23 Eylül 2018 Pazar Saat:
21:24

Arap Birliği’nde Suudi İsrail dönemi

28-03-2016 14:36


Ahmed Ebul Geyt’in tek aday olarak sunulmasının ve genel sekreterliğe seçilmesinin Mısır’ın değil, Suudi Arabistan’ın tercihi olduğu ortak bir kanaat.


10 Mart’ta yapılan Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısı, Suudi Arabistan’ın Arap dünyasındaki tartışmasız liderliğinin ilanı oldu.

Ahmed Ebul Geyt’in Arap Birliği genel sekreterliğine seçilmesi ve Hizbullah’ın terör örgütü listesine alınması bu ilanı teyit etti. Bu da Arap dünyasının kronolojik olarak üç liderle geçirdiği dört ruhsal değişime dair iki yıl önce ortaya konan şu öngörüyü haklı çıkarmış oldu.

“Abdunnasır’ın liderliğindeki ‘ilerici ve devrimci’ ruh, tıpkı şimdiki Direniş Ekseni gibi İsrail’i tanımıyordu. Camp David ruhu, İsrail’i ‘bir gerçeklik’ olarak tanıdı.

Katar liderliğindeki Arap Baharı ruhu, bölgedeki tehdit algısını değiştirdi, düşmanlık namlusunu İsrail yerine içeriye doğrulttu.

Suudi liderliğindeki yeni muhafazakar ruh ise bölgeyi başta Direniş Ekseni olmak üzere iç düşmana karşı İsrail’le işbirliğine taşıma kararlılığında.”[1]

Üç lider, dört değişim

Arap dünyasında ülke düzeyindeki üç liderlik rolünün yarattığı dört ‘ruhsal değişim’, aslında devlet aklıyla alınmış stratejik kararların sonucu değildi.

Her ne kadar ilk iki değişimde doğrudan, son ikisine de dolaylı olarak Mısır’ın etkisi olsa da değişimlerin tamamı, liderlerin bireysel kararlarının sonucuydu.

Çünkü İsrail’in varlığını reddeden ‘devrimci ve ilerici ruh’ Cemal Abdunnasır’ın, İsrail’in varlığını tanıyan ‘Camp David ruhu’ Enver Sedat’ın, ‘Arap Baharı ruhu’ Katar’ın eski Emiri Hamad bin Halife’nin, son olarak ‘yeni muhafazakar ruh’ ise Suudi Kralı Salman bin Abdulaziz’in tercihleriyle şekillendi.

Cemal Abdunnasır’ın liderliği, Arap dünyasını, hatta tüm bölgeyi dışarıdan bölgeye dayatılan ‘ortak bir düşmana’ karşı bütünleşmeye çağırıyordu.

Enver Sedat, İsrail’i tanıyarak onu bölgenin ‘ortak düşmanı’ olmaktan çıkarmakla kalmadı, bölgesel bütünleşmenin dinamiğini de ortadan kaldırdı.

Arap Baharı: İsrail’e alternatif düşmanlar yaratma iklimi

Hamad bin Halife, bölgede Türkiye, uluslararası alanda ise Amerika ile koordineli olarak bölgeyi iç savaşlara sürükledi ve bölgede İsrail’e ‘alternatif düşmanlar’ yarattı.

Salman bin Abdulaziz ise şimdi Suriye, İran, Irak, Hizbullah, Hamas, Müslüman Kardeşler vs. gibi ‘alternatif düşmanlara’ karşı en azından ‘düşmanımın düşmanı’ olarak İsrail’le koordinasyon kuruyor.

Arap dünyasında Camp David’e kadar İsrail’le görüşmek bir ‘suç’tu. Mısır ve Ürdün’ün İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesinden sonra bu ‘suç’, diğer Arap ülkeleri açısından basın önünde görüşme düzeyine hafifletildi.

Salman bin Abdulaziz’in kral olmasından sonra artık Kraliyet danışmanı General Enver Macid el-Eşki, İsrail Dışişleri Bakanlığı Direktörü Dore Gold’la,[2] eski Suudi İstihbarat Şefi Turki Faysal da İsrail Dışişleri Bakanı Moşe Yaalon’la basın önünde[3] ‘ortak tehdit’ değerlendirmeleri yapıyor.   

10 Mart’ta yapılan Arap Birliği dışişleri bakanları toplantısında Hizbullah’ın terör örgütü ilan edilmesi ve Ahmed Ebul Geyt’in Arap Birliği genel sekreterliğine seçilmesi, bu değişimin Suudi Arabistan’la İsrail arasında ikili ilişkileri aşan bir kapsama sahip olduğunu gösteriyor.

Ahmed Ebul Geyt kim?

Hüsnü Mübarek döneminin son dışişleri bakanı olan Ahmed Ebul Geyt, 12 Temmuz 1942’de doğdu. 1964’te Ayn eş-Şems üniversitesi ticaret fakültesinden mezun oldu. 1965’te dışişleri bakanlığına girdi. 1972’de dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın kurduğu ulusal güvenlik ofisi üyeliğine atandı. 1979’da Moskova’daki Mısır büyükelçiliğinde siyasi müsteşar olarak görev yaptı.

1984’te başbakan özel danışmanlığı, 1987’de BM geçici temsilciliği, 1992’de İtalya büyükelçiliği, 1996’da dışişleri bakan yardımcılığı, 1999’da BM daimi temsilciliği yaptı.

2004’te atandığı dışişleri bakanlığı görevini Hüsnü Mübarek’in devrildiği 2011’e kadar sürdürdü.

Arap Birliği’nin genel sekreterliğine seçilmesi açısından Ahmed Ebul Geyt’i önemli kılan mesleki kariyeri değil, tüm Arap dünyasında ‘İsrail’in adamı’ olarak meşhur olması.

Ebul Geyt’in bu şekilde meşhur olması, onun İsrail’in 2008’de Gazze’ye düzenlediği 22 günlük saldırıdan birkaç gün önce dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Tzippi Livni ile verdiği samimi pozlarla hafızalara kazınmasından kaynaklanıyor.

Çünkü Ebu’l Geyt’in Livni ile olan bu samimi pozları, 1450 Filistinlinin ölümü ve 5450 kişinin de yaralanmasına neden olan 22 günlük İsrail saldırısına açık bir onay olarak yorumlanıyor.

Ebu’l Geyt’in İsrail’in Gazze’ye saldırısına onay verdiğini düşündüren şey sadece Livni ile samimi görüntülerinden ibaret değildi. O, İsrail’in saldırılardan dolayı Hamas’ı suçlamasıyla ve 22 günlük bombardımandan korunmak için Mısır topraklarına geçecek olan Filistinlilerin “bacaklarını kıracağı” tehdidiyle de hakkındaki bu yargıyı doğrulamıştı.

Ebul Geyt Suudilerin tercihi

Ahmed Ebul Geyt’in tek aday olarak sunulmasının ve genel sekreterliğe seçilmesinin Mısır’ın değil, Suudi Arabistan’ın tercihi olduğu ortak bir kanaat.

Mısır, 2011’de cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak için istifa eden Amr Musa’nın yerine Arap Birliği genel sekreterliğine Amr Musa ile aynı çizgide olan Mustafa el-Faki’yi aday göstermişti.

O dönemde Arap Baharı ile birlikte Arap Birliği’ne de liderlik eden Katar, el-Faki’nin önünü kesmek için Abdurrahman Hamad el-Atiye’yi aday göstermiş ve Kahire de genel sekreterlerin Mısırlı olması geleneğinin ikinci defa bozulmaması[4] adına adayını çekip Nebil el-Arabi’yi aday göstermek zorunda kalmıştı.

Bu tecrübe göz önüne alındığında Ebul Geyt’e karşı olan Katar’ın 2011’deki seçimin aksine bu kez tamamen etkisiz kalmasının Suudi faktörüyle izah edilmesi oldukça mantıklı.

Zira İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sırasında toplanmayı bile başaramayan Arap Birliği, Katar’ın dönem başkanlığını yaptığı ‘Arap Baharı’ günlerinde örneğin Suriye konusunda adeta BM Güvenlik Konseyi edasıyla yaptırım kararları alıyor ve Müslüman Kardeşler sayesinde de adeta Mısır’ı yönetiyordu.

Babasını darbe ile deviren Emiri Hamad bin Halife, özellikle Libya ve Suriye konusundaki başarısız liderliği sebebiyle, Mısır’da ‘Suudi darbesini’ göremeden tahtını oğluna terk etmek zorunda bırakıldı.

Suudilere bölgesel secde

3 Temmuz 2013’teki ‘Suudi darbesi’, Müslüman Kardeşlerin Mısır’daki, Katar’ın da Arap dünyasındaki iktidarının sonu olmuştu ve Katar’ın şu anda 2011’dekinin aksine Arap Birliği’ne genel sekreter belirleyebilecek bir gücü kalmamıştı.

Suudilerin İsrail’le ortak tehdit algısı sebebiyle Hizbullah’ı terör örgütü ilan etmesine yalnızca Irak ve Lübnan itiraz edebilirken, İsrail’in Arap Birliği’ndeki temsilcisi olarak nitelenen Ahmed Ebul Geyt’e alternatif bir aday bile gösterilemedi.

Yani sadece Arap Birliği’nde değil, bölgede de Suudi liderliğine boyun eğen sadece Katar değildi. Katar’ın ‘Arap Baharı’ ortağı olan Türkiye, Mart 2015’ten beri İsrail’in Gazze savaşlarını model alan Yemen savaşında Suudilerin müttefiki oldu.

Yemen, Irak ve Suriye konularında Suudilerle müttefik olan Ankara’nın Katar’la müttefik olduğu ‘Arap Baharı’ günlerindeki “One minute” kredisinin kullanım değeri kalmadı.

Çünkü Ankara artık tıpkı Suudiler gibi Yemen, Irak ve Suriye’den “kuvveti, gücü neyi varsa”[5] çekmesini istediği İran’ı tehdit olarak görüyor; İsrail’e de ihtiyacının olduğunu[6] keşfediyordu.

Suudi liderliğine teslimiyetin Katar ve Türkiye’den sonraki en uç örneği Hamas oldu. Zira Türkiye’nin terörle mücadele için işbirliğine hazır olduğu[7] İsrail’in ‘teröristi’ Hamas, yaptığı dost tercihleri sebebiyle Hizbullah’ın terör örgütü ilan edilmesiyle ilgili görüş açıklayabilecek durumda bile değil.[8]

Bölgedeki bu son ‘ruhsal değişim’in şartlarını yaratan çatışmaların araçları dikkate alındığında “din afyondur” sözünü bölge için galiba “mezhep afyondur” diye güncellenmesi gerekiyor.

 

Alptekin DURSUNOĞLU/YDH

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !