15 Aralık 2018 Cumartesi Saat:
11:33
27-04-2018
  

Aşk Mektebinin Evladı Şehriyar

“Haydar Baba”! Dünya yalan dünyadır Süleyman’dan, Nuh’tan kalan dünyadır Oğlu, kardeşi derde salan dünyadır Her kimseye ne vermişse, almıştır Platon’dan kuru bir ad kalmıştır.

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Şehriyar şiire özlem gönüllere şiir getiren âşık. En güzel mısralarla gönülleri süsleyen akıl almaz hoşluğun sahibidir şair. Tebriz diyarından Fars ve Azerî halkın özlemlerini birer birer mısralara öyle bir itina ile diziyor ki sözcükleri şiirden ziyade inci gerdanlığa benziyor onun kaleminin yazdıkları. Bir çeşit bin bir gece masalı ya da Fuzuli’nin aşka müptela halinin parçaları var şairde. O da aslında romantik. Her halk biraz romantiktir ama Azeriler daha fazla. Şehriyar da bir Azeri olarak bu romantikliği öylesine kullanıyor ki yazdıklarıyla Fuzuli ve Sa’di gibi şairlerin en moderni olarak tanınmaya başlıyor. Şairin beslendiği kökler çok farklı. Biraz Fransız edebiyatı, biraz Türk ama daha çok Azeri düşünce sistemi ve Fars felsefesi var onda. Din eksenli düşüncesiyle her zaman bir tür yeni-oluş ortaya koymuş şiirleriyle. Ve kendi adıyla anılan bir edebi akımın[1] da en belirgin temsilcisi olmuş. Bir nevi Goethe. Hem konuşmuş hem de temsil etmiş. Tam bir tasavvuf adamı aslında Şehriyar. Ve derviş oluşunun getirdiği şeyler de var şiirinde. Tabii sadece din yok onda. Aşk var, Ali var, Kerbela var, dağlar, kuşlar, manzara… Onun şiirleri Perault’nun Peri Masalları gibi ya da Balzac’ın İnsanlık Komedyası… Fakat onda daha çok dünya var. Tek başına birey yok. Ferdi Yaradan’da bulmaya çalışan bir adam var şiirlerde.

 

İlk aşkın peşine gelen buhran döneminden sonra Seyr-i Sülük yolunu seçti şair. Ve peşine tam bir derviş çıktı ortaya. Şiiri bıraktı. Dünyanın sırrını aramaya koyuldu. Hayatında en fazla sevdiği şeylerden biri olan setarı çalmaz oldu. Musikiye sırt çevirdi ve kendini Allah’ı aramaya adadı. Bu dönemde artık tanınmaz bir Şehriyar ortaya çıktı. Tanınmaz bir haldeydi. Onu tanıyanlar bile anlam veremiyordu bu hallere: ne dostları ne başkası. Her dakikayı Allah’ı tespih ederek geçiriyor, sorulara öyle yanıtlar veriyor ki anında anlaşılması imkânsız. Lakin bu süreç de fazla sürmüyor. Her şey - kendi deyimiyle - dervişliğin bir safsata olduğunu anladığında sona eriyordu. Şöyle anlatıyordu olanları:

 

“O zamanlar mahzar sahibi Kirmanlı bir ahunt vardı. Dr. Sakafi’nin kardeşlerinden biri (muhtemelen büyük kardeşi) oraya gelip ruh çağırma konusunda konuşurdu. Bir gün yakasına yapışıp Allah aşkına beni de götür dedim. Bir kez götürünce bir daha da bırakmadım. İki yıl gittik. Hangi ruhu çağırsak bu dünyaya aitti ve bize söyleyecek sırrı yoktu. Kendimizle konuşur gibi bir şey anlamıyorduk. Ulvi ruhlardan gelmelerini istiyorduk. Onlar gelmez, onların dünyası ötelerdedir diyorlardı. Özellikle babamı birkaç kez görmek istedim çağırdım gelmedi. Hasılı ben derviş oldum, bir süre de Sûfi oldum. Sonra da bu Sofiliğin de bir hokkabazlık olduğunu görünce dört ay Allah’ım beni bu sufilikten kurtar diye yalvardım. Dört ay ağlayıp sızladıktan sonra bir gün Bank-i keşavarzi (ziraat bankası) de otururken yanıma bir genç geldi. Ruh çağırma meclisimiz var, beş altı kişiyiz “heft sevab”ın ayarında çok güçlü bir medyum bulduk, git Şehriyar’ı al gel diye o söyledi dedi. Yani batın dünyasından beni istemişlerdi, adresi verdi. Evi Tahran'ın Hasan abad mahallesindeydi. Gittik öğle yemeği yedik. Saat dörtte öteki arkadaşları geldi. Bir tanesi Melikü’ş-Şuara Bahar’ın kardeşi  Safderi idi. Bu kez babam geldi, sınadım baktım babamın ta kendisi. Tam o sıralarda dervişlik âlemindeydim, geceden sabaha dek zikrediyordum, acayip seyirler ediyor, Allah’a en yakın kişi benim zannediyordum. Babama: “Babacığım bulunduğun yerde de ölüm var mı? Dedim. Şair olduğumu bilmediği halde yokluk sana ait ey melun” dedi. Aman Allah’ım o şefkatli babam neler diyordu? Alt-üst oldum. Ağlamaya başladım. O hiçbir şekilde sırları söyleyemezdi, Allah’ın izni olmadan yüksek ruhlar da söyleyemezlerdi. Ama melun kelimesi beni uyandırdı. Tuttuğum yolun (sufilik) yanlış olduğunu anladım,,”[2]

 

Bu ilginç olay peşine dervişlik ve sufîlik yolunu terk edip yeniden kendine ait dünyasına geri dönüyordu. Ancak bir daha asla ilk aştaki kadar aşka inanan bir insan olmayacak ve ilmi ve İrfanî görüşlerini din çerçevesinde şekillendirecekti.

 

Dini tecessüsü aile hayatına dayanır şairin. Babası Tebriz’in müçtehitlerindendir. Ve bu âlim baba Şehriyar’ın dini eğitimini kendi eliyle sağlar. Özellikle Tahran’da okuduğu dönemler, yazları eve döndüğünde, babası ona akait türünden dini felsefenin temelini oluşturan dersleri verir. Şehriyar’ın bu dini felsefesini yazdığı öncü mısralarında da görürüz:

 

Günahkâr oldum ey vah!

Halkı incitir oldum ey vah!

 

            Onu böylesine dini tefekküre bağlan bir diğer nedense ilk aşkın elinden uçup gidişidir. Zaten sufiliğe de bu dönemde kapılır. Ancak tüm bu değişimi kendisi gördüğü bir rüyaya bağlayarak açıklar ve en yakın dostlarından Lütfullah Zahidi bu rüyayı şöyle anlatıyor:

 

“Şehriyar on dokuz yaşında ilk aşkının son dönemlerini geride bırakırken rüyasında Behcetabad’ta ‘Tahran’ın kuzeyinde bir kasaba, eskiden bayındır, yeşillik, Tahranlıların pikniğe çıktıkları bir yerdi. Şimdilerde şehrin bir parçası haline gelmiştir) sevgilisiyle birlikte bir havuzda yüzdüklerini görür. Bir anda sevgilisinin suya daldığını görür, ardından kendisi de suya dalar. Ama tüm aramalarına rağmen sevgilisinin izini bulamaz. Havuzun dibinde eline bir taş geçer. Suyun yüzüne çıkıp baktığında bu taşın bütün dünyayı aydınlatan parıltılı bir mücevher olduğunu görür. Çevreden “şeb çerağ mücevheri”ni bulduğunu söylerler. Şehriyar’ın rüyası sevgilisini kısa zaman sonra kaybedeceğine yorumlanır. Böylece Şehriyar Behcetabad’ta her türlü  manevi aşk ve irfanı bu değişimin bir sonucu olarak elde ettiği irfani bir değişime uğrar.”

 

Yine aynı dost onun sevgiliden ayrılışı akabinde başlayan Allah’ı bulma yolculuğunu ve onun peşine doğan yeni Şehriyar’ı söyle tasvir eder:

 

“Şehriyar’ın mecazi aşk olarak adlandırdığı ateşli bir ilk aşkı vardır. Şehriyar bu potada yanar, erir ve arınır. Onun avamın hoşuna giden yanık gazellerinin çoğu bu döneme aittir. Zifaf-ı Şair isimli kasidesindeki - sevgilinin düğünü de içindedir - bu mecazi aşk yukarıya doğru bir yay çizerek irfani ve ilahi bir aşka dönüşür. Ancak kendisinin söylediğine göre bu mecazi aşk sekaret halinde kalmış, tabiat güzelliği bir süre ilk şekliyle ona tecelli etmiş ve Şehriyar da o ilk dille onunla konuşmuştur.

 

Şehriyar ilk aşkından sonra o yanık gönlü ve ateşli soluğuyla tabiatın bütün tezahürlerine ilgi duymuştur. Bu aşamada onun, Şems-i Tebrizi, Selahattin ve Hüsamettin’de ezeli güzelliğin tezahürlerini gören Mevlana’ya benzediği, hünerli ve aşk duyduğu söylenebilir. Onun şiirlerine muhatap olan ve içindeki duyguları uyandıran daha çok bu dostlarıdır. Şehriyar’ın dostları arasında merhum Şehyar, merhum Üstad Saba, merhum üstat Nima, Firuzkuhi, Tafazzuli, Saye, bendeniz ve birkaç başka kişinin adları sayılabilir.

 

Şehriyar’ın uzun ve ateşli aşkının şerhi “Mah-i Sefer kerde, Tuşe-i Sefer, Pervane Der Ateş, Govga-yi Gurub ve Buy-i Pirahen gibi gazellerinde, bu aşkın sıkıntılı zamanları, “Pertev’i payende” adlı kasidede bulunabilir. “Yar’i Kadim, Humar-i Sebab, Nale-i Nakami, Şahid-i Pindari, Şekerin piste-i Hamuş, Tu Beman, Digeran, Nale-i Novmidi ve Gurub-i Nişabur gibi gazeller de şairin bu aşkın çeşitli aşamalarındaki hallerini yansıtmaktadır. Şehriyar’ın Halâ Çera, Destem be Dament” gibi öteki gazelleri ve şiirleri de bu aşkla ilgili başka hatıraları canlandırır ki bu şiirler okuyanlara zevk verir.[3]

           

            Tüm şiirleri bu ilmi çerçeveye yerleşmiştir Üstad’ın. Herkes tarafından beğenilen şiirleri dahi Allah ve O’nu bulma felsefesinin ince örnekleridir. Şehriyar’ın şiirlerini anlamlandıran her zaman toplum ve gerçekliği olsa da Allah tüm bu toplum içinde tek gerçek olarak ortaya çıkar. Ve Allah dostlarına gazeller yine Allah’ı bulma düşüncesiyle Şehriyar’a ait bir üslupla yazılır. Bu gazeller bizlere Fuzuli’nin “Saadete Ermişlerin Bahçesi”nde yazdığı mersiyeleri hatırlatır.

İlk aşk Şehriyar’ın kalbinde koca bir gedik açınca artık ilahi aşkın pervanesi olma niyetiyle Kur’an’ı Kerim’i öylesine okumaya koyulur ki; susuz birisinin su içmesine benzer onun bu hali. Ve hiç durmadan defalarca hatmeder Kur’an’ı. Derken bir gün Kur’an’ın bilgisine ulaştım demeye başlar. İnsanlara her mevzuda Kur’an’dan deliller getirmeye koyulur. Kur’an’ı kendine ait bir tefsir sistemiyle yorumlar. Bu şekilde İslam’a karşı olan sevgisi gün be gün artar.

 

Tüm bu değişimine sebep olan sevgili çıkagelir ansızın. Ve artık bir rakibi de yoktur Şehriyar’ın. Sevgili ona aşkını itiraf eder. Fakat Şehriyar başka bir yolun yolcusudur. Bu yüzden sevgilinin aşkına karşılık vermez. O kendini Fuzuli gibi Kerbela’ya bağlamıştır. Ve dilinden şu mısralar dökülür Üstad’ın:

 

“Geldin canım kurban sana ama niye şimdi?

A vefasız düştüm elden ayaktan, niye şimdi?

Can ilacısın ama Sohrab’ın ölümünden sonra geldin

A taş kalpli madem önceden istiyordun, niye şimdi?

Ey nazlı güzel biz senin nazına gençliğimizi vermişiz?

Var git gençlere nazlan artık, bizimle değil

Gökyüzü müştakların meclisini dağıttıkça,

Hayret ederim, dünya niye parçalanıp yıkılmaz diye

A Şehriyar! Sevgilin olmadan çıkmazdın sefere!

Bu kez kıyamet yoluna niye yapayalnız gidiyorsun?

 

Sevgiliyi reddedişin peşine gelen bu mısralar “Şehriyar ekolü” adındaki edebi akımın en güzel aşk mısraları olarak Fars edebiyatına derkenar edilir.

Ve gelgelelim Şehriyar adı anılınca derhal akla gelen iki şiire: “Haydar Baba” ve “Münacat(Ali Ey Homai Rahmet)”.

 

Haydar Baba:

 

Gözler dolar Güney Azerbaycan’da andığınızda Şehriyar adını. Herkes bir ağızdan “Haydar Baba” şiirinden mısralar okumaya koyulur. Sanki her biri bir başka anı saklar bu şiirin satır aralarında. Bir efsane, bir destandır Şehriyar sevenleri için “Haydar Baba”.

 

Tebriz köylerinden birinin ve aynı yerdeki dağın adıdır: “Haydar Baba”. Şiir bu dağa atfen yazılmıştır. Ancak Azeri ve Fars edebiyatının en büyük tasvirleri bu şiirin içinde yatar. Onlar öylesine tasvirlerdir ki artık Şehriyar adı diğer tüm efsane şairlerden daha ünlenir.

 

Şehriyar’ın şiirinde en fazla etkili olan kişi annesidir. Ve yine Haydar Baba şiirini de yazması için Şehriyar’ı teşvik eden de o. Şehriyar şiirin belli bölümlerinde annesinden de bahseder. Bir nevi hayat hikâyesidir Şehriyar’ın bu şiir. Ancak daha çok halktır “Haydar Baba”. Şehriyar bu şiiri mısralara dökendir. Fakat halkın bu şiiri sevmesinin yegâne sebebi orada akıllarında sakladıklarını bulmalarıdır. Bunu da Şehriyar bir hikâye ile anlatır:

 

“Bir gün Nazım’ed-Devle’nin evinde toplanmıştık. Ben de rahmetli Saba ile birlikte Nazım’ed-Devle’nin oğlu Emirhan’ın odasında oturuyordum. “Haydar Baba”’yı henüz yeni bitirmiştim. Belki de henüz tam olarak bitmemişti. Her halükarda ondan bazı parçalar okuyordum. O sıralarda Nazım’ed-Devle’nin Tebriz’den getirttiği ve on an evin salonunda çay yapmakla meşgul olan ve aynı zamanda benim dizelerimi de dinleyen bir kadın aşçı, birden perdenin aralığından odaya fırladı ve hızla bana doğru gelerek, kendini benim ayaklarıma attı ve bir taraftan da ha bire “Benim yüreğimden konuşuyorsun oğlum diyordu”.

 

Halk böylesine benimsemişti “Haydar Baba”yı. Şehriyar hiçbir şiir yazmasa sadece bu şiiri yazsa eminim yine aynı üne kavuşurdu. Çünkü “Haydar Baba” öylesine güzel mısralara sahipti ki insanlar orada kendi düşüncelerini buldular. İşte onlardan biri:

 

“Haydar Baba”! Dünya yalan dünyadır

 Süleyman’dan, Nuh’tan kalan dünyadır

 Oğlu, kardeşi derde salan dünyadır

 Her kimseye ne vermişse, almıştır

 Platon’dan kuru bir ad kalmıştır.

 

Onun bu can alıcı tasvirleridir insanları bu kadar bu şiire bağlayan. “Haydar Baba” halk için içlerinde olanın kâğıda dökülmüş halidir. Özlediklerini duyma fırsatıdır insanlar için “Haydar Baba” ve öyle de olur. İnsanlar bu şiirle artık Di’bil’e verdikleri değeri, Fuzuli ve Sa’di’ye verdikleri değeri Şehriyar’a vermişlerdir.

 

Münacat (Ali Ey Homa-i Rahmet)

 

Şehriyar şiirinin Allah inancıyla şekillenen tarafında her zaman Hz. Ali(s.a) ve Hz. Hüseyin(s.a) için yazılmış mısralara rastlanır. Şehriyar tam anlamıyla bir Hz. Ali aşığıdır. Bu aşkıyla öyle mısralar yazmıştır ki; o Ehl-i Beyt şairleri arasında Di’bil’in[4] tahtını sarsan yegâne şairdir. Ve Hz. Ali için yazdığı şiirler tüm toplum tarafından kabul gören tek şairdir. Münacat şiiri de bu şiirlerinden biridir. Bu kısa şiirde Hz. Ali ve onun faziletlerine sarılmadan bahsediyor. Ancak Hz. Ali’yi överken bile amaç yine Allah’a ulaşmadır:

 

Ali, ey Homaî Rahmet,

Sen Allah’ın nasıl bir ayetisin ki Saadet kanadını üzerimize ayrıca gerdin!

Ey Yürek! Eğer Allah’ı tanımak istiyorsan, Ali’nin simasında ara onu

Yemin olsun ben de Ali sayesinde buldum Allah’ı

Ey Rahmet bulutu sen yağ üzerimize. Yoksa dünya cehennem olur

Ey Şehriyar, yürek derdini geceleri Dosta söylemeyi

Gece vakti öten “Ya Hak Kuşu”ndan öğren!

  

Şehriyar’ın şiirinin özünü oluşturan Tevhid inancı her zaman bu şiirler etrafında toplanmıştır. Hz. Ali, Kerbela ve Ehl-i Beyt şiirleri hep bu amaç doğrultusunda yazılmıştır.

 

Tüm bu anlatılanlar gösteriyor ki Şehriyar son dönem Fars ve Azeri edebiyatının en büyük yazar ve şairidir. Onun tarihten alıp ati ile yoğurduğu şiirleri bugün okunmaya doymayan bir hazine olarak elimizin altında bulunuyor. Türkçemizde de bir antolojisi[5] bulunan şairin daha fazla tanınmasını ümit ediyorum. Ancak Garcia Marquez’lerin okunduğu bir dünyada galiba Şehriyar’ın edebi yetkinliğinin tadına varabilecek çok az kişi kaldı sanırım…

 

 


[1]Şehriyar; kendi adıyla anılan bir şiir mektebinin de en belirgin temsilcisi. Modern Fars şiirinde şehriyar ekolü olarak anılan akımın sahibidir. O, modern şiiri o kadar şekillendirmiştir ki İran’da modern şiir her zaman Şehriyarla birlikte anılır. Bu konuda Dr. Menuçehr Mortazavi’nin sözleri çok dikkat çekicidir: “Şehriyar’ın  adı çağdaş edebiyat kavramıyla at başı gitmektedir; çağdaş Fars şiiri Şehriyar’ın divanı ve eserleriyle sağlam ve kopmaz bir bağa sahip olmuştur. Yaygın kanaatin aksine çağdaş olma kaygısı ve sanat icra etme çabası Şehriyar’ın şöhretini gizleyememiştir. İran Edebiyat Tarihinde Şehriyar’ın adı Azerbaycan’ın övünç kaynağı tanınmış şairleri olan Katran, Şems, Homam ve Saib Tebriz’i gibi şöhretlerin isimleriyle aynı sırada yer almaktadır. Şehriyar’ı Saib’in deyimiyle “renkli düşünce ve şiirleri Tebriz yöresini neşe ve mutluluk baharında cennete bürüyen talihlilerden biri”

                 Diğer bir nokta da Şehriyar ile birlikte doğan bir edebiyat söylemidir. “Hasret Edebiyatı” Ne midir “hasret edebiyatı”? Şehriyar’ın ünlenmesi akabinde Azerbaycan’da aşıklar onun şiirlerini bestelemeye ve bu şiirleri söylemeye başladılar. Bu şekilde Azerbaycan’da yeni bir edebi akım ortaya çıktı. Buna da “Hasret Edebiyatı” denilmiştir.

[2]Şehriyar ile söyleşi metinlerinden. Şehriyar ile yapılan on iki kasetlik söyleşinin ikinci kaset metinlerinden alınmıştır. 

[3]Külliyat-ı Divan, c.1, Lütfullah Zahidi’nin önsözü, s.53–54

[4]Di’bil: H. 2.yy.da yaşamış bir bedevi şair. Suriye ve yöresinde yaşamakta olmasına rağmen hiçbir zaman bir yerde kalmamış. Yöre yöre dolaşmış ve halka Hz. Peygamber(s.a.a) ve Ehl-i Beyt hakkında şiirler okumuş. Abbasi hanedanına karşı Ali hanedanını öven şiirler söylemiş. Ve Ehl-i Beyt şairleri arasında en büyüğü sayılmıştır. Yaşadığı dönemde şiirleri yalnızca Suriye’de değil tüm İslam beldelerinde söylenir olmuş. (The Literature Arabic – edition Oxford )

[5]Şehriyar, Seçme Şiirler, Dr. Hamit Muhammed Zâde

Hüseyin Işık

 

Mihrap TV Ayrıcalığı ile Büyük Üstad Şehriyar'ın Hayatını Konu Alan Filmi İzlemek İçin:

 

http://www.mihrap.tv/sehriyar-1-bolum_i9829.html

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler