09 Nisan 2020 Perşembe Saat:
02:34

Din-Bilim İlişkisi

14-12-2019 22:57


 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

Bir kardeşimiz Deistlere ait olduğunu söylediği bazı iddiaları bana yazmış ve cevap istemiştir. (Gerçi benzer iddialaronlardan önce Ateistler tarafından da ilerisürülmüştür ve Deistlere has değildir.)Bu iddiaların ana ekseni DİN-BİLİM ilişkisinden ibarettir.

 

Evet, öteden beri din-bilim ilişkisine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, din ve bilimin alanları farklı olduğu için onları birbiriyle kıyaslamanın da yanlış olduğunu söylerken, bazıları din ve bilimin birbirini tam anlamıyla teyit ettiğini söylemiştir. Diğer bazıları din ve bilimin birbirini tamamladığını söylerken, bazıları da din ve bilimin tamamen birbiriyle çeliştiği ve çatıştığını iddia etmişlerdir. Bu, geniş araştırma ve çalışmalara konu olabilecek bir tartışma konusudur. Zaten birçok âlim ve araştırmacının da üzerine eğildiği ve hakkında çeşitli makale ve kitapların yazıldığı bir konu olmuştur. Biz elbette öz Muhammedi İslam’ın ilim-bilimle çelişmediği, tam tersine birbirini tamamladığı kanaatindeyiz.

 

Somut ve net olarak şunu söyleyebiliriz ki: “Eğer bir konuda İslam ve bilimin çeliştiği gündemde ise şu iki durum söz konusudur: Ya bilim denilen şey, doğruluğu ispatlanmamış bir teori ve iddiadan ibarettir ya da konuyla ilgili dini yorumlarda bir sıkıntı vardır demektir dinde değil.” Dolayısıyla böyle bir durumda dinin bilimle çeliştiği kolaycılığına sarılma yerine, bu saplantı ve ön yargıdan kurtulup mümkün olursa, söz konusu teorinin ispatına daha sağlam deliller bulma gayreti içinde olmakla birlikte uzmanı olan kişilerden o konuda daha mantıklı dini yorumlar elde etmeye çalışılmalıdır. Aynı şey aslında dini verileri savunanlar tarafından da bir yere kadar yapılmalıdır. Yani bilim adamlarınca zahiri dini bir öğretiye ters gibi gözüken yeni bir teori ve iddia ortaya atıldığında, peşinen onu reddetme yerine, detaylı ve etraflıca inceleyip bir takım revize ve tashihlerle de olsa ve söz konusu dini öğretinin temel argümanlarını koruyarak yeni bilimsel verilerle örtüşecek şekilde yorumlama imkânı olup olmadığını araştırarak nihai bir sonuca varmak gerekir. Aslında bu, iyi niyet taşıyan ve sadece gerçeklerin peşinde olan her kesin yapması gereken bir şeydir. Böyle bir durumda çelişki gibi gözüken birçok şeyin aslında öyle olmadığı ortaya çıkacaktır. Ancak art niyet, saplantı ve önyargıların hâkim olduğu bir ortamda ise tam tersi bir durumun yaşanacağı muhakkaktır. Nitekim birçok iddianın aslında bu türden bir altyapıya ve arka plana sahip olduğunu bizzat görmekte ve yaşamaktayız.

 

Yazının devamında değerlendirip cevaplamaya çalışacağımız iddiaların birçoğu da bunun örnekleri sayılabilir.

 

Her halükarda bu yazıda amacımız bu konuyu şimdilik geniş ve derinlemesine işlemek olmadığı için bu kadar bir giriş bilgisiyle yetiniyoruz.

 

Zaten bu eleştirel iddialar, dikkat edilirse ciddi bir delil barındırmamaktadır, kısa ve amiyane bir şekilde yazılmıştır; dolayısıyla uzun uzadıya açıklama yapmaya gerek yoktur. Ama konuyla ilgili fazla ve sağlam bilgisiolmayan insanlarda, özellikle de aziz gençlerimizde meydana getirebileceği kafa karışıklığına mahal vermemek ve onları daha doyurucu ve sağlam bilgilere yönlendirmek için bu iddiaları cevapsız bırakmamak gerektiğini düşünerek bu yazıyı hazırlamaya karar verdik.

 

Şimdi yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bir kardeşimizin Deistlerin “Bilim ve din birbiriyle çelişmektedir.” iddiasına yönelik ileri sürdükleri bazı örnekleri içeren yazısını ne çok uzun ne de çok kısa olmama kaydıyla incelemeye ve cevaplamaya çalışacağız.

 

Evet, şöyle diyorlar:

 

1- Din inanmaktır bilim ise şüphe etmek...

 

Cevap:Bu iddia maalesef ya bilgisizliğin ya da İslam’ı Hıristiyanlıkla karıştırmanın bir ürünü olsa gerek.

 

Evet, bu iddianın aksine İslam akletmeden, düşünmeden delil ve burhana dayanmadan edinilen imanı, iman olarak kabul etmez ve bunu taklit diye niteler; Kur’an ata babalarının yolunu körü körüne taklit edenleri şiddetle kınar. Onlarca ayette akletmeye ve tefekküre davet eder. İşte bunlardan birkaç örnek:

 

 “Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, pisliği akıllarını (güzelce) kullanmayanların üzerine yükler.”(Yunus, 100)

 

“... O halde kullarımı müjdele! (Onlar ki) Sözü dinleyip de onun en güzeline uyarlar; işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar halis akıl sahiplerinin ta kendileridir.”(Zümer-17-18)

 

“De ki: "İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere (düşünerek-aklederek) bilerek Allah'a çağırırız. Allah'ın şanı yücedir. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim."(Yusuf, 108)

 

“Onlar Kur'an üzerinde düşünmezler mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kalplere ait kilitleri mi var?”(Muhammed, 24)

 

Görüldüğü gibi ayetler açık bir şekilde insanları önce düşünmeye, akletmeye ve ardından basiret bilgi ve bilinç üzere seçim yapmaya davet ediyor. İslam âlimleri, Kur’an ve hadislerden aldıkları ilhamla inançla ilgili konularda delilsiz bir şekilde taklit etmeyi haram bilmişlerdir.

 

Evet, İslam’ın dediği şudur: Eğer şüphe etmek ve sorgulamak hakka ve doğruya ulaşmak için olur ve insan o şüphelerde saplanıp kalmazsa, yani şüphe insanı hakka ve doğruya götüren bir köprü olursa, iyidir ve hiçbir sakıncası yoktur.

 

Ama insanın hedefi salt şüphe yaratmak olur ve delil burhan peşinde olmaz ve o şüpheleri bertaraf etmeye çalışmaz ve Kur’an’ın tabiriyle sırf sorumluluktan kaçmak için inkârcılığa yeltenirse bu elbette kötüdür.

Samimi olan herkese Allah mutlaka doğrulara ulaşma yollarını açar. Buna kendisi söz vermiştir:

 

“Bizim uğrumuzda çaba gösterenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza hidayet edeceğiz-ileteceğiz. Şüphesiz Allah mutlaka iyilik yapanlarla beraberdir.”(Ankebut, 69)

 

İslam âlimlerinin de dediği gibi burada bizim yolumuzda çabadan maksat, hiçbir maddi ve nefsani hedef gütmeden samimi ve ihlaslı bir şekilde sadece doğruları bulma çabasında olan kimse kastedilmiştir; zira ayetin devamında hidayetten ve iyilikten bahsetmektedir.

 

2- Dinde masalsı mucizelerin hiçbirini sorgulayamazsın ama bilimde her görüş sorgulanıp görüşe kanıt aranır.

 

Cevap:Bu da maalesef temelsiz ve bilgi yetersizliğine dayalı bir iddia. Çünkü mucizeden bu şekilde söz eden bir kimsenin esasen mucizenin mahiyetinden habersiz olduğu açıktır. Onlar Mucizeyi âleme hâkim olan nedensellik ilkesinin dışında ve ona aykırı bir şey olarak algılıyorlar. Oysa mucize de elbette bu ilke dâhilindedir. Ama nedenler ve etkenler sadece maddi ve fiziki etkenlerle sınırlı değildir. Maddi etkenler olduğu gibi madde ötesi etkenler de vardır. Ayrıca henüz keşfedilmemiş daha nice maddi etkenin var olduğu da muhakkaktır. Bu eleştiriler kendilerini DEİST olarak tanımlayan kimselerden bize gelmiştirve onlar (ateistlerden farklı olarak) en azından Allah’ı kabul ettiklerini söylüyorlar. Güzel, peki neye dayanarak söylüyorlar? Laboratuvarda mı gördüler, duyu organlarıyla mı idrak ettiler?

 

Eğer bir kimse Allah’ın varlığını kabullenme iddiasında samimi ise peşinen madde ötesi bir etkene de inanıyor demektir. Dolayısıyla mucize de madde ötesi etkenlere dayanmaktadır. Ne var ki bizim, duyu organlarımızla idrak edeceğimiz türden bir etken değil. Bu yüzden mucizeye masal diyen birisinin, Allah’ın varlığına da masal demesi gerekir.

 

Eğer masal olarak nitelemeleri o mucizeleri kendi gözleriyle görmediklerinden dolayı ise, o zaman yaşadıkları ve kendi gözleriyle gördükleri olayların dışında geçmişe ait her şeyi inkâr etmeleri gerekir. Sonuçta görmedikleri şeyler bir şekilde onlara nakledilen şeylerdir. Bu yüzden görmedikleri şeylerin bazısını kabullenip bazısını reddetmenin tutarlı bir mantığı yoktur.

 

3- Yıllar boyunca din yüzünden bilim engellenmiştir. En iyi örneğini şu an görüyoruz. Kendi inançlarına ters olduğu için bilmeden evrimi reddeden insanlar var. Din bilimin önündeki engelden başka bir şey değildir.

 

Cevap:Gerçekten tuhaf bir iddia! Yani siz uçak yapmak istediniz de İslam engel mi oldu? Siz bilgisayar üretmek istediniz de İslam önüne set mi çekti? Siz insanlık namına, bilim adına hangi başarıya imza atmak istediniz, hangi icadı, buluşu gerçekleştirmek istediniz de İslam, yapma etme dedi?!

 

Bir de bilim bilim dediğiniz evrimden mi ibaret kaldı? Sizin hayran olduğunuz batılı bilim adamlarının bile bir kısmı Evrimi kabullenmiş değil. Hatta yıllar geçtikçe evrim karşıtlarının sayısının daha da arttığını iddia etmek mümkündür.

 

Burada sadece bir iki tanesinin adını vermekle yetiniyoruz:

 

Pennsylvania Lehigh Üniversitesi’nden biyofizik profesörü Michael Behe. “Darwin’in Kara Kutusu, Evrim Teorisine Karşı Biyokimyasal Zafer” isimli kitabına bakabilirsiniz.

 

Nobel ödüllü Amerikalı Moleküler Biyolog Jerry Bergman.

 

Şu anda DARWİNİZM karşıtı bilim adamlarının imzaladığı bir bildiriyi imzalayanların sayısı 1000’den fazla.. Şu linkten bakabilirsiniz:

 

https://www.discovery.org/m/2019/02/A-Scientific-Dissent-from-Darwinism-List-020419.pdf

 

Hemen şöyle diyeceklerine eminim: “Bu sayının kaç kat fazlası bilim adamı evrimi desteklemektedir.” Olabilir, isterse yüzlerce kat fazlası olsun. Bizim için önemli olan onların iddiası. Diyorlar ya evrim bilimsel bir gerçektir. Madem öyle o zaman bir tane dahi bilim adamının ona karşı çıkmaması gerekirdi. Demek ki bu bir teori. Dolayısıyla hayranı olduğunuz batı bilim adamlarının bile arasında aradan 150-200 yıl geçmesine rağmen hala hararetle tartışılmaktadır. Kabul edeni de var, reddedeni de var; belki bunların kaç katı kafası karışık olanı da var. Peki, bilim adamları kendi arasında bu teoriyi tartıştıklarında, ret veya kabul ettiklerinde bilim düşmanı, bilim önündeki engel olmuyorlar da dindar kesim, bir takım yabana atılmayacak önemli delillere dayanarak buna karşı çıktıklarında, eleştirdiklerinde bilim düşmanı, bilim önündeki engel mi oluyorlar? Getirdikleri delilleri kabul edersiniz veya etmezsiniz, o ayrı bir konu. Ama sırf eleştirdikleri için onları bilim karşıtı olarak lanse etmek insafsızlık, hatta akılsızlıktır.

 

Halbuki “Bilimde her görüş sorgulanabilir.”diyen kendileri değil miydi?! Peki, bu sorgulama sadece dine ait konular için mi geçerli? Değilse, neden dindarların sizin sözüm ona bilimsel dediğiniz görüşleri, mesela Evrim teorisini sorgulamasına izin vermiyor ve şiddetle karşı çıkıyorsunuz? Bu açık bir çifte standart değil mi?

 

 

4- Din bilimin önündeki engelden başka bir şey değildir.

 

Cevap:Ortaçağ Hıristiyanlığını söylüyorlarsa, ona bir diyeceğimiz yok. Ama İslam’ı kastediyorlarsa, onların iddiasının tam aksine bilimin, araştırmanın en büyük destekçisi ve teşvikçisidir İslam.

 

Müslümanlara, “Çin’de bile olsa ilim öğrenin.” emrinde bulunan İslam’ın Yüce Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) değil mi? Çin’de olan ilimlerin salt dini bilgiler olmadığı ve tam da onların kastettiği “Pozitif bilimler” olduğu gayet açıktır.

 

Asırlar boyu ve Batı henüz cehalet ve bağnazlığın karanlığında boğuşurken İslam âleminde en büyük filozoflar, kimyacılar, matematikçiler, gökbilimciler, tıp bilimciler ve… yetişiyordu. Bu iddiada bulunanlar, Cabir bin Hayyanları, İbn-i Sinaları, Farabileri, Birunileri, Harezmileri, el-Kindileri, İbn-i Rüştleri, Söhreverdileri, Molla Sadraları ve diğer yüzlerce dünya tarihine isimlerini altın harflerle yazdırmış ünlü Müslüman bilim adamlarını hala tanımıyorlarsa, demek ki ilim-bilim tarihinden papağan gibi ezberlettikleri birkaç terim ve ismin dışında hiçbir şey bilmiyorlardır. En azından Google’da ufak bir gezinti yapmış olsalardı, yine bu kadar cüretkâr ve bilgisizce konuşup kendilerini küçük düşürmezlerdi!

 

Ne kadar ilginç ve üzücüdür ki Batı bu büyük Müslüman bilim adamlarının eserlerinden yararlanmakta ve hatta o eserlerden birçoğu Üniversitelerde tedris edilmekte, üzerlerinde tezler yazılmaktadır. Mesela Cabir b. Hayyan kimyanın babası olarak bilinmekte ve eserlerinden yararlanılmaktadır. İbn-i Sina hakeza ve… Evet, orada durum böyle iken burada gördüğünüz gibi böyle içler acısı bir durumla karşı karşıyayız…

 

Elbette Müslümanların o gün öyle, ama bugün böyle ve geri durumda olmalarının İslami öğretilerle hiçbir alakası yoktur ve başka sebepleri vardır ki ayrıca konuşmak lazım. Ama kısaca söylemek gerekirse, aslında iddia edilenin tam aksine o gün Müslümanlar İslam’ın ilime, bilime, araştırmaya verdiği önemi kavrayıp ona amel ettikleri için, o muhteşem ilerleme ve atılımı yapmış ve ilmin ve bilimin altın çağlarını dünyaya yaşatmışlardı. Ama daha sonraları bir takım iç ve dış etkenlerin etkisiyle o öğretilerden uzaklaştıkları ve zamanla batının hayranı, kulu kölesi oldukları için bu hallere düşmüşlerdir maalesef!

 

Gerçi bütün bu olumsuzluklara rağmen eskisi kadar olmasa da yine de hatırı sayılır birçok Müslüman bilim adamı vardır ki bunlardan bazıları Nobel ödülü dahi almışlardır.  Türkiyeli Prof. Aziz Sancar, Pakistanlı Prof. Muhammed Abdusselam gibi, Mısırlı Prof. Ahmed Zewail gibi…

 

Bir başka önemli nokta şudur ki eğer İslam ilim, bilim, akıl ve mantık karşıtı bir din olsaydı, dünyada, önceden Müslüman olmayan ve dolayısıyla da ata baba taassubu olmaksızın İslam’ı seçen bir tane bilim adamı olmaması gerekirdi. Oysa tarafsız bir gözle araştırma yapan, onlarca hatta yüzlerce İslam’ı seçmiş bilim adamına rastlayabilir. Sözü uzatmamak için onların isimlerini sıralamaya gerek görmüyorum. Google’de kısa bir arama yapmanız bu isimlerden birçoğuna ulaşmanız için yeterli olacaktır.

 

 Son olarak BİLİM diye temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp ileri sürdükleri EVRİM teorisi konusunda bir noktaya açıklık getirerek bu konuyu kapatmak istiyoruz:

 

Biz evrim teorisini, içinde barındırdığı yığınla sorunları, sıkıntı ve çelişkileri (ki başka bir yazıda buna genişçe yer vereceğiz inşallah) göz ardı edip yüzde yüz doğru olduğunu kabullensek bile iddia edildiği gibi Kur’an ile çelişir bir yanı yoktur. Evet, ilk bakışta zahiri anlamda bir çelişki gibi gözüktüğü doğrudur. Zira Kur’an bir yandan bugünkü insan neslinin Hz. Adem’e dayandığını ve Hz. Adem’in balçıktan yaratıldığını söylüyor, diğer taraftan bir çok ayette insanın topraktan veya nütfeden yaratıldığı vurgulanıyor. Dolayısıyla bu haliyle olaya yaklaştığımızda ortada evrim diye bir şey gözükmemektedir. Peki, bu çelişkiyi nasıl ortadan kaldırabiliriz?

 

Cevap: Kur’an’a göre şu an yeryüzünde yaşayan insan türünün babası ve ilk kaynağı hiç şüphesiz Hz. Âdem’dir. Ama Hz. Âdem’den bugüne kadar geçen zaman miktarı, yapılan araştırma ve hesaplamalara göre takriben 7000 veya en fazla verilen rakama göre 10,000 yıldır. Oysa yeryüzünün ömründen 6 milyar yıl geçtiği ve insan varlığının ömründen ise milyonlar geçtiği söyleniyor.

 

Öte yandan aradan binlerce yıl geçmesine rağmen ne insanda bir değişiklik olduğunu görmekteyiz, ne de maymunda. Teorinin savunucuları bu evrilmenin çok yavaş gerçekleştiğini ve milyonlarca yıl sürdüğünü söylemektedirler. Bu yüzden şunu rahatlıkla diyebiliriz ki faraza Darwin ve diğer bilim adamlarının evrilmeye ilişkin yaptıkları araştırmalar ve buldukları bulgular doğru olsa bile, şu anda yeryüzünde yaşayan insan nesli halkasına ait değil, onlardan önce yaşayan insan türlerine aittir. Kaynaklarımızda bu insan neslinden önce birçok başka nesillerin de yaşayıp son bulduklarını destekleyen hadisler, kanıtlar vardır. Bu yüzden Evrim teorisini kabullenme farzını Kur’an’daki açıklamalarla birlikte şöyle formüle edebiliriz:

 

Kur’an’ın insan yaratılışıyla alakalı ortaya koyduğu açıklamalar, Allah’ın balçıktan yarattığı Hz. Âdem’den türeyen insanlardır. Evrime ait bulgular ve kanıtlar ise ondan önceki insan nesli veya nesillerine aittir. Mutlak kudret sahibi Allah’tır. İsterse, onu Hz. Âdem’i yarattığı şekilde yaratır, isterse, onun neslindeki gibi nütfeden ve nütfenin ana beslenme kaynağı olan topraktan yaratır, isterse, evrilme şeklinde meydana getirir. Böylece doğru kabul ettiğimiz takdirde bile Evrim teorisi, Kur’an’ın açıklamalarıyla çelişmez.

 

 

5- Din yüzünden tarih boyu savaşlar çıkmıştır. Herkes kendi düşüncelerini savaşla yaymıştır. Oysa ben "Hayır, Bigbang teorisi doğru seni geri zekâlı ölmeyi hakediyorsun bilime karşı çıktın" deyip adam öldüren bilim adamı görmedim.

 

Cevap:İslam’ın savaşla dayatıldığı görüşü de yine bilgisizlik veya art niyetin ürünü olan iftiradan başka bir şey değildir. Önce bir noktanın altını çizip daha sonra cevaba geçelim. Bizim savunduğumuz İslam, arı duru Muhammedi İslam’dır. Ama Resulullah’tan sonra çeşitli entrikalarla Müslümanların hâkimiyetini eline geçiren zalim sultanların, halifelerin, kralların yaptığı asla gerçek Muhammedi İslam’a mal edilemez. O zalimler, Resulullah’ın kendi evlatları ve torunlarına bile acımayıp hunharca hepsini şehid ettiler. Bunun en çarpıcı örneği herkesin bildiği Kerbela olayıdır.

 

Resulullah’ın yaptığı savaşlara gelince bunların hepsi istisnasız savunma amaçlı yapılan veya seçme hakkı ve özgürlüğü elinden alınmış mazlum ve müstazaf insanları bu haklarına kavuşturmak için yapılan savaşlardır.

 

Başına kılıç dayayıp da illa Müslüman olacaksın denilen bir kişi dahi tarihte gösterilemez. Eğer öyle olsaydı, herkesten önce, Medine’de Müslümanlarla birlikte yaşayan Yahudi ve Hristiyanlara bu baskı uygulanır ve kendi hallerine bırakılmazdı veya Müslüman olmaları sağlanır ya da öldürülürlerdi; oysa öyle yapılmamıştır. Evet, Yahudilerle bazı savaşlar yapılmıştır ama bunlar onların hainlikleri ve Müslümanlarla aralarında yapılan anlaşmalara sadık kalmayıp İslam’ı ve Müslümanları yok etmeye azmetmiş azgın Mekke müşrikleriyle önce gizli ve daha sonra açıktan işbirliği yapmalarından dolayıydı, durup dururken onları İslam’ı kabullenmeye zorlamak için değil.

 

İslam fıkhından haberdar olan herkes İslam topraklarında ve İslami hâkimiyet sınırlarında yaşayan Yahudi, Hıristiyan veya diğer dinlere mensup kimselerin özgürce dinlerini yaşama hakkına sahip olduklarını ve kimsenin onları zorla müslümanlaştırma hakkına sahip olmadığını pekâlâ bilir.

 

Ayrıca inanmak kalple alakalı bir şeydir ve insanın kalbinden geçeni Allah’tan gayrı kimse bilemez. Farz edelim ki bir müddet birileri baskı altında iman etmiş olsun. Ama kalpte olan şey er geç serbest bir ortam oluştuğunda kendini gösterecektir. Bazen kendini Müslüman gibi gösterip zahirde Müslümanlık taslayan münafıklar elbette olmuştur. Ama bu onlara yapılan baskıdan dolayı değil, Müslümanların elde ettikleri avantajlardan nemalanmak ve fırsat buldukça Müslümanlar arasına fitne sokmak ve tabiri caizse onları arkadan hançerlemek içindi. Zaten belli bir müddet sonra ya Resulullah’ın zamanında ya da daha sonraları bu niyetlerini açığa çıkarmışlardır. Ne ilginçtir ki Resulullah zamanında bu münafıklarla bile (kim oldukları tahmin edildiği halde), fiili bir karşı koyma eylemine girişmedikleri müddetçe müdara edilmiş ve müeyyide uygulanmamıştır.

 

 Acaba Resulullah’ın zamanında iman etmiş herkes kılıç zoruyla mı Müslüman olmuştu? Acaba onca zorluğa katlanan ve İslam’ı savunmak için her şeylerini, hatta canlarını bile ortaya koyan binlerce Müslüman için “Zorla ve baskıyla İslam’ı kabul etmişlerdi.” demek akla ziyan bir iddiadan başka bir şey değildir.

 

Sonra insanları zorla Müslüman yapmak isteyen bir dinin kitabında “DİNDE ZORLAMA YOKTUR!” (Bakara, 256) ayeti ve açıklaması yer alır mı?

 

Peygamberine “Artık hatırlat ve öğüt ver; çünkü sen ancak hatırlatıcı ve öğüt verensin  Onlara egemen bir zorba değilsin!” (Ğaşiye, 21-22) ayetine yer verir miydi?

 

Yine bu dinin kitabında şu ayete yer verilir miydi?:

 

“Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin" de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.”(Nur, 54)

 

Veya şu ayete:

 

“... Senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.”(R’ad, 40)

 

Hatta bir zamanlar zorla, baskı ve zulümle terk etmeye zorlandığı kendi ana vatanı Mekke’ye fatih bir komutan olarak girdiğinde dahi Mekkelileri cezalandırmadığı gibi, “Bugün merhamet günüdür; gidin hepiniz serbestsiniz!” diyerek salıverdi ve hiçbirisini İslam’ı kabullenmeye zorlamadı.

 

Burada hemen “Mürtetlik” meselesine yapışacaklarını biliyoruz. Bu konuyu başka bir yazıda cevaplandırdığımız için burada tekrarlamıyor ve linkini veriyorum. İsteyen açıp okur:

 

http://kevser.com.tr/irtidad-ve-din-degistirmek/1671/

 

 

6- Din hayal gücünü kısıtlayıp belli olaylarda kilitlenmeyi sağlar, bilimse hayal gücünün anahtarıdır

 

Cevap:Afaki ve ezbere konuşmak hüner değildir. Rastgele herkes herkese, istediği yaftayı yapıştırabilir. Önemli olan söylediğine açık ve net örnekler,  sağlam deliller sunabilmektir. Bunu söylemeye cüret eden bir kimse, din “abc”sinin “a”sını bile bilmiyor demektir ya da bilinçli olarak saptırmakta ve yanlış algı oluşturmaktadır. Bu yüzden cevap vermeye bile gerek görmüyorum.  Yukarıdaki açıklamalarımız bu eleştirinin tutarsızlığını ortaya koymaya da yeterlidir. Ayrıca bir sonraki eleştiriye vereceğimiz cevap bu eleştirinin cevabını bulmasına da yardımcı olacaktır.

 

7- Dindeki en büyük ve neredeyse tek amaç ibadet etmektir bilimdeyse düşünmek.

 

Cevap:Yine bilgisizce veya kasıtlı hedef şaşırtması! Kur’an ve hadislerde düşünme, akletme ile ilgili yığınla ayet ve hadisi nasıl bilmezler, nasıl görmezler?! Anlamak mümkün değil.

 

Yukarıda buna bazı örnekler vermiştik. Birkaç örneği de burada ilave edelim:

 

“…Allah size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.”(Bakara, 219)

 

“…De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"(Enâm, 50)

 

“Onlar, kendilerinin(nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi?...”(Rum, 8)

 

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. * Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın…”(Âl-i İmran, 190-191)

 

“Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan sağırlar, dilsizlerdir.”(Enfal, 22)

 

“İşte biz bu örnekleri insanlara açıklıyoruz; ne var ki bunları ancak bilginler akleder!”(Ankebut, 43)

 

Bunlara benzer düşünmeye, aklı kullanmaya emreden, teşvik eden, tefekkür ve düşünceyi öven onlarca ayet görebilirsiniz Kur’an’da.

 

Görüldüğü gibi bu ayetler ısrarla insanları düşünmeye, akıllarını kullanmaya emrediyor, teşvik ediyor. Özellikle son ayette akletmeyi teşvikin yanı sıra, aklı kullanma eylemini de yine en iyi bilginlerin gerçekleştirebileceği vurgulanmıştır. Peki, bir din ve onun anayasası konumunda olan kitabı, insanları düşünmeye, akıllarını kullanmaya bundan daha iyi nasıl teşvik edebilir?

 

Birkaç örnek de hadislerden ilave edelim:

 

Resulullah (s.a.a): “Bir saat tefekkür etmek-düşünmek, altmış yılın ibadetinden daha üstündür.” (Biharü’l-Envâr, c.66, s.294)

 

Hz. Ali (a.s): “Hiçbir ilim düşünmek gibi değildir.” (Nehcü’l-Belağa, 113. Hikmet)

 

Hz. Ali (a.s): “Tefekkür etmek, basiretli insanın kalbinin hayatıdır.” (Biharü’l-Envâr, c.78, s.115)

 

Bir saat düşünmeyi altmış yıllık ibadetten daha üstün bilen bir din hakkında “Dindeki en büyük ve neredeyse tek amaç ibadet etmektir bilimdeyse düşünmek.”gibi bir yargıda bulunmak ne kadar da komik, hatta trajikomiktir!

 

Evet, İslam’da ibadete çok önem verilmiştir ve yaratılışın amacı olarak belirtilmiştir. Ancak ibadet denildiğinde bunların aklına maalesef sadece namaz gibi eylemler gelmektedir. Oysa İslam’da ibadet çok geniş bir yelpazeye sahiptir ki onlardan bir tanesi sadece namazdır. Bunların dillerinden düşmeyen ilim-bilim uğraşısının bizzat kendisi bile İslam açısından en üstün ibadetlerden sayılmıştır. İşte bunlardan birkaç örnek:

 

Resulullah (s.a.a): “En üstün ibadet ilim öğrenmektir.” (Meheccetü’l-Beyza, c.1, s.159)

 

Resulullah (s.a.a): “İlim ile birlikte uyumak, cahillikle birlikte (uyanık kalıp)  namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” (Münyetü’l-Mürid, s.104)

 

Resulullah (s.a.a): “Adaletle yöneten bir yöneticinin bir saat yöneticiliği bir abidin (ibadet edicinin) yetmiş yıl ibadetinden daha üstündür!” (El-Kâfi, c.7, s.174)

 

Resulullah (s.a.a): “İbadet on kısımdır ki onun dokuz kısmı helal rızık peşinde olmaktadır.” (Biharü’l-Envâr, c.103, s.18)

 

Hz. Cebrail (a.s) Resulullah’a (s.a.a) hitaben şöyle demiştir: “Ey Muhammed! Eğer bizim ibadetimiz yeryüzünde olsaydı, ibadet olarak üç şeyi yapardık: “İnsanların su ihtiyacını karşılamak, (geçimini sağlamakta zorlanan) kalabalık ailelere yardım etmek ve (insanların) günahlarını örtüp (açığa çıkarmamak).” (Tenbihü’l-Havâtir, c.1, s.39)

 

Hz. Ali (a.s): “Güzel-yumuşak konuşmak ve her kese selam vermek ibadet sayılır.” (Gurerü’l-Hikem Hadis: 3421)

 

Hz. Ali (a.s): “Alçak gönüllü ol; zira bu en büyük ibadetlerdendir.” (Biharü’l-Envâr, c.72, s.119)

 

İmam Cafer Sâdık (a.s): “Bir Müslümanın diğer bir Müslümanın ihtiyacını gidermek için hareket etmesi, Kâbe etrafında yapılan yetmiş tavaftan daha hayırlıdır!“ (El-İhtisâs, s.21)

 

Resulullah (s.a.a): “Âlime-bilgine bakmak ibadettir; adaletli bir yöneticiye bakmak ibadettir; anne-babaya sevgi, şefkat ve merhametle bakmak ibadettir; Allah için sevdiğin bir kardeşinin yüzüne bakmak ibadettir.” (el-Emâli,Tusî, 454)

 

Hz. Ali (a.s):  “(Kötü) alışkanlığı yenmek, en güzel ibadetlerdendir.” (Gurerü’l-Hikem Hadis: 2873)

 

Esasen İslam açısından yaratılış hedefine uygun yaşamak, yaratıcının o hedefe doğru açtığı yoldan yürümek, insanın kendisinin ve başkalarının ebedi saadetine yardımcı olacak her söylem ve eylemi bir ibadet olarak algılanmıştır. Bu yüzden akıllı bir insan isterse ve ilahi plan çerçevesinde bir hayat yaşamaya azmederse 24 saatini ve dolayısıyla bütün hayatını ibadete dönüştürebilir! Yani yemesi, içmesi, uyuması bile onun için ibadete dönüşür.

 

Ayrıca bunlar hiç mi Kur’an’ı okumamışlar? Kur’an sadece ibadetten mi bahsetmektedir? Kur’an bir hayat kitabıdır ve hayatın her alanıyla ilgili öğretilere, direktiflere sahiptir. Kur’an’ın sosyal ve siyasal konularla ilgili direktifleri ibadet konularından az değildir. Demek ki insan birileri tarafından şartlandı mı en bariz şeyleri dahi görmekten aciz kalıyor. Düşünmeyi kendileri için en büyük meziyet olarak görenler, bu kadar açık şeyleri dahi düşünüp algılamaktan aciz kalıyorlar. Ne diyelim Allah akıl, fikir, gerçek anlamda düşünme kabiliyeti, insaf ve izan versin herkese.

 

8- Dinde genellikle karşıt görüşlerin sonucunda savaş çıkar; bilimde tezler sunularak en geçerli sonuç kabul edilir.

 

Cevap: Kur’an hiçbir zaman karşıt görüşlerin ortaya konmasına engel olmamış, tam tersine daima yüksek sesle muhaliflerine Deki eğer doğru diyorsanız, kanıtlarınızı getirin.” (Bakara, 111) diye haykırmıştır.

 

Yukarıda da verdiğimiz şu ayet de bu iddianın tutarsızlığının bir başka delilidir:

 

“... O halde kullarımı müjdele!  (Onlar ki) Sözü dinleyip de onun en güzeline uyarlar; işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar halis akıl sahiplerinin ta kendileridir.”(Zümer-17-18)

 

Açık bir şekilde sözleri, “İddiaları dinle ve akıl mantık kıstasıyla onların içinden en güzel olanı seç ve ona uy.” diyor. Allah aşkına onların iddia ettikleri ile bu Kur’anî düsturun yakından uzaktan bir benzerliği var mı?

 

Peki, İslam tarihinde hiç savaş çıkmamış mı? Elbette çıkmıştır. Ama bunun sebebi kesinlikle onların iddia ettiği gibi değil, başka şeylerdi ki bunlardan bir kısmına yukarıda kısaca değinmiştik.

 

Sonra dünya tarihinde hem geçmişte hem de günümüzde sayısız savaşlar yaşanmaktadır. Peki, bunların hepsi dindarlar tarafından mı çıkarılmıştır?

 

Bu savaşların kahir çoğunluğu, özellikle günümüz dünyasında güya bilimin ve medeniyetin beşiği olarak gördükleri batı tarafından ve dinle de hiçbir alakası olmayan, hatta tamamen dinden kendilerini soyutlamış ve bilimden, teknolojiden, bilim adamlarından beslenen kesimler, devletler ve güçler tarafından çıkarılmaktadır. Onlara bu imkânları sağlayan ve gün geçtikçe geliştirdikleri silahları icat edip hizmetlerine sunanlar cahil cühela takımı veya dindarlar mı, yoksa şöyle veya böyle bahsettiğiniz biliminmürekkebini yalamış insanlar,  bilim adamları ve bilim merkezleri mi?

 

9- Din insanları her zaman geriye itmiştir. Bilimse ileriye atılan adımlar bütünüdür.

 

Cevap: Din derken, ortaçağ Hıristiyanlığını kastediyorsa veya din adına ortaya atılan sahtekârları ve sahtekârlıkları kastediyorsa buna elbette bir diyeceğimiz yoktur. Ama o zaman da bunu genelleştirip adı din olan her şeyi buna dâhil etmeleri doğru olmaz. Her halükarda başta da söylediğimiz gibi biz öz Muhammedi İslam’ı ve onun Ehl-i Beyt’inin temsil ettiği İslam’ı savunmaktayız. Dolayısıyla bu noktadan hareketle ve yukarıdaki açıklamaları da dikkate alarak bu iddiayı bağnazca, bilgisizce veya kasıtlı ve delilsiz bir algı yaratma çabası olarak görüyor ve cevap vermeye gereği duymuyoruz.

 

10- Dinde mantık aranmaz (ararsan dinden çıkarsın); bilimse mantığın dışında olan bir şeyi kabul etmez...

 

Cevap: Bir başka temelsiz iddia daha. Allah-u Teâla’nın sıfatlarından birisinin HEKİM olduğuna inanan dindar bir kimse, O’nun yaptığı her işin, verdiği her emir veya sakındırdığı her yasağın, kısacası her türlü tasarrufunun mutlaka hikmet ve mantığa dayalı gerekçesi veya gerekçeleri olduğuna inanır. Bu gerekçelerin bazıları bize açıklanmış, bazısının ise bizim bizzat kendimizin kafamızı yorarak onları keşfetmemiz istenmiştir. Bazıları zamana yayılarak insanların düşünce, akletme sürecinde, ilim, tecrübe ve keşiflerin ilerlemesiyle tedrici olarak ortaya çıkması amaçlanmıştır. Bir tane ayet veya hadis gösterin ki orada dinde mantık aranmaz desin. Mantık arayan dinden çıkar desin. Öyle olsaydı yukarıda örneklerini verdiğimiz onlarca ayette düşünmeye, akletmeye davet eder miydi?

 

Elbette biz kendimizden bir mantık ve gerekçe türetir ve ona dayalı bir ön yargıyla dini öğretilere yaklaşır ve bizim indi mantığımıza ters düşeni külliyen mantıksız addedersek, bunun kendisi mantıksız bir davranış olur. Zira birçok konuda birileri bir şeyi tamamen mantıklı bulurken, diğer birileri onu mantıksız olarak görüyor. Bunu günlük hayatımızda sık sık yaşamakta ve görmekteyiz. Bu yüzden bütün akıllı insanların istisnasız mantıklı bulduğu bir şeye ters düşeni ancak mantıksız olarak addetmek mantıklı olur. Örneğin anormal olmayan bütün insanlar adaleti iyi, zulmü ise kötü olarak addetmektedirler. Dolayısıyla bir şey adalet ilkesine uygun olursa iyi ve mantıklı, uymazsa kötü ve mantıksızdır denilebilir.

 

Bazen de bir söylem ve eylemin arka planını bilmeyen, onun bütün yönlerinden ve gerekçelerinden haberdar olmayan bir kimse de ilk bakışta onu mantıksız bulabilir. Ama bunlardan haberdar olan birisi onu gayet mantıklı görebilir. Örneğin bir kimse birisinin ayağının kangren olduğundan haberdar değilse, doktorun onun ayağını kesmeye yeltenmesini mantıksız ve zulüm olarak görür. Ama bundan haberdar olan ve ne kadar tehlikeli olduğunu bilen birisi, tam tersini zulüm olarak addeder.

 

Son Not: Elbette bu iddiaların her birisine daha geniş ve daha derin cevaplar vermek mümkündür. Fakat “Akıllıya bir işaret yeter.” babından şimdilik bu kadarla yetiniyoruz.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !