10 Nisan 2021 Cumartesi Saat:
18:07
28-11-2016
  

Avrupa Tarihinde Hz. Muhammed (I)

Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında Avrupa'da öyle inançlar vardı ki, bu inançların temeli kuruntular ve efsaneler ile karışmış inançlardı.

Facebook da Paylaş

 

Avrupa Tarihinde Hz. Muhammed (I)

 

Resul CAFERİYAN

Tercüme: Rıdvan Murat ALTUN

 

Bayan Minu Samimi'nin "Avrupa Tarihinde Muhammed (s.a.a)" kitabı (Batıda Efsane ve Yalan Uydurmanın Bin Yıllık Öyküsü), kendi dalında çok güzel ve üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap olmakla birlikte, araştırma açısından ve izlemiş olduğu metot açısından gerçekten övgüye layık bir eserdir. Bu kitap, Batılıların bin yılı aşkın bir süredir Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açılarının nasıl olduğunu gösterebilecek bir kitaptır.

 

Kendisini "Perde Arkasında Tavus Tahtıa" adlı kitabı ile tanıdığımız Bayan Minu Samimi, öğrenimini Avrupa'da yapmış ve yıllarca İsviçre'deki İran Konsolosluğu'nda görev almıştır. En son görevi, 1355 (1976) ve 1357 (1978) yılları arasında Tahran'da Ferah Pehlevî'nin uluslararası sekreterliği olmuştur. İslâm inkılâbından sonra birkaç gün için tutuklanıp sorgulanmış ve sonra serbest bırakılmıştır. Ardından yurt dışına çıkmış ve Londra'da ikamet etmiştir. Onun gizlemeden genişçe yazdığı hatıraları, "Perde Arkasında Tavus Tahtı" adlı kitabında bulunmaktadır. Bu kitabında Pehlevî saltanatına hiçbir şekilde bağlılığı olmadığını açıkça ifade etmiştir. "Avrupa Tarihinde Muhammed (s.a.a)" kitabını yazarak da, dinine olan derin inancını koruduğunu göstermiştir.

 

Bu eserin taşıdığı önem, yazarının ömrünün beş yılını bu ciddi konuya sarf ederek Batılıların bin yıl boyunca tarih, din ve edep konularında yazdığı yüzlerce eseri inceleyip hazırlamasından kaynaklanmaktadır.

 

Kitabın orijinal dili İngilizcedir ve Abbas Mihrpuya Bey, İngilizce’den Farsça'ya tercümesini ustalıkla yapmıştır. Birkaç önsöz yazılmıştır. İlk önsöz, yayıncının kitabın değeri hakkındaki düşüncelerinden ve her faslın sonunda konu hakkında gerekli açıklamaların kendileri tarafından yapılması hakkındaki görüşlerinden oluşmaktadır. (s. 13 ila 16)

 

Diğer önsöz, İttilaat Gazetesi tarafından yazılmış ve "Övgüler ve Kınamalar" unvanı ile kitapta yer almıştır. Bu önsözde, kitapta Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında övgü ve kınama olmak üzere iki türlü yargının var olduğu dile getirilmiştir. Daha sonra okuyucunun ilgili bölümlere başvurup kitaptaki bazı sert ibareleri görmeleri için bir fihrist sunulmuştur. (s. 17 ila 21)

 

Mütercimin görüşleri de "Mütercimin Önsözü" başlığında dile getirilmiştir. Bu bölümde yayıncının, her faslın sonunda kendi düşüncülerini açıklamaları yönünde araştırmacılara daveti de bulunmaktadır. (s. 23 ila 25)

 

Yazar, Farsça tercümeye yazmış olduğu önsözde metodunu açıklayıp İslâm kültüründen ne denli etkilendiğini dile getirmektedir. Yazar ayrıca, kültürlerin birbirlerine karşılıklı saygı duyması gerektiğine inandığını ve bu çalışmada, önyargılar, gerçek dışı örneklikler ve bir kültür mensuplarının diğer kültür mensupları hakkında zihinlerinde oluşturdukları yanlış tasvirlerle mücadele etmeye çalıştığını beyan etmektedir. Yazar, bu kitap ile ulaşmaya çalıştığı son hedefi şöyle açıklamaktadır: "Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında yaptığım mütalaalar ve araştırmalarla, doğum yerim İran ve genelde Müslüman halkların kendi kültürleri ile gurur duymalarını sağlamak ve kültürlerinin güzelliği ve günbegün yayılması yüzünden Batılıların haset ve düşmanlık besledikleri İslâm dininin, dünyada büyük bir kültürel ve siyasal güç olarak nasıl yayıldığını açıklamaktır." Yazar, bu önsözde diğer kitabı olan "Kendilerini Allah'a Adamış Yiğitler" adlı eserinden de bahsetmektedir. (s. 27 ila 32)

 

Diğer önsöz ise yazarın, kitabın İngilizcesine yazmış olduğu önsözdür. Burada, Batılıların Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açılarının değişik dönemlerde nasıl şekillendiği, Selman Ruşdi'nin kitabının ardından bu konunun yeniden gündeme getirilmesinin amacı ve Batılıların İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) yaklaşımları hakkında genel bir açıklama yapmaktadır. Bu önsöz, 2000 yılında Cambridge Üniversitesi'nde yazılmıştır. Önsözün sonu şöyledir: "Hz. Muhammed'in (s.a.a) mesajı, dostluk ve birlik mesajı idi, düşmanlık ve savaş değil… Eğer Batılılar, İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) saygı duymayı öğrenirlerse, Müslümanlar tarafından saygı göreceklerdir. (s. 33 ila 37)

 

Kitap bir giriş ile başlamaktadır. Bayan Minu Samimi burada, kitabın genel içeriğini, yardım alınabilecek kaynak eserlerle birlikte açıklamaktadır. (39 ila 50)

 

Kitabın hemen hemen her yerinde İslâm karşıtı Batılıların birçok görüşleri nakledildiği için, Hz. Muhammed'e (s.a.a) apaçık eleştiriler ve hakaretler göze çarpmaktadır. Hem yazar, hem mütercim ve hem de yayıncı, tekrar tekrar bu konuya dikkat çekmiş ve defalarca özür dilemişlerdir.

 

Kitap, on bir fasıl üzerine kurulmuştur. Birinci fasıldan üçüncü fasıla kadar, Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatının çeşitli boyutlarının beyanı, yazarın yardım aldığı eski ve muteber kaynaklar ile birlikte ele alınmıştır. Birinci fasıl: Mekke'ye Mesaj Getiren Muhammed (s.a.a). İkinci fasıl: Medine'de Muhammed'in (s.a.a) Hükümeti. Üçüncü fasıl: Maneviyat Araştırmasındaki Muhammed (s.a.a). Yazar bu üç fasılda, Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını kaynaklarda bulduğu şekilde kaleme almıştır. Bu fasılların bizim hedefimiz ile ilişkisi olmadığından özetini yapmadık.

 

Ancak yazar, dördüncü fasıldan on birinci fasıla kadar asıl konusu olan orta çağdan yirminci asra kadar Batılıların Hz. Muhammed hakkındaki fikirlerini kendi kaynaklarından aktarmış ve her fasılda, konuların tarihî gelişim süreçlerini, yazılan eserlere hâkim olan görüşlerin çeşitlerini ve yazılan eserlerin kendi dönemlerinde hâkim olan şartları ele almıştır. Bu fasıllar bazen genişçe işlenmiştir. Elbette bu, araştırılan konuların yazar için önemli olmasından kaynaklanmaktadır. Uzunca araştırılan konuların İngilizce bilenler için değil de, diğer dillerdeki insanlar için faydalı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.

 

Yazar için önemli olan, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında nakledilen görüşlerin araştırılması idi. Ancak gerekliliğine göre, İslâm hakkında belirtilen görüşler çerçevesinde de konuları ele almış ve araştırmasını tamamen o konular üzerinde yaparak kitabın ilgili bölümlerini sadece bunlara ayırmıştır. Elbette biz bu özette, bu tür mevzular üzerinde durmadık.

 

Her fasılda, tarihten bir dönem seçilmiş ve o dönem hakkında yazılmış önemli tarihî, edebî ve dinî eserlerden görüşler nakledilmektedir. Elbette bazen, tarih sıralamasına riayet edilmediği, bazı dönemlerin başka bir dönemden önce veya sonra ele alındığı görülmektedir.

 

Kitabın onuncu faslında "Haçlı Seferlerine Dönüş" başlığı araştırılmaktadır. Günümüzde bir yandan Batı ve Doğu'nun karşı karşıya gelmesi, bir yandan haçlı seferlerinin yeniden canlandırılması ve diğer yandan cihat ve "kutsal savaş" konularının gündeme oturması mevzuları irdelenmektedir. Bu fasıl, "Avrupa'da Muhammed (s.a.a)" konusu ile çok yakından ilgili bir fasıl değildir.

 

Bazı yazarların eserleri çok az araştırılmaya tabi tutulmuştur. Bunun sebebi bir takım zorluklar veya sınırlandırmalar olabilir. Washington Irving'in yazdığı ve Farsça tercümesi de elimizde bulunan "Mukaddes Tarih" adlı kitap bu konuda örnek gösterilebilir. Ele alınabilecek konuların, kitapta yer verilen diğer konulardan çok daha az olduğu dikkat çekecektir. Tüm bunlarla birlikte, "Avrupa'da Muhammed (s.a.a)" kitabı, çok değerli bir eserdir. Araştırılan tüm konular, daha geniş bir şekilde ele alınabilir. Ancak ilk adımı atmak gerçekten çok önemliydi. Bu adım, bizleri rahatlıkla Batılıların İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında bin yıldır zihinlerinde oluşturdukları gerçekdışı tasvirlerden haberdar etmekte ve İslâm kültürü ile Batı kültürünün ciddi anlamda karşı karşıya gelmesi hakkında bilgi vermektedir.

 

Daha önce, kitabın ilk üç faslının Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatı hakkında olduğunu belirtmiştik. Bu üç fasıl, kitabın asıl konusu ile bir irtibatı yoktur. Bundan dolayı biz, dördüncü fasıldan başlayacağız. Bu özette, bazen kitabın metnini olduğu gibi aktaracağız ve bazen de kitabın metninin arasına kendi görüşlerimizi ekleyerek konuyu irdeleyeceğiz.

 

Dördüncü Fasıl

 

Ortaçağın Başından Rönesans Dönemine Kadarki Süreçte Muhammed (s.a.a)

 

Bu dönemde, iki tarafta iki önemli olay meydana gelmiştir. Birincisi, eski Rum medeniyetinin yıkılması anlamına da gelen, Mukaddes Rum İmparatorluğu'nun kurulmasıdır. Avrupa'nın değişik bölgelerinde, kuzeyli barbar grupların üstünlük sağladı ve Mukaddes Rum İmparatorluğu resmen tüm Avrupa'da tanındı. Bu dönemde Hıristiyanlık, eski Roma gibi birleşik bir Avrupa kurma uğraşı veriyordu.

 

İkincisi, İslâm'ın doğuşu, gelişmesi ve yayılmasıdır. İslâm'ın genelde yayıldığı Hıristiyan bölgeler, Akdeniz sahilleri ve çevresiydi. Böylelikle İslâm, Hıristiyanlığın önemli ve güçlü bir rakibi konumuna geldi. Ayrıca bu dinin rehberi Hz. Muhammed (s.a.a), Hz. Mesih'in halefi olduğunu da iddia ediyordu. Bir taraftan teslisi inkâr ederken, diğer taraftan da Hz. Mesih'in çarmıha gerilişini de kabul etmiyordu. Elbette böyle bir şey, kilisenin tahammülünü zorlamaktaydı.

 

Bu iki olayın neticesi, mukaddes imparatorluk tarafından İslâm'ın ortadan kaldırılması ve mukaddes toprakların Müslümanların elinden alınması için haçlı seferlerinin düzenlemesi idi. Bu savaşlar, 1095 yılında başlamış ve 1270 yılına kadar sürmüştü. 1148 yılında yapılan ikinci haçlı savaşında Selahattin Eyyubî Hıristiyanları o bölgeden çıkardı. Bundan sonra her ne kadar haçlı savaşları yapılmışsa da her defasında Hıristiyanlar yenilmiş ve bu savaşlardan sonra bir daha Beytü'l-Mukaddes'i ele geçirememişlerdir.

 

Böyle bir dönem ve ortamda Avrupa'nın Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki düşünceleri şekillenmektedir. Bu şekillenme, Avrupalıların İslâmî Doğu ile irtibatlarından ve aynı zamanda Müslümanlarla düşmanlıklarından kaynaklanan bilgilerle oluşmaktaydı. "Karmaşa ve kan dolu yüzyılların ardından, hiçbir gerçekliği olmayan ve yalanlarla işlenmiş olan Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki tasavvur şekillendi ve tüm Avrupa'ya yayıldı."

 

Bu dönemde, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında Avrupa'da öyle inançlar vardı ki, bu inançların temeli her ne kadar İslâmî metinler olsa da, kuruntular ve efsaneler ile karışmış inançlardı. Böylelikle Avrupalıların İslâm hakkındaki genel kanısı, İsa Mesih'in yeryüzüne hâkimiyetinden önce ortaya çıkacak olan deccalın zuhurunun son alameti olması yönündeydi.

Hıristiyanlık inancında İsa Mesih'in birçok maddî mucizelerinin olmasından ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) mucizelerinin Avrupalılar arasında nakledilmemesinden dolayı, onlar arasında Hz. Peygamber'in şahsiyeti, yalancı ve insanları kandıran bir dolandırıcı olarak şekillenmişti. Resulullah'ın peygamberlik iddiası ise, sara hastalığının bir türünden kaynaklanan hastalık olarak Batılılar arasında yayılmıştı.

 

Bu dönemde İslâm medeniyeti, Avrupalıların önemli bir rakibi olarak gündemdeydi. Avrupalılar bu rakibi, İspanya ve Sicilya taraflarından tanımışlardı. İslâm'ın kısa sürede birçok ülkede yayılması, Avrupalıların haset duygularını körüklemişti. İslâm'a karşı duydukları haset sadece onun bir din olarak gelişmesinden kaynaklanmıyordu. İslâm, ilmî ve medeniyet açılarından gelişip yayılması da onların bu duygusunu alevlendiriyordu.

 

Batının Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki bilgileri üç yoldan oluşmaktaydı; Bizans, İspanya ve haçlı seferlerine katılan şövalyeler. Şamlı Aziz John, "De Haeresbus Liber" isimli kitabında Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında ilk yazan Hıristiyanlardan biridir. Bu şahıs, Hz. Peygamber hakkında, onun Hz. Hatice'nin (s.a) servetinden nasıl istifade ettiğini, savaşa ve kana susamışlığını ve cinsel münasebete olan aşırı ilgisini kitabında yazmış ve böylece orta çağa Hz. Muhammed'i (s.a.a) bu tasvirlerle tanıtmıştır. Cinsel münasebet hakkında dikkat edilmesi gereken nokta, böyle bir yapıya sahip bir şahsın, genelde zahitlik içeren orta çağ kilise düşüncesine ne kadar ters olduğudur. Zahitlik uğruna cinsel münasebette bulunmayan Hıristiyan din adamlarına, cinselliğe düşkün bir Muhammed portresinin ne kadar ters geleceği ve tepki gösterecekleri aşikârdır. Ayrıca Şamlı Aziz John, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bir grup yoldan çıkmış Hıristiyan'dan etkilendiğine ve sonra da onun Arapları etkilediğine inanmaktadır.

 

Orta çağ yazarlarından bir diğeri de Bad Moases'dir. Bu şahıs genelde bedevî Araplara ve onların savaşçılığa olan meyilleri üzerine yazılar yazmıştır. Arapları küstah, savaşa meyilli ve cahil olarak tanımlamaktadır. Hz. Muhammed (s.a.a) ve İslâm'dan bahsederken, Avrupa kültüründe bedevî Araplar manasına gelen "Sarasans" kelimesini birçok kez kullanmıştır.

 

İspanya, Avrupalıların uzun bir dönem İslâm ile iç içe yaşadıkları bir yerdir. O bölgedeki Hıristiyanlar, Müslümanlarla zorluk çekmeden uyuşmuş ve onların etkisi altında kalmışlardı. Kendi kültürlerini Müslümanların yaşantılarından etkilenerek yenilemiş ve en azından felsefî bir dille kültürlerini kaleme almışlardır. Aynı dönemde, Yahudi kültürü de İspanya'da yaygındı ve onlar da İslâm kültüründen etkilenmişlerdi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, çok doğal bir şekilde İslâmî metinleri ve Arap şiirlerini okuyorlardı. Ancak fazla geçmeden Hıristiyanlardan bir grup, kendi dindaşlarının İslâm kültürü içinde eriyip gitmesinden korktukları için İslâm'ı ve Hz. Muhammed'i kötülemeye başladılar. Bu, Hz. Muhammed hakkında o bölgenin insanlarının zihinlerinde oluşturdukları ilk tasvirlerdi. Bu dönemdeki insanların bazıları, Mukaddes Kitap'tan bölümlere dayanarak Hz. Muhammed'i deccalın çıkışı olarak nitelemişlerdi. Alvarus, dokuzuncu yüzyılın 845. senesinde şöyle yazmıştır: "Ne yazık ki akıllı Hıristiyan gençlerin hepsi, Arap kitaplarını okumaya yöneldiler… Hıristiyan kitapları hakkında ise, dikkate değer, okunabilecek kitaplar olmadıklarını düşünüyorlar."

 

"Mahunad veya bazen de Mahon, Mahomat, Fransızcada Mahon ve Almancada Makhmat isimleri, şeytan, ifrit ve put manaları ile eş anlamlıdır. Bu isimler, o dönemlerin Avrupalı Hıristiyan yazar, dinî tiyatro senaristleri, aşk ve yiğitlik üzerine roman yazan yazarlar tarafından türetilmiş isimlerdir."

 

Bu dönemde, yiğitlik üzerine Avrupa'yı öven birçok romanlar yazıldı. Tüm bu romanlardaki tek düşman Müslümanlardı. Bazı öykülerde Mahon'un (Hz. Muhammed -s.a.a-), Sarasanlar (bedevi Araplar) tarafından kendisine tapılan bir put olduğu söylenmektedir. Onlar açısından Hıristiyanlar babadan, Yahudiler Yehveh'ten nasıl yardım istiyorlarsa, Müslümanlar da Mahon'dan yardım istiyorlardı. Böylelikle Hz. Muhammed (s.a.a), orta çağ Avrupa'sındaki şarkı, piyes ve tiyatrolarda bir put olarak tasvir ediliyordu. Şaşırtıcı olan şey, İngilizcede "Mammetry" kelimesinin "Mahomat" kelimesinden türemiş olmasıdır. Bu kelimenin manası ise, şekil ve resimlere; yani putlara tapınmaktır.

 

Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında yazılan öykülerin bazıları o kadar uydurma ve aynı zamanda onun şanına ve şahsiyetine o kadar uzaktır ki, nakledilmeleri dahi utanç vericidir. Bu öyküler, halk arasında dilden dile yayılmıştı ve genelde en çok nakledilen öykülerdendi. Hz. Peygamber bunlarda neuzubillah puta veya şeytana benzetiliyordu ve daha sonraki dönemlerde yazılan öykülerde de bu şekilde devam etti.

 

İkinci haçlı seferinden sonra, haçlı ordusu Müslümanlar tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. Bunun suçunu da, onlara göre deccal veya sahte peygamber olan ve kendisine şeytan dedikleri Hz. Muhammed'e (s.a.a) attılar. İkinci haçlı seferlerinin teşvikçisi Papaz Aziz Bernard'ın karşısında, İslâm'ı doğru tanımaları için Hıristiyanları Müslümanlarla barışçıl yollarla anlaşmaya zorlamaya çalışan Papaz Calvin vardı. O, Kur'ân'ın hatalarını bulup, bunları Müslümanlara göstermeyi ve böylelikle onları Müslümanlıktan uzaklaştırmayı savunuyordu. Bu şekilde Müslümanları, Hıristiyanlaştırmayı istiyordu. Bu papaz, kendi geliri ile Kur'ân'ın Latince tercümesini Robert isimli bir İngiliz'e yaptırdı. Bu çalışma 1143 yılında tamamlandı.

 

Haçlı seferlerine karşı olan diğer bir kimse de Papaz Roger Bacon idi. O, hatta haçlı seferlerinden muzaffer olarak çıksalar bile Müslümanların Hıristiyan olmayacaklarına inanıyordu. Ona göre Hıristiyanlığın yayılıp gelişmesinin tek yolu, Hıristiyan öğretilerinin mantıklı ve barışçıl bir şekilde anlatılmasıydı. Rahip Bacon, Kindî, Farabî, İbn Sina, İbn Rüşd gibi âlimlerin Latinceye tercüme edilen kitaplarını okumuştu ve İslâm'ın günden güne gelişip yükseleceğini söylüyordu.

 

Bu dönemlerde Muhammed ismi, yanında küfür kelimeleri olmadan anılmıyordu. İngiliz şair William Langland, 1362 yılında basılan "Piers Plowman" isimli kitabında "Muhammed'i görüyorum, cehennem orduları arasında, cehennemin en dibinde olduğu bir hâlde" demektedir. Bu metinde Hz. Muhammed (s.a.a), Arabistan'da yeni bir din çıkartan mürtet olmuş bidatçi bir kardinaldir. Şair William'a göre Hz. Muhammed (s.a.a), deccalların öncü atlı birliğidir. Bu İngiliz şairden yüz elli yıl sonra, başka bir şair olan İskoçyalı William Dunbar, Hz. Muhammed'i (s.a.a) şiirinde cehennem protokolünün şefi olarak tasvir etmektedir.

 

Dante Alighieri ve onun İlâhî Komedya'sı bu halkaların diğer bir halkasıdır. Dante bu eserinde okuyucuları bir rehberin öncülüğünde cehennem, araf ve cennete götürmekte ve Hıristiyanlık düşmanlarının ne gibi işkencelere duçar olduğunu göstermektedir. İlâhî Komedya'nın yazılmasından sadece yirmi yıl önce, haçlı ordusu Filistin'deki son kalesi olan Akko'yu (Acre) terk edip Müslümanlara bırakmak zorunda kalmıştı. Bundan dolayı Dante, haçlıların devamlı yenilgilerinin etkisi altında kalmıştı. Bu komedide Hz. Muhammed'i (s.a.a) kendi elleri ile şişmiş göğsünü parçalayan bir günahkâra benzetmiştir. Dante'ye göre Hz. Muhammed'in (s.a.a) günahı, yalancı bir din çıkarmak, bir çeşit küfür sayılan vahiy nüzulü iddiasında bulunmak ve dünyaya fitne tohumları saçmaktır.

 

İlâhî Komedya, on dördüncü yüzyılın ilk on yılı içinde yazılmıştır. Orta çağ ve Rönesans'ın ortasına denk gelmesinden dolayı Avrupalılar için önemli bir yeri vardır. Madrid Üniversitesi Arapça üstatlarından biri, son günlerde yeni bir görüş ileri sürmüştür. Bu üstat diyor ki: "Dante, kitabında zirveye çıkarttığı bölüm, cehennemi tasvir ettiği bölümdür. Bu bölümde, meşhur olanın aksine Yunan mitolojisinden değil de, İslâmî öğretilerden etkilenmiştir." Üstadın görüşüne göre Dante, bazı nakillerde geçtiği üzere Cebrail'in Hz. Muhammed'i (s.a.a) miraca çıkarttığı ve cehennemi gösterdiği konulardan etkilenmiş ve bunları "İlâhî Komedya" kitabında kendince tasvir etmiştir.

 

Dante, Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali'den (a.s) bahsettiği bölümü şöyle işlemiştir: "Ben, baştan ayağa onun dini ile kavgalı olduğum bir halde o (Muhammed), elleri ile göğsünü parçalamıştı. Bana baktı ve şöyle dedi: 'Bak, bedenim nasıl da parçalanmıştır.' Bak Mahomat'a ki nasıl da parça parça olmuş! Ali de benim hemen ardımda gözyaşları içinde. Burada gördüğün herkes, her ne kadar henüz yaşıyor olsa da, savaş ve düşmanlığı yayanlardır."

 

Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında böyle bir tasvir oluşturan Dante'nin bu kitabının, yüzlerce yıl sonra bile Hıristiyan Avrupalıların zihninde ne kadar derin etkiler bırakacağını tasavvur etmek mümkündür.

 

Beşinci Fasıl

 

Rönesans'tan Sonra Muhammed  (s.a.a)

 

Türk Tehdidi

 

Henüz Avrupalıların zihninden haçlı seferi yenilgileri silinmemişti ki, Türkler ortaya çıkmış ve bin yıldır almak istedikleri İstanbul'u 1453 yılında fethetmişlerdi. 1054 yılında Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birbirinden tamamen ayrıldığını bilmekteyiz. Bu iki kilise her ne kadar 1439 yılında barış antlaşması yapmış olsalar da, artık müttefik olmak için geç kalmışlardı. Şu an Ortodoks kilisesi merkezinin yıkılmasının üzerinden dört yüz yıl geçmektedir. O yıldan, ikinci dünya savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına kadar Türkler, beş yüzyıl boyunca Avrupalı Hıristiyanların kâbusu olmuştu. Şaşırtıcı olan şey şudur: Müslümanlar 1492'de İspanya'yı tamamen kaybettikten sonra, Müslümanların Avrupa'da bulunması sona ermişti. On altıncı yüzyılda ve ondan sonra artık Arapların ismi bile anılmıyordu. Avrupalıların İslâm adına tüm düşünce ve duyguları "Türkler" isminde özetlenmeye başladı. Bundan dolayı, bu dönem Hıristiyan edebiyatında Hz. Muhammed (s.a.a), kötü Arapların değil, kötü Türklerin timsali olarak resmedilmekteydi.

 

İstanbul'un fethedilmesinin ve Doğu Rum düşünürlerinin İstanbul'dan Batı Roma'ya kaçmasının ve İtalya'nın kuzeyine yerleşmelerinin neticelerinden biri, eski Yunan dönemindeki klasik düşüncenin canlanması ve zamanla da bu düşüncenin Rönesans'ın çıkış noktası sayılan Hümanizm'e dönüşmesidir. Hemen ardından matbaa sanatının gelişmesiyle birlikte Avrupa'da çok büyük gelişmeler yaşandı.

 

Ancak ne Avrupa'daki bilgi alış verişinin gelişmesi ve ne de orta doğuya yapılan yolculuklar Avrupalıların Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki fikirlerini değiştiremedi. Bu dönem eserlerinde, Hz. Muhammed (s.a.a) hâlâ efsanevî tanrı, sihirbaz, kâhin ve hilekâr bir kimseydi. Hâlbuki İslâm ülkelerine sefere çıkan Avrupalı seyyahların seyahatnameleri, İslâm'ın tevhit, kıyamet, ahlâk ve ibadet gibi emirleri ile dolup taşıyordu. İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında doğru bilgilerin mevcut olmasına rağmen, matbaa tekniğini günbegün geliştiren Avrupa'nın yalan ve uydurma bilgilere önem verip bunların yayılmasına katkıda bulunması şaşırılacak bir şeydir doğrusu.

 

Elbette doğru bilgileri aktaran seyyahların yanında, yalan ve uydurma haberlere yer veren seyyahlar da yok değildi. Avrupalılar arasında yaygın olan öykülerden biri de Hıristiyan seyyahların kaleminden anlatılan Hz. Muhammed'in (s.a.a) Rahip Bahira (veya Buheyra) ile olan irtibatının öyküsüdür. Fransız seyyah Sargan Mandovil bu konuda şöyle yazmaktadır: "Muhammed devamlı bu Hıristiyan rahibin yanına gelirdi. Rahiplerden gerekli olan bilgileri aldıktan sonra kendi adamlarına onları öldürtürdü." Bu seyyahın Fransızca yazmış olduğu seyahatnamesi, Avrupa dillerinin birçoğuna tercüme edilmiştir.

 

Benedict rahiplerinden Hegdan, İngilizceye üç defa -1387, 1495 ve 1527 yıllarında- tercüme edilen "Dünya Tarihi" adlı eserinde öyküler nakletmektedir. Bunlardan biri şöyledir: Muhammed devamlı başının üstünde uçması için bir güvercin terbiye etmişti. Bu güvercinin de kendisine vahiy getiren "Ruhu'l-Kudüs" olduğunu iddia ediyordu. Öykülerden bir diğeri de, yine Hz. Muhammed'in (s.a.a) bir deve terbiye ettiği ile ilgiliydi. Bu öyküde Hz. Muhammed'in (s.a.a) deveyi sadece kendi elinden yemek yiyecek şekilde terbiye ettiği geçmektedir. Öykünün gerisi şöyledir: "Muhammed bu devenin boynuna Kur'ân asmıştı. Deveye yaklaştığında, hayvan dizlerinin üzerine çökerdi. Muhammed Kur'ân'ı devenin boynundan alır ve halka Kur'ân'ı göstererek "Bu İlâhî mesajdır" derdi. Hegdan'e göre cinsel cazibelerin serbestisi, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Hıristiyanlığı zaafa uğratmak ve İslâm'ı kuvvetlendirmek için seçtiği yollardan biriydi. (Zira Hıristiyan din görevlileri ve dindarlar, uzlete çekilmek ve hizmet etmek için evlenmemek gibi bir düşünceyle, kendilerini cinsellikle ilgili her şeyden arındırmaya çalışıyorlardı. Buna karşın İslâm'ın evliliğe izin vermesi, hatta önemle üzerinde durması, sonuçta insan olan ve fıtratları gereği eş arayan insanları kolaylıkla bu dine cezp edebilirdi.)

 

John Lloyd, 1430'lu yıllarda yazmış olduğu "Şehzadelerin Düşüşü" adlı şiirinin bir bölümünde, Hz. Muhammed'in (s.a.a) sihirbaz ve yalancı bir peygamber olduğunu, amaçlarına ulaşmak için zengin bir kadınla evlendiğini, o kadının servetiyle ordu kurup Bizans imparatoru Heraklius ile savaşa tutuştuğunu ve onun malik olduğu bölgeleri İskenderiye'ye kadar aldığını söylemektedir. Bu şahıs ayrıca, kendisinin değinmesinden önce, orta çağda Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında çokça dile getirilen sara hastalığına duçar olduğunu da söylemektedir. John Lloyd eski bir öyküyü de bu eserinde nakletmektedir. Bu öykü, Hz. Muhammed'in (s.a.a) vefatının öyküsüdür. Öyküye göre Hz. Muhammed (s.a.a), -neuzubillah- sarhoşluktan kaynaklanan bir sara nöbeti nedeniyle ölmüş ve bu yüzden şarap ve domuz eti haram edilmiştir.

 

Bu efsanelerin bazı Hıristiyan yazarlar tarafından kaleme alındığı ve bunların orta çağdan kaldığı dikkate alındığında, Avrupalıların İslâm, Kur'ân ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki bilgilerinin doğru bir kaynağa dayanmadığı ortaya çıkmaktadır. Hatta Kur'ân hakkında yazan şahısların birçoğu, henüz Kur'ân'ı okumadıkları hâlde görüşlerini belirtmekteydiler. Zira Kur'ân, 1649 yılından önce İngilizceye tercüme edilmemişti.

 

Elbette Rönesans'ın ilk başlarında, bazı hakaretlerin ortadan kaldırılması için bir takım faaliyetler de başlamıştı. İspanyol bir kardinal olan John Segvuyayi, İslâm ve Hıristiyan dinleri arasındaki sorunları savaşın bitireceğine inanmıyordu. Bu şahıs, sorunların giderilmesi için, yine İspanyol olan bir Müslüman'a Kur'ân'ı tercüme ettirmişti. Elbette 1458'de ölümünden sonra bu Kur'ân kaybolmuştur. Gerçekte onun din görevlisi olan arkadaşları bu Kur'ân'ı sakladılar. Kardinal John Segvuyayi, yine kardinal olan Alman Nicolas'a İslâm ve Hıristiyan dinleri arasındaki düşmanlığın bitirilmesi ve bu iki dinin barıştırılması amacıyla bir konferans verilmesi gerektiğini yazmıştı.

 

Bu dönemde, İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki ortak noktalardan haberdar olan kimseler de bulunmaktaydı. İstanbul'un fethi zamanında Papa olan Ainas Silius, Fatih Sultan Mehmet'e şöyle yazmıştı: "Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında sayılamayacak kadar çok ortak noktalar vardır. Bir olan Allah'a inanmak, âlemin bir yaratıcısı olduğuna inanmak, imanın zaruri olması, uhrevî hayat, ceza ve sevap gününün varlığına inanmak, ruhun ölümsüz olması, mukaddes bir kitaba inanmak ve hayatı düzenlemek için onun emirlerine uymak ve bunlar gibi daha birçok konu ortak usullerimizdendir." Bununla birlikte, Ainas Silius, Fatih Sultan Mehmet'e yazmış olduğu bu mektubunda ondan, Hıristiyan olmasını istemiştir!

 

Müslümanların, Hz. Mesih'in çarmıha gerildiğine inanmasalar da onu korumak için vermiş oldukları zorlu mücadele ve onun hakkındaki övgüleri, Hıristiyanları şaşkınlığa düşürmektedir. Elbette Müslümanların, Hz. Mesih'in çarmıha gerildiğine inanmaması nedeniyle, onun hakkında yapmış oldukları onca savunma ve övgünün, Hıristiyanların geneli tarafından görmezden gelinmesine yol açmıştır.

 

İstanbul'un fethinden sonra, Avrupa'nın dinî içerikli edebiyat eserlerinde İslâm hakkında belirtilen görüşler, Türklerin katılığı ve kan dökücülüğü hakkında yazılan görüşlerden oluşmaktadır. Bu tarz düşünceye sahip olan kimselere göre, Türklerin kötü olması, İslâm'ın kötü olmasıyla eşanlamlı sayılmaktadır. Türklere beslenen aşırı düşmanlık, Christopher Marlov'un 1588'de yazmış olduğu şiirinde, Türklere saldırısından dolayı Timur'dan övgüyle bahsetmesine neden olmuştur. Bu şiirinde Timur'un dilinden Hz. Muhammed'e (s.a.a) sayısız hakaretler etmiş ve Timur'un emriyle Kur'ân'ın yakılmasına dair bir sahne tasvir etmiştir. Bu şiirde Timur, Hıristiyan'mış gibi anlatılmıştır.

 

Constantiniyye'nin (İstanbul) Müslümanlar tarafından alınması bugüne kadar Hıristiyanların kalbini dağlayan olaylardan biridir. Bundan dolayı, İstanbul'un fethi tiyatro senaryolarında ve şiirlerde kendisinden en çok bahsedilen konu olmuştur. Hatta William Shakspeare, 1600 yıllarında yazmış olduğu 5. Henry tarihsel oyununun senaryosunda, 5. Henry'nin dilinden Fransa Kralı'nın kızı Catherina'ya şöyle demektedir: "Gel! Seninle, Constantiniyye'ye gidip Türklerin sakalına yapışacak ve onlarla savaşacak yarı Fransız, yarı İngiliz güzel bir çocuk yapalım." Hâlbuki 5. Henry'nin öyküsü, İstanbul'un fethinden 33 yıl öncesine; 1420 yılına aittir. Shakspeare'in düşmanlık duygusu, aradaki bu tarihî hatayı göremeyecek kadar çoktur. Veya yine düşmanlığından dolayı bu farka önem dahi vermemektedir.

 

Altıncı Fasıl

Mesih Muhalifi Muhammed (s.a.a)

 

Kilise Islah Döneminde Hz. Muhammed (s.a.a) ve İslâm

 

Martin Luther King on altıncı yüzyılın yirmili yıllarında, Katolik Kilisesi'ne ve Papa'nın şahsına muhalefet etmeye başladı ve Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi. Bu olaydan sonra Avrupa'da temel sayılan kutuplaşmalar başladı. Bir hümanist olan Erasmus da, tüm ihtilaflara rağmen diğer din ve mezheplere karşı ılımlı olmayı savunuyordu. Hıristiyanlık içinde bu ihtilafların çıkmasıyla birlikte, Avrupa'nın genelinde Martin Luther'ın görüşleri yayılmış ve Papa deccal sıfatını alarak Hz. Mesih'in karşısında bir güç olarak anılmaya başlamıştı. Protestan mezhebinin kurucusu olan Martin Luther, aynı zamanda İslâm ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) çok ağır eleştiriler yapmaktaydı ve bu eleştiriler kendi görüşünü paylaşan Hıristiyanlar arasında yayılmaktaydı. Orta çağda deccal sıfatı Hz. Muhammed'e (s.a.a) layık görülürken, artık Protestanlar tarafından Papa gerçek deccal sıfatıyla anılıyordu. Deccal meselesi Hıristiyanlıkta çok önemli bir yer kaplamaktaydı. Caramoul "Rum Papası Deccalın Kendisidir" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Tanrımız ve insanlık kurtarıcısı İsa Mesih'ten sonra hiçbir ilim, 'Deccal'ın hakikatini ve manasını öğrenmek kadar önemli değildir." Rönesans'ın başlarında ve sonrasında Avrupa bu karmaşanın içine düşmüştü. Deccal, Papa mıydı, yoksa Türkler miydi veya Yahudiler yahut Hz. Muhammed (s.a.a) miydi? Luther, deccalın hakiki manasının Papa'da tecessüm ettiğine inanmaktaydı. İngiliz Protestanlar hem Papa'yı hem de Hz. Muhammed'i (s.a.a) deccal kabul etmekte, ancak Papa'nın durumunu içteki bir düşman olduğundan daha ön planda ele almaktaydılar.1550 yılında yazılan bir oyun senaryosunda, Türkler ve Katoliklerin kıyaslandığı bir bölümde şöyle denilmekteydi: "Türkler sizden bin kez daha iyidirler." Kötülük açısından Hıristiyanlık içindeki meseleler ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) kıyaslanmasında ise John Wycliff, 1384 yılında yazdığı "Biz Batılı Mahomat'ler" adlı şiirinde Hıristiyan batı içindeki kötülüklere işaret etmekteydi. Ele aldığı noktalar, Kilise içindeki adaletsizlikler, kötülükler, kötü davranışlar, hırs ve tamah idi.

 

On altıncı yüzyılda vuku bulan Hıristiyan dünyasındaki bölünmeler, Türklerin çok ciddi bir tehlike olduğu döneme ve Macaristan Krallığı'nın yenildiği döneme rastlamaktaydı. Böyle bir dönemde İslâm ile mücadele yine öncelikli bir durumdu. Bu yüzden Martin Luther King yaşlılık döneminde Mount Kruche'nin kitabı olan "Kur'ân'a Reddiye" kitabını tercüme etmişti.

Bu dönemde İslâm, Avrupalıların gözünde çok güçlü görünmekte ve "Tanrının lütuf ve desteği Türklere yönelmiştir" şüphesi doğmuştu. Bu yüzden Martin Luther, "Kurtuluş İslâm'da mıdır yoksa Hıristiyanlıkta mı?" konusuna da değinmek zorundaydı. Luther'ın itirafları arasında, onun şüpheye düştüğü göze çarpmaktadır. Hatta bu itirafları arasında "Neredeyse Muhammed'in peygamberliğe yakın bir makamının olduğunu ve Türklerin ve Yahudilerin mukaddes bir yol üzere olduklarını kabullenecektim." sözleri bulunmaktadır. Bu sözlerden sonra şeytanın vesveselerini kendinden uzaklaştırdığını beyan etmektedir!

 

Türklerin Avrupa için çok ciddi bir tehlike olmasına rağmen Luther, Papa'nın deccal olduğuna inanmakta ve "Deccal Hıristiyanlık içindedir, dışarıda değil." demekteydi. O, tüm bunları söylemekle birlikte, eserlerinde, dış tehlike olarak Yahudileri, Türkleri ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) göstermekte ve bunların aleyhine birçok sözler beyan etmekteydi.

 

Anlaşıldığı kadarıyla Martin Luther, 1542 yılında ilk olarak Kur'ân tercümesi ile karşılaşmış ve okumuştu. Ancak Hz. Muhammed (s.a.a), bir olan Allah'a inandığı ve dolayısıyla İsa Mesih'in rububiyetini inkâr ettiği için, hâla Martin Luther'a göre yalancı bir peygamberdi. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a) söylemlerini Allah'tan değil şeytandan alıyordu. Bu yüzden Hz. Muhammed'in Papa ile bir farkı yoktu. Martin, mucizesi olmadığı için Hz. Muhammed'i (s.a.a) yalancılıkla suçluyordu. Hz. Muhammed'in (s.a.a) bu kadar başarılı olmasını da, onun hileciliğine, zekâsına, yalanlarına ve maharetine bağlıyordu.

 

Tevhit konusu bir taraftan ve İsa Mesih'in rububiyetine itikat diğer taraftan, Yahudilerin ve Müslümanların, Hıristiyanlara yönelttiği iki ciddi eleştiridir. Luther da bu konuya değinmiştir. İçindeki Yahudi ve İslâm düşmanlığı beyanlarında görülmektedir. O, Yahudilerin ve Müslümanların bu iki konu hakkındaki eleştirilerine sinirlenmekte ve "Yahudilerin ve Müslümanların mantığı bize feryat ediyor. 'Allah hakkında böylesi bir inanç nasıl kabul edilebilir? Nasıl olurda Allah hizmetçi kabul edilir? Allah nasıl günahkâr bir insan olabilir?' diye bize soruyorlar." demektedir. O, Hıristiyanlara Hz. Muhammed'in Kur'ân'ını okumamalarını, kendi inançlarına sıkıca sarılmalarını öğütlemekte ve "Sizler, Muhammed ve Papa'nın ilerleyip gelişmelerine bakmayın ve İsa Mesih'te tanrının vücut bulduğuna dair inancınızı koruyun. İsa ile çarmıha gerilin." demekteydi.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler