16 Ekim 2018 Salı Saat:
23:53
07-01-2016
  

Bu Bir Rastlantı Olamaz!

Biz, sermaye ve makine denilen mucizeyle gelen akıl Peygamberleriyiz. Biz bilimin elçileriyiz...

Facebook da Paylaş
 
İnsan: Tabi dünyayı tanıyan ama kendisini tanıyamamış biricik varlık.
 
Adalete susamış ama kararsız yegâne varlık.
 
Tarih boyunca başından birçok zulmün macerası geçmiş. Kendisi de öyle zulümler yapmış ki, bunların yanında zelzele, tufan, kıtlık, yanardağların patlaması gibi doğal afetler hiç kalmış.
 
Mağara devri, taş çağı gibi evrelerden uzaklaşıp sanatın, kuvvetli olmanın, deneyimin, bilimin, toplanabilmenin, düzenin, özelleşmenin, eğitim ve öğretimin, hükümetin, toplumun, milletin, kısacası uygarlığın parlak ufuklarına ulaşmış. Tabiatın karşısında daha özgür; ama kendi varlığına karşı zorba, zulüm, işkence ve katliamlarla dolu bir dünya.
 
Ayı, domuz, yılan, kurt, aslan, kaplan gibi çakalların milyarı bulduğu bir dünya yaratıp, sanki rahatmış gibi sakin ve huzurlu bir görünüm içinde nefes alıp vermekte. Sanki zulümlerden kurtulduğunun derin nefesini soluyor. Yaratılışın aslî yazgısı buymuş gibi. Velhasıl kendi için bin bir çeşit zulümler türetti.
 
Cennetten indi, sonra yeryüzünde en elemli azabın olduğu öyle bir cehennem inşa etti ki, hayal edilebilenden çok daha korkunç!
 
İnsan vücudunu eriten ateşler, ateşle dağlamalar, acımasızca vurulan kırbaçlar, yemekler hep kan, irin, pislik, zakkum ateşinin bolca bulunduğu bir cehennem! Ve emre amade azap cellâtları. Hepsi de İblis’in uşakları ve ırgatları. Kırbaçlar sadece bedene değil, cana da inip kalkıyor.
 
Yalnızca insanın sırtı ve yanı değil, yüreğiyle beyni de dağlanıyor. Yiyecekleri, içecekleri burada artık ağızdan yedirmiyorlar? Ruhtan şırınga ediyorlar, insan fıtratının gizliliklerine, vicdanın derinliklerine akıtıyorlar. Allah vergisi zekâlar, insanın en değerli hazinesi bu uğurda hunharca heba edilmekte.
 
Sonuçta: Acılar, acılar, acılar.
 
Hepsi de insanlık, ilim ve adalet için !!!
 
Dudaklarına kadar bataklığa batmış sayısız bahtsız aydın müsveddelerinin eliyle yapılmakta. Öyleyse bugünün felâketleri ve zulümleri doğadan değil, insandan kaynaklanmakta. Bunlar bilinçli, kötü ruhlu güçlerin ürünü. Gün geçtikçe daha gizli, daha derin, daha korkunç hâl almakta ve daha öldürücü olmakta!
 
Ölenler artık bedenler değil, Ruh'lardır.
 
Tarih, insana acı veren zulümlerin, cinayetlerin, faciaların belgeleriyle dolmuş. Baştan ayağa insan kılıklı şeytanların ürünü olan olayların belgeseli. Zorbalık, zulüm, tecavüz, saldırı, yağmalama, hırsızlık, ırz ve namus düşmanlığı, haksızlık, tepeleme, işkence, kölelik, insanlık ticareti, insanların diri diri ruhen öl-dürülmesi, cehalet ve cehaletin dikkatle korunması (cahilleştirme politikası), zayıf bırakılma, sömürü, kötüye kullanma (din ve dinî değerler), uysallaştırma (asimilasyon), eşekleştirme politikası, ölü değerlere taptırma, altına tapma, toprağa tapma (milliyetçilik), makama tapma, sekse tapma, tüketime tapma (tüketimi kutsallaştırma), sosyalizm adlı siyasî kölelik, liberalizm adlı ekonomik kölelik (ekonomiye tapma)…
 
Ne tuhaf, hepsi de Tanrı'yı temsil ettiğini iddia eden insan tarafından yapılmakta. Varlığı bilmeye, anlamaya, kemale, paklığa, güzelliğe, temizliğe, özgürlüğe aşıktı, talipti güya!
 
İnsan kendisini onun yarattığı, onun ayeti, onun akrabası görüyordu. Onun değeriyle kendini terbiye eden bir varlık olacaktı. İradesini, idealini, yaratılışın temelini, dünyanın ruhunu, varlığın kemalini, bilinci ve süsü, tabiatın dengesini, aklın cevherini, onun isteği gibi yapacaktı hani?! Böyleyken yeryüzünün cehennemini inşa ettiler. İnsanı bir Tanrı'dan kurtarıp, bin bir tanrı türettiler. İnsanı da bu bin bir tanrının kulu yaptılar.  Bu tanrılar da insan onurunu tam hiçe sayıp, daha çok kullaştıran oldular. Bu uygarlık, İblis'in sembolü olan öyle korkunç cehennem suratlı putlar yonttular ki, bütün bunları 18'inci – 19'ncu yüzyılda, modern Avrupa’nın uygarlığında başlattılar. 20'nci yüzyıl Avrupa’sında makine ile sömürgeciliğin yeni yetme gayri meşru çocuklarıyla başardılar. Sonra kendilerine has mabutlar oluşturdular. Para, tüketim, refah, seks, sermaye, önderlik (yeni dünya düzeni), rekabet, güçlülük, kâr, zevk gibi.
 
Bu putlar sanki yüce Allah'ın Esma’ül-Hüsna'sı olan değerlermişcesine. Dinî ve ahlâkî faziletmiş gibi anlatıldı ve tanıtıldı. Sanki yaşam felsefemiz, insan olmanın varlıksal anlamı buymuş gibi. Tanrı'yı mihraptan alıp onun yerine bu putları koydular.
 
Sonuç olarak dünyayı öyle koflaştırdılar ki dünya hiçleşti, dünyada hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Tabi bu durumda insanın anlamından söz etmek de gereksiz olacak. Güzellik, iyilik, gerçeklik, acıma, büyüklük, cömertlik, infak, fedakârlık, olgunluk, özgürlük, hidayet, kurtuluş, bilmek, yücelik, kutsiyet, temizlik, fazilet, lütuf, af, adalet, hak, birlik, aşk gibi değerlerin evrendeki gerçekliği ortadan kalkacak. O zaman ansızın değerler bir fantezi hâline gelecektir. Tabi bu yüce değerler için ölmek aptallıktır gibi algılandığı zaman, kendi varlığından da üstün ve önemli olan bu tanrısal değerler ortadan kalkacak, Tanrı ve Tanrısal faziletler hepten yok olacak.
 
Şairin deyimiyle:
 
"Tanrı'yı ahlâkın temelinden çıkarırsak her şey dökülür."
 
Bu durumda Tanrısız bir dünyada insan yaşamı için hak ve adalet peşinde olmak, tamamen zehirli olan bir okyanustan testiyi doldurmak gibidir. İşte bu sebeple 18'inci yüzyıldan bugüne, 'insanlığın ahlâkî değerler ile eğitilmesinde Tanrı'ya lüzum yoktur. Bundan böyle Tanrı'dan boşalan yere aklı koymalıyız.' Dediler. Ve öyle de yaptılar. Başı boşluğu, kayıtsız kalmayı prensip edinen bir felsefe ortaya attılar.
 
Bu rastlantı olamaz! Çünkü iman onlara sorumluluk yüklüyordu.
 
"Dünyada Tanrı'ya inanmak, uygun olan-uygun olmayan, hesap-kitap, iyi-kötü, ceza-mükâfat" gibi terimler, onların kötü plânlarına engel teşkil ediyordu. Onlara göre, düşüncede Tanrı'yı inkâr etmek, eylemde her şeyi mubah saymak olacaktı. Artık her şeye kayıtsız kalma, başı boşluk, aldırmazlık, yaşam tarzı olacaktı ve öyle de oldu. Bu da normal gösterildi, öyle ki günlük yaşamımız bu oldu.
 
Sonuçta: Manevî alandaki çöküntü ve zayıflamadan, ekonomik açmazlardan, kapitalizmin yol açtığı felâketlerden, sonra dünya; Firavunların ve maddî gücü elinde tutan Karunların, bir de dünyadan el etek çekmiş neme lâzımcı dervişlerin elinde perişan bir hâle geldi.
 
Tecavüz, adaletsizlik, kan içmek, isyan, insanların onurunu beş paralık etmek, halkın mallarını yağmalamak, tüm hakları ayaklar altına almak, kutsallık adına ne varsa alt-üst etmek, ar ve namus perdesini yırtmak.  Hiçbir engel onların başına buyruk hareketlerini, yağmalamalarını, zorbalıklarını artık sınırlayamaz oldu. Tanrı tanımazlık onlar için bütün sınırları sorgusuz sualsiz geçiren 'vize'dir artık.
 
Satre o yıllarda boşuna söylemedi: "Eğer Allah’ı yeryüzünden kaldırırsak, her şey mubah olur."
 
Tarihte Tanrı’yı ve dirilişi inkâr ederek kendilerini her türlü kaydın dışına itenlerin de bu tip 'Yezit Kafalılar' olması rastlantı olamaz! Yezit'te bir zamanlar aynı şeyi haykırmıştı: "Şarap Muhammed’in dininde haram olmuş, ne gam?! Ben de onu İsa’nın dinine göre içerim."
 
Öbür yanda ise Ebuzer gözümüze ilişiyor. İlâhî bir dünya görüşüne sahip, evrensel aşkın hasretiyle eriyen bir mum gibi. Varlığını ona göre şekillendiriyor, varlığını Allah'ın ahlâkıyla arındırıyor, cilâlıyordu. Attığı her adımın yazıldığı bir dünyaya inanıyordu. Herkes bencilliğin, çıkarcılığın, kendini pazarlamanın, kendini unutmanın, tüketimin ve diğer bireysel isteklerin bataklığına düşmüşken o uyanık, akıllıca, tedbirli, sorumlu ve dikkatli bir hayatı yaşıyordu. Evinde ekmek bulamazken, elinde kılıcı olup hakkını almayanın aklına şaşıyordu.
 
Bilimi; Tanrı'nın, özgürlüğü; tapınmanın yerine koyan, Tanrı'yı mihraptan alarak O'nun yerine insanı koyan bu batı uygarlığı, çok geçmeden Tanrı'nın gözetiminden çıkan insanın anlamsızlığın, özgürlüğünün amaçsızlığını gördüler.
 
Tanrı'dan boşalan mihraba, çirkin ilâhları, aşağılık mabutları, iğrenç putları oturttular. Ortaya çıkan tabloyu görüp korkudan cin çarpmış gibi ürktüler. Yarattıkları dünya cehennem ve içindeki bu varlıklar hayvanlardan daha iğrenç, hayal edilebilenden daha tehlikeli, üstelik tehlikenin bin bir çeşidi ve en âlâsı. Bir eşi daha görülmemiş. İnsan görünümündeki bu varlık, Şeytan’a bile pabuç giydiren, Şeytan’dan çok Şeytan ve Şeytan’dan daha acımasız. Şairin dediği gibi:
 
"Ne biçim bir dünya ki, birine düşüyor on pay, onuna düşüyor bir pay!"
 
Kurt bile şah olsaydı kuzulara, o bile bu taksimi yapamazdı kuzulara. Velhasıl, gözleri elde etme hırsından kızarmış, sahip oldukları servet sebebiyle bir türlü ahlâkî anlayıştan uzak, canlarının her istediğini yapan, paralarıyla her kapıya 'Açıl susam açıl' diyen, karşı çıkanları acımasızca, insafsızca ezen ve onların yardakçılığını yapan emre amade hayvanlar güruhu.
 
Kısacası, Tanrı'yı mihraptan atıp O’nun rolünü üstlenen bu insan kılığındaki putların verdiği kavramlar öyle acı, öyle tatsız meyveler verdik ki tasavvuru mümkün değil. Hani insan varlıksal yaşamına özgür olarak başlamıştı? Ama tarih onun zindandan zindana koşuşunun acıklı macerasıyla doludur. Zindan değiştikçe haykırışı daha da yükseldi:
 
Özgürlük, özgürlük!
 
İnsana yol göstermek, onu kurtarmak isteyen, ama özgürlüğüne kavuşturmayı ilke edinen bilimin ve teknolojinin de yardımıyla, cenneti yeryüzünde inşa etmeye kalkışan burjuva materyalizmi, yeryüzünde koskocaman bir cehennem inşa etti. Özgürlük dedikleri şey; Allah'ın kullarını serbestçe yağmalayabilmek, onları köleleştirmek ve emeklerini ücret karşılığı satın alabilmek içindi (Kapitalizm politikası).
 
Teknoloji diye sundukları şey; insanlığı bilime kurban eden, insanın doğasını körelten korkunç giyotinlere dönüştü. İşte şimdi hiç utanmadan, kendi rezil rüsva oluşunu elinde davulla ilân ediyor Batı dünyası. Bunlar, 'Ey insanlar!' diye başlamışlardı 18'nci yüzyılda nutuklarına. 'Tanrı ölmüştür. Biz, sermaye ve makine denilen mucizeyle gelen akıl peygamberleriyiz. Biz bilimin elçileriyiz…'
 
Güya bilim ve aklı esas alıp, sanayi dedikleri makine dünyasıyla yeryüzü cennetini inşa edeceklerdi! Ne oldu?
 
Serbest rekabetten, serbest ticaretten, serbest yağmalamaktan, serbest tecavüzden, serbest pay almaktan, serbest köleleştirmeden, serbest fahişelikten, fesatçılıktan, ayyaşlıktan, kof ve yoldan çıkmış kapitalizmin hizmetindeki emre amade politikacılar ve sonuçta ezilmiş milyarlarca insanlık arkasından Materyalizm oluştu.
 
Bir elde bilim denilen güya sihirli lamba, diğer elde teknoloji denilen sihirli sopa! Öyle ki bu ikilinin gezip görmediği, dolaşmadığı hiçbir yer kalmamış. Sonunda sığınak diye kendisini 'Saçmalık Felsefesi' olan “Saçmalık Limanı”na demirlemiş. Soylu olduğunu iddia eden insanlık sonunda vara vara 'abes'e ulaşmıştır.
 
Temel yaşamı, varoluş gayesi, anlamı, bütün her şeyi abesleşmiştir. Bir de bu ikili ile işbirliği yapmış bir güruh var:
 
SAHTE DİN adamları?…
 
Bu iğrenç güruh her gün vahşi hayvanlar gibi insanlığın uyutulması için, insanların cesedini yüzü koyun bir hâlde pençeleriyle didikliyorlar. Her gece dünya bu leş kokan sahte din adamlarından iğrenmiş bir hâlde karanlığa gizleniyor. Onlar ise Tanrı ve yarını unutarak, dünyaperest oldukları için aşağılık bir halde sabahlamaktalar.
 
Bu sınıfa bağlı din adamları, minber ve mihrap köşelerinde, her gün Dini-Dünya ile takas ediyorlar. Kapitalizmin hâkim olduğu stokçuluk, yüksek düzeyde, kâr eldesi, ekonomik sömürgecilik, borsadaki vurgunlar Şeytan’a bile taş çıkartacak boyutta!
 
Düzenbazlıklarla, üretici ve tüketicinin kanını emiyorlar. Bir anda çilesini çekmedikleri hazinelere konuyorlar. Kapitalizmin genelevinde çocuk doğurtan, yalnızca paralarıdır. Hırsızlar gibi insanların cebine dikilen gözler, Şeytansı aç gözlülüklerdir. Çıkara dayanan zoraki dostluklar.
 
İşte inşa ettikleri yeryüzü cenneti!
 
Cafer YALNIZYAŞAR
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler