23 Haziran 2018 Cumartesi Saat:
18:54
06-02-2018
  

Aşk ve Şevk

"Cinnet-i sevdâ ile bir anda yaptım bin günâh Piş-i çeşm-i hâlkde oldum hacil ü rûsiyâh Taş çıkardım âdetâ, şeytana giydirdim külâh Pek yazık oldu bahâr-ı ömrüme, ettim tebâh."

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Musa GÜNEŞ

 

Maşukta bir nur belirdi, âşık maşuka gölge olarak zuhur etti. Dalga denizden bir parçadır, aynısı olmasa da ondan ayrı değildir. Âşık da maşuktan asla ayrı değildir, hep onunladır, ondan bir damladır, onun aşk aynasındaki bir yansımasıdır. Âşık ile Maşuk arasındaki bağ ve bu irtibat halkasının adı olan AŞK var olduğu sürece ne Maşuk unutulandır, ne Âşık unutan... Ama ortada çok ince ve latif bir durum da var; Âşık ve Maşuk burada aynı zamanda hem âşıktırlar hem maşuk; Maşuk maşuk iken âşıktır, Âşık da âşıkken maşuktur. "Gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim de halkı yarattım." (Hadis-i Kudsî)

 

İnsan ise, gerçekten karmaşık bir varlıktır; varlıkta yokluk, yoklukta varlık. Dilini bilmediğin yabancı bir ülkede ancak işaretlerle bir şeyler anlamaya ve anlatmaya çalışırsın, dilin lal olmuş gibi, olaydan haberdar olmayan biri tarafından mecnunlukla nitelenmen misali. Bir şeyler anlatınca da muhataba yabancı sözcükler sarf edersin gayriihtiyari kendi ana dilinden; senin anlatamadığını, onun da anlamadığını bildiğin hâlde. Ama o gurbet diyarında buldu mu kendi dilinden anlayan birini nasıl da bülbül gibi hasretle konuşmaya başlar. Hele dilini anlayan, bununla aynı ülkeden, aşinalık diyarından biri olursa muhabbet bir başka olur. Kendisini anlayana ve gönül ülkeleri aynı olana medyunluktan öte meftun da olur, Şems'e vurgun Mevlana gibi. Odur ki insanoğlu da bu garipler evinde herkesle konuşamaz, anlaşamaz, birbirlerinin diline yabancı oldukları için. Ama bulunca bir aşina bunca ağyarın içinde güle şeyda bülbül gibi konuşur da konuşur, anlaşıldığını gördüğü için. Sonra da bir gün gelir mum gibi için için yanar da yanar, kendisinden geçtiği için; böylece hazin hazin yakınır; kendisini de yakar, sevenini de. Ayrıldığına vuslat hâsıl oluncaya dek hep bu şekilde yanar, yakar, kanar, ağlar, sızlar. Bazen vuslatı yakalar, bazen firakı yaşar. Ayrılık mutsuzluğunu vuslat ümidiyle taçlandırır, yalnızlık acısını Yâr'in yâdıyla şirinleştirir, dert sancısını Sevgili'nin hoş sözleriyle dindirir. Gelgitler yaşar ve nihayet bir Yelda Gecesi'nde Şeb-i Arus'u gerçekleşir. "Hepimiz O'ndan geldik ve hepimiz O'na döneceğiz." (Ayet-i Kerime)

 

Vardır elbet her insanın bir hayat hikâyesi; yazdığı, yazılan veya yazılmakta olan. Vardır kesin her mahzun gönlün hazin bir sevdası; vardığı, varacağı veya varmakta olduğu. Ve vardır şanı yüce ruha sahip her âşığın bir göz nuru; onunla gördüğü, görmekte olduğu ve göreceği: "Benim göz nurum namazda kılınmıştır." (Resul-i Kibriya -s.a.a-)

 

 

"Melekût bağının kuşuyum, değilim toprak âleminden

Kaç günlük bir kafes yapmışlar, şu naçiz bedenimden.

Her kim aslından uzak düşerse

Yine arar kendi vuslat zamanını."

 

Bu güzel yazının devamını okumak için aşağıdaki linki kullanın:

http://ehlibeytalimleri.com/ask-ve-sevk_m2227.html

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler