07 Nisan 2020 Salı Saat:
17:00
05-02-2020
  

Cafer-i Tayyar Kimdir?

Cafer-i Tayyar, Hz. Peygamberin (s.a.a) samimi dostlarından ve Hz. Ali’nin kardeşidir...

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Cafer Ebu Talib’in oğlu, sahabeden ve değerli İslam Peygamberinin (s.a.a) vefakar dostlarından ve Hz. Ali’nin (a.s) değerli kardeşidir. Yaş açısından Hz. Ali’den (a.s) on yıl daha büyüktür. Cafer çok zor şartlarda ve günlerde Müslüman olan kimselerden biridir. Bu açıdan Peygamberi Ekrem (s.a.a) onu çok seviyor ve ona şöyle buyuruyordu: “Ey Cafer! Sen yaratılış ve ahlak açısından bana benziyorsun. ”[1]

Muhacirlerden ilk gurubu bisetin beşinci yılının Receb ayında Habeşistan’a hicret ettikleri zaman onların kılavuzu Osman b. Mahzun idi. ama Habeşistan’a giden ikinci gurubun kılavuzu ise Cafer b. Ebu Talib olmuştur. O yirmi beş yaşında bir genç idi. Onun Esma Binti Umeys adındaki genç eşi de bu yolculukta onun yanında bulunuyordu.

Muhacirler arasında değerli kimseler ve diğer gençler olmasına rağmen hiç kimse Cafer kadar Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) teveccüh ve inayetine mazhar olmamıştır. Cafer Habeşistan’a bugünkü (Etiyopya) ülkesine girdiği zaman muhacirlerin sözcüsü olarak seçildi ve o da bu görevini en güzel şekilde yerine getirdi. Şimdi tarihin bu konuda nakletmiş olduğu bilgileri nakletmeye çalışalım:

Mekke müşrikleri Müslümanların Habeşistan’a hicret ettiğinden haberdar olduktan sonra o zamanlar put perest olan ve güzel hitabete sahip bulunan Amr b. As başkanlığında bir heyet bir çok hediyelerle birlikte Habeşistan padişahı ile görüşmek için Habeşistan’a gönderdiler. Böylece Müslümanları geri çevirmek ve cezalandırmak istiyorlardı.

Bu grup, padişah ile görüşmeden önce sarayda bulunan kimselere de bir takım hediyeler verdiler ve onları bu vesile ile kendilerine celb etmeye ve kazanmaya çalıştılar. Bunun üzerine sarayda bulunanlar da onlarla her türlü iş birliğinde bulunacaklarına ve padişah ile görüşmelerini sağlayacağına dair söz verdiler. Kureyş elçileri padişahın huzuruna vardıklarında secdeye kapandılar. Daha sonra Habeşistan kralına hitaben şöyle dediler: Ey padişah! Bir takım cahil gençler bizim ülkemizden sizin ülkenize göçmüşlerdir. Bunlar atalarının dinini ve inançlarını terk etmişlerdir. Aynı zamanda Mesih’in dinini de kabul etmiyorlar. Bunlar yeni bir din uydurmuşlardır. Bu dini ne biz ve ne de siz tanımıyorsunuz.

Bu gençlerin büyükleri olan amcaları, aşiretleri ve yakınları bizleri sizin nezdinize elçi olarak gönderdiler. Böylece onları bize teslim etmenizi ve vatanlarına geri göndermenizi istediler. Zira akrabaları onları daha iyi koruyabilir. Ayrıca sizin de bildiğiniz gibi bunlar akrabaları için bir utanç vesilesi olmuşlardır. ”

Padişah, Amr b. As’ın sözlerinden rahatız oldu ve öfke içinde şöyle dedi: “Hayır Allah’a yemin olsun ki bu sözler sebebi ile onları sizlere teslim etmeyeceğim. Aksine o gurubu yanıma getirmelerini emredeceğim. Zira benim ülkeme sığınmışlardır ve beni diğer padişahlardan üstün görmüşlerdir. Ben hakikati onlardan da duymak istiyorum eğer onların dedikleri sizin dediklerinizin tersine olursa bu durumda onları size teslim etmeyeceğim hatta onlara daha çok teveccüh edeceğim.” Bu cihetten ötürü Neccaşi Müslümanları huzuruna çağırarak onların dinleri ve inançları hakkında bilgi almak istedi.

Müslümanlar bir toplantı düzenlediler ve meşverete koyuldular. Böylece İslam dininin hakikatlerini ve Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) emirlerini beyan etmeyi kararlaştırdılar. Her ne kadar sonuç kendi faydalarına olmasa dahi hakikatleri söyleyeceklerine dair söz verdiler. Bu niyet üzere Neccaşi’nin huzuruna vardılar. Meclis oldukça süslendirilmiş bir meclis idi. Papazlar Habeşistan padişahının etrafında oturmuşlar ve önlerindeki İncilleri açmışlardı. Muhacirler kendi yerlerine geçtikten sonra padişah onlara yöneldi ve şunu sordu: “Sizlerin inandığınız bu inanç nasıl bir dindir ki? Ne yakınlarınızın ve kavminizin dinidir ve ne de benim dinimdir. Diğer milletlerden her hangi bir milletin dinine de benzememektedir.” Hatip bir genç olan Cafer b. Ebu Talib muhacirlerin temsilcisi olarak yerinden kalktı ve şöyle dedi: Ey padişah! Biz cahil ve putperest bir topluluk idik. Ölü eti yiyor, çirkin işler yapıyorduk. Akrabalarımıza asla yardım etmiyorduk, komşularımıza karşı kötü davranıyorduk, bizden güçlü olanlar çaresizlere ve zayıflara karşı zorbalık ediyordu.

Evet, biz böyle bir durumda iken yüce Allah aramızdan bize bir peygamber gönderdi. Öyle bir kimseyi bize gönderdi ki soyu herkesçe bilinmekte ve de herkes onun doğru sözlü olduğunu, emanete riayet ettiğini ve iffetli bulunduğunu tasdik etmektedir. Bu yüce peygamber (s.a.a) bizleri bir olan Allah’a ibadete davet etmekte ve bize şöyle demektedir: “Taştan putlara ve atalarınızın taptığı şeylere ibadetten el çekiniz.” Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bizlere doğru sözlü olmayı, emanete riayet etmeyi, sıla-i rahimde bulunmayı, komşulara iyilik etmeyi, haram işlerden sakınmayı emretti ve bizleri fuhuştan ve zorbalıktan, yetimlerin malını yemekten ve imanlı kadınlara ithamda bulunmaktan sakındırdı.

Hakeza bizlere bir olan Allah’a ibadet etmemizi ve onun için hiç bir şeyi ortak koşmamamızı emretti. Bizleri namaz kılmaya, zekat vermeye ve oruç tutmaya davet etti. Biz de onun nübüvvetini tasdik ettik, ona iman ettik, Allah tarafından ona indirilen vahyi kabullendik. Biz bir olan Allah’a ibadet ediyoruz ve ona hiç bir şeyi ortak koşmuyoruz. Onun bize haram kıldığı şeyleri kendimize haram kabul ediyoruz ve onun kendisine helal saydığı şeyleri ve kendimize helal sayıyoruz.

Ama bizim kabilemiz ona karşı çıktı ve ona muhalefet gösterdi. Bize işkence ettiler bizi baskı altına aldılar. Biz de onların kahır, zorluk ve zulmü ile karşı karşıya kalınca ve onların bizim dini emirleri yerine getirmemize engel olduklarını görünce sizin ülkenize geldik. Dünyadaki bütün padişahlar arasında sadece sizi seçtik ve sizin adaletinize sığındık. Böylece sizin adalet dolu ülkenizde hiç kimsenin bize zulmetmeyeceğini umut ediyoruz. ”

Cafer bundan sonra her hangi bir söz söylemedi ve öylece sustu. Neccaşi şöyle sordu: “Acaba Peygamberinizin Allah tarafından getirdiği şeylerden hatırınızda tuttuğunuz bir şeyler var mı?” Cafer, “Evet” diye cevap verdi. Neccaşi şöyle dedi: “O halde hatırınızda tuttuğunuz o şeyleri okuyun.” Cafer Neccaşi ve etrafındakilerin Mesihi olduğunu ve kendi dinlerine bağlı olduğunu ve İsa b. Meryem’e (a.s) inandığını biliyordu. Dolayısı ile de Meryem surenin başındaki ayetleri güzel bir ses tonu ile okudu. Neccaşi, Hz. İsa’nın (a.s) doğum meselsine gelince ve onu Kur’an ayetleri esasınca okuyunca Neccaşi şiddetle ağlamaya başladı. Öyle ki göz yaşları bütün yüzünü kapladı. Hıristiyan din adamlarından ve papazlardan oluşan etrafındaki kimseler de o kadar ağladılar ki önlerindeki İncil kitapları göz yaşlarından ıslanmış oldu.

Daha sonra Neccaşi şöyle dedi: “Bu sözler ve İsa’nın (a.s) getirdiği şeyler tek bir yerden kaynaklanmıştır. Rahat olun ve huzurlu olunuz. Allah’a yemin olsun ki hiç bir zaman sizleri bu iki kişiye teslim etmeyeceğim. Ardından Kureyş’in elçilerine hitaben şöyle dedi: “Geri dönünüz, kesinlikle Müslümanları sizlere teslim etmeyeceğim” ardından etrafındakilere şöyle dedi: “Bu iki kişinin getirmiş olduğu hediyeleri onunla geri döndürün, çünkü bizim onlara hiç bir ihtiyacımız yoktur. Allah-u Teala bana verdiği saltanat için bir rüşvet vermemiştir ki ben bu yolda bir rüşvet alayım.” Bu esas üzere Kureyş’in elçileri bir utanç içince ve istedikleri hiç bir sonuca ulaşmaksızın Medine’ye geri döndüler ve Kureyş’in hediyelerini onlara geri döndürdüler.”[1]

H. 7. yılına kadar Habeşistan’da yaşayan ve on iki yıllık oturumdan sonra Medine’ye geri dönen Cafer ve diğer Müslümanlar o esnada Allah Resulünün (s.a.a) Hayber savaşından muzaffer bir şekilde geri döndüğünü haber aldı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Cafer’in Habeşistan’dan geri döndüğünü öğrenince onu karşılamaya gitti ve elini Cafer’in boynuna doladı, ardından onun alnını öptü ve ona baktığı bir halde şöyle dedi: “Hangi şeye daha çok sevinmem gerektiğini bilemiyorum; Cafer’in gelişine mi yoksa Hayber’in fethine mi?”[2]

Cafer B. Ebi Talib’in Akıbeti

Cafer b. Ebi Talib Medine’ye geri döndü. Bir yıl boyunca komutan olduktan sonra üç bin kişi eşliğinde Rumlarla savaşmak için Ürdün topraklarına doğru yola koyuldu. Allah Resulü (s.a.a) orduyu uğurlarken şöyle dedi: “Cafer şehit olduğu takdirde komutanlık Zeyd b. Harise’nin ondan sonra da Abdullah b. Revaha’nın uhdesinde bulunmaktadır. Onun başına da bir hadise gelecek olursa Müslümanlar istediği bir kimseyi kendilerine komutan olarak seçsinler.

İslam ordusu Ürdün topraklarında olan Mute adlı yerde Rumlar ile karşı karşıya geldi. İslam’ın üç bin kişilik ordusu Rumların yüz bin kişilik ordusu ile karşı karşıya geldi. Cafer-i Tayyar bu savaşta eşsiz fedakarlık sergiledi ve sonunda da şehit oldu. İslam ordusu komutanlarının tümü bir biri ardınca şehadete ulaştılar. Sonunda Halid b. Velid, İslam ordusundan geride kalanları düşmanın muhasarasından kurtardı ve hep birlikte Medine’ye geri döndüler.

Cafer’in (a.s) şehadet haberi Peygamberi Ekrem’e (s.a.a) ulaştığında önce ağladı ve daha sonra şöyle buyurdu: “Cafer gibi bir şahsiyet için ağlamak gerekir. Allah ona kesilmiş olan iki elleri yerine cennette meleklerle birlikte uçması için kendisine iki kanat verdi.

Bu sebep üzere Cafer’e, Cafer-i Tayyar demişlerdir. Cafer otuz üç yaşında iken bu savaşta şahadete erişti ve orada defnedildi. [3]

Cafer Müslüman olmadan önce de güzel davranışları ve ahlakı bulunan bir kimse idi. İslam güneşi doğduğu zaman sahip olduğu temiz fıtratı ve kabiliyeti üzere İslam’da seçkin nurlu çehrelerden olmuştur. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, Resulü’ne şöyle vahyetti: Ben Cafer’in dört özelliğini beğendim.” Allah resulü (s.a.a) Cafer’i çağırdı ve o sıfatlar hakkında onunla sohbet etti.

Cafer şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Eğer Allah haber vermemiş olsaydı ben söylemezdim. O dört sıfat şunlardan ibarettir:

1-Asla şarap içmedim, zira şarap içtiğim takdirde aklımın gideceğini biliyordum.

2-Asla yalan söylemedim zira yalan söylemek insanın mürüvvet ve yiğitliğini azaltmaktadır.

3-Hiç bir zaman zina etmedim, zira bir kadınla zina ettiğim takdirde başka birinin de eşimle zina edeceğini biliyorum.

4-Hiç bir zaman puta tapmadım çünkü putların hiç bir zarar ve menfaate sahip olmadığını biliyordum. [4]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Sire-i İbn-i Hişam, c. 1, s. 223; Tarih-i Peygamber-i İslam, s. 129; Tabakat, c. 1, s. 203; Kamil, İbn-i Esir, c. 2, s. 51; Emta’ul Esma, c. 1, s. 20; Usd’ul Gabe, c. 3, s. 376; Tarih-i Taberi , c. 2, s. 69; Bihar’ul Envar, c. 18, s. 422; Alam’ul Veri, s. 53 ve Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 385

[2] İstiab, el-İsabenin haşiyesinde, c. 1, s. 312 ve Hısal, s. 107

[3] El-A’lam, Zerkeli, c. 2, s. 125; el-İsabe’nin nakline göre, c. 1, s. 237; Sıfat’us Safvet, c. 1, s. 251; Mekatil’ut Talibiyyin, s. 3; Hilyet’ul Evliya, c. 1, s. 114; Tabakat, c. 4, s. 22; Mu’cem’ul Buldan-i Kelime-i Mut’a, A’lam’ul Veri, s. 64; Sire-i İbn-i Hişam, c. 4, s. 22; Siret’un Nebi, c. 2, s. 434 ve Emta’ul Esma, c. 1, s. 246

[4] Amali, Saduk, s. 74

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler