10 Nisan 2021 Cumartesi Saat:
18:14
05-12-2016
  

Avrupa Tarihinde Hz. Muhammed (II)

Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında Avrupa'da öyle inançlar vardı ki, bu inançların temeli kuruntular ve efsaneler ile karışmış inançlardı.

Facebook da Paylaş

 

EHLADER ARAŞTIRMA BÖLÜMÜ

Resul CAFERİYAN

 

Tercüme: Rıdvan Murat ALTUN

 

Yedinci Fasıl

 

Hümanist mi Yoksa Duygusuz mu?

 

Avrupalıların 17. yy Eserlerinde Hz. Muhammed (s.a.a)

 

1683 yılında, Türklerin Viyana dışında yenilgiye uğramalarının ardından artık Avrupalılar için Türk tehlikesi azalmaya başlamıştı. Diğer taraftan on yedinci yüzyıl, aydınlanma döneminin başladığı ve hümanizmin yayıldığı bir yüzyıldı. Immanuel Kant (1724-1840) dönemi, aklın hâkimiyetinin; başka bir deyimle akıl çağı dönemi idi. Bu dönemde fikir özgürlüğü de yeni yeni gündeme gelmeye başlamıştı. Güçleri yetenler, çeşitli sınırlama ve sansürlere rağmen yine de fikirlerini beyan edebiliyorlardı.

 

On sekizinci yüzyılda İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) saldırılar aynı şekilde devam etti. Geçmiş ile aradaki tek fark, eleştirenlerin İslâm ve İslâmî konulara değil de, sadece Hz. Muhammed'in (s.a.a) şahsına odaklanması idi. Bu dönemde yine eski dönemlerdeki söylemler tekrarlanıyor ve bazen de yeni ve farklı eserler basılıyordu.

 

Fransız Abe Douvertue, 1724 yılında yayınladığı "Kur'ân'ın Yazarı Hakkında" isimli kitabı incelendiğinde, orada yapılan eleştirilerin orta çağdan kalma eleştiriler olduğu görülecektir. Hz. Muhammed'in (s.a.a) kılıç zoruyla dinini yayması ve sorumsuzluk taraftarı olması bunlardan bazılarıdır. Abe Hz. Muhammed'in (s.a.a) gizlice Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid'i okuduğunu ve bunlardan yararlanarak kendi dinini oluşturduğunu iddia etmektedir. Aynı şekilde, yine orta çağda alay edip insanların nefret etmesini sağlamak amacıyla uydurulan, Hz. Peygamberin zengin bir kadınla evlenmesi ve vahiy konusunun aslında bir hastalık olduğu mevzusuna değinmektedir.

 

Cont de Boulainvilliers, 1782 yılında Kant'ın görüşlerine karşı olarak "Mahomat'in Hayatı" isimli bir kitap yazdı ve Hıristiyanların aksine İslâm'ı, asil, fıtrata uygun, sade ve mantık üzere kurulmuş bir din olarak tanıttı ve kilisenin ileri sürdüğü "Muhammed'in dini akıl dışı bir dindir" iddiasını reddetti. Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.a) dininden daha mantıklı, daha akla uygun ve daha kabul edilebilecek bir dinin olmadığını ileri sürdü. Cont, orta çağ eleştirilerinden biri olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) medenî olmayışı iddiasını da kabul etmemekte, bununla da kalmayıp Müslümanların örf ve adetlerini savunmaktadır. Mesela, sünnetin bedenin sağlığı açısından iyi olduğunu, domuz etinin sıcak bölgelerde hastalığa yol açtığını, gusül ve abdestin sıcak bölgelerde çok faydalı olduğunu söylemektedir. Ancak Cont de Boulainvilliers'ın bu hareketi sonuca ulaşamamış ve gerçekdışı zihniyeti değiştirmeye yetmemiştir.

 

Bu dönemde, Avrupalıların yeni düşüncelerine uygun, yeni eleştiriler de kaleme alınmıştır. Buna örnek olarak "Muhammedîzm Aleyhine Bir Konuşma" adlı eser gösterilebilir. Burada sıcak bölgelerde hayal gücünün daha kuvvetli olduğu ileri sürülmektedir. Yani İslâm tamamen bir hayal ürünüdür ve taassup ile canlılığını korumuştur. Ona göre bu inanç, soğuk bölgelerde de akıllı fakat cahil insanlar yüzünden yayılabilir.

 

John Antouan 1747 yılında basılan kitabında, Hz. Muhammed'i (s.a.a) makam düşkünü bir fert olarak tanıtmakta ve onu kendi isteklerine ulaşmak için dini tahrif etmekle suçlamaktadır. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a), konuşmada zor duruma düştüğünde güç kullanan bir şahıstır. Antouan Hz. Muhammed'i (s.a.a) Caramoul ile kıyaslamaktadır. Her ikisinin karısı da eşlerini yüreklendiriyordu.

 

Antouan kitabının 2. bölümünde İslâm'ın kadınlara bakış açısı hakkında şöyle demektedir: "İslâm'a göre kadınlar ruh gibi bir meziyetten yoksundurlar, bu yüzden cennete de gidemeyeceklerdir." Daha sonra Antouan, orta çağda iddia edilen Hz. Muhammed'in (s.a.a) cinsel temayülleri konusunu eleştiri açısından ileri sürmektedir. Bu konu Deidru üzerinde de etki bırakmıştı. Bu yüzden o şöyle demektedir: "Mahomat, kadınların dostu, ancak aklın düşmanıdır." Aslında Deidru'nun Hıristiyanlığa da inancı yoktu ve şüpheciliği, felsefi bir görüşe ulaşmada etkili bir yol kabul etmekteydi. Bu durumda şu noktaya özellikle dikkat çekmek zorundayız ki, o dönemde Hz. Muhammed'i ve İslâm'ı eleştirenlerden bir bölümü aslında dinin kendisini eleştiriyorlardı, Hz. Muhammed'in şahsını değil. Fransa'da Hıristiyan din adamlarının hala etkili olduğu bu zamanda, Deidru gibi şahıslar İslâm'ı sansürsüz, çok ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Elbette onların amacı Hıristiyanlığı yüceltip İslâm'ı küçük düşürmek değil, dinin kökünü kazımaktı.

 

Deidru ve Delambre'ın gözetiminde hazırlanan ve on sekizinci yüzyılın ortalarında basılan bir ansiklopedide Hz. Muhammed (s.a.a) için de bir bölüm ayrılmıştı. Onun hakkında yazılan yazı eleştiri ve övgü ile karışıktır. O, bu eserdeki kısa hayat hikâyesinde kudreti nedeniyle övülürken yine cinsel temayülleri, çok evliliği kabul etmesi ve peygamberlik iddiasında bulunması yüzünden yerilmekteydi. Bu eserdeki görüşler, Pierre Beel'in görüşlerinden etkilenmiş havası taşımaktaydı. Zira o da "Tarihî Kültür Eleştirileri" kitabında aynı şeyleri yazmaktaydı. Pierre hatta Hz. Muhammed'in İran'daki güzel kadınları ele geçirememekten korktuğu için İran'ı almaya çalıştığını da yazmaktadır.

 

Bu yüzyılın en meşhur yazarlarından biri de Fransız Walter idi. O, her türlü radikalliğe ve taassuba karşıydı. Kendisinin belirttiği üzere en güzel eseri 1738 yılında yazdığı "Mahomet ou le Fanatisme" adlı oyun senaryosudur. Bu senaryo yazıldıktan 3 yıl sonra sahnelenmiştir. Oyun, 14. Benedict'in özel teveccühünü kazanmış ve Osmanlı Sefirinin tepkisini çekmiştir. Daha sonra Osmanlı'nın resmi itirazı ile bu oyun sahneden kaldırılmıştı. Bu öykü, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki eskiden kalma düşünceler üzerine yazılmıştı. Hz. Muhammed (s.a.a), kan içici bir savaşçı olduğu, kudrete aç, yağmacı, hileci ve dostlarını ortadan kaldıran bir şahıs olarak tasvir edilmiştir. Oyunda Ebu Süfyan, II. Halife Ömer, Zeyd b. Harise ve birkaç kişi daha rol almaktadır. Senaryoya göre Hz. Muhammed (s.a.a), kudreti ele geçirmek için savaşan ve hedefine ulaşmak için -neuzubillah- mahremleriyle birlikte olan bir vicdansızdır. Oyunun ikinci perdesi, birinci perdeden daha kötüdür. Öyle ki, oyunun bu bölümü, temeli ortaçağ düşüncelerinden oluşan Hz. Muhammed'in (s.a.a) şahsına yapılan saldırılardan oluşmaktadır. Buradaki diyalogda Hz. Muhammed (s.a.a), Ebu Süfyan'a makam düşkünü olduğunu, Arap kabileleri birleştirebilecek bir plan yaptığını ve ilk fırsatta İran ve Rum bölgelerini ele geçireceğini açıklamaktadır. Hz. Peygamber Ebu Süfyan'a şöyle demektedir: "Bırak bu dünyanın viraneleri üzerine Arabistan'ı inşa edelim… O hâlde ben, bin yılın içinden çıkmış ve bedevî kanunları değiştirecek biriyim."

 

Elbette senaristin Fransa'nın kötü davranışlarından dolayı böyle bir olayın vuku bulması görüşünde olduğu ihtimali de vardır. Ama Walter'ın amacı ne olursa olsun, on sekizinci yüzyıl Avrupa'sındaki Batılıların zihninde Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında çok kötü tasvirler oluşturmuş ve ona acımadan merhametsizce hakaret etmiştir.

 

Bu senaryonun üzerine Mısırlı senarist Tevfik el-Hekim'in de 1936 yılında bir oyun yazdığını belirtelim. Tevfik yazdığı senaryoyu Sireyi İbn İshak'ın eserine dayandırmıştır. Bu yüzden onun senaryosu muteberdir. Ancak bu senaryo hiç perdelenmemiştir.

 

Walter, 1756 yılında yazdığı "Milletlerin Adetleri Hakkında Bir Makale" adlı eserinde Hz. Muhammed'i bu kadar etkileyici olduğu için övmektedir. Ancak hala onun yalancı bir peygamber olduğu konusunda ısrar etmektedir. O, Cont de Boulainvilliers'ın Hz. Muhammed hakkındaki övücü sözlerini de eleştirmektedir. Bir Hıristiyan bakış açısıyla, bir kimsenin hem peygamber hem de siyasetçi olmasını kabullenememektedir.

 

Hampfrey Paredou da on yedinci yüzyılın sonlarında "Mahomat'in Hayatında Yalancılığın Gerçek Anlamı" adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitabında, Hz. Muhammed'in cinsel temayüllerinden, hile ile insanları kandırmasından bahsederek yalancı peygamberlik görüşünü ispatlamaya çalışmaktadır. Bu kitap on yedinci yüzyıl Avrupalılarına çok etki yapmıştır. Hampfrey bir bölümde şöyle demektedir: "Mahomat'i bunca hileciliğe iten şey, onun makam düşkünlüğü ve şehveti idi."

 

 

1731 yılında Arabistan'a seferini anlatan bir kitap yazan Joseph Pits de aynı görüşleri ileri sürmekteydi. O, Hz. Muhammed'i (s.a.a) hileci ve şehvetine düşkün biri olarak tanıtmaktadır.

Hz. Muhammed'i (s.a.a) ilk savunanlar arasında "Bedevî Arapların Tarihi" kitabının yazarı Simon Akely ve 1734 yılında Kur'ân'ın tercümesini yayınlayan George Seyl bulunmaktadır. Bunlar öyle bir ortamda, yersiz taassuplara ve düşmanca tavırlara kapılmadan İslâm'ı ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını araştırdıklarını iddia ediyorlardı. Ancak o dönemin düşüncelerinin verdiği etki ile Akely dahi kitabının her yerinde Hz. Muhammed'in (s.a.a) ismini andığında "büyük hileci" sıfatını da eklemeden duramıyordu. O, bu düşünceleriyle bile Müslümanlardan bahsederken, onların fatih olduklarını söylüyor ve halka karşı davranışlarını överek onları savunuyordu. Akely, "Ali'den Sözler" unvanıyla 1717 yılında bir kitap yayınlamış ve Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini bu kitapta naklederek onun ilminin büyüklüğünden bahsetmiştir. Akely şöyle demektedir: "Biz Avrupalıların sahip olduğu az bir ilim dahi doğudan kaynaklanmaktadır… Barbarlığın tüm dünyaya yayılmasından sonra Müslümanlar Avrupa'ya ilim getirmişlerdir."

 

George Seyl de, Kur'ân tercümesini yayınladıktan sonra Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını anlatan bir kitap yazmış ve İslâm inançlarını nakletmiştir. Onun bu çalışması birçok tepki toplamış, düşmanca söylemlere maruz kalmış ve onun yarı yarıya Müslüman olduğu iddia edilmiştir. Seyl, bu kitabının önsözünde kendini savunmak için şöyle demektedir: "Muhammed ve Kur'ân'ı hakkında konuşurken, kendimi bunlar hakkında ileri sürülen utanç verici hakaret ve iftiralardan uzak tuttum. Ben kendimi, hem Muhammed ve hem de Kur'ân hakkında edepli ve nezaket çerçevesinde bir şeyler yazmakla muvazzaf gördüm." Elbette o, aynı önsözde Hz. Muhammed'in (s.a.a) yalancı bir peygamber olduğunu söylemekle birlikte, yaptığı güzel işleri de övdüğünü belirtmektedir. Seyl, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Arapları parça parça yaşamaktan kurtarıp birleştirdiğini ve değerli bir tanrıya yakınlaştırma adına yapılan işlerini övdüğünü söylemektedir. Seyl, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Arapları putperestlikten kurtarıp bir olan Allah'a davet ettiğine ve yapılan tahrifleri temizlediğine inanmaktadır.

 

Eğer bu sözlerin söylendiği zaman ve mekânı göz önünde bulundurursak, George Seyl'in ne denli cesarete sahip olduğunu anlayabiliriz.

 

Son zamanlara kadar el yazması bir eseri kalan ve on yedinci yüzyıl sonlarında Henry Stab tarafından yazılan "Muhammedizm ve Yayılışının Açıklanması ve Hıristiyanlar tarafından Yapılan Hakaret ve İftiralar Karşısında Muhammed'in ve Dininin Hakkaniyetinin İspatı" adlı eseri bulunmaktadır. Stab bu eserinde Hz. Muhammed'i (s.a.a) o zamana kadar gelmiş en büyük ve en akıllı kanun koyucu olarak tanımlamaktadır. Stab, Hıristiyanların Kur'ân'a yönelttikleri "Cennet, şehvet üzerine kurulmuş bir yerdir" eleştirisine de şöyle cevap vermektedir: "Hıristiyanlar nasıl cenneti kare bir şehir olarak tanımlama hakkına sahiplerse, Müslümanlar da cenneti kendilerince tanımlama hakkına sahiptirler." Stab hatta çok evliliği dahi şaşkınlık verici bir iş olarak görmemektedir. Zira bu konunun aynısı Tevrat'ta birçok kere zikredilmiştir. Stab, Hampfrey Paredou'ya da ağır eleştiriler getirmiş ve "İslâmî emirler hiçbir zaman şehveti kamçılayacak emirler değillerdir. Aksine evlilik müessesesi İslâm tarafından çok ciddi bir şekilde kontrol altında tutulmaktadır." demiştir.

 

Yazarının ismi belli olmayan bir makale, George Seyl'in tercümesinin yayınlanmasından bir sene sonra kaleme alınmıştır. Başlığı "Muhammedizm Üzerine Düşünceler ve Muhammed'in Davranışları" olan bu makalede yazar amacının Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında atılan iftiraları temizleyip onu temize çıkaracağını iddia etmektedir. Yazar atılan iftiralar hakkında şöyle demektedir: "İngiliz din adamları, Muhammed hakkında attıkları asılsız iftiralar nedeniyle çok kirlenmişlerdir."

 

Bu makalenin önemi, Müslümanların Hıristiyanlığın kurucusu İsa Mesih hakkındaki temiz ve savunmacı görüşlerine karşın, Hıristiyanların onların peygamberine yaptıkları iftiraları açıklamakta olduğundan ortaya çıkmaktadır. Bu makalede, İslâm topraklarındaki kiliselerin kendi inançlarına göre ibadet etme serbestisinin bulunmasını açıklanmaktadır. Buna karşın Avrupa'da Katoliklerin, kendi inançlarından olan Protestanlara dahi ibadet hakkı vermedikleri hatta onları katlettikleri beyan edilmektedir.

 

İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında dengeli görüş belirten daha başka yazarlar da bulunmaktadır. Bunlara bir örnek de Henry Bullingburg'tur. 1735 yılında yazmış olduğu bir kitapta, İslâm dininin tahrif edilmesinden bahsetmiş ve şöyle demiştir: "Putperestlik ve tahrif konularında hangi suçlama Muhammedîlere yapılmamıştır?" O, yapılan bu iftiraların haçlı seferlerinden dönen kimseler tarafından uydurulduğunu söylemektedir.

 

Adrian Roland da kendi kitabının "Muhammedîlerin İbadet Usulleri" başlığında şöyle demektedir: "Muhammedîler gerçektende bizim düşündüğümüz gibi deli değillerdir."

 

Alman senarist Lassing, "Hümanizm Tesiri Altındaki Akılcı Nathan" adlı senaryosunda insanî müşterek noktaları temel alarak, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin ortak noktaları olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bu oyunda bir yanda Yahudi Nathan, bir yanda Hıristiyan bir şövalye ve bir yanda da Kudüs hâkimi Selahattin Eyyubî, insan olma açısından iyilik ve kötülükleri sergilenmiştir, din açısından değil.

 

Tüm bunlarla birlikte muhalifler, telif meydanında da boş durmamaktadırlar. Norther 1703 yılında yayınladığı bir kitabında Hz. Muhammed'i (s.a.a) riyakâr, şehvet düşkünü ve hamiyetsiz bir kimse olarak tanıtmaktadır. O, bunları Almanca Kur'ân çevirinin önsözünde söylemektedir.

 

On sekizinci yüzyılın başlarında İslâm'a, Kur'ân'a ve Hz. Muhammed'e saldırlar, o dönemin siyasî konularından kaynaklanmakta idi. Hz. Muhammed'e yapılan bu dönemdeki saldırılar aslında on dördüncü ve on beşinci Loui dönemindeki Fransa'ya gösterilen tepkilerden kaynaklanmakta idi.

 

Genel olarak bu dönemde İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a), ciddi bir tehlike olarak görülmemekteydi. Zira Türkler dağılmaktaydılar ve Avrupalılar da on beşinci yüzyıldaki gibi onlardan korkmuyorlardı. Bu yüzyılın sonlarında; 1789 yılında büyük Fransa devrimi oldu ve bu olay Avrupa'nın köklü değişimlerine yol açtı.

 

Sekizinci Fasıl

 

Kahramanlara Tapınma Asrında Muhammed (s.a.a)

 

On sekizinci yüzyıl Napolyon adıyla başladı. Bundan dolayı kahramanlara tapınma dönemi de bu isimle başlamış oldu. Savaşlar ve yenilgiler, insanların düşünce yapılarında büyük etkiler yarattı. Vaterlo’da Napolyon’un yenilgisinden yedi sene sonra, Hegel "Tarihin Felsefesi" derslerini halka sunmuş ve sonraları Marx’ın tarihî görüşü, Materyalizmin temellerini atmıştır. Tarih bu konuda özgürlüğe doğru hareket ediyordu. Bu dönemde, büyük şahsiyetler ve kahramanlar önemli bir rol oynamaktaydılar. İlerlemede büyük ve önemli adımlar atan İskender ve Napolyon da, her ne kadar sürgün edilmiş ya da öldürülmüşseler de, bu kahramanlardan sadece ikisiydi. Tam bu noktada, Hegel'in aklında Muhammed yer almaya başlamıştı. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a) öyle birisiydi ki, kendi beceri ve dehasıyla Asya ve Afrika kıtalarının yapısını değiştirmişti. Ama Hegel, yine de Hıristiyanlığın üstünlüğünde ısrar ediyordu.

 

Bu dönemde, kahramanlara tapınma düşüncesi çok etkiliydi. Alman edebiyatçısı Goethe 1772 yılında “Muhammed” adında bir şiir kitabı yayınladı. Bu kitabın başlıklarından bir kısmı ise “Muhammed Şiiri” idi. Hz. Muhammed'i (s.a.a) uçsuz bucaksız bir nehire benzetiyordu. Her geçen gün azameti büyüyor ve insanları kendisiyle beraber sonsuzluk âlemine götürüyordu. Goethe’nin şiiri harika bir oluşumdu. Muhammed sonsuz bir nehirdi, çölleri suya doyuruyordu. “Muhammed'in Nağmesi” şiirini şu şekilde sona erdiriyordu:

 

Kardeşlerini ve evlatlarını, gözü yolda yaratana doğru götürüyordu. Mutluluk ve huzur selinde kalp evine doğru ilerliyordu.

 

Bu şiirde, Fatıma, Ali ve Zeyd b. Harise nehri izlemeye koyulmaktadırlar ya da peygamberin izleyicisi oldukları halde onları kapsayıp kuşatmaktadır. Goethe, Muhammed'i (s.a.a) kendi kitabı olan Kur'ân'ı ebedî bir miras olarak bırakan harikulade bir insan olarak övüyor. Bu şiir, Napolyon'un çıkışından yirmi sene önce yazılmıştı. O dönem ise, kahramanlara tapınma eğilimlerinin başladığı bir dönemdi.

 

 Rahibe olan Carolina Von Gunderode 1804'de “Çölde Muhammed Rüyası” diye bir şiir yayınladı ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) üstün, harikulade ve büyük bir şahsiyet olarak tanımladı. O Muhammed'in (s.a.a) vahiy aldığı sıradaki tecrübesini, İsa Mesih'in dua ve yakarışıyla ve Zerdüştlerin su, hava, toprak ve ateş tasviriyle bağdaştırmaktadır. Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.a), içinden gelen sesi dinleyerek kalp gözüyle hakikate vakıf olmak için kendiyle meşgul olmak, Yaratıcının onun kalbine üflediği ruhunu ihzar etmek istiyor. Bu şair, İslami rivayetlerde aslı olduğu üzere Hz. Muhammed'in nasıl vahiy aldığını, edebî ve hayalî bir şekilde aktarmış. Hz. Muhammed (s.a.a) mukaşefe ile uğraşma halinde, vücudu korku içinde ve bitkinken; ansızın hayret ve endişeli bir şekilde uykudan uyanıyor ve birdenbire yıldızlardan duyulan bir ses geliyor… ve o şaşkın bir şekilde feryat ediyor: "Bundan sonra hiçbir şey bana engel olamayacak. İlahî nur benim gelecekteki yol gösteren yıldızım olacak ve amellerim ve hareketlerim sonsuza dek baki kalacaktır."

 

Kahramanlara tapınma unvanını onun adıyla tanıdığımız ve “Tarihte Kahramanlık” adlı kitabın sahibi olan Carolina, diğer bir eseri olan “Kahramanlığın Peygamberde Yansıması Hakkında Bir Söz; Muhammed: İslam” kitabında Hz. Muhammed'i (s.a.a) insanlık tarihinde üstün bir kahraman olarak övüyor. Carolina kendi kahramanları için manevî ve dünyevî bir ilişki oluşturmuş. Bunlar ilham alarak insanlara yol göstermekte büyük başarılara ulaşmışlardır. Onun görüşünde kahraman, basiretli bir insan, sırdaş, gelecekten haber veren, gerçekleri bazı insanlara tefsir eden ve tarih yaratan bir insandır. Carolina, Goethe'nin hayranı idi. Onun İslamî irfan hayranlığından çok etkilenmişti. Tasavvur edilebilir ki, Muhammed'in (s.a.a) şahsiyetini vasıflandırırken daha önce Goethe'nin geçtiği yollardan geçiyordu. O “Peygamber'de Şekillenen Kahramanlık” adlı ikinci konferansında, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında şöyle diyordu: “Bin iki seneden bu yana, bu insanın dile getirdiği şeyler yüz seksen milyon insanın rehberi olmuştur. İnsanların çoğu, diğer sözler ne olursa olsun Muhammed'in sözlerine inanıyorlar.”

 

Orta çağdan o güne kadar Avrupa tarihçiliğinde ilk defa Hz. Muhammed (s.a.a) bu şekilde anılarak açıklık ve cesaretle, akait ve amelleriyle dünyaya kalıcı olarak etki etmiş büyük tarihî şahısların arasında yer aldı. O, hile ve ahmaklıktan oluşan Avrupa’nın akaidini, yine Avrupalıların tasavvur ve hayal gücünden kaynaklanan ve hiçbir hakikate dayalı olmayan salt kuruntuları, Hz. Muhammed'in (s.a.a) dinini temel alarak ret etti ve dedi ki: "Muhammed'i şair ya da peygamber olarak adlandırabiliriz. Zira onun dilinden dökülen konuşmaları normal ve sıradan bir insanın sözleri olarak hissetmiyoruz. Bu konuşmalar eşyanın gerçek hakikatlerinden kaynaklanıyor ve Muhammed bu hakikat üzere, onlarla beraber yaşıyordu." Hal bu iken ihtiyatlı bir şekilde de şöyle diyordu: "Muhammed'i seçtik ama en meşhur peygamber olarak değil… O hiçbir şekilde peygamberlerin en asili değil, ama ben onu doğrucu bir peygamber olarak biliyorum… Muhammed hakkında yaygın bir teori olan hilebaz ve düzenbaz olması doğru bir düşünce değildir." O Avrupalıların Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki ithamları hakkında şöyle diyor: "Tutarsızlığı Muhammed'e nispet vermeleri, batı dünyasının ukalalık ve terbiyesizliğidir." Yine ilave ediyor: "Muhammed'in doğumundan ölümüne kadar olan yaşantısında, davranışlarında hiçbir zıtlık görülmemiştir. Muhammed ömrü boyunca, huşunet, bencillik, makam düşkünlüğü, kayıtsızlık ve adaletsizlik ile savaşmıştır. Muhammed vahşilik ve yırtıcılığı ortadan kaldırmak için, kanunsuzluk ve karışıklığın yerine medenî ve ahlakî kanunlar sundu." O diyor ki: "Muhammed'in şehvet düşkünü birisi olması hakkında çok konuşup yazdılar. Ama bu konu hiçbir şekilde doğru değildir. Tam tersine bir zahit idi. İfrat ve tefritin her türlüsünü reddediyordu." Bu, o günün Avrupa’sında, Hz. Muhammed'e (s.a.a) yakışmayan ithamlarda bulunulan bir ortamda söz konusu edilen okyanustaki bir damla idi. Bunları İskoçyalı olan cesur Carolina dile getirdi. Bunun karşısında birçok eleştirmen ortaya çıktı ve çeşitli eleştirilerde bulundular. Ama ne olursa olsun Muhammed (s.a.a) konusunda gerçekleri görme yolu açılmış oldu. Birçok eleştirmen onun yaptıklarını Hıristiyanlığa ihanet saymışlardır. Carolina'nın kahramanlara tapınma teorisi yeni düşüncede önemli bir yer aldı. Nietzsche, Abransan'ın teorisine inanıyordu ama bu büyük insanların Allah tarafından gönderildiklerine inanmıyordu. Zira onun görüşüne göre Allah ölmüştü. Bu büyüklük ve güçlülük içteki bir takım değişikler idi ve adını sara koymuştu. Bu sara hastalığı, orta çağda Hz. Muhammed'e (s.a.a) nispet edilen sara hastalığı değildi. Bu beynin bir takım hareketleri sonucunda oluşan içten gelen bir şeydi ve insan buna dayanarak diğerlerinden farklı olabiliyordu.

 

Dokuzuncu Fasıl

 

Peygamberin Şehvetperest ve Katı Kalpli Olması Hakkındaki Hayaller

 

On dokuzuncu Yüzyılda Avrupalıların Tasavvurunda Muhammed (s.a.a) ve İslâm

 

On dokuzuncu yüzyıl, Fransız güçlerinin Napolyon önderliğinde Mısır'a girmeleriyle başladı. Bu değişim, Napolyon'un ideali olan Mısır’dan Suriye'ye geçmek ve oradan Beytulmukaddes'e ve sonra da İstanbul yoluyla Avrupa'ya geçmek düşüncesiyle başladı. Bu, güçlenmiş olan Avrupa’nın İslam âlemini tekrar hedef alınmasının göstergesiydi. Bu ideal gerçekleşmedi ve Napolyon yenilgiye uğradı. Hemen o dönemde, Avrupa’nın eski büyük düşmanı ve İslam âleminin en büyük devleti olan Osmanlı zayıflamakta, Avrupa, Rusya ve içteki sorunlar yüzünden gerilemekteydi. Avrupa’nın sömürgeci siyasetine sebep olan tüm dünyada iktisadı elde tutma duygusu, İslam âleminin büyük bir bölümünü de kapsamaktaydı.

 

Bunlar, bu yüzyılın başlangıcında kendini gösteren önemli faktörlerdi. Avrupa parçalanmış olan Osmanlı devleti topraklarını kendi himayesi altına alarak ve askerî bir güç kullanarak özerk devletleri ele geçirmeyi planlıyordu. Bu düşünce birinci dünya savaşına kadar ertelendi. Bu zamanda Avrupa ve İslam âleminin konumları tam tersine döndü. O döneme kadar İslam, geri kalmış Avrupa’nın karşısında ilmin ve kudretin mazharı olarak tanınıyordu. Şimdi ise durum değişmişti. Batılıların en büyük korkusu haline gelen İslâmî ilimler artık ortadan kalkmıştı. Bu değişim oryantalistliği de beraberinde getirdi. Bunun ilk göstergesi Avrupa gezgincilerinin yazılarında göze çarpmaktadır. Doğuya giden seyyahların sayıları gitgide çoğalmaktaydı. Doğu insanlarının kültürünü ve dinlerini daha yakından incelemeye başlamışlardı. Oryantalistler gördükleri sahneler karşısında hayrete düştüler. Doğu insanını romantik olarak adlandırdılar.

 

Böyle bir durumda dahi, batılıların düşmanlıklarının sona erdiği düşünülmemelidir. Savti, 1808'de yayınlanan ve İspanyalıların Müslümanlar karşısındaki yiğitlik ve kahramanlıklarını konu alan kitabın önsözünde şöyle yazıyordu: "Muhammed'in en büyük yanlışlarından biri takipçilerini birçok kadınla evlenmeye teşvik etmesiydi." O, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bu yöntem sayesinde eski sünnetleri koruma altına alabileceğini ve topluma hâkim olacağını düşündüğüne inanıyordu. Elbette zikretmeden geçemeyeceğiz ki, bazı batılı tarihçiler, cinsel konulardaki düşüncelerinin temel kaynağını Osmanlı saraylarındaki haremler oluşturmaktaydı; yeryüzündeki cennet, vahyin evlatlarından, kadınlarından ve kızlarından oluşmuş haremler, bir sarayda olan ağaç, su ve harika seramikler. Buna Munteskiyu'nun "İranlının Mektupları" adı altında sunduğu kitabı örnek verilebilir. Ama bu düşünce gezginciler tarafından zamanla reddedildi. Tier Theophile Gou 1853'te kaleme aldığı yazısında şöyle demektedir: "Müslüman bir erkek ve kadınlarının arasındaki metanet, ihtiram ve namus kavramından haberi olan biri, on sekizinci yüzyılda bizim yazarlarımızın şehvet hakkındaki uydurmalarını ve hayalciliklerini görmezlikten gelecektir."

 

Bununla birlikte şehvet düşüncesi, Avrupalıların, Muhammed ve Müslümanlar hakkındaki temel düşüncelerinden birini oluşturmaktaydı. Bunun örneklerinden biri de İngiliz şair olan Lord Bayron'dur. “Muhammed'in Cenneti” adlı şiirinde bunu dile getirmektedir. Kadınların hiçbir hakkı olmayan sadece erkeklere ait bir cennet, daha önce de değindiğimiz gibi ortaçağın yapısını oluşturan bir düşünce tarzıydı. Kur'ân’ın tasvirindeki cennet hurileri ve eşine rastlanmayan şarap, romantizm asrının şairlerini cezbeden bir konu idi. Elbette tahrif yine vardı ve hitap edilen kesimin aklında yer alıyordu. Goethe de bu şairlerden biridir. Hafız’a hayran olan bu şair, yine Hz. Muhammed’in cenneti hakkında şiirler yazıyordu.

 

Bu eğilimi, bazıları sevinçle karşılıyordu. Hainerich Haine, cinsel meselelerle fazla uğraşan biriydi. Batılıların yanlış algıladığı Doğu İslam’ındaki bu konuyu, batı Hıristiyanlığının karanlık, siyah ve kuru taassubuna tercih ediyordu. Böylelikle denge ne o şekilde sağlanabiliyordu ne bu şekilde. Gerçekte bu cehalet, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bahsettiği cennetin hakikatinin doğru anlaşılmamasından kaynaklanıyordu. Haine, Kur'ân’ın Almanca tercümesini okudu ve kendi içindeki istek doğrultusunda sadece huriler ve eşler onu kendisine cezp etti.

 

 Haine, bir öyküsünde İspanya'daki Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında konu olan Mansur adında bir âşıktan ve onun Selime adındaki maşukundan bahsedip sonunda onların birleşmesinden söz etmektedir. Kadın bu birleşme esnasında kendini cennette sanmaktadır. Güya böylelikle Hz. Muhammed'in cennet hakkında anlattıklarına inanmıştır:

 

"Hayır! Hayır! O temiz insan asla yalan söylememiştir.

Bu güzel gökler hakkında söylenen her şey doğrudur."

 

Haine 1824'de şöyle yazmaktadır: "İtiraf etmeliyim ki sen, Mekke’nin büyük Peygamberi, büyük bir şairsin ve Kur'ân'ın, her ne kadar da Buis'in tercümesinden (Almanca) okuduysam da, kolay kolay aklımdan silinmeyecektir."

 

Victor Hugo 1829 yılında kahramanlıkları anlatan “Doğulular” adlı eserinde, fazlasıyla ifrat etmiş ve doğuluların şehveti ve vahşilikleri hakkında gerçek dışı tasvirler ortaya koymuştur. Burada konu yine haremler, genç kızlar, güzel kokular ve gülsularıydı. Bu tür düşünceler yine Avrupalıların Osmanlı padişahlarının haremleri hakkındaki hayallerinden kaynaklanıyordu. Öyle haremler ki, duvarları altı bin insanın kesik başlarından oluşmuştur. Anlatımda kesik başlardan biri dile gelmektedir. Bu baş, şairin dili olmakla beraber İslâm’ın boyunduruğu altında olan Yunanlı bir askere aittir. Buradan anlaşılıyor ki, Türklerin Avrupalılarla olan savaşları İslâm’ı tasvir etmede çok büyük rol oynamıştır. Yunanistan’ın bağımsızlık arzusu Osmanlının yok olmasını isteyenlerin en güzel arzularından biri idi.

 

Avrupalılar bu dönemde, kilisenin ruhbaniyetinden kurtulmaya çalışıyorlardı. İslam’ın tahlilinde, dünyaya bakış açıları bir yandan ve şehvet ile lezzet alma sıfatlarına bakış tarzları bir yandan çaresiz ve başıboş kalmışlardı. Geyboun “Rum İmparatorluğunun Çöküşü” adlı kitabında, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında kısa bir kesit getirmekte ve onu düzenbaz ve şehvetperest olarak nitelendirmektedir. Ama sözünü şöyle bağlamaktadır: "Bu, Hıristiyanlarda olmayan ama insan hayatının sağlığı ve takviyesi için gerekli olan bir şeydir."

 

Görüyoruz ki ortaçağda olan tasvirlerin hepsi on dokuzuncu yüzyılda da bulunmaktadır.

 

William Muir dört ciltlik kitabında, Hz. Muhammed’in (s.a.a) hali hakkındaki izahatında, Mekke ve Medine arasındaki farklılıklara değinmektedir. Medine'de durumun değiştiğini, burada güç, makam sevgisi ve nefsi tatmin etmek konusunun, peygamberin mücadeleci yaşantısıyla kaynaşmaya başladığını dile getiriyor. Bunların hepsi dünyevi yöntemlerle ele geçirilen şeyler olduğunu söylerken, gökyüzünden gelen haberlerin siyasi davranışları açıklamak amacıyla olduğunu belirtiyor. O, Allah’ın peygambere birçok kadın alabilme hakkını vermesine de itiraz ediyor.

 

Bu konunun aynısı, özellikle Muhammed’in cenneti konusu Washington Irving'in 1851'de Londra'da yayınlanan "Muhammed’in Hayatı" adlı kitabında da belirtilmiştir.

 

Aluis Sprenger yukarıdaki şahısların tersine, "Muhammed'in Hayatı ve Öğretileri" adlı kitabında Hıristiyan Avrupalıların "Muhammed nefsinin esiriydi" görüşüne karşı çıkıp şöyle yazıyor: "Araştırmalarımın sonunda şuna inandım ki; İslam’ın temeli ne kanla, ne canla, ne de bir insanın istemesiyle oluşmuştur. Zamanın gerekliliğinden oluşmuştur. Ben, Muhammed'in ne bir kahraman –Carolina'nın görüşünün tersine- ve ne de şeytanın maşası olmadığını göstermeye çalışıyorum."

 

Teur Andrei 1918'de “Muhammed’in Şahsiyeti” adlı bir kitap yazdı. Bu kitabında Hz. Muhammed'in (s.a.a), dinsel ve toplumsal bir ıslahçı olduğunu cahil Arabistan’ının görüntüsünü sildiğini, halkına yeni bakış açısı getirdiğini, düşüncede yenilikler oluşturduğunu söylemektedir.

 

Marguliyus da 1905'de "Muhammed'in Hali" hakkında bir kitap yazdı. Hedefi Hz. Muhammed'i (s.a.a) Avrupalı yazarların yüzyıllar önce yapmış olduğu ithamlarından temize çıkarmak idi. O, çok tartışılan Hz. Muhammed'in (s.a.a) çok evliliği konusunda şöyle yazıyor: "Hatice’nin vefatından sonra Muhammed'in çok evlenmesinin sebebi, Avrupalı yazarlar tarafından fevkalade ve acayip bir şehvet olarak dile getirildi. Bu evliliklerin genel sebebi saf ve temiz bir hedeften oluşmuştur. Evliliklerinden bir kaçı da siyasi nedenlerden dolayı idi. Peygamber etrafındakileri ve takipçilerini kendine daha da yakınlaştırmak istiyordu. Şüphesiz Ebu Bekir ve Ömer’in kızlarını hanımlığa kabul etmesindeki neden de buydu."

 

Bunlarla beraber Marguliyus ortaçağda Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında var olan hilecilik gibi bazı düşüncelerden kurtulamamıştır. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sı, akılcılık iddialarına rağmen bu tür düşüncelerden kurtulamamıştır. On dokuzuncu yüzyılda, 1846'da yayınlanan “Ez Kur-ı Nehil Ta Kahire-i Kebir” adlı eserde İslam'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) en kötü şekilde hakaretler edilmiş, İslam dini acımasız ve akıl dışı bir din ve kurucusu da nefsinin esiri biri olarak tanıtılmıştır.

 

Onuncu Fasıl

 

Haçlı Seferlerine ve Cihatlara Dönüş

 

Osmanlı İmparatorluğunun Sonlarında İslâm

 

Osmanlı imparatorluğunun çökmesiyle Avrupa en büyük arzusuna ulaştı. Bunu bir yüzyıldır bekleyen Avrupa, Osmanlı'nın erken dağılması için bahane arıyordu ama Rusya, Avrupa’nın etkisini engelliyordu. General Allen 1917'de Beytulmukaddes'e geldiğinde şöyle dedi: "Şimdi haçlı seferleri tamamlanmış oldu." Üç sene sonra 1920'de Fransız askerleri Dımışk'ı (Şam) işgal ettiler. Komutanları, Selahattin Eyyübi’nin kabrinin yanına gidip ona hitaben şöyle dedi: "Selahattin biz geldik." Avrupalı askerler Hıristiyanlık adına Müslümanları öldürdüklerinde medeniyet getirmek için öldürdüklerini söylüyorlardı ama işin gerçeği sömürgecilikti. Bu defa da, medenî olmak için Avrupalıların vermiş olduğu uğraş, onların gurura kapılmalarına neden oldu. Bu gurur, onların İslâm dünyasını küçük görmelerine, diktatörlük ve geri kalmışlıkla suçlamalarına sebep oldu. Kurt Kramer, İngiltere’nin ilk konsolosu 1908’de “Modern Mısır” adında bir kitap yayınladı. Bu kitabında her ne kadar Müslümanların parlak geçmişlerine değinmiş olsa da, İslam dinini, kendini ıslah edemeyecek ve ihya edemeyecek bir din olarak tasvir etmekte, Müslümanları sıradan, çocuksu, mantıksız ve yeteneksiz olarak beyan etmektedir.

 

İslam dinini, doğunun diktatörlüğü diye itham etmek, Hz. Muhammed’in (s.a.a) asrında Medine’de dinlerin özgürlük tecrübelerini ve Kur’ân’ın öğretilerini görmemezlikten gelmek moda olmuştu. Avrupa’nın gözünü, kazandıkları zaferlerin, Osmanlının ortadan kalkmasıyla en parlak dönemlerini yaşamalarının ve İslami toprakların siyasi-maddi kaynaklarına sahip olmanın sarhoşluğu bürümüştü. Bunun neticesinde katı sömürgecilik, insanları katletmekten çekinmiyordu. Kendi sultalarını korumak için haçlı seferlerinden kalma vahşi metotlardan başka hiçbir şeye bağlı değillerdi. Müslüman milletleri ezmek için belki de en can alıcı girişim, 1917'de yapılan Balfour anlaşmasının gereği olarak İsrail’i kurmak idi. İngiltere ve Avrupa devletlerinin siyasetleri de, buna yönelik bir siyasetti.

 

Bu dönemde, Avrupa, Müslüman ve Yahudi cemaatinin arasında o zamana kadar eşine rastlanmayan köklü bir ihtilaf soktu. Yahudiler, İslam’ın ilk asrında bazı özel nedenlerden dolayı Arap yarımadasını terk etmeleri hariç Müslümanlarla çok rahat bir şekilde yaşıyorlardı. Hatta doğu Hıristiyanlarının bile Müslümanlarla bir sorunu yoktu ve haçlı seferlerinde Avrupalı Hıristiyanları bile karşılamadılar. İsrail’in kurulmasıyla ve sömürgeci batının tahrikiyle yeni bir keşmekeş ve kargaşa meydana geldi. Bu ise İslam medeniyetinin geçmişinde olmayan bir şeydi. Bu, Siyonizm’in koruyucusu olan Batı ile Müslümanlar arasında uzun süreli savaş tohumlarını ekmiştir. İsrail’in kurulması ve tekrar haçlı seferlerinin başlaması arzusu karşısında Müslümanlar da, cihat ve mukaddes savunma arzusuna sahip oldular. Bu şekilde dünya bir kez daha haçlı seferlerinin başlaması tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

 

On Birinci Fasıl

 

Yüceltmekten Apaçık Tahrife

 

Yirminci Yüzyılda Hz. Muhammed (s.a.a)

 

Yirminci yüzyılda, Avrupa’nın İslam ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında utanç duyacağı kara lekelerinden birisi de Selman Ruşdi olayıdır. Batının onu, düşünce özgürlüğü adı altında koruması, aslında onların kendi duruşlarını hâlâ koruduklarının göstergesiydi. İngiltere’de okumuş, doğulu bir müşrik, batı diliyle öyle şeyler yazdı ki, Müslümanların buna katlanması çok zordu. Yirminci yüzyılda göze çarpan diğer bir değişiklik ise birçok batı gezgininin ve gezgin olmayan Avrupalının Müslüman olmasıydı. Rilke 1910'da Mısır, Tunus ve Cezayir’i ziyaret etmeden önce İslam’a temayülünü göstermişti. Eşi, 1907'de Mısır’dan döndüğü zaman kendisiyle beraber birçok hatıra ve resim getirmişti. İşte bu zamanda “Muhammed’in Nidası” isminde bir şiir yazdı. Bu şiirde Hz. Muhammed (s.a.a) okuma yazması olmayan, temiz bir yaratılışa sahip ve vahiy meleği vasıtasıyla Allah ile irtibata geçen bir çöl Arabıdır. Rilke'nin yazmış olduğu bu şiir, Müslüman şairlerin yazdığı şiirlerden farksızdır:

 

"Nur onun yüce inzivasına ulaştı

O tüm isteklerinden vazgeçti

O hiçbir zaman okumamıştı ve şimdi de

Yüce kelamı anlamak böyle bir şahsa nasip oldu

Ama melek kudretle işaret etti

Levhada yazılı olanları gösterdi

Teslim olmadı ve oku dedi

Sonra okudu o, öyle ki melek boynunu eğdi

Şimdi o, okumuş bir insandı

Okuyabilirdi

İlahi fermana itaat ve onu icra etti.

 

Rilke’nin kendisi Mısır ve Cezayir’e gittiğinde, eşine yazdığı mektupta, İslam âlemine karşı hayranlığını dile getiriyor. 1912'de Kur'ân’ı tekrar dikkatli bir şekilde okumaya başladı. İspanya’da bir tane mescidin kiliseye dönüştürülmesinden dolayı Şehzade Taksis Hanım’a dertli bir mektup yazdı. “Hıristiyanlık, güzel bir keki parçalar gibi Allah'ı bölüp parçalıyor” diyerek, İslam dininin, Allah’ın birliği hakkındaki akaidinden dolayı hamd etti. Kısa bir müddet sonra Hıristiyanlıktan tamamen soğudu ve şöyle bir mektup yazdı: "Şu an, kendine özgü bir sesi olan Kur'ân'ı okumak ile meşgulüm. Öyle bir ses ki, tüm benliğimi güzel bir rüzgâr gibi kaplamaktadır. Muhammed gerçekti, dağların arasından akan bir nehir gibi çağlamaktadır. Bir olan Allah'a doğru ilerliyor. Öyle bir Allah ki, her seher vakti onunla ismi Mesih olan vasıta olmadan konuşabilirsin…"

 

1920 yılında başka bir mektupta şöyle yazmıştır: "Kur'ân'ı ezberlemeye çalıştığım bir zamanda, fazla gelişme kaydedemedim. Ancak onda farkına vardığım şey, çok güçlü bir işaret parmağının, sana daima diri olan Allah'ı göstermesiydi."

 

Hz. Muhammed (s.a.a) ve makamı hakkında yazılan müspet ve ciddi eserlerden biri de Bayan Anna Mary Schmill'in eseridir. Anna Mary çok faal bir oryantalisttir ve İslâm'ın irfan boyutuna özel bir ilgisi bulunmaktadır. Schmill, Hıristiyan Batının Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açısını eleştirerek, onu irfan açısından tanıtma girişimlerinde bulunmaktadır. Anna Mary, "İslâm'ın İrfani Boyutu" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Batıda İslâm ve Hz. Muhammed hakkında araştırma yapmak isteyen bir kimse, ister istemez batıdaki Hz. Muhammed'e bakış açısını öğrenecek ve onu kabullenecektir. Ancak bu şahsın irfan boyutunu öğrendiğinde şaşkınlığa düşecektir. Öyle bir şahıs ki, bir Avrupalı onu yalancı bir siyasetçi, şehvetperest ve Hıristiyanlıktan esinlenerek kendine din oluşturan biri olarak tanımıştır. Yapılan en yeni araştırmalara göre o, kendini tamamen dinine adamış, sadık biridir. Yolunun takipçileri ona halis bir aşkla bağlanmıştır. Öyle bir Peygamber ki, kendisini Allah'ın gönderdiğine dair kâmil bir imanı vardır. Şüphesiz böyle yüce bir şahıs çok ibadet eder. Çünkü o, dua ve münacat yolu ile bu makama ermişti. Tekrar ve tekrar kendisini gönderen Allah'ı derk etmişti."

 

Yirminci yüzyıl Avrupa'sında, Hz. Muhammed'i (s.a.a) tanımak için muhakkak daha ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların, ortaçağda söylenenlerden üzüntü duyularak daha dengeli ortamlarda yapılması gerekmektedir.

 

(Sonnot)

 

1- Tavus Tahtı, Nadir Şah'ın Hindistan'dan İran'a getirttiği ve her yeri çeşitli mücevherlerle işlenmiş olan saltanat tahtıdır.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler