15 Aralık 2018 Cumartesi Saat:
04:37

Ayakkabılarını Çıkar

27-03-2018 09:44



Her dâim olması gerektiği gibi özellikle üç aylar ve içinde Ramazan ayında ciddi bir maraton var… Arınmak için mi desek, hazırlık için mi desek, mağfiret için mi desek, kurtuluş için mi desek, vaad edilen müjdeler için mi desek… Belki de hepsi bir arada.


Tüm bunların gerçekleşebilmesi tek bir şarta bağlı. O da arınabilmek. Arınabilmenin akabinde yürümek, koşmak, belki de uçabilmek.


Bu nedenle ilk önce insanın bedeninde ve ruhunda birikmiş olan yüklerden kurtulabilmesi gerekir. Çok kolay olanlardan kurtulanabildiği gibi çok zor kurtulabileceğimiz yüklerimiz de olabilir. Ama kararlı, azimli ve gayretli olmak şart. Pes etmemek her engele rağmen…


Kalbinde kin biriktiren bir insan adalet ve rahmet üzere davranamaz. Hep taraflı ve kararlarında katı olur.
Ya da cimri olan insanın dürüst ve mert davranmasını bekleyemeyiz. Hep kaybetme korkuları vardır.
Ya da haset eden bir insanın olaylardaki hikmeti kavrayabileceğini düşünemeyiz. Ben merkezlidir. Kendi çerçevesinden bakar olaylara.


Yük ne kalpte olmalı, ne de düşüncelerde. Gereksiz düşünceler ve kirli bilgiler de insana yüktür. Kişisel düşüncelerden beslenenler bir türlü hakikati kavrayamazlar. Akıl merkezi bir çöp kutusuna dönmüştür. Bu nedenle sorumluluk sıralamasını karıştırır. Hayatında çok gereksizler en ön listeye çıkarken, en öncelikli vazgeçilmezler arka sıraya atılır.


Her iki durumda, yani düşünce ve duygulardaki körelmeler fıtratı bozar, marifeti engeller. Böylece gerçeği göremez, duyamaz, anlayamaz. Bazı şeyleri kıyısından köşesinden fark etse de kendi üzerindeki ağırlıktan dolayı adım atamaz.


Tüm bunlardan kurtulabilmesi, ayağına dolaşan gereksiz, bazen de necaset seviyesine ulaşan kirlerden uzaklaşmasına bağlıdır. Ancak bunu yaparsa yani temizlenebilmeyi, o zaman dikkatini dağıtan, hızını kesen, hatta kendini bozan şeylerden uzaklaşabilir.


Bedenin hareketi gibi, ruhun da hareketi vardır. Bedenin susadığı gibi, ruhunda susaması gibi.
İşte Rabb’imizin lütfü bize yetişiyor. Ve Ta-Ha süresi geliyor imdadımıza. Aynen Mekke’de sıkıştıran müşriklere karşı, Hz. Muhammed(saa) ve müminlere yetiştiği gibi.
İnsanı silkeliyor bu süre, esas sorumluluğa çağırıyor her insanı…


Ta-Ha iki harften oluşur. “Ta” hakkı talep eden, “Ha” o yola hidayet eden demektir. Hz. Musa kıssası üzerinden, peygamber Hz. Muhammed (saa)’i inananlara anlatır. Yolu gösteren olarak.


Bu nedenle “Taha”; Hz. Muhammed (saa)’in özel bir ismidir. “Yasin” ismi olduğu gibi. Öyle ki Ehl-i Beyt’ine “Al-i Muhammed” ismi yerine “ Al-i Taha” da denilmektedir. “Al-i Yasin” denildiği gibi.  İmam Mehdi (as)’ye Nudbe duasında “ Ey Taha’nın oğlu!" denildiği gibi.


Hz. Muhammed (saa) ayetlerin nüzulünden sonra çok ibadet ediyordu. Öyle ki ayakları üzerinde duramıyordu. Yüce Rabb’im ona seslendi
Taha süresi/1- Tâhâ.


2- Kur’ân’ı zahmet çekmen için indirmedik.Niçindi o halde? Elbette Peygamber de bunu biliyordu. Ancak Rabb’inin azametinden yine yapıyordu. Kim onun kadar Rabb’inden çekinebilirdi ki. Yine de Rabbim onu rahatlatmak için hatırlatmıştı. Ancak  korkması gerekenlere de uyarısını vermişti.


3- Ancak, korkacaklara bir öğüt olarak indirdik.Bir öğüttü Kur’an. Korkan insana sorumluluk olarak geliyordu bildirilenler. Sorumluluk alınmıyors a, Rabb’inden çekinmiyor anlamına gelecekti mana. İlk önce insanı düşünmeye sevk etti.


4- Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratanın katından indirdik.Yeryüzünü ve gökleri yaratan tarafınd an. Yaratan Zata duyulmalı idi sorumluluk ve minnettarlık.Ve hemen akabinde şöyle buyurdu Rabb’imiz;


5- O Rahman, Arş’ı kuşatmıştır. Her varlık O’nun emrinde. Hükmünün altında. O’nun kontrolünün dışında hiçbir varlık kalamaz. Aynı zaman da Rahman olduğunu hatırlatarak.


6- Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ne varsa ikisinin arasında ve ne varsa yerin altında. Böylece hükmü ile beraber malikiyetini de hatırlatmış oldu. Ve hiçbir şeyin mülkünden gizli olmadığını da.


7- Sesini yükseltsen de, yükseltmesen de hiç şüphe yok ki O, gizliyi de bilir, açığa vurulanı da.


8- Bir Allah’tır ki yoktur O’ndan başka tapacak, O’nundur güzel isimler.


İlminin insanı nasıl kuşattığını da bildirdi. Böylece dört ismini buyurmuştu yüce Rabb’imiz. “ Yaratma, Hâkimiyet, Malikiyet ve İlim” sıfatları. Bu dört isim öne çıkmıştı.


Tüm buraya kadar dikkat çekilenler inanan insanın merkezde nasıl inanması gerektiği idi. Kişinin itikadını ortaya çıkarıyordu. Çünkü insan kime doğru yürümesi gerektiğini bilmeli idi. “Ta”dan kasıt; hak ise bunu öğrenmeli idi insan. Yani Allah’tan başka ilah yok. Bu yüzden Allah’tan başka hiç kimse ilah yerine konmamalı idi. En güzel isimler O’nundu. Başkalarında aramamalı idi insan. Kim yere, göğe hükmedebilirdi, kimin mülkündesin, en gizlileri kim bilir ve yaratan kimdi!


 “Bir kişi, Şehitler Efendisi İmam Hüseyin (as)’in huzuruna gelerek: “Ben günahkâr bir kimseyim, kendimi günah işlemekten alamıyorum, bana nasihat et” dedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Beş şeyi yap sonra dilediğin günahı işle:
a) Allah’ın rızkını yeme, istediğin günahı işle.
b) Allah’ın mülkünden ve hâkimiyeti altından dışarı çık, istediğini yap.
c) Allah-u Teâlâ’nın seni göremeyeceği bir yer bul, ne yapmak istersen yap.
d) Azrail canını almaya geldiği zaman teslim olma, o zaman gönlünün istediğini yap.
e) Kıyamet günü cennetin maliki seni cehenneme götürmek istediğinde cehenneme gitme, ondan sonra arzuladığın işi yap.”


İşte bu sorgulamalarla insanı derin uykudan uyandırıyordu Rabb’imiz.  
Hz. Musa (as) eşi ile beraber yola çıkmıştı. İstedi ki bir ateş parçası bulsun. Eşine durmasını kendisinin bir ateş bulacağını söylemişti. Derken Tuva dağında bir ateş gördü ve ona doğru yöneldi.


9- Musa hikâyesi ulaşmadı mı sana?


10- Hani bir ateş görmüştü de ailesine durun demişti, ben bir ateş görüyorum, ya gider, bir kor getiririm oradan size, yahut birine rastlarım da yol öğrenirim ateş başında.


Şimdi yüce Rabbimiz Hz. Musa üzerinden bize yol gösterecekti. Mekke de sıkışan müminlere ve zamanın sıkışan tüm müminlerine…


Her birey, bir şeye sebep hareket halindedir. Kaygıları, gayretleri, istekleri farklı farklıdır. Ancak tüm bunlar arasında kendisini unutmaması gerektiğini hatırlatıyordu. Gerçekte yüce Allah tüm bu çalkantılar arasında her kulunu yine kendisine çağırıyordu. Ancak insan duyabilir, Rabb’inin çağrısını görebilirse.


Hz. Musa (as) bir ateş parçası için çıkmıştı yola. Nitekim başka bir şeye ulaşmıştı. Gördüğü ateş idi, ancak ateş perdesinin arkasında ilahi meramı görmüştü.


11- Ateşe doğru gidince ona seslenildi: Ey Musa!


Yüce Allah her insana sesleniyordu. Bu kıssa bugün bize anlatılıyorsa bu da bir sesleniş idi. Hamd olsun ki bu çağrı şimdi bizim elimizde. En heyecanlandığım an burası. Çünkü Hz. Musa üzerinden Peygamber’e seslendiği gibi şimdi bana, size, hepimize sesleniyordu. Belki de peygamber’e yük olan Mekke müşriklerinden kurtulmanın zamanı gelmişti.


Bizim için neyin zamanı gelmişti?


 Dünyanın tüm kaygılarına rağmen, tüm ilginç isteklerimize rağmen ve dağılmış benliğimize rağmen yine bizi uyarıyordu Rabb’imiz.


12- Şüphe yok ki benim senin Rabbin…“Ben senin Rabb’inim” ne kadar çok unuttuğumuz ya da göz ardı ettiğimiz bir uyarı.


13- Şüphe yok ki benim senin Rabbin çıkar ayakkabılarını, kutlu vâdîdesin, Tuvâ’dasın sen.Şirk o kadar çok hayatımıza bulaşmış ki, yüce All ah’tan başka her varlığın terbiyesine ve kontrolüne girdik ne yazık ki. Allak bullak olduk.


İşte Rabb’im emrediyor; “ çıkar Ayakkabılarını!”


Hz. Musa (as) eşinin yanında idi. Ve ailesini çok seviyordu. Ondan aile sevgisinin sorumluluğunun öne geçmemesini istedi. İmam Mehdi (as) bu ayetin tefsiri olarak uzun bir hadiste “fahle na’leyke” (ayakkabılarını çıkar) ayetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur:


“Musa (a.s), kutsal vadide Rabbine münacat ettiğinde (O’na yalvarıp yakardığında) şöyle arz etti: “Ey Rabbim! Ben sevgimi yalnızca sana halis kıldım, kalbimi senin dışındakilerden arındırdım.”


Musa (a.s) ailesini çok seviyordu. Allah’u Teâlâ (onun bu sözü üzerine) şöyle buyurdu: “Ayakkabılarını çıkar” Yani eğer sevgin bana halis ise (sadece beni seviyor isen) kalbin de başkasına yönelmekten arındırılmışsa, o halde ailenin sevgisini kalbinden sök at.”


Hz. İbrahim için evladı İsmail’in kesilmesi emri gibi. Hz. Yakup(as)’a hasret edilen evladı Yusuf (as) gibi.
Bu dünyanın süsüdür evlatlar ve mallar. Bunlarla olan bağlantımız bizi, yüce Allah’tan uzak tutmaması gibi, sorumluluk hızını da kesmemeli idi.


Meryem süresi/77 “Şimdi ayetlerimizi inkâr eden ve "Elbette bana mal ve evlat verilecektir." diyen adamı gördün mü?


78 - O (kâfir), gaybı mı bildi? Yoksa Rahmân (olan Allah) katından bir söz mü aldı?


79 - Hayır, asla öyle değil; biz onun söylediklerini yazacağız ve azabını çoğalttıkça çoğaltacağız.


80 - O söylediği (mal ve evlat gibi) şeyleri de hep elinden alacağız ve o, tek başına bize gelecektir.”


Bu örnekte verildiği gibi her insanın ayağında farklı prangalar vardır.  Bazen ayakkabılara o kadar çok kir ve hem de değişik değişik kirler yapışmış olabilir ki. Bunlar yürümeye engel olurlar.


İkincisi de temiz ayakkabının kendisi de insanı yorabilir. Yani eşi, işi, çocuğu, evi, arabası vs. vardır, önceliği onlara vermemektedir. Ancak yine de kendini çok meşgul edebilir. Zamanını tüketebilir, yorabilir, artık yürüyecek hali kalmayabilir. İşte burada da bir uyarı vardır. İnanan insanın hızını kesmemelidir tüm bu sebepler…


Sizce imam Hüseyin (as) ailesini sevmiyor muydu? Kerbela çölünde işleri ne olabilirdi eş ve çocuklarının… Bu duruş ayakkabısını çıkaran bir önderin duruşudur. Gerçek sevgi Allah’tan daha çok olmadığı gibi O’ndan yani yüce Allah’tan sakındırmak/ korumak ta değildir. Gerçek sevgi, sevdiklerini de esas sevdiğine teslim etmektir.
Sizce Erbain yürüyüşü ne demekti? Belki de yalın ayak yürümek tam da bunu gösteriyordu. Tüm prangalardan kurtularak yüce Rabb’imize doğru yürümek.  Hz. Hacer’in safa ve Merve arasındaki say’ı ya da Kâbe etrafında yalın ayak yapılan tavaf yürüyüşü…


İmam Rıza (as)’nın da hayatında da böyle bir sahne var. Memun’un tüm oyunlarına cevap; Bayram namazına yalın ayak yürümekti. Demek ki halk bu emrin ne anlama geldiğini biliyordu ki Memun hemen bu davranışını engelleyerek tepkisini vermişti.


Elbette Rabb’imizin huzuruna çıkarken her kulun ayakkabını çıkarmak vardı. Zahirde bu yapılsa da batında bunu başaramamışsa, kalbin, ayakta duruşun, yürüyüşün, yolda duruşun, Rabb’imize yönelmenin anlamını bilemeyecekti insan.


Ayakkabıları çıkarmak, yalın Tevhid demekti, Rabbe doğru yola çıkmaktı. Sorumluluk almaktı. Hareket halinde olup, yürümekti… Aynen Hz. Musa(as) gibi, aynen Hz. İbrahim(as) gibi, Hz. Muhammed(saa) gibi.
 Değil miydi ona sesleniş “ Taha”! “Al-i Taha” dan olan imam Hüseyin(as) gibi, imam Rıza(as) gibi. Ve son vasi olarak ta İmam Mehdi (as) gibi. “ Al-i Taha”’nın son vasisi olarak.


Bizden beklenen de ; “Ayakkabılarımızı çıkarmak” tı.
 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !