18 Haziran 2018 Pazartesi Saat:
02:48

Diyanet'in Erbain'le İlgili Fetvası

12-12-2015 12:13


 
 
 
 

Ölünün ardından yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gecesi gibi uygulamaların dinî hükmü nedir?

 

Son günlerde Diyanet İşleri Din Yüksek Kurulu Dinî Bilgilendirme Platformu tarafından ne yazık ki zamanlaması manidar olan flaş bir fetva yayınlandı. Söz konusu fetva şöyleydi: 


"Ölen bir müslümanın usûlüne göre yıkanıp kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınarak defnedilmesi farzdır (Kâsânî, Bedâî’, I, 300, 306, 318). Bunun dışında yapılması gereken yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gün veya bunların duası gibi zaman ve şekle bağlanmış bir görev yoktur. Bunların hiçbir dinî dayanağı da bulunmamaktadır. Bu itibarla söz konusu günlerde ölüye yönelik merasimler düzenlenmesi bid’attir; 'Her bid’at da dalalettir' (Müslim, Cumua, 43; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6). Ancak, sevabı ölen kimsenin ruhuna bağışlanmak üzere hayır-hasenât yapılabileceği gibi çeşitli vesilelerle dua da edilebilir (Bkz. Buhârî, Vesâyâ, 19; Müslim, Zekât, 51)."


https://fetva.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/37150/olunun-ardindan-yedinci--kirkinci-ve-elli-ikinci-gecesi-gibi-uygulamalarin-dini-hukmu-nedir-

 

Aynı şekilde aynı sitenin başka bir yerinde bu fetva şu şekilde açıklanmıştır:


"Bir kimsenin ölümünün 7, 40 ve 52. günü şeklinde zamanlar tayin edip bu zamanlarda özel merasim yapma şeklindeki uygulamaların hiçbir dinî dayanağı yoktur. Ölen bir Müslümanın usûlüne göre yıkanıp kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınarak defnedilmesi farzdır. Bunun dışında yapılması zorunlu olan bir şey yoktur. Ancak, sevabı ölen kimsenin ruhuna bağışlanmak üzere hayır yapılabileceği gibi çeşitli vesilelerle dua da edilebilir. Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bir adam, 'Annem ansızın öldü. Öyle sanıyorum ki şayet konuşabilseydi, sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Şimdi ben, onun adına sadaka versem, sevabı ona ulaşır mı?' diye sordu. Hz. Peygamber de (s.a.s.), 'Evet, ulaşır. Onun namına sadaka ver.' (Buhârî, Vesâyâ 19; Müslim, Zekât, 51) buyurdu."


https://fetva.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/38643/vefat-edenler-icin-7--40-ve-52--gun-duasi-var-midir-

 

Sitenin Dinî kavramlar Sözlüğü bölümünde ise bid'at şöyle tanımlanır:


"Örneksiz bir şey yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, umumî kanaata aykırı davranışta bulunmak ve daha evvel benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir. Sonradan ihdas edilen her türlü yeniliklere bid'at denilmesi caiz olmakla birlikte, bu kavramın zamanla dinî konularda fazlalık veya noksanlık olarak telakki edilen davranışlar için kullanılmasının teâmül haline geldiği görülmektedir. Istılah bakımından bid'at; dinin aslından olmayan ve şer'î delillere istinad etmeden sünnete aykırı olarak icad edilen şeylerdir. Başka bir ifadeyle; dinî emirlerin ikmalinden sonra, Hz. Muhammed'in sünnetine, Kur'ân'ın sarîh hükümlerine, ashab, tabiin ve müctehitlerin genel görüşlerine tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hal, davranış ve işler demektir. Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid'at olabilmesi için dinin muhtevasına zıt olması gerekir."


https://fetva.diyanet.gov.tr/Dini-Kavramlar-Sozlugu/Cevap/?q=212

 

Öncelikle bid'atin anlamına yapılan açıklamadaki küçük bir yanılgıya işaret etmek istiyorum:


Bid'at kelime itibarıyla sonradan ortaya çıkan şey demektir. Terimsel olarak bid'at; dinin aslından olmayan, dinî hüküm ve delillere dayanmadan Kur'an'ın açık hükümlerine ve Nebevî Sünnet'e tamamen aykırı olarak icat edilen şeylerdir.


Dine ve dinî emirlere hiçbir kaynaklık yetisi ve yetkisi olmayan ashab, tabiin ve müctehitlerin genel görüşlerine tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hâl, davranış ve işlerin de bid'at kategorisine girdiğini söylemenin kendisi başlı başına bir bid'at ve yanlış bilgilendirmedir.


Evet, İslam dininde biri öldükten sonra onun için 3, 7, 40 veya yıl dönümü tutulmasına dair bir emir yoktur. Fakat yapılmasın diye de bir nehiy Şari-i İslam’dan sadır olmamıştır. Bunlar tamamen Müslüman toplumlarıyla ilgili bir kültürdür. Nitekim Ehlibeyt mensupları arasında, Ehlisünnetteki gibi ölü için 52. Gece diye bir âdet yoktur. 


Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Müslümanlar arasında gelenek hâline gelmiş akla ve mantığa aykırı olmayıp mubah kategorisine giren birtakım kutlamalar, millî ve mahallî bayramlar, yapılan merasimler vardır. Sırf dinde bir açıklaması yoktur veya yapılmasına dair bir emir varit olmamıştır diye toplumun geleneğinde olan her şeyi de bidat olarak görmek yanlıştır. Sorumlu bir Müslüman olarak Allah'ın helal kıldığını haram saymamaya veya haram kıldığını helal görmemeye gerekli özeni göstermekle birlikte dinde olumlu veya olumsuz yönde bir açıklaması bulunmayan bir ameli toplum veya birey olarak din adına ve dinî bir emir gereği görerek yaparsak bu bidat ve haram olur. Ama eğer böyle olmaz ve yapılan iş din adına veya dinî amel niyetiyle yapılmazsa buna bidat demek çok büyük yanlıştır ve topluma veya bireylerin hayatına hâkim olan düzenin altüst olması demektir. Mesela, Peygamberimiz (s.a.a) zamanında Cuma İmamlarına hutbe metni gönderme gibi bir gelenek yoktu diye bu işi kalkıp da bidat olarak niteleyebilir miyiz? Eğitici filimler yapma, Radyo televizyonlarda dini yarışmalar düzenleme veya bildiğimiz futbol vb. yarışmaları tertip etme, türlü elbiseler, eskide olmayan değişik ayakkabılar giyinme, çay ve kahve içme, bilgisayar ve telefon gibi teknolojik imkânlardan yaralanma, ülkenin veya bir idarenin yönetimi için çeşitli kurumlar, bakan, müdür ve yöneticiler tayin etme; yolculuğa çıkarken deve ile mi, arabayla mı, otobüsle mi ya da uçakla mı gitmeyi tercih etme, Peygamberimiz ve nice büyük dinî şahsiyetlerin anısına kutlamalar düzenleme, camilere minare yapma, cemaat imamının namaz kıldırırken veya vaaz verirken hazır yapılmış tekkeleri başlarına koyma, yahut çeşitli münasebetlerde kandiller ve mevlit programları düzenleme gibi daha sayamayacağımız birçok mubah işleri kim bidat sayabilir ki? 


Nitekim bidati tanımlarken söz konusu Diyanet'in sitesinde şöyle geçmişti: "Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid'at olabilmesi için dinin muhtevasına zıt olması gerekir."


Demek ki Müslüman toplum arasında bir kültür veya gelenek hâline gelen bir şey dinin muhtevasına zıt olmadığı sürece bidat değil din adına da yapılmadığı şartıyla. Şimdi bu fetvayı veren kurum -bidat için yaptığı açıklamayı da göz önünde bulundurarak- hangi delile dayanarak ölen kimse için üçüncü, yedinci, kırkıncı veya 52. gün uygulamalarının bidat, dalalet, haram ve dinin muhtevasına zıt olduğunu iddia ediyor?!!! 


Evet, Müslüman toplum olarak bir ölü için defninin üçüncü, yedinci ve kırkıncı gününde bir araya toplanıp ölen şahıs için hayır hasenat işlemek ve cenaze sahiplerinin acısını paylaşmak amacıyla meclis düzenlemek de eğer din adına ve dinî bir emir gereği olarak yapılmıyorsa, İslam’da yasaklandığına dair bir belge ortada yokken sırf ölüleri anma ve acıyı paylaşma maksadıyla Müslümanlar bu tarz merasimi kendi aralarında bir gelenek ve kültür hâline getirerek farklı cenaze meclisleri düzenleyip hayır işler yapıp sevabını ölen şahsın ruhuna ithaf ediyorlarsa buna bidat diyen kimsenin dinî bilgisinde şüphe etmek veya onda bir art niyet olduğunu söylemek gerekir.


Kaldı ki, bazı gelenek ve kültürlerin oluşmasında dinî nasslarda geçen birtakım emarelere rastlamak da mümkündür. Nitekim Allah Resulü (s.a.a) Ebuzer'e yaptığı tavsiyelerden birinde müminin yüce makamına işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Ey Ebuzer! Mümin bir kimse öldüğünde yeryüzü kırk sabah ona ağlar." (Mekârimu'l-Ahlak, s. 465)


Bu hadiste her ne kadar ölen mümin için kırk tutulmasına işaret edilmemiştir, ancak -örneğin- kırkıncı gün taziyesi kültürünün oluşmasına bu tür açıklamalar temel teşkil edebilir.


Ayrıca, Peygamberimizin (s.a.a) veya Ehlibeyt gibi Allah’ın veli kullarının bazı özel günlerini ihya etmek ilahî şiarların yüceltilmesi demektir ve Allah’ın şiarlarını yüceltmek de ilahî takvadır ayet gereği (Hac Suresi, 32. ayet). Yoksa bizzat neye ve hangi delile dayanarak bunca kandiller ve mevlitler, kutlu doğum haftaları tertipliyor mesela Diyanet İşleri?


Bu arada İmam Hüseyin'in (a.s) Erbain meselesi konunun tam dışındadır ve onun matem günlerinin ihya edilmesine ve onun için ağlanılmasına dair hem Peygamberimizden (s.a.a) hem de Kur'an'ın yanında dinin ilmî mercii olan Ehlibeyt'ten çok sayıda hadis varit olmuştur ve bu iş tam bir Nebevî Sünnet'tir. Bu konuyla ilgili detaylı bilgi için kaleme aldığım "Ehlibeyt ve Ehlisünnet Kaynaklarında Kerbela Şehitlerine Ağlamak" adlı esere müracaat edilmesi faydalı olacaktır.


Son olarak şunu ifade etmekte de yarar vardır: Bu fetvanın “Diyanet’ten falaş fetva” şeklinde, milyonların Erbain merasimi için Kerbela’ya akın ettiği bugünlerde haber kanallarına servis edilmesi, özellikle flaş olarak haber yapılan birinci fetvayla aynı olan ama bidat ve sapıklık terimleri gibi eklemeler içeren ikinci fetva gerçekten de düşündürücü ve zamanlama olarak manidardır.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !