25 Şubat 2018 Pazar Saat:
16:00

Aşk ve Şevk

06-02-2018 09:57


 

 

Maşukta bir nur belirdi, âşık maşuka gölge olarak zuhur etti. Dalga denizden bir parçadır, aynısı olmasa da ondan ayrı değildir. Âşık da maşuktan asla ayrı değildir, hep onunladır, ondan bir damladır, onun aşk aynasındaki bir yansımasıdır. Âşık ile Maşuk arasındaki bağ ve bu irtibat halkasının adı olan AŞK var olduğu sürece ne Maşuk unutulandır, ne Âşık unutan... Ama ortada çok ince ve latif bir durum da var; Âşık ve Maşuk burada aynı zamanda hem âşıktırlar hem maşuk; Maşuk maşuk iken âşıktır, Âşık da âşıkken maşuktur. "Gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim de halkı yarattım." (Hadis-i Kudsî)

 

İnsan ise, gerçekten karmaşık bir varlıktır; varlıkta yokluk, yoklukta varlık. Dilini bilmediğin yabancı bir ülkede ancak işaretlerle bir şeyler anlamaya ve anlatmaya çalışırsın, dilin lal olmuş gibi, olaydan haberdar olmayan biri tarafından mecnunlukla nitelenmen misali. Bir şeyler anlatınca da muhataba yabancı sözcükler sarf edersin gayriihtiyari kendi ana dilinden; senin anlatamadığını, onun da anlamadığını bildiğin hâlde. Ama o gurbet diyarında buldu mu kendi dilinden anlayan birini nasıl da bülbül gibi hasretle konuşmaya başlar. Hele dilini anlayan, bununla aynı ülkeden, aşinalık diyarından biri olursa muhabbet bir başka olur. Kendisini anlayana ve gönül ülkeleri aynı olana medyunluktan öte meftun da olur, Şems'e vurgun Mevlana gibi. Odur ki insanoğlu da bu garipler evinde herkesle konuşamaz, anlaşamaz, birbirlerinin diline yabancı oldukları için. Ama bulunca bir aşina bunca ağyarın içinde güle şeyda bülbül gibi konuşur da konuşur, anlaşıldığını gördüğü için. Sonra da bir gün gelir mum gibi için için yanar da yanar, kendisinden geçtiği için; böylece hazin hazin yakınır; kendisini de yakar, sevenini de. Ayrıldığına vuslat hâsıl oluncaya dek hep bu şekilde yanar, yakar, kanar, ağlar, sızlar. Bazen vuslatı yakalar, bazen firakı yaşar. Ayrılık mutsuzluğunu vuslat ümidiyle taçlandırır, yalnızlık acısını Yâr'in yâdıyla şirinleştirir, dert sancısını Sevgili'nin hoş sözleriyle dindirir. Gelgitler yaşar ve nihayet bir Yelda Gecesi'nde Şeb-i Arus'u gerçekleşir. "Hepimiz O'ndan geldik ve hepimiz O'na döneceğiz." (Ayet-i Kerime)

 

Vardır elbet her insanın bir hayat hikâyesi; yazdığı, yazılan veya yazılmakta olan. Vardır kesin her mahzun gönlün hazin bir sevdası; vardığı, varacağı veya varmakta olduğu. Ve vardır şanı yüce ruha sahip her âşığın bir göz nuru; onunla gördüğü, görmekte olduğu ve göreceği: "Benim göz nurum namazda kılınmıştır." (Resul-i Kibriya -s.a.a-)

 

Hayatın her aşaması, her devresi ve evresi, hayatta karşılaşılan herkes ve her şey, başa gelen her durum, sıkıntı, bela ve yaşanan her duygu karşısında elbette ki çıkaracağımız ders ve dersler vardır! Önemli olan; onları görmek veya görenlerin gördüğüne eşlik etmek, tecrübelerinden yararlanmaktır. İyilikler kalıcı olduğundan, kötülükler batıl olup yok olmaya mahkûmdur. Gayemiz hep iyiliği kazanmaksa su yüzeyindeki köpükler misali kötülüklerin yüzeye çıkması, buna karşın bazı güzelliklerin rafa kaldırılması üzmemeli insanı. Aranan güzellikler her zaman yerindedir, kaybolan ise insanın kendisidir, sahip olduğu zenginlikleri ve güzellikleri göz ardı ettiğinden.

 

Aynı yolun yolcuları olmaları bakımından yoldaki her olayı ve her sâlikiyön gösteren bir levha, okunan bir kitap, bakılan bir ayna gibi görmek gerek. İnsan yola çıkarken levhaya bakıp yönünü bulur, ardından da yoluna levhanın gösterdiği yönde devam eder. Veya bir kitabı okurken, o kitapta yazılanlardan elde ettiği manaya ulaşmak ister, yazının kendisini genelde hiç görmez, yazının ve hatta bazen yazarın kendisine bile hiç takılmadan, hayranlık duymadan aklında ve kalbinde uyandırdığı anlama meftun olur. Yazı kabuk, mana ise kabuğun içindekidir. Murada/Manaya vasıl olunca merdiven/sebep konumundaki zahir/kabuk atılır, göze gelmez artık. Yani şevk biter, aşk başlar. Nitekim aynanın işi de şevkle kendisine bakana gerçekleri göstermek olduğundan, kimse aynanın kendisine takılıp kalmaz, oradan orada bulduğu, daha doğrusu aynanın gösterdiği gerçeğe (aşka) yönelir...

 

Ne var ki, bir güzelliğe ve bir hayra sebep/vesile/aracı olmuşsa ayna, onunla mutlu eder kendini. Ayrıca ayna kendisine bakmakta olan zatın ruhunun inceliklerini görür, ondan yana ne kadar güzelliklerin de kendisine yansıdığına şahit olur, bu yüzden de bazen ayna takılır kendisine bakana, onda da şevk oluşur ve onunla çıkar arzuladığı mana diyarına. Ufku dar iken, geniş ufuklu biriyle ufuklar ötesi ülkede seyre, sülûka başlar... Yoldaki bir tabela, yol işareti konumundaki levhalar gibi asıl amacı yolu göstermek, güzergâhı belirlemek iken, bir bakarsın o da düşmüş yola ve takılmış sâlikin peşine, Salihler diyarına gitmek, Salihlere katılmak ve şevk sonucu oluşan vuslatla aşkı yaşamak için...

 

Bu arada eğer ayna gördüklerini sadece gönüldeki süzgeçten süzerek yansıtıp, kendisine bakana kendi güzelliklerini katıyorsa ve bu bakışlar “Güzel bakan, güzel görür.” sözünün canlı bir örneğiyse, her şeyi en güzel şekliyle görmek ve de riyasız yansıtmak, göstermek neden mümkün olmasın ki?!

 

"Yüzünün ve beninin güzelliğinden aklımız divanedir

Aşkının şarabından iki dünya meyhanedir

Gönül O'nun sevgisinin haremidir

Göz O'nun görünüşünün aynacısıdır."

 

Bu yazıda, aşk ve şevk söz konusu edilmek istenmiştir. Oysa okuyanın da yazan kadar bildiği gibi, aşkı ancak yaşayan bilir; dil ve kalem aşkı anlatmaktan acizdir, güçsüzdür. Aşk ve öncesindeki şevk; sevenle sevilen arasındaki bağ, rabıta ve ilişkidir, âşığı maşuka çeken ve zirveye ulaşması durumunda âşığı maşukta fani kılan...

 

Âşık olmayan aşkı asla idrak edemez; binlerce sayfa aşk hakkında kitap okusa ve yazsa da... Çünkü aşk akıl işi değil, akılla derk edilen türden. Aşk aranıp bulunan, sözcükler yardımıyla tanımlanan türden hiç değil. Aşk öğrenmeli değil; beyinle anlamalı ve kalple tüm hücrelere pompalanmalıdır; bilgiyle değil, kendiliğinden gelmelidir;var edilmeli değil, kendiliğinden oluşmalıdır, kendisi yanıp yakmalıdır...

 

Dil, her şeyi çok güzel ve gayet net açıklasa da aşkı ve öncesindeki şevki açıklamaktan acizdir; hatta dil, dilsiz aşkın anlattıklarının hiçbirini anlatamaz...

 

Aşk fenadır, sevgide ve Sevgilide yok olmaktır...

Aşk bekadır, sevgiyle ve Sevgiliyle baki olmaktır...

Âşık ile Maşuk arasında çatışan, maşuka ait bir "ben" vardır ortadan kaldırılması gereken...

(İlahî! Benimle Senin aranda da benimle çatışan bir "ben" var; kendi lütfunla kaldır o "ben"i ortadan!)

Aşk Ayet-i Kübradır, Sevgiliye götüren...

Aşk Nimet-i Uzmadır, Sevgiliden gelen...

Aşk Hiss-i Ülyadır, Sevgiliye olan...

Aşk hasrettir, çöllere savuran...

Aşk kesretten vahdete doğru bir serüvendir...

Aşk kesrette vahdet, vahdette kesrettir...

Aşk Sevgilide fenadır, yokluğu olmayan...

Aşk Güneş'tir, Sevgilinin narıyla yakıp kavuran...

Aşk Ay'dır, Sevgilinin cemalini gösteren...

Aşk Yıldız'dır, Sevgilinin sokağına dizilen...

Aşk çekimdir/cazibedir, miraca yükselten...

Aşk ferdir, gözü ışıldatan...

Aşk gözyaşıdır, damarlardan akan...

Aşk hazin hazin ağlamaktır, yıkayıp tertemiz kılan...

Aşk gecedir, Sevgiliyle buluşturan...

Aşk susmaktır, susmakla konuşmaktır, sessizlikte coşmaktır...

Aşk ateştir, ruhları ısıtan...

Aşk yangındır, gönülleri kavuran...

Ve Aşk hüzündür, içinde fırtınalar koparan...

Bu sahrada hüzün bir başkadır, vuslata umut aşılayan...

Bu vadide hüzün bir enerjidir, cana can katan...

Hüzündür sana güç verip, göklere kanatlandıran...

Hüzündür seni âşıklar arasına katıp, Arş’a çıkaran...

Hüzündür seni ağyarlıktan çıkarıp, mahremlerin arasına katan...

Hüzündür sana sır olup, kuyuna anlatılan...

Hüzündür tek mahremin, duygularını anlatan...

Hüzündür seni ağyardan koparıp, ayrıcalıklı kılan...

Hüzündür kanadın, umut kanadının yanında seni uçuran...

Hüzündür en kutsalın, gönlünü gönül yapan...

Ve bu hüzün, vuslat tam manasıyla gerçekleşinceye kadar devam eder...

 

Peki, şeb-i arus ve vuslat ne zaman gerçekleşir?

 

Tam vuslat nedir, ne demektir?

 

Bunun cevabını AŞK ile ŞEVK arasındaki farkta bulmak gerek. Arifler ve şairler arasında bazen bu iki terim birbirinin yerine kullanılsa da bazıları bu iki kavramı tamamıyla karıştırır ve şevki aşk sanırlar. Oysa bu bapta irfanda iki terim var sevenin hissiyle alakalı; aşk ve şevk. Bu sebeple aşk yolculuğunda iki şahıs vardır; âşık ve şâık. Seven insanda önce Sevgiliye yönelik şevk oluşur, şevk vadisinde ilerledikçe ve Sevgiliye ait bir şeyler elde ettikçe de aşk filizlenir ve her menzilde kademe kademe vücuda gelip güçlenir.

 

Buna göre Şevk, olmayanı istemektir. Aşk ise, olanı korumaktır. 

 

Şevk, elde etmediğini arzulaman ve onu elde etmek için yola koyulmandır. Aşk ise şevk sonucu elde ettiğini, kavuştuğunu sahiplenmen ve korumandır.

 

(“Aşk” kelimesi; Arapça “aşeka”dan gelir. Aşeka; bir ağacı saran, ona sarılıp yapışan, besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutarak öldüren bir sarmaşıktır. Sarar, sarmalar, sardıkça büyür, büyüdükçe biraz daha sarmalar, suyunu emer. İşte “aşeka” ağacın can'ını alıp canan'ı yapan bir sarmaşıktır.) 

 

Şevk vuslattan öncedir, özlem ve hasrettir. Aşk ise vuslattan sonradır, hasret gidermektir...

 

Sevgiliye müştak olan, dünyadan ve dünyalılardan el etek çeker. İştiyak vadisine giren, Sevgilinin adı ve yâdı dışında hiçbir şeyle itminan bulmaz, aram olmaz, sakinleşmez, ünsiyet bulmaz. Gece-gündüz Sevgilinin zikriyle meşgul olur. Dilinde Sevgilinin adı, kalbinde Sevgilinin yâdı, gözünde Sevgilinin cemali/tecellisi... Ağlar; ama Sevgiliye varamadığı için, Sevgiliden ayrı olduğu için. Bu yüzden kavuşmak istediği Sevgiliye varmak için tüm güçlerini, her şeyini şevkle seferber eder, gece gündüz demeden Sevgiliye götüren Burak'a binip aşk diyarına hızla yol almak ister. Şevk yolcuğunda bazı nefhalarla karşılaşır, Sevgili birtakım tecellilerde bulunur sevenine. Ki buna tecelli de diyebilirsin, nefha da diyebilirsin, kemal da diyebilirsin, cezbe de diyebilirsin... Şevk Eri, Sevgiliye ait her bir kemale varınca da Aşk Eri olup, o kemalin âşığı olur; ama henüz kavuşamadığı cemal ve kemallere yönelik şevki öylece devam eder. Böylece kavuşmadığı ilahî kemallere karşı şevk duyarken, kavuştuğu kemallerde aşkı yaşar... Nihayet Sevgiliye tam kavuşunca artık Şevk tümüyle ortadan kalkar ve ortada sadece Aşk diye tek bir gerçek kalır... Burada da ağlar, ama Sevgiliye vardığı için sevinçten ağlar. Şevk gözyaşları yerini aşk gözyaşlarına bırakır...

 

O hâlde aşk, ulaştığın/kavuştuğun ilahî kemal ve tecellilerde vardır sadece ve sen o miktarda âşıksın Allah’a; ulaşmadıklarında/kavuşamadıklarında ise sende şevk vardır, o nedenle de onlara karlılık şimdilik şâıksın/müştaksın.

 

Kısacası; şevk, susayan birinin su peşine düşmesi, onu bulmaya çalışmasıdır. Aşk ise suyu bulması ve sarmaşık misali ona sıkıca sarılıp sahip olması ve ardından ona dönüşmesidir. Demek ki Sevgili şevk sayesinde bulunur (vuslat öncesi), aşk sayesinde de yaşanır (vuslat sonrası). Ayrıca sâlik her girdiği menzilde o menzildeki kemali elde eder, elde etmekle de aşkın bir parçasını yaşar.

 

Aşkın genelliği/kapsayıcılığı ve vahdeti (vahdet-i aşk) hakkında da bazı düşüncelerim var ki, bir gün nasip olursa onlar da kaleme dökülür Allah'ın izniyle. Ancak burada aşkın dört menziline ve seyrine işaret edip yazımı sonlandıracağım:

 

Aşkta Dört Seyir:

 

Bil ki:Âşık insanın bu gurbet evinde dört seyri vardır. Çünkü her şeyden önce, kendini bulması için, kendinden başka her şeyden vazgeçmesi, şehri ve şehirdekileri terk etmesi, çöllere düşmesi, toz toprağa karışması, yanıp yakılıp küle dönüşmesi, yellere savrulması, kalbindekileri yıldız misali kendine kılavuz edinmesi gerekir... Zira bu uğurda Ser'den geçmeyen, Dar'a gidemez. Dar'a gidemeyen Ser de bu yolda Serdar olamaz. Gönül dünyasındaki bu birinci menzilin adı Seyr-i Mine'l-Halk ile'l-Hak'tır. Halktan Hakk'a yapılan bu seyirde, bazen kendini çölün bağrına atarsın, hatta ara sıra canlılar yurdunu terk edip ölüler diyarını ziyarete gidersin... Bu aşamada, ölmeden önce ölerek "Varış O'nadır; O'ndan gelmişiz ve O'na gidicileriz."in sırrına varır, nefsini öldürmekle ölümsüzlüğün sırrını çözer, beden kafesinden kurtulup O'na gitmeyi arzularsın. Ardından "ben" diye tabir ettiğin kendinle baş başa kalmaya başlar, kendi âleminde tefekküre dalarsın. Böyle bir durumda, Sevgili'ye kavuşmak, O'nun cemal ve celal sıfatlarına mazhar olmak ve O'nun nurunda fani olmaktan başka bir çare bulamazsın! 

 

Böylelikle seyrin ikinci aşaması olan Seyr-i Mine'l-Hakkı ile'l-Hakkı bi’l-Hak merhalesine girilmiş olur. Yani Allah'tan Allah'a Allah ile yapılan yolculuk. Bu yolculukta, sâlik sadece Allah'ı ve Allah'ın isimlerini görür, O'nda fenayı bu seyirde bulur, fenadan sonra da O'nun isimlerinden bir veya birkaçında bekayı yaşar. Her şeyi ve herkesi bırakıp çölün bağrına atılan ve aşk acısıyla yanıp kavrulan insan bu merhalede çöldeki çok yüksek bir tepeye çıkar. Çıktığı tepede kimse onu görmez; ama o herkesi ve her şeyi çok rahatlıkla görür, onlarda Sevgilinin izlerinin temaşasına durur, her şeyde O'nu gördüğü gibi, her şeyi O olarak görür. Hatta gördüklerini bile O'nunla görür, her gördüğünde ancak ve ancak O'nu görür. Kendinden geçer, "kendi" diye bir şeyin ortada kalmadığının farkına varır. O'ndan başka bir şeyin olmadığını, var olan tek şeyin O olduğunu müşahede eder. Artık gördüğü her şeyde, öncesinde, sonrasında ve o anda O'nu görür, sadece O'na âşık olur... Böylece gören gözü, duyan kulağı, konuşan dili ve tutan eli O olur. O'nun ve eserlerinin temaşasına öyle dalar ki kendini kökten unutur, O'nda fani olur. Bir süre sonra yakza/uyanma haleti oluşunca da O'nun isimlerinden bir veya birkaçı şekline dönüşerek Baki ile baki olur.

 

Bunun akabinde ise üçüncü seyre başlar; Seyr-i Mine'l-Hakkı ile'l-Halkı bi'l-Hak... Yani Hak ve Sevgili rengine bürünen âşık, Mutlak Hakikat’ten sonlu varlık âlemine dönüş yapar bu menzilde. İşte burada aslından koptuğu için, melekût bağından ayrılıp da toprak âlemine düştüğü için firak acısıyla yanıp yakılır, sürekli vuslatı arar durur, asıl vatanına uçup gitmek ister. Mevlana'nın dediği gibi:

 

"Melekût bağının kuşuyum, değilim toprak âleminden

Kaç günlük bir kafes yapmışlar, şu naçiz bedenimden.

Her kim aslından uzak düşerse

Yine arar kendi vuslat zamanını."

 

Fakat içli içli ağlasa ve mahzun yüreğindeki hazin sevdasıyla hazin hazin yanıp tutuşsa da bir güneş misali kendisinde tecelli eden ilahî ışıkla etrafını ve etrafındakileri aydınlatır, bu aşk yolunun yolcularına kılavuz olur, aşk taliplerine aşkı öğretir. Böylece dördüncü seyir olan Seyr-i Mine'l-Halkı ile'l-Halkı bi'l-Hak aşaması başlar. İşte firaka mahkûm edilen âşık bu aşamada kendisine iyi, güzel dostlar, sırdaşlar ve yalnızlığında kuyular edinir.

 

Görünen o ki, dost mesabesindeki kuyu veya kuyular seyrin hem başında hem de sonunda gerekiyormuş...

 

***

 

Evet, bizler Sahra'mıza Sevda'yı nakşetmişiz. Sevda Sahrası'nda biten dikenler ise gül olur, kederler sürur olur, acılar şirin olur ve bütün sözler tatlı olur. Bu Sahranın bahşettiği mutluluk ise gecenin bağrında ağlayanlar, mülkten kopup melekûta mahkûm olanlar, firakta visali yaşamaya çalışanlar, incinenler, mahzunlar ve garibanlar için vardır. Bu vadideki insanlar hayatlarına giren her insanın önemini takdir edenlerdir, nimetin kadrini bilip muhabbetin ve karşılıklı alışverişin en güzelini karşısındakiyle yaşayanlardır...

 

Ama gel gör ki benim gibi biri ilimden, takvadan, irfandan, ahlaktan, hikmetten, şevkten, aşktan ve saire güzelliklerden ne kadar nasibini almış, bilmiyorum. Yoksa ben, Neyzen Tevfik'in de dediği gibi:

 

"Vâdi-i sevdâya düştüm, pür-gamım Şâhım Ali

Kimsesiz kaldım karanlık günde gümrâhım Ali

Doğmuyor mihr-i ümidim, çıkmıyor mâhım Ali

Gelmiyor mu gûşunebi-âh u eyvâhım Ali?

Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali

Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?

Rûsiyâhım, pür-günâhım, yok yüzüm Peygamber'e

İstemem bir türlü gitmek böyle rûz-ı mahşere

Eylerim belki tesâdüf der iken bir rehbere

Düşmüşüm elsiz ayaksız Âstân-ı Haydar'e

Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali

Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?"

 

Ama bütün bunlara rağmen yine de hak ve hakikat yolcusuaziz birilerinin insan hakkındaki güzel duyguları, bir gün onu elbet götürecektir içinde özlemle beslediği ve benimsediği o güzellikler vadisine... Çünkü iyilikler sevdalısı birinin güzellikler tezekkürü, güzellikler şeydalısıinsanı eninde sonunda tefekküre, ardından teessüfe ve pişmanlığa itecek ve ömrünün baharına hayıflanarak:

 

"Cinnet-i sevdâ ile bir anda yaptım bin günâh

Piş-i çeşm-i hâlkde oldum hacil ü rûsiyâh

Taş çıkardım âdetâ, şeytana giydirdim külâh

Pek yazık oldu bahâr-ı ömrüme, ettim tebâh."

 

Diyecek, hicâbla birlikte umudunu dile getirerek:

 

"Tuttuğum râh-ı şekâvettenhacîl oldum, hacîl

Çeşm-i im'ânım kapandı, bâtınen kaldım alîl

Hâlimi hoş görmemek de sence şimdi müstehîl

Nazrâ-ı affında çünkü "İnnehuşey'ünkalil."

 

Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali,

Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?" şeklindeki sözlerle kendisini yeisten kurtarıp umutlandıracak, böylece arzuladığı yolu Allah dostlarının yardımıyla bulmaya ve daha sonra izlemeye gayret gösterecektir… Sonuç olarak da bir gerçeğe varacak:

 

"Çıkmıyor bir an ciğerden derd-i sevdâ hançeri

Pençe-i aşkın esiri olduğum günden beri

Tâsüveydâ-yı dilimde hicr-i yârınahkeri

Ol kadar yandım, yıkıldım ki unuttum her yeri

Merhamet et hâlime her şeye agâhım Ali

Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali?"

 

İlahî'nin her cemal ve kemal sıfatının cümle aşk ve şevk taliplerinde tecelli bulması ümidiyle, gönlünüz her daim sonsuz ilahî aşk deryasına muttasıl olsun!..

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !