19 Kasım 2017 Pazar Saat:
23:41
13-03-2017
  

Din mi İnsana, İnsan mı Dine Muhtaç?

Her insanın ahiret âleminde ebedî hayatına ve bu dünyada yaptığı şeylerin mükafat ve cezasını göreceğine inanmak.

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma



"Din" Arapça bir sözcük olup lügatte itaat, ceza, mükâfat vb. anlamlara gelir. Fakat ıstılahta dünyanın ve insanın bir yaratıcısı olduğuna inanmak ve bu inanca uygun talimatlar anlamındadır. Mutlak olarak bir yaratıcıya inanmayan ve âlemdeki varlıkların tesadüf sonucu veya maddî ve tabii fiil ve infiallerin sonucu meydana geldiğini zannedenler "dinsiz" olarak adlandırılmaktadırlar. Fakat varlık âleminin bir yaratıcısı olduğuna inananlar, her ne kadar inanç ve dinî merasimlerinde sapma ve hurafeler olsa da "dindar" sayılmaktadırlar.

Buna binaen, halk arasındaki dinler hak ve batıl olarak ikiye ayrılmaktadır. Ve hak din, gerçeğe uygun ve doğru inançlara sahip olan, doğruluk ve itibarları için yeteri kadar garantisi olan davranış ve amelleri tavsiye eden dindir.

Usul-i Din ve Füru-i Din

Dinin ıstılahtaki anlamı hakkında yaptığımız açıklamayı göz önünde bulundurarak her dinin en az iki bölümden oluştuğu açıklık kazanmaktadır:

1- Dinin temelini oluşturan inanç veya inançlar.
2- O inanç temeli veya temellerine uygun olan ve onlardan kaynaklanan talimatlar.

Dolayısıyla, her dinin inanç bölümünün onun "usul"ü ve amel bölümü ise "füru"u olarak adlandırılması çok yerinde bir girişimdir; nitekim İslâm uleması da İslâm inanç ve hükümlerinde bu iki kavramı kullanmışlardır.

Dünya Görüşü ve İdeoloji

Dünya görüşü ve ideoloji kavramları yukarıdaki kavramlara yakın anlamlarda kullanılmaktadırlar. Dünya görüşünün bazı anlamları şöyledir: "Dünya ve insan hakkında ve genel olarak varlık hakkında bir takım uyumlu genel görüş ve inançlar." İdeolojinin bir anlamı da, "İnsanın davranışları hakkında bir takım
genel uyumlu görüşler"dir.

Bu iki anlama göre her dinin usul ve inanç sistemini o dinin dünya görüşü ve amelî hükümlerinin genel sistemini ise onun ideolojisi sayıp onları usul-i din ve füru-i dine tatbik edebiliriz. Ancak "ideoloji" kavramının cüzî hükümleri ve aynı şekilde "dünya görüşü" kavramının da cüzî inançları kapsamadığına da dikkat etmek gerekir. Diğer bir nokta da şudur: Genel anlamda kullanılan ideoloji kavramı bazen dünya görüşünü de kapsamına almaktadır.1

İlâhî ve Maddî Dünya Görüşü

Öteden beri çeşitli dünya görüşleri varolagelmiştir; fakat bunların tümünü tabiat ötesine inanmak veya inkâr etmek esası üzerine iki kısma ayırabiliriz: İlâhî dünya görüşü ve maddî dünya görüşü. Maddî dünya görüşüne inananlar eskiden "tabiatçı", "zındık" ve "mülhit" olarak adlandırılıyordu; günümüzde ise, "maddeci" ve "materyalist" diye adlandırılmaktadır.

Maddeciliğin çeşitli şekilleri vardır. Günümüzde bunların en meş-huru Marksizm'in felsefî bölümünü oluşturan "diyalektik materyalizm"dir. Bu arada "dünya görüşü" kavramı sapık ve maddeci inançları da kapsamına aldığı için bu kavramın kullanım alanının din inançları dairesinden daha geniş olduğu da anlaşılmış oluyor, nitekim "ideoloji" kavramı da bir takım din hükümleriyle sınırlı değildir.

İlâhî Dinler ve Usulleri

Çeşitli dinlerin nasıl ortaya çıktığı konusunda dinler tarihi, toplumbilim ve halkbilim bilginleri arasında bir takım ihtilaflar vardır. Fakat İslâmî kaynaklardan anlaşıldığı üzere, din insanın varoluşuyla birlikte ortaya çıkmıştır ve ilk insan olan Hz. Adem (a.s) Allah'ın peygamberi olup, tevhid ve tek olan Allah'a tapmaya çağırıyordu. Bütün şirk içerikli dinler ise tahrifler, kişisel zevkleri uygulama, kişisel ve grupsal
garazlar sonucu ortaya çıkmıştır.2

İlâhî ve hakikî dinlerden ibaret olan tevhidî dinler üç genel ortak ilkeye sahiptirler:


1- Tek olan Allah'a inanmak.


2- Her insanın ahiret âleminde ebedî hayatına ve bu dünyada yaptığı şeylerin mükafat ve cezasını göreceğine inanmak.


3- Allah'ın insanları mükemmelliğin zirvesine, dünya ve ahiret saadetine hidayet etmek için peygamberler gönderdiğine inanmak.

Bu üç temel ilke gerçekte her bilinçli insanın karşılaştığı en temel soruların cevaplarıdır: Varlık nedir? Hayatın sonu nedir? En iyi yaşam programını nasıl tanıyabiliriz? Vahiy kanalıyla garanti edilen yaşam programı ilâhî dünya görüşünden kaynaklanan din ideolojisidir. Temel inançlar, tümü bir arada din inancı sistemini oluşturan bir takım gerek, izlenim ve ayrıntılara sahiptir. Bu inançlarda ihtilaf ise çeşitli din, fırka ve grupların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim bazı peygamberlerin peygamberliğinde ve muteber bir ilâhî kitabın tayinindeki ihtilaf Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm dini arasındaki ihtilafın temelini oluşturmuş ve bazen temel inançlarla bağdaşmayan inanç ve amellerde bir takım diğer ihtilaflara neden olmuştur; tevhid inancıyla bağdaşmayan Hıristiyanlıktaki teslis inancı bunun en bariz örneğidir; Hıristiyanlar her ne kadar açıklama getirerek buna meşruiyet kazandırmaya çalışmışlarsa da durum böyledir. Yine Peygamber efendimizden sonra onun yerine geçecek olan kişinin Allah tarafından mı, yoksa halk tarafından mı tayin edilmesi gerektiği konusu İslâm dininde Şiîlerle Sünnîler arasındaki temel ihtilafı teşkil etmektedir.

Bundan alınan sonuç şudur: Tevhid, nübüvvet ve mead bütün ilâhî dinlerdeki en temel inançlardır; fakat ya bunların tahlilinden elde edilen ya da bunların devamı olan inançları özel anlamda temel inançlardan sayabiliriz; örneğin Allah'ın varlığına inanmayı tek başına bir ilke ve O'nun birliğine inanmayı da ayrı bir ilke sayabiliriz. Ve yine Son Peygamber'in (s.a.a) peygamberliğine inanmayı İslâm dininin temel ilkelerinden biri sayabiliriz. Nitekim bazı âlimler "tevhid" ilkesinin kollarından olan "adalet" ilkesini tek başına bir ilke ve yine nübüvvet inancının devamı olan "imamet" inancını da ayrı bir ilke saymışlardır.

Gerçekte, bu gibi inançlar hakkında "temel ilke" ve "usul" kavramlarının kullanılması ıstılah ve halk arasındaki kullanıma bağlı olup özel bir tartışma konusu değildir. Dolayısıyla, "usul-i din" kavramı genel ve özel olmak üzere iki anlamda kullanılabilir: Usul-i dinin genel anlamı "füru-i din" ve ahkam karşısında kullanılıp bütün muteber akaidi kapsamına almaktadır. Özel anlamı ise en temel akaid hakkında kullanılmaktadır. Ve yine bütün ilâhî dinler arasında ortak olan inançlara, örneğin (genel anlamda) üç temel inanca (tevhid, nübüvvet ve mead) "usul-i din" ve bunlara bir veya birkaç diğer ilkeyi de ekleyerek "özel anlamda usul-i din" veya belli bir mezhep ve grubun özelliklerinden olan bir veya birkaç inancı ekleyerek "usul-i din ve mezheb" veya "bir mezhebin temel inançları" diyebiliriz.

Din Hakkında Araştırma Yapmak

İnsanın ruhî özelliklerinden biri de her insanda çocukluğunun başlarında başlayıp hayatının sonuna kadar devam eden fıtrî olarak hakikatleri bilme ve gerçekleri öğrenme eğilimidir. "Merak hissi" denilen bu hakikati arama fıtratı bazen insanı din dairesinde söz konusu olan konular üzerinde düşünmeye ve hak dini tanımaya itebilir. Örneğin insanı şu konular hakkında düşündürebilir: Acaba maddî olmayan ve duyu organlarıyla hissedilmeyen bir varlık (gayb) var mıdır? Eğer varsa acaba gayb âlemi ve duyu organlarıyla hissedilen maddî âlem arasında bir bağlantı var mıdır? Eğer bağlantı varsa, bu maddî âlemi yaratan duyu organlarıyla hissedilmeyen bir varlık var mıdır? İnsanın varlığı sadece bu maddî bedenle mi sınırlıdır ve hayatı bu dünya hayatıyla mı kısıtlıdır, yoksa başka bir hayatı da var mıdır? Eğer başka bir hayatı da varsa, acaba dünya hayatıyla ahiret hayatı arasında bir ilişki var mıdır? Eğer ilişki varsa, dünyadaki varlıklardan hangisi ahiret işlerinde etkilidir? Ve her iki dünyada da insanı saadete kavuşturacak doğru yaşam programını tanımanın yolu nedir? Ve nihayet bu program nedir?

O hâlde hakikati arama içgüdüsü insanı bütün konuları ve bu cümleden din konularını incelemeye ve hak dini tanımaya sevkeden ilk etkendir. İnsanın hakikatleri tanıma eğilimini güçlendiren başka bir etken ise şudur: Her biri gerçekleri tanıma eğilimi dışında diğer bir veya birkaç fıtrî eğilime bağlı olan başka isteklere ulaşmak özel tanımalara bağlıdır. Nitekim rengarenk maddî ve dünyevî nimetlerden yararlanmak da bilimsel çalışmalara bağlıdır ve pozitif bilimlerin ilerlemesi insanın isteklerine ulaşmasına büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Din de insanın isteklerini, çıkar ve menfaatlerini temin edip karşılaşabileceği zarar ve tehlikeleri önleyebilirse onun için çekici olacak, menfaat severlik ve zarardan kaçış güdüsü din hakkında araştırma yapmak için başka
bir neden sayılacaktır.

Fakat bilmesi gereken şeylerin dairesinin geniş olması ve bütün gerçekleri  tanıyabilmek için yeterli şartların olmaması nedeniyle insan; araştırmak için çözümü kolay olan, sonuçları daha net hissedilen ve kolay ulaşılabilen konuları seçip din ile ilgili konuları çözümleri zor olduğu veya önemli bir bilimsel sonucu
olmadığı düşüncesiyle incelemekten sakınabilir. İşte bu nedenle, din konularının çok önemli olduğunu, hatta hiçbir konuyu incelemenin bu konuları incelemek kadar değerli olmadığını açıklamak gerekiyor.

Şunu da hatırlatalım ki, bazı psikologlar3 esasen Allah'a tapmanın müstakil bir fıtrî istek olduğuna inanmakta, onun "din hissi" diye adlandırdıkları bir kaynaktan kaynaklandığını savunmakta ve onu merak hissi, iyilik hissi ve güzellik hissi yanında insan ruhunun dördüncü boyutu saymaktadırlar.

Bu psikologlar tarihî tanıklardan yararlanarak Allah'a tapmanın sürekli insanlar arasında var olduğunun, bunun herkeste ve sürekli oluşunun da fıtrî özelliğinin bir belirtisi olduğunun altını çizmişlerdir. Fıtrî eğilimin genel oluşunun anlamı, sürekli herkeste canlı ve uyanık olduğu ve insanı bilinçli olarak isteğine kavuşturduğu anlamına gelmez; ortamdaki etkenler ve yanlış eğitimler sonucu faaliyetini kaybedip uyuyabileceği gibi doğru yoldan da sapabilir; nitekim bu gibi uyuma ve sapmalar az çok diğer içgüdülerde de görülebilir.

Bu görüşe göre, din hakkında araştırma yapmak müstakil fıtrî faktörlere sahiptir ve onu delille ispatlamaya gerek yoktur. Bunu dinin fıtrî oluşuyla ilgili ayet ve rivayetlerden tanıklarla teyit edebiliriz; fakat bu fıtrî eğilimin etkisi bilinçli olmadığı için insan tartışma ve delil alanında kendisinde böyle bir eğilimin varlığını inkâr edebilir. İşte bu nedenle, bu açıklamayla yetinmiyor, aklî delillerle din konusunda araştırma yapmanın önemini ispatlıyoruz.

Din Hakkında Araştırma Yapmanın Önemi

Bir taraftan insanın fıtrî olarak gerçekleri bilme eğilimi ve diğer taraftan menfaat ve çıkar elde etme, zarar ve tehlikeden güvende olma sevgisini düşünmek, pozitif bilim ve görüşleri elde etmek için çok güçlü bir faktör hâline gelir. Dolayısıyla, insan, tarih boyunca bir takım seçkin kişilerin, kendilerinin, dünyanın yaratıcısı tarafından, insanı dünya ve ahiret saadetine ulaştırmak için gönderildiklerini iddia ettiklerini ve mesajlarını ulaştırabilmek ve insanı hidayet etmek için ellerinden gelen hiçbir şeyi esirgemediklerini, bu yolda her türlü zahmet ve zorluklara tahammül ettiklerini ve hatta bu hedef uğrunda canlarını bile feda ettiklerini öğrenince, peygamberlerin iddialarının doğru olup olmadığını, yeterli ve mantıklı delilleri olup olmadığını anlamak için din hakkında araştırmaya başlar. Özellikle onların davetinin ebedî saadet ve nimeti içerdiğini, insanları ebedî azap ve bedbahtlıktan sakındırdıklarını, yani onların davetini kabul etmenin, sonsuz muhtemel menfaate ve onlara karşı muhalefetin ise sonsuz muhtemel zararlara neden olacağını öğrenince din hakkındaki bu araştırması daha fazla önem taşır. Böyle bir kimse din konusunda ilgisizlik ve gaflet edip onun hakkında araştırma yapmamak için nasıl bir mazeret gösterebilir?

Evet, bazı kişiler tembellik ve rahata düşkünlükleri sonucu araştırma zahmetine katlanmayabilir veya dini kabullenmenin kendileri için bir takım sınırlandırmalar getirip onları canlarının istediği bazı şeylerden alıkoyacağından din hakkında araştırma yapmaktan sakınabilirler.4

Fakat böyle kişiler bu tembellik ve rahatlığın kötü sonucuna katlanmalı ve sonunda ebedî azap ve bedbahtlığa razı olmalıdırlar. Bu kişilerin durumu, acı ilaçtan korkup doktora gitmekten sakınarak kesin ölüme doğru hareket eden bilgisiz hasta çocuğun durumundan çok daha kötüdür. Çünkü böyle bir çocuk yarar ve zararı teşhis edebilecek kadar aklî ergenliğe ulaşmamıştır ve doktorun tavsiyelerine aykırı hareket etmenin zararı da birkaç günlük dünya hayatının faydalarından mahrumiyetten daha fazla değildir; ancak buluğ çağına ermiş olan insan kârla zararı düşünme ve geçici lezzetleri ebedî azapla mukayese etme gücüne sahiptir.

İşte bu nedenle, Kur'ân-ı Kerim gaflet uykusundaki böyle insanları dört ayaklı hayvanlardan daha sapık bilerek onların hakkında şöyle buyuruyor: İşte onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha da sapık... Ve işte gâfiller onlardır!5

Başka bir yerde ise onları canlıların en kötüsü olarak tanımlamaktadır: Allâh katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.6

Bir Şüphenin Çözümü

Bazı kişilerin, "Bir meseleyi çözümleme ihtimali olduğu zaman onu halletmek için çaba harcamak güzel bir girişimdir; fakat biz din ve dinle ilgili konular üzerinde düşünmenin olumlu bir sonuç vereceğini sanmıyoruz. İşte bu nedenle, zaman ve enerjimizi sonuçlarına daha sıcak baktığımız işlere harcamayı tercih ediyoruz." diyebilirler. Böyle kişilere şu cevabı veriyoruz:

Birincisi; dinin temel konularını halletme ümidi kesinlikle diğer bilimsel konulardan az değildir ve biliyoruz ki, çoğu bilimsel konular bilim adamlarının onlarca yıl yorulmak bilmez çabaları sonucunda çözümlenmiştir.

İkincisi; ihtimalin değeri sadece bir etkene (ihtimal oranına) bağlı değildir, "ihtimal verilen şeyin oranı" nı da göz önünde bulundurmak gerek. Örneğin ticarî bir işin kâr ihtimali %5 ve başka bir işin %10 olur, ama birinci işin muhtemel kâr miktarı bin lira ve ikinci işin ise yüz lira olursa, birinci işin ihtimal oranı (%5) ikinci işin (%10) yarısı kadar olmasına rağmen birinci iş ikinci işten beş kat daha iyidir.

Din konusunda araştırma yapmanın muhtemel kâr oranı sonsuz olduğu için onun hakkında kesin bir sonuca varma ihtimali her ne kadar zayıf da olsa, yine de o yolda çaba harcamanın değeri, sonucu sınırlı olan bir şey hakkında çaba harcamaktan daha fazladır. Din hakkında araştırma yapmamak, aklî açıdan ancak dinin doğru olmadığına veya din konularının halledilmez olduğuna dair kesin bir bilgi olduğu zaman mazur görülür. Fakat böyle bir yakin ve kesin bilgi nasıl elde edilebilir ki?

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

1- Dünya görüşü ve ideoloji hakkında daha fazla bilgi için bk. "İdeolojiy-i Tatbikî (Uygulamalı İdeoloji)".
2- Bazı ilâhî dinlerde baş gösteren tahriflerden biri de, zalim ve zorba yöneticileri memnun etmek için din dairesini kişinin Allah ile ilişkisiyle ve din hükümlerini ise özel bir takım merasimlerle sınırlandırmış olmaları, özellikle siyaset ve toplumun işleriyle ilgilenmeyi din dairesinin dışında tanıtmalarıdır; halbuki bütün ilâhî dinler toplumun dünya ve ahiret saadetine ulaşması için ihtiyaç duyduğu her şeyi açıklamak durumundadır ve normal insanların aklı bunları tanımak için yeterli değildir. (İleride bunu açıklayacağız inşaallah.) Allah Teala'nın gönderdiği son peygamber kıyamete kadar insanların ihtiyaç duyduğu tüm öğreti ve talimatları insanlara sunmalıdır; işte bu nedenle İslâm dininin öğretilerinin önemli bir bölümünü toplumsal, iktisadî ve içtimaî konular oluşturmaktadır.
3- bk. Hiss-i Mezhebi (Din Duygusu), İnsan Mevcud-i Naşinahte (İnsan Tanınmayan Varlık, Din ve Revan (Din ve Ruh) kitapları.
4- "Fakat insan, devamlı suç işleyerek ilerisini berbât etmek ister." Kıyamet, 5
5- A'râf, 179.
6- Enfal, 22.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler