21 Eylül 2019 Cumartesi Saat:
05:59

Aşura'nın Düşündürdükleri

01-10-2016 23:17


 
Bismillahirrahmanirrahim
 
 
Bize mühlet veren, ömür veren ve tekrar bir Muharrem ayına, Hüseyin ayına, Hüseynî günlere ulaştıran, şehitlerin efendisiyle, özgürlerin babasıyla hemhal olmayı, onun zikriyle, hüznüyle ve ona dökeceğimiz gözyaşıyla gönlümüzü, ruhumuzu yıkama ve nurlandırmayı nasip eden Yüce Mevla’mıza sonsuz hamd u senalar olsun. 
 
Rabbim, ömrümüzün son anına kadar Hüseyin muhabbetini kalbimizden, Hüseyin adını dilimizden, Hüseyin nurunu hayatımızdan, Hüseyin hidayetini yolumuzdan eksik eylemesin. Ve mahşer gününde bizi Hüseyin ve dedesi, Hüseyin ve atası, Hüseyin ve anası, Hüseyin ve nur evlatları, Hüseyin ve vefalı ashabıyla haşretsin.
Değerli Hüseyin âşıkları, yüce dinimiz İslam, akıl, mantık, tefekkür ve tedebbür dinidir. Bu dinin temel kaynağı olan Kur'an-ı Kerim de onlarca ayetinde bizi akıl etmeye, düşünmeye ve tefekkür etmeye, kabullerimizi sağlam temellere oturtmaya davet etmektedir.
 
"Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir." (Yunus 100)
 
 "Sözleri dinleyip de en güzeline uyanları müjdele. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir." (Zümer, 17-18)"
 
"Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed, 24)
 
"De ki; Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." (Yusuf, 108)
 
Kerbela olayı ve Hüseyni kıyam, akıl etmeye, üzerinde derin derin düşünmeye değer en önemli olaylardan birisi, hatta en önemlisidir.
 
Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) kıyamı, şehadeti de zaten derin bir uykuya dalmış, tefekkür ve tedebbür özelliğini kaybetmiş, ağı karadan, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, Muaviyeleri Alilerden, Yezitleri Hüseyinlerden ayırt etme yetisini kaybetmiş insanların, ümmetin üzerinde, aklında, ruhunda büyük bir şok yaratarak olması gereken yere geri döndürmeyi amaçlıyordu.
 
Esasen ümmet, o kabiliyetini yitirmemiş olsaydı, Kur'anî ölçüler, gerçek Nebevî kriterler ve aklî mantıkî ilkeler üzerinden tefekkür etmesini bilseydi, Aşura olayı vuku bulmaz, Peygamber evlatları Kerbela meydanında kurban olmazlardı. Dolayısıyla Müslümanım diyen, Resulullah (s.a.a) ve onun sevdiği ve önemsediği şeyleri seven ve önemseyen her kes bu eşsiz ve emsalsiz olay üzerinde kafa yormalı ve ümmetin müşterek dertlerinin, problemlerinin kökenlerini ve onların çözüm yollarını merak ediyor ve bir görev olarak addediyorsa şayet (ki etmelidir), o halde bu olaya eğilmeli, araştırmalı, düşünüp taşınmalı ve konuyla alakalı, yüzlerce önemli sorunun cevabını bulmaya çalışmalıdır.
 
Ben bu yazıda bu gibi insanlara ve Müslüman kardeşlerime yardımcı olma niyetiyle, bir takım soruları gündeme getirip, onların cevabını bulmayı her kesin kendi çabaları ve hür vicdanlarına, insaf ve izanlarına bırakacağım.
 
1- Allah-u Teala’ın, İmam Hüseyin’in de dahil olduğu Ehlibeyt’'n meveddet ve muhabbetini Şura suresinin 23. ayetiyle risaletin bir karşılığı ve ücreti olarak ümmete farz kılmasındaki ilahi gaye neydi acaba?
 
Sadece Resulullah'ın (s.a.a) gönlünü hoş etmek, onu memnun etmek miydi? Böyle ise neden Sebe Suresi'nin 47.  ayetinde قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ “De ki: Ben sizden bir ücret istemişsem, o da sizin içindir. Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah'a aittir. Ve O, her şeye şahid olandır.”
 
2- Neden Allah Resulü (s.a.a) ümmetin müşterek nakillerinden olan hadisinde "Her şeyin bir temeli vardır, İslam’ın temeli de beni ve Ehlibeyt'imi sevmektir." buyurmaktadır? Bu nasıl bir sevgidir, ya da olmalıdır ki İslam’ın temelini oluşturmuş olsun? Acaba İslam ümmeti, bir önceki ayette bahsedilen ve risaletin karşılığı olarak ümmete farz kılınan sevgi ve bu hadiste bahsedilen İslam’ın temeli olma özelliği taşıyan sevginin hakkını verebilmiş midir?
 
3- Allah Resulü (s.a.a), Sekaleyn (iki ağır emanet) hadisi diye meşhur olan ve en önemli İslami kaynaklarda müştereken nakledilen hadiste şöyle buyurmaktadır: "Ben sizin aranızda iki ağır ve paha biçilmez emanet bırakıyorum. O ikisine sarıldığınız müddetçe asla, ama asla dalalete düşmezsiniz? Bu ikisi Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar. O ikisinden öne de geçmeyin arakaya da kalamayın. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın. Onlar sizden daha bilgilidirler. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız." (1)
 
Bu hadiste bahsedilen iki ağır emanetin ağırlığından kasıt nedir? Veya neden paha bilmezdirler?
 
Kur’an ve Ehlibeyt’in kıyamete kadar birlikteliği ve ayrılmazlığı neyi ifade ediyor?
 
Onlara sarılmanın anlamı nedir, ya da sarılmanın keyfiyeti, açıklaması nedir?
 
Dalaletten kasıt nedir? Nasıl Kur'an ve Ehlibeyt dalaletten korunma garantisidir?
 
Acaba Ehlibeyt'e kuru bir sevgi, bütün bunların karşılığı olabilir mi? Ya da bununla Ehlibeyt’e sarılma gerçekleşmiş olabilir mi?
 
4- Yine müşterek kaynakların naklettiği şu meşhur Nuh’un gemisi hadisine bakalım. Allah Resulü şöyle buyuruyor: "Benim Ehlibeyt’im Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur; ondan geri kalan boğulur, helak olur." (2)
 
Bu mübarek hadiste anlatılan Nuh'un gemisi misali olan Ehlibeyt'in gemisine binmenin ne anlama geldiğini hiç düşündük mü? Bu nasıl olur, nasıl olmalıdır?
 
Binmemek ne anlam gelir? Dolayısıyla kimler binmiş, kimler de binmemiş sayılır acaba?
 
5- Yine Allah Resulü’nün şu buyruğu: "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendisidir." (3) hadisini hiç düşündük mü? Ne demek istiyor Allah Resulü? Ayrıca dünyada efendi olmayanların cennette efendi olmalarının bir anlamı var mı? O halde onlar bu dünyada ümmetin efendileri olabildiler mi? Efendileri olarak kabul gördüler mi? 
 
6- Yine kaynakların müştereken naklettiği şu meşhur hadis: "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'den…" (4) 
 
Acaba Hüseyin'in Resulullah'tan olduğunu nasıl anlayacağız? Daha da önemlisi Resulullah'ın Hüseyin'den olmasının anlamı, hikmeti ve sırrı veya sırları nedir acaba?
 
Bu hadisi bazı cüzi farklarla nakleden muteber Sihah ve Sünen kitaplarından sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz:
 
Sahih-i Müslim, Bab-u Fezail-i Ali (a.s), c..7, s.122, Sünen-i Tirmizi, c.2, s.308, Müsned-i Ahmed, c.3, s.17, Es-Sünenü’l- Kübra, c.2, s.148, Müstedrekü’s-Sahihayn, c.3, s.109, Et-Tabakatü’l-Kübra, c.2, s.194, El-Camiü’s- Sağır, c.1, s.104, Mecmeü’z-Zevaid, c.1, s.170, Kenzü’l-Ummal, c.6, s.309, İhyaü’l-Meyyit (Suyuti) Hadis: 56, Es-Sevaiku’l- Muhrika (İbn-i Hacer), S.141,143,148..., Sünenü’d-Darimi, c.2, s.431, (Kitab-u Fezaili’l-Kur'an), Usdü’l- Gâbe, c.3, s.92-147, Yenabiü’l-Mevedde, s.36-37- 38...
 
7- Aynı şekilde; "Benim Ehlibeyt’imi kendi aranızda, vücuttaki baş ve baştaki iki göz gibi kabul edin. (Tabiatı ile) başsız bir beden düşünülemeyeceği gibi, baş da gözler olmadan yolunu bulamaz." buyururken neyi amaçlıyordu Allah'ın Habib'i acaba?
 
8- Acaba Allah Resulü'nün normal şartlarda ve normal insanlar için aşırı sayılabilecek nitelikte onlar hakkındaki bu ilgi, alaka ve muhabbetinin arka planında yatan nedir?
 
Hikmet peygamberi olan Resulullah, haşa yersiz ve aşırı bir davranış ve tutum içerisinde miydi ve dolayısıyla ümmeti de aynı yanlış yöne mi yönlendirmek istiyordu?
 
Değilse (ki kesin öyledir) o halde Resulullah bütün bunlardan neyi amaçlıyordu? O hikmet, amaç ve hedef neydi sizce?
 
9- Peki sizce bu sorular düşünmeye değer sorular değil mi? Eğer değildir diyorsanız, artık söylenecek bir şey yok. Eğer değerse, o zaman bu sorular hakkıyla algılandı mı?
 
Ya da cevabı anlaşıldı mı ümmetin kahir çoğunluğu tarafından? Acaba bu ayet ve hadislerde Ehlibeyt ve Hz. Hüseyin ümmet arasında başkalarından farklı bir yere ve makama oturtulmamış mıdır? Yoksa bütün bunlara rağmen onların diğer Müslümanlar ve sahabeden hiçbir farkı yok mu acaba? Eğer ikincisiyse, yine söylenecek söz yok artık! Eğer birincisiyse, o yer ve makam nedir, ya da nasıl olmalıydı?
 
10- Acaba bu sorular cevabını bulmuş mudur dersiniz? Emanetlere sahip çıkıldı mı dersiniz? Ehlibeyt'in gemisine binildi mi dersiniz? Onlar bedendeki baş, baştaki iki göz yerine konuldu mu dersiniz? Eğer böyle ise neden Resulullah’ın vefatından yarım asır geçmeden Hz. Hasan zehirletilerek şehit edildi? Kerbela olayı neden vuku buldu? Yoksa her şeye rağmen bu ikisinin arasında bir çelişki yoktur mu demek gerekir?
 
10- Bu kadar kısa bir zamanda neler oldu, neler değişti, hangi taşlar yerinden oynadı da ümmet Muaviyelerle, Aliler, Hasanlar, Yezitlerle Hüseyinler arasında bir fark görmedi? Hatta Muaviyeler Alilere, Hasanlara ve Yezitler Hüseyinlere tercih edilip, ümmetin meşru halifeleri diye iş başına getirilip biat edildiler? Ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla bir kenara çekilip suskun kaldılar?
 
11- Peygamber'in evladı, onun ciğer paresi, onun elinde büyüyen, ilim ve irfanının varisi olan Ehlibeyt’inden, özellikle Hz. Hasan ve bilhassa Hz. Hüseyin'den en azından diğer sahabe ve İslami şahsiyetler kadar istifade edilmiş midir? Kaynaklara müracaat edip bir bakın; işin ehli olan kimselere bir sorun, onlar kanalıyla kaç tane hadis nakledilmiştir acaba? Sonra dönüp tekrar kendinize, aklınıza ve vicdanınıza bir sorun. Bu durum Allah'ın ve Resulü'nün onlara atfettiği konumla, verdiği değerle, koyduğu yerle örtüşüyor mu?
 
12- Acaba Muaviye ve daha sonra da oğlu Yezid’in Müslümanlara halife olması, bir yol kazası ve tesadüf müydü? Eğer böyle idiyse, o zaman aynı şeyi diğer Emevî ve Abbasî halifeleri için de söylemeniz gerekir? Yok değilse, o zaman işi bu noktaya getiren sebepler ve arka planda bulunan ve buna zemin hazırlayan etkenler nelerdi acaba?
 
13- Yukarıda bahsedilen özelliklere sahip olan, en azından akıllı, âlim, tutarlı bir Müslüman ve insan olarak Hz. İmam Hüseyin'in bir avuç insanla Yezid’e karşı kıyamının mantıklı bir izahı olmalıdır herhalde? Aksi takdirde Allah ve Resulü'nün onlar hakkındaki o önemli referansların herhangi bir anlamı kalmaz. O zaman sormak lazım, Hz. Hüseyin neden kıyam etti? Durumu az çok fark ediyordu. İnsanların ne kadar duyarlı davranıp davranmayacağını Hz. Hüseyin gibi birisine zor olmasa gerek? Buna rağmen bu işe girişiyorsa, bunda makul gerekçeler aramak gerekmez mi?
 
14- Esasen Hz. Hüseyn'in şehadetinden yıllarca evvel, daha yeni dünyaya geldiğinde Allah-u Teala'nın Resulü’ne olayı haber vermesi, Resulullah’ı ağlatması, Resulullah’ın defalarca müslümanlara bunu anlatıp onları ağlatmasının sırrı neydi?
 
Hekim olan Rabbimiz hikmet peygamberine bunu neden yaptırdı?
 
15- Hz. Hüseyin neden ailesini, çocuklarını, yakınlarını, risalet hanedanının kadınlarını da kendisiyle birlikte bu maceraya sürükledi acaba? Sadece kendisi, yarenleriyle birlikte gidemez miydi? Gitmesi daha uygun olmaz mıydı?
 
16- Hz. Hüseyin Mekke'deyken neden haccını yarıda kesti ve haccını umre-i müfredeye çevirerek Hac mevsiminde Mekke'den ayrıldı?
 
16- Hz. Hüseyin'in ashabı ve yareninin özelliklerini bilmek, araştırmak ve öğrenmek gerekmez mi? Nasıl olur 72 iki kişi 30 bin kişiye karşı, yılmadan, zerre kadar korkmadan, öleceklerini bildikleri halde, susuzluktan kavruldukları halde kahramanca savaştılar ve şehadeti dört elle kucakladılar? Onları bu noktaya getiren, böyle bir iman ve inancı, şecaat ve cesaret, aşk ve vefayı onlara kazandıran neydi?
 
17- Karşı cephede bulunanların durumu da gerçekten incelenmeye, irdelenmeye değer. Nasıl olur, Müslüman olduklarını iddia eden bu yaratıklar, boş ver verin Müslüman olmayı, hiçbir normal insanın asla yapamayacağı ve eşi benzeri bulunmayan onca gaddarlığa ve vahşiliğe imza attılar? Kaldı ki bunlar, ümmetinden olduklarını iddia ettikleri Peygamberlerinin evlatları, yakınları, ciğerpareleriydi. Bir insanı bu noktaya getiren, bu kadar alçaltan sebepler ne olabilir acaba?
 
18- Kendi peygamberlerinin evlat ve yakınlarıyla bu şekilde davranan başka bir ümmet var mı acaba? Biz araştırdık bulamadık. Siz biliyorsanız söyleyin?
 
19- Acaba bu müstesna kıyamdan, Peygamber oğlundan bizim ümmet olarak alacak dersimiz, derslerimiz mesajlarımız yok mu? Olamaz mı? Olması gerekmez mi?
 
Acaba bizler ne kadar bunun gayret içerisindeyiz?
 
20- Hz. Hüseyin'in Medine'den Kerbela'ya kadarki konuşmaları, okuduğu hutbeler ve verdiği mesajları okumak, dinlemek, üzerinde tefekkür ve tedebbür etmek gerekmez mi?
 
21- Bu mesajları bize hatırlatan, bu dersleri bize ileten, Muharrem ve Aşura meclisleri ve merasimlerini yadırgamak mı gerekir, takdir edip istifade etmek, hatta bu merasimlerin düzenlenmesine öncü olmak mı?
 
22- Muharrem ve Aşura geldiğinde tıpkı Cebrail’in ağlattığı, Resulullah’ın ağlayıp, ağlattığı, başta Hz. Ali olmak üzere bütün Ehlibeyt İmamlarının ağlayıp ağlattığı ve buna teşvik ettiği gibi bizim de onlara uyarak, Hz. Hüseyin'e ağlamamız, ona yapılan zulümleri, dile getirmek, Kerbela olayını zinde tutarak bu kıyamın insanlara örnek olması ve daima mesaj vermesini sağlamak mı gerekir? Yoksa bunları yadırgamak mı? Kararı sizin hür vicdanlarınıza bırakıyorum.
 
Ben, yazacağım mersiyeye giriş olsun diye bu sorulardan iki tanesini cevaplamak istiyorum.
Evet, Hz. Hüseyin’e o gün de birileri itirazda ya da nasihatte bulundular. Aslında Peygamberin buyurduğu üzere, ona sarılmalı ve ondan nasihat, öğüt, yol yordam öğrenmeleri gerekiyordu. Ama onlar nasihat verme derdindeydiler. İşte Medine’den çıkacağı zaman neden sonucu baştan belli olan bir harekete kalkıştığını sorduklarında şöyle buyurdu: "Ceddim Resulullah'ı rüyamda gördüm.' Ey Hüseyin, çık Irak'a doğru; Rabb'in seni şehit olarak görmek istiyor.' buyurdu."
 
Peki, neden çoluk çocuğunu, kadınları da kendinle götürüyorsun dediklerinde de şöyle buyurdu: “Resulullah, ‘Allah-u Teâla onları da esir olarak görmek istiyor.’ buyurdu." (6) 
 
Çünkü Hüseyni kıyam ancak bu şekilde asıl hedefine ulaşacaktı.
 
Evet, Hz. Hüseyin'in rüyası, büyük Ceddi Hz. İbrahim'in rüyasına benzemiyor mu?
 
O da rüyasında oğlu İsmail'i kurban ettiğini görmüştü. Ve büyük bir teslimiyet içinde İlahi emri uygulamaya kalkıştı. İmtihanını ve teslimiyetini en güzel şekilde hem özü hem de aziz oğlu İsmail sergilediler. Ama arada bazı farklar da vardı:
 
* Orada Kurban sadece oğuldu. Ama burada hem baba hem oğullar, kardeşler, yeğenler akrabalar vardı. İmam Zeyn-ül Abidin’in deyimiyle 18 tane kurban vardı ki yeryüzünde emsalleri yoktu.
 
* Orada Kurban gerçekleşmedi, ama burada….
 
* Orada kurbanın yanında anası, bacısı kardeşleri yoktu. Ama burada hepsi vardı.
 
* Orada kurban susuz değildi. Ama burada küçük kuzu kurbanlar bile susuzdu.
 
* Orada bir tek yetişkin kurban vardı, ama burada 80 yaşından tutun, 13, 12, hatta altı aylık kuzu kurbanlar bile vardı.
 
* Orada kurban boğazından kesilmek istendi sadece, ama burada kurban gefadan (enseden) kesildi.
 
* Orada kurbana saygısızlık yapılmadı. Ama burada kurbanların bedenleri üzerine at koşturdular. Başlarını mızraklara taktılar.
 
* Orada kurbanın yakınlarına hakaret ve işkence söz konusu değildi ama burada…
 
* Orada kurbanın yakınları esir alınmadı, ama burada…
 
_____
 
1- Oldukça meşhur olan ve çeşitli nakilleriyle tevatür derecesine varan bu hadis, muhtelif senetlerle birçok sahabiden nakledilmiştir. İbn-i Hacer bu hadisin 27 senetle nakledildiğini söylemektedir. (Es-Sevaiku’l- Muhrika, S.226)
2- Müstedrekü’s-Sahihayn (hakim), c.3, s.151, Mecmeü’z-Zevaid, c.9, s.168, Camiü’s-Sağir, c.2, s.533, Hadis: 8162, Hilyetü’l-Evliya, c.4, s.306, Es-Sevaiku’l- Muhrika (ibn-i Hacer), s.184....
3- Sahih-i İbn-i Hibban, c.15, s.413. Sünen-i İbn-i Mace, c.1, s.44. El-Mucemü’l- Kebir - Tabarani-, c.3, s.39.
4 Sünen-i Tirmizi, c.5, s.658, Elmüstedrek-u Ala’s-sahihayn -Hakim Nişaburi-, c.3, 194, Musennef-u İbn-i Ebi Şeybe, c.6, s.380
5- Mecmeü’z-Zevaid (Heysemi), c.9, s.172, El-Fusulü’l- Muhimme (İbn-i Sabbağ Maliki), s.8, Eş-Şerefü’l- Müebbed, s.58.
6- Biharü’l-Envar, c.44, s.364.
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !