduh'un bu konudaki görüşü ise şöyledir:

 

"Bizim Peygamberimiz ve diğer Peygamberlerin vahiy olmayan yerlerde içtihat da yaptıkları hatta içtihatlarında hata yaptıkları vakidir. Evet, bütün Müslümanların ittifak ettikleri husus vahyin tebliği, beyanı ve ona amel konusunda Peygamberlerin masum oluşudur. Bunun (Peygamberlerin hatalı içtihadını) teyit eden delil Talha'nın hurmaları aşılama konusunda naklettiği hadistir."(3)

Yine Ehl-i Sünnet’in meşhur kelamcılarından "Fazıl Kuşcî" ikinci halifenin Mut'ayı nehiy ettiği ve bu konuda Resulullah'a muhalefet edip etmediğinden bahsederken şöyle diyor:

 

"Ömer'in bu konuda Resulullah'a muhalif kalması kesinlikle eleştirilemez. Zira içtihadî konularda bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefeti yeni bir şey değildir ki!!"(4)

Ve Kâziu’l Kuzât "el-Muğnî" adlı eserinde şöyle yazıyor:

 

"Peygamber (s.a.a) dünyevî işlerde ve olaylarda kendi içtihadına dayanarak hüküm veriyordu. Onun bütün hükümlerini, emir ve nehiylerini şer'i konularda olduğu gibi vahye dayandırmamıza gerek yoktur.

Peygamber vefat ettikten sonra başka müçtehitlerin onun içtihadına muhalefet etmeleri de caizdir. Gerçi yaşadığı zaman onun içtihadı başkalarınınkinden daha iyidir.

Aslında Ömer'in Usame'nin ordusuna katılmaktan çekilmesi de işte böyle bir içtihattan kaynaklanmıştır. Zira onun teşhisine göre o şartlarda, onun orduya katılmaması katılmasından daha önemliydi!!"(5)

Günümüzdeki yazar ve düşünürlerin eserlerinde de sık sık bu düşüncenin izlerine rastlamak mümkündür.

Biz Ehl-i Beyt Mektebi’nin bu konudaki görüşünü aktarabilmek ve mezkûr görüşlere genel bir cevap verebilmek için bu konuyu iki bölümde ele almaya çalışacağız.

a)- Bazı Kur'an ayetlerine ve hadislere dayanarak Allah Resulü'nün mutlak bir şekilde vahiyle yönlendirildiği ve hüküm, emir ve nehiy özelliği taşıyan her konuda vahye dayanarak hareket ettiğini açıklamaya çalışacağız.

b)- İkinci bölümde Resulullah'a sadece Kur'ânî değil, gayr-i Kur'ânî vahiylerin de indiği ve bunu bizzat Kur'an ve hadislerin teyit ettiğini bazı ayet ve hadislere dayanarak kanıtlamaya çalışacağız.

 

a)- Masum Peygamber

 

Ehl-i Beyt Mektebi'ne göre Allah Resulünün (s.a.a) Müslümanlar için düstur niteliği taşıyan bütün emir ve nehiyleri, bir başka deyişle "Sünnet-i Nebevî" tümüyle vahiydir veya vahiyden istifade edilmiştir. Bu yüzden onda içtihat, rey, kıyas, istihzan gibi şeylerin yeri yoktur. Birçok hadisten istifade edildiği üzere Resul-i Ekrem (s.a.a), hakkında vahiy nazil olmayan bir konuda kendisine bir şey sorulduğu zaman cevap vermez ve vahyin inmesini beklerdi.

Nitekim Kur'an'ı Kerim de herhangi bir istisna koymadan: "O, hevadan (kendi nefsinden) konuşmaz; O (söyledikleri) ancak vahiy olunan bir vahiydir." (Necm/3-4) buyurmaktadır.

Veya bir başka ayet-i kerimede şöyle buyruluyor:

 

"De ki "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahiy edilene uyarım..."(Enam/50)

Yunus suresi, 15. ayet de aynı muhtevayı ifade etmektedir. Aynı gerçeği Hak Teâlâ bir başka ayetinde şu cümlelerle açıklıyor:

 

"Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin..."(Nisa/105)

Bütün bu ayetlerden Allah Resulü'nün verdiği bütün hükümlerin, birer ilahi vahiy olduğunu ve onun kendi indinden herhangi bir emir veya nehiyde ve şer'i bir açıklamada bulunmadığı apaçık ortadadır. Zaten böyle olsaydı, Allah mutlak bir şekilde Resulüne itaat etmeyi ümmete muhtelif ayetlerinde farz kılar mıydı? (6)

 

Veya yine hiçbir kayıt koymadan, "Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan sakınıp-korkun" (Haşr/7) buyurur muydu?

Yahut: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Resulüne döndürün şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..." (Nisa/59) ayetinde ise Peygambere itaatin Allah'a itaat olduğunu, Müslümanların ihtilaflarda ve sorunlardaki başvurmaları gereken merci olduğunu bildirir miydi?

Veya Allah'a ve ahiret gününe gerçek imanın baş şartının Allah'a ve Resulüne itaat edip, onu dinin baş vurulacak gerçek mercii olarak tanıtır mıydı?!

Eğer Peygamber müçtehit olsaydı bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefet etmesi caiz olduğu için Peygambere de muhalefet caiz olsaydı o zaman Allah aşkına bu ayeti nereye koyacaktınız?

"Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık sapıklıkla sapıtmıştır." (Ahzap/36)

Zannedersem bu kadarı Kur'an'dan yeterlidir. Sünnetten de bir iki örnek vererek bu konuyu noktalamak istiyoruz: İbn-i Amr b. el-As'tan şöyle rivayet edilmiştir:

 

"Ben Peygamber'den (s.a.a) duyduğum her şeyi yazardım. Ancak Kureyş beni bundan alıkoydu. Dediler ki: 'Sen Resulullah'ın her söylediğini yazıyorsun. Allah Resulü de (s.a.a) bir insandır; kızgınlık halinde de hoşnutluk halinde de konuşabilir. (Bu yüzden hata da yapabilir!)"

Ondan sonra yazmaktan vazgeçtim bunu Allah Resulüne (s.a.a) anlatınca, mübarek parmağıyla ağzını gösterdi ve şöyle buyurdu: "Yaz! Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, bundan (ağzımdan) haktan başka bir şey çıkmaz." (7)

Resulullah (s.a.a), bir ganimeti paylaştırmasına itiraz eden bazı Müslümanlara şöyle buyurdu:

 

"Ben size bir şey verdiğimde veya bir şeyden sizi mahrum bıraktığımda bir haznedarım ben; ancak emredildiğim şekilde hareket ederim."(8)

Evet, gördüğünüz gibi "Allah Resulü bir beşerdir; neticede O da hata yapabilir..." diyenler bizzat Allah Resulü’nün zamanında dahi eksik değillerdi; ancak görüldüğü üzere Allah Resulü hem de yemin ederek onlara gereken cevabı veriyor. Resulü'nden önce Allah'ın kendisi onların cevabını Kur'an-ı Kerim'de vermiş, ama gören kim!

Aynen, Kuran'daki: "Namaza yaklaşmayın...." cümlesini görüp de "Sarhoş olduğunuz halde" cümlesini görmeyen veya görmek istemeyen kimsenin misali gibi.

Allah Resulü'nün masumiyetinden bahsedildiği zaman hemen "Ya o da bir beşer değil mi?" cümlesine asılıp, Kur'an'da bu cümlenin ardından gelen ve "Bana vahiy ediliyor..." (Kehf/110) cümlesini görmeyenler zaten bütün hatayı da bu noktada yapıyorlar. Her şey işte "Bana vahiy ediliyor" gerçeğinin altında yatıyor. Zaten böyle olmasaydı Allah-u Teâlâ Resulü'nü insanlara örnek olarak tanıtır mıydı? Öyle bir örnek ki, bütün sözleri, fiilleri ve teyitleriyle insanlara bir ilahi hüccet niteliği taşıyor:

"Hiç şüphesiz sizin için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır..." (Ahzap/21)

İkinci bölümde hakkında kesin Kur'an ayeti bulunmayan konularda Allah Resulü'nün içtihat yaptığını iddia edenlere Peygamber'in Kur'an ayeti bulunmayan konularda dahi vahiyle hareket ettiğini, ancak bu vahiylerin gayri Kur'ânî vahiyler olduğunu ispatlamak için bizzat Kur'an'dan ve hadislerden deliller sunmaya çalışacağız.

 

b)- Peygambere Gayr-i Kur'ânî Vahiylerin İndiğine Dair Deliller

 

Resulullaha (s.a.a) gayr-i Kur'ânî vahyin indiğini ispatlayan birçok Kur'an ayeti mevcuttur. Bunlardan birisi Cuma namazı hakkında inen ayetlerdir. Cuma suresinde bulunan bu ayetlerin içeriği, yine bu ayetlerin sebeb-i nüzulünde nakledilen rivayetler ve aynı şekilde ilk kılınan Cuma namazı hakkındaki tarihi belgeler Cuma namazını bu ayetlerin inmesiyle değil, daha önceleri farz kılındığını gösteriyor. Cuma namazı hakkında başka bir ayet Kur'an'da bulunmadığına ve Allah Resulü de kendi yanından hüküm koyamayacağına göre bu hüküm (Cuma namazı) önceden gayri Kurânî bir vahiyle Resulullah'ın Medine'ye hicret ettiği ilk günlerde inmiştir.

 

Nakledildiğine göre Resulullah (s.a.a) Mekke'den Medine'ye hicret ederken Rebiyülevvel ayının Pazartesi gününde Medine yakınlarına varmış ve dört gün "Kuba" denilen yerde Medine'ye girmeden Hz. Ali'nin (a.s) Mekke'den dönüşünü beklemiş ve orada Küba Mescidinin de temelini atmış ve o mescidin bugüne kadar varlığı devam etmiştir. Hz. Ali geldikten sonra Cuma günü Medine'ye doğru hareket etmiştir. Beni Salim mahallesine vardığında orada Müslümanlarla birlikte ilk Cuma namazını kıldırmıştır. Hâlbuki biz biliyoruz ki, Cuma suresindeki bu ayetler bu olaydan sonra nazil olmuştur. Ayetlerin sebeb-i nüzulünde tefsirlerde şöyle denilmektedir:

 

"Yılların birisinde Medine kurak ve kıtlık bir yıl yaşıyordu. Halkın muhtaç olduğu maddeler oldukça pahalı fiyatlarla satılıyordu. İşte böyle bir durumda Cuma'ya rastlayan bir günde Dıhyetû’l Kelbî (ki henüz Müslüman olmamıştı) Şam'dan gıda maddeleri yüklü bir kervanla Medine'ye geldi. Adet üzerine kervanın gelişini ilan etmek için davul ve bazı diğer aletleri çalmaya başladılar; tam o sırada Resulullah (s.a.a) Müslümanlara Cuma hutbesi okuyordu. Hutbeyi dinleyen Müslümanların çoğu kervandaki mallardan kendilerine bir şey kalmaz korkusuyla Resulullahı (s.a.a) hutbe okur halde bırakıp kervana koştular. Nakledildiğine göre sadece on iki erkek ve bir kadın mescitte kaldılar. İşte o sırada bu ayetler inerek Müslümanların bu fiilini ve Cuma namazı hakkındaki diğer ihmalkârlıklarını (namaz vaktinde alışveriş ile meşgul olma gibi) şiddetle kınayıp onları uyardı. Allah Resulü de şöyle buyurdu: "Eğer bu az grup da terk edip gitselerdi, gökten taş yağardı."(9)

Bütün bunları ayetlerin içeriğini dikkate aldığımızda açık bir şekilde anlamak mümkündür. Ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, hemen Allah'ı zikretmeğe koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Artık namazı kılınca yeryüzüne dağılın. Allah'ın fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokça zikredin; umulur ki, felâha kavuşmuş olursunuz. Oysa onlar bir ticaret ya da bir eğlence konusu ve fırsatı gördükleri zaman hemen ona sökün ettiler ve seni ayakta (hutbe okur halde) bıraktılar. De ki: 'Allah'ın katında bulunan eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızkı verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma/9-10-11)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Cuma namazının farz oluşundan bahsedilmiyor. Diğer birçok hükmün (namaz, oruç, zekât, hac vb.) farz kılınışında Kur'an'da gördüğümüz hitap tarzı burada yoktur. Ayetlerin içeriği Müslümanlar arasında Cuma namazına karşı bir gevşeklik ve önemsemeyişi dile getirip bunu kınamak ve yapılması gerekeni hatırlatmaktan öteye geçmiyor.

Belli oluyor ki, önceden Cuma namazı için ezan okunduğunda birçoğu, bu çağrıya icabet etmenin yerine kendi alış-verişleri ve dünyevi işleri veya eğlence unsuru şeylerle meşgul oluyorlardı. Onun için:"Ey iman edenler namaza çağrı yapıldığında..." ayetiyle uyarılıyorlar. Bir kısmı ise Resulullah'ı hutbe üzerinde bırakarak ticaret kervanına ve eğlence seyretmeye koştuklarında ise: "Onlar bir ticaret ya da eğlence..." ayetiyle hem kınanıyor hem de uyarılıyorlardı.

2- Allah Resulünün (s.a.a) içtihat yapmadığını ve Müslümanların din veya dünyalarıyla ilgili direktif niteliği taşıyan bütün açıklama ve kararlarının vahye dayandığını, ancak bu vahiylerin bir kısmının Kur'ânî (hem kalıp hem de muhtevasının vahiy ve mucizevi) olmasının yanı sıra bir kısmının da gayri Kur'ânî (muhtevanın Allah'tan olduğu, kalıbın ve açıklama şeklinin ise Peygambere bırakıldığı) vahiyler olduğunu ispatlayan bir başka Kur'ân'i delillimiz, Enfal suresinin Bedir savaşı hakkındaki bazı ayetleridir.

Enfal suresinin Bedir savaşından sonra indiğinde müfessirler ittifak etmişlerdir. Oysa Bedir Savaşı’nda Allah Resulü'nün (s.a.a) bazı hareketlerinin bizzat vahiyle yönlendirildiğini yine Kur'an'dan öğreniyoruz. Mesela bu surenin 5. ayetinde: "Rabbin seni evinden hak uğrunda (savaşa) çıkardığında, müminlerden bir grup isteksizdi" şeklindeki ilahi buyruk, Allah Resulünün bizzat Allah'ın emri ve vahyiyle evinden savaş için çıktığını bildirmektedir. Yine 7. ayette: "Hani Allah iki topluluktan (Kureyş'in ticaret kervanı veya savaş ordusundan) birisinin muhakkak sizin olacağını (birisiyle karşılaşacağınızı ve ona galip geleceğinizi) size vaat etmişti; siz de güçsüz, silahsız olanın sizin olmasını istemekteydiniz..." diye savaştan önceki birtakım ilahi vaatlerden bahsetmektedir. Hâlbuki Kur'an'ın başka hiçbir yerinde Bedir Savaşı’ndan önce nazil olan ve sözü geçen konulardan bahseden başka bir ayet bulunmamaktadır. Enfal suresinin söz konusu ayetleri ise Bedir’den sonra nazil olmuştur. Böylece anlaşılıyor ki, bahsi geçen emir ve vaatler Bedir öncesi gayr-i Kur'âni vahiyle Resulullah’a (s.a.a) bildirilmişti.

3- Resul-i Ekrem’e (s.a.a) gayr-i Kur'ânî vahyin de indiğini teyit eden bir başka Kurânî delil yine Enfal suresinden ve Bedir Savaşı hakkında inen 67-68-69. ayetlerdir. Maalesef bazıları bizim bu ayetlerden istifade ettiğimizin tam tersine, bu ayetleri Allah Resulü'nün yaptığı, fakat hata ettiği bir içtihada delil göstermeye çalışıyorlar. Hâlbuki yapacağımız izahattan sonra, Allah'ın izniyle görülecektir ki, bu ayetler, değil Allah Resulü'nün yanlış içtihat yaptığı, bilakis Resulullah'ın diğer yerlerde olduğu gibi bu noktada da kendi içtihat ve reyiyle değil, bizzat vahiyle hareket ettiğini göstermektedir (bazen Kur'ânî, bazen ise gayri Kur'âni vahiyle). Şimdi önce bu ayetlerin mealini vereceğiz; daha sonra ayetlerin sebeb-i nüzulünü ve bu ayetleri Resulullah'ın hatalı içtihat yaptığına delil gösterenlerin yaklaşımlarını, sonra da cevabımızı kısaca arz etmeye çalışacağız.

"Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Ve hikmet sahibidir."

"Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu." 

"Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup sakının. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir."

Bazıları bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak Bedir Savaşı’nda Müslümanların esir almaları, sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmalarını Resulullah'ın bir içtihadından ileri geldiğini, fakat bu içtihatta hata yaptığı için Allah tarafından kınandığını, dolayısıyla bu kınamanın Resulullah'a veya Resulullah ile birlikteki Müslümanlara yönelik olduğunu öne sürmektedirler.

Bizce her şeyden önce ayetlerin kendi muhtevası dikkate alınırsa, ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağı açıkça görülür.

67. ayette şöyle buyurmaktadır: "...Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir..."

Allah Resulü'nün hayatı ve şahsiyetine az da olsa vakıf ve arif olan bir kimse Resulullah'ın bu ilahi uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verilebilir mi?!

Hedefi için dünya ve dünyevî her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı "Güneşi sağ elime ayı da sol elime koysalar dahi yine de davamdan vazgeçmem" buyuran Allah'ın Habibi esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?!

Bazıları, bu olayda Resulullah ve Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı, diyorlar. Bu hüsn-i zan Resulullah hakkında fena değil; ancak Kur'an bunu dahi reddederek açıkça: "Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz..." buyurmaktadır. Bu ise ayetin muhatabı olan kimse ve kimselerin hakkında söz konusu hüsn-i zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

68. ayette ise: "Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu."

Büyük azabın büyük günah ve isyan karşılığında olduğu açıktır. Şimdi acaba neuzu billah "Allah Resulü büyük bir günah işlemişti; onun için de büyük bir azabı hak etmişti" diyebilir miyiz?! Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar dehşet verici olduğunu insaf sahibi olan her kes teslim eder herhalde!

Bunu, (bazılarının dediği gibi) küçük bir zelledir demekle de halletmek mümkün değil. Zira Kur'an'ın açıkça büyük azabı gerektiren bir suç (büyük günah) nitelemesi ortadadır. Hekim ve adil Allah'ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşüne bilinir mi? Bütün bunlardan, bu kınamaların kesinlikle Allah Resulü'ne yönelik olmayacağını anlıyoruz.

Öte yandan, bu ilahi hüküm (esir alınmaması gerektiği) savaştan önce Allah tarafından Resulullah'a (s.a.a) bildirilmişti. Eğer bildirilmediğini farz edersek, o zaman Allah-u Teâlâ'nın bildirmediği bir hükümden dolayı mükellefleri kınaması, hatta onların büyük azabı hak ettiğinden bahsetmesi haksızlık olmaz mı?

Hekim ve adil olan Allah'a böyle bir şeyi isnat etmek mümkün mü?

Tabii ki değil. O halde bu kınama ve azap istihkakı, bu hükmün Peygamber'e savaş öncesi bildirildiğini gösteriyor. Eğer Allah-u Teâlâ hükmü indirmişse, o halde Peygamberin de (s.a.a) bu hükmü savaştan önce Müslümanlara tebliğ etmesi gerekir. Aksi takdirde vahyi saklama ve tebliğ vazifesini yapmama ve kendisine inen vahye muhalefet etme gibi bir garip durumla karşılaşırız ki bunun ihtimalini dahi vermek en büyük günahlardan sayılır. Bütün bunlardan şu kesin sonuca varıyoruz:

Esir alınmaması hükmü, Allah tarafından gayr-i Kur'ânî bir vahiyle Peygamber'e bildirilmiş, O da bunu Müslümanlara tebliğ etmişti. Ancak Müslümanların birçoğu bu ilahi yasaklamaya rağmen belki de kendilerine göre bir takım akli hesaplarla yine de esir almış, sonra da Resulullah'ın yanına gelerek onları bu işlerinden dolayı mazur görmeye ve esirlerin karşılığında fidye almaya ısrarla razı etmeğe çalışıyorlardı ki söz konusu ayetler inerek onların bu fiilini kınamış ve hak ettikleri azabı yine de kendi lütuf ve merhametiyle onların üzerinden kaldırmış ve artık aldıkları ganimetleri ve esirler karşılığında fidye almayı helal kılmış ve ayetlerin sonunda, onları bundan sonra takvalı olmaya ve ilahi yasakları çiğnememeye davet etmiştir.

Evet, bu ayetlerin hiçbir yerinde, aynı şekilde nakledilen rivayetlerde, Resulullah'ın esir alma işine razı olduğu veya neuzu billah Müslümanları buna teşvik ettiğine dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Tam aksine yukarıda söylediğimiz emareleri de dikkate aldığımızda Allah Resulü'nün bu hükmü Müslümanlara ilettiği ve esir alınmasına razı olmadığı anlaşılmaktadır.

Resulullah'ın bu hükmü tebliğ etmesine bir başka emare olarak da Hz. Ali'nin (s.a.) bu savaşta, ölen yetmiş kâfirden otuza yakınını tek başına öldürmesi ve birçoğunun öldürülmesinde iştirak etmesine rağmen bir kişiyi dahi esir almamasını gösterebiliriz.(10) Hâlbuki bu kadar kâfiri öldürebilen birisinin onları kolayca esir de alabileceğini herkes tasdik eder herhalde.

Bu tebliğin bir başka emaresi olarak da esirler alındıktan sonra söz konusu ayetler ininceye kadar, fidyeyi önerenlere karşı Allah Resulü'nün olumsuz tutumu ve esirlerin öldürülmesini teklif edenlerin önerilerine karşı sevinip bunu olumlu karşıladığını bir kısım rivayetlerden anlamamız mümkündür.(11)

Hatta bazı rivayetlerde şöyle geçer: "Bedir günü Cebrail (a.s.) Resulullah'a (s.a.a) nazil olarak şöyle dedi: "Hiç şüphesiz Allah, kavminin esirler karşılığında fidye almak istemelerini sevmedi. Allah'ın emri sana şudur: "Artık onları iki şeyden birisini seçmekte serbest bırak; ya onları çıkarıp boyunlarını vursunlar; ya da (bunu yapmazlarsa eğer) fidye alıp esirleri bıraksınlar; o zaman da fidye karşılığı bırakacakları (yetmiş) esirin sayısı kadar kendilerinden sonraları ölmelerine razı olsunlar..."

Resulullah (s.a.a) bu ilahi vahyi asabına ilettiğinde, "Ya Resulallah! dediler, onlar bizim akrabalarımız ve kardeşlerimizdirler; (şimdilik) fidyelerini alıp düşmanlarımıza karşı güçlenelim de, sonradan onların sayısı kadar bizden şehit olacaksa da olsun, razıyız buna..." (12)

İşte bütün bunlar Allah Resulü'nün bu olayda tam anlamıyla vazifesini yerine getirdiğini ve ilahi hükmü Müslümanlara savaş öncesi tebliğ ettiğini, fakat maalesef Müslümanların muhalefet ve ihmal yoluna gidip izinsiz esir aldıklarını ve aldıktan sonra da ısrarla esirlerin karşılığında fidye alınmasını Resulullah'a kabul ettirmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Bu açıklamalara ters düşen bazı zayıf rivayetler veya yorumlar varsa da onlara itibar edilmemesi gerekir; aksi takdirde zikrettiğimiz mahzurlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Eğer bu konuda Resulullah'a her hangi bir mesuliyet yüklemeğe kalkışır ve güya esir alınması veya esirler karşılığında fidye alınması Resulullah'ın aldığı bir karardı; ama kararında (haşa) hatalıydı dersek, o zaman söz konusu kınama ve azap istihkakı Müslümanlardan hiç birisine yönelik olmamalıdır. Zira Müslümanlar üzerine düşen şer'i vazifelerini (Resulullah'a itaat vazifesini) yerine getirmişlerdir. Aslında onlar bu itaatten dolayı methedilmeyi hak etmişlerdi, kınanma ve tehdidi değil!

Sonra bu konuda Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen bazı rivayetlerde alışık bir sahneyle karşılaşıyoruz. Bu kaynaklardan "Muvafıkat-ı Ömer" diye bir unvanla sık-sık karşılaşmak, mümkün. Güya birçok konuda (ki bunların sayısını İbn-i Hazm ve Suyutî gibi bazı âlimler yirminin üzerine çıkmışlardır) Resulullah (s.a.a) ve 2. Halife çmer tartışmış veya görüş ayrılığına düşmüşler; ancak sonradan Allah-u Teâla Peygamber'ine değil de Ömer'e muvafık olarak ayet indirmiş(!). Bedir'de alınan esirler konusunda da benzer sahneyle karşılaşıyoruz.

Bazı rivayetlere göre esirlerin öldürülmesini savunan tek kişi ikinci halife Ömer ibn-i Hattab'tı ve bu görüşünü Resulullah'a sorunca Allah Resulü bundan rahatsız olup, birinci halife Ebu Bekir'in görüşüne (ki fidye alınmasını teklif ediyordu) meyletti. Ertesi gün Ömer ibn-i Hattab Resulullah'ın yanına geldiğinde onu Ebu Bekir ibn-i Kuhafe ile birlikte ağladığını görünce, sebebini sordu; Resulullah (s.a.a) da güya şöyle buyurdu:

 

"Ömer'in görüşüne muhalefet ettiğimiz için az daha büyük bir azaba çarptırılacaktık! Eğer azap inseydi Hattab oğlundan başka kimse kurtulamayacaktı.!" (13) Zira vahiy Peygamber'in değil Ömer ibn-i Hattab'ın görüşüne muvafık olarak inmişti. Bütün bunları görünce, insanın "Madem bu kadar görüşleri isabetli çıkıyordu ve Allah çoğu zaman Peygamber'ine değil de ona muvafık vahiy indiriyorduysa, o zaman onu Peygamber seçseydi daha isabetli olmaz mıydı?!" diyesi geliyor.

Kısacası bu ayetlerin muhtevasını ve buraya kadar zikrettiğimiz nükteleri dikkate aldığımızda, yine Allah Resulü'nün içtihat yapmadığını ve vahiyle yönlendirildiğini ancak bu vahiylerin bir kısmının Kur'ânî ve bir kısmının da gayr-i Kur'ânî olduğunu anlıyoruz. (14)

4- Resulullah’a (s.a.a) gayr-i Kur'ânî vahyin indiğini teyit eden diğer bir Kur'ânî delilimiz, Hicretin 6. yılında Resul-i Ekrem’in (s.a.a) asabıyla birlikte, Mekke'nin ziyareti için Medine'den hareket etmeleri gerektiği hakkında kendisine rüyada edilen vahiydir. Resulullah'ın bu hareketi Mekke ziyaretiyle değil Hüdeybiye anlaşmasıyla sonuçlandığında Peygamber (s.a.a) ashaptan bir kısmının dedikodu ve eleştirilerine maruz kalınca Allah şu ayeti indirerek Resulü'nü teyit ve tasdik etmiştir.

 

"Ant olsun ki Allah, Resulü'nün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kimini de) kısaltmış olarak, korkusuzca gireceksiniz..." (Fetih/27)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah Resulü'ne rüyada, ashabıyla birlikte Mekke'ye doğru hareket etmesi gerektiğinin vahiy edildiğinden bahsetmektedir. Öte yandan şunu da biliyoruz ki Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde söz konusu vahye dair herhangi bir işaret bulunmamaktadır. Fetih suresinin 27. ayeti ise bu hadiseden sonra ashaptan bazılarının itiraz ve tereddütlerini reddedip Resulullah'ı teyit etmek için inmiştir. Kaldı ki zahiren Kur'an ayetlerinin hiç birisi rüyada vahiy edilmemiş, Cebrail (a.s) vasıtasıyla uyanıkken Resulullah'a indirilmiştir.

5- Resulullah'a gayr-i Kur'ânî vahyin indiğini teyit eden birkaç hadis:

Kenzû’l Ûmmal isimli meşhur hadis külliyatında, Müsned-i Ahmed ve Sahih-i Ebi Davut'tan, el-Mirkât kitabında ise Sahih-i Ebi Davud ve Sünen-i İbn-i Mace'den şöyle nakledilmektedir: Allah Resulü şöyle buyurdu:

 

"Şunu bilin ki, hiç şüphesiz bana kitap (Kur'an) ve onunla birlikte onun misli kadar (başka vahiyler de) verildi. Dikkat edin! Olur ki, koltuğuna yaslanmış karnı tok bir kişi (çıkarda) şöyle der: "Size şu Kur'an (yeter), ondan ayrılmayın; ondan bulduğunuz helâli helâl ve ondan bulduğunuz haramı haram sayın (yeter)."(15)

İmam Şafiî ise Müsnedi'nin risalet bölümünde Resulullah'tan şu hadisi nakleder:

 

"Sizden koltuğuna yaslanmış birini görmeyeyim ki, kendisine benden bir emir veya nehiy geldiğinde: 'Bilmiyorum; biz ancak Allah'ın kitabında bulduğumuza uyarız' desin."(16)

Yine Ali b. Sultan el-Mirkât kitabında İrbaz b. Sâriye kanalıyla şöyle rivayet etmektedir:

 

"Allah Resulü kalkıp şöyle buyurdu: 'Sizden biri koltuğuna yaslandığı halde şöyle mi zannediyor: 'Allah'ın haram kıldığı her şey bu Kur'an'da mevcuttur (eğer yoksa haram değildir).' 'Dikkat edin! Allah'a ant olsun ki bana (ayriyeten) şu Kur'an kadar veya ondan daha fazla emir, öğüt ve nehiy (yasaklayıcı emir) verildi." (17)

Evet, Allah Resulü bu hadislerde çeşitli konularda emir ve nehiy niteliği taşıyan gayr-i Kur’anî vahiylerin, helal ve haramları içeren ilahi hükümlerin de kendisine indiğini beyan etmektedir.

 

 

 

Kaynaklar


1- el-Ahkam,  C.4, S.134.
2- el-Ahkam,  C.4, S.290.
3- el-Menar Tefsiri,  C.10, S.465-466
4- Şerh-i Tecrid, İmamet Bölümü.
5- Şerh-i Nehc-ül Belağa (İbn-i Ebi-l Hadid), El-Muğni'den naklen, C.17, S.176.
6- Al-i İmran 32, Nisa 59, Maide 92, Enfal 1-20-46, Nur 54, Muhammed 33.....
7- Cem-ül Fevâid (İz Yayıncılık), C.1, S.69, Hadis: 317, Ebu Davud'dan Naklen.
8- Sünen-i Ebi Davud, C.3, S.136, Hadis: 2949, Müsned-i Ahmed, C.3, S.191, Hadis: 8161, Kenz-ül Ummal, Hadis: 16711.
9- Bu konuda tefsirlerin Cuma sûresinin tefsiri bölümüne müracaat edilebilir; bizim yaptığımız alıntılar "Numune" tefsirindendir.
10- el-Mizan Tefsiri, C.10, S.136.
11- Tarih-i Taberi, C.1, S.169, Sire-i Halebiye, C.2, S.190, Sahih-i Müslim, C.5, S.156, El-Kamil (İbn-i Esir), C.2, S.136, Kenz-ül Ummal, C.5, S.265, Hayat-üs Sahâbe, C.2,  S.42, Esbâb-ün Nüzûl, S.137, Ed-Dürr-ül Mensur, C.3, S.201-203, El-Mizân, C.10, S.134.
12- Tarih-ül Hamis, C.1, S.393, Feth-ül Bâri, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Habbân, Müsdedrek-i Hâkim'den naklen, El-Musannaf (Abdurrazzak), C.5, S.210, Tarih-i İbn-i Kesir, C.3, S.298, Tabâkât-ı İbn-i Sa'd, C.2, S.14...
13- Yukarıdaki kaynaklar ve Tarih-i Hamis, C.1, S.393, El-Mûstasfâ (Gazâlî), C.2, S.356.
14- Bu bölümde en çok değerli muhakkik ve büyük alim üstad Cafer Murtaza Âmili'nin "Es-Sahih-u Min-es Siret-in Nebeviyye" kitabından istifade ettik; isteyenler bu kitaba, C.3, S.242'den itibaren müracaat edebilirler. Yine Merhum Allâme Tabatabai'nin El-Mizan Tefsirinden azami ölçüde yararlandık. Allah hepsinden razı olsun.
15- Kenz-ül Ummal, C.1, S.44,  El-Mirkât (Ali b. Sultan), C.1, S.195.
16- Musned-i İmam şafii, S.136. Aynı hadis El-Mirkât kitabında, C.1, S.194, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Sahih-i Tirmizî ve İbn-i Mâce'den nakledilmiştir.
17- el-Mirkât, C.1, S.197.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler