16 Temmuz 2019 Salı Saat:
03:33

Dua; Aşk Vadisi

09-07-2019 14:34


 

 

 

 

 

 

 

Hayatta ister duygusal, ister sosyal anlamda tanıştığımız kişi ya da kişiler çok önemlidir. Öyle ki onların önemi varlığında değil de yokluğunda anlaşılır. İnsana sahici tebessümler veren, kalbine huzur dolduran, gerçek sevgi ve dostlukları hissettiren, manevî duygularına kaynaklık eden, gönlüne iman tohumları yeşerten birine takılıp kalmak... Ne güzel şey, değil mi? Her insan eminim hayatının rengine yön verecek böylesi bir hayata, mutluluğa ve insanlara takılıp kalmak ister. Neden mi? Çünkü orada sahte duygular, insanlar, olaylar ve en önemlisi sahte mutluluklar yok. Tamamen doğallık, her şeyi ve herkesi kendisine göre kabullenmek ve hareket etmek var sadece.

 

Ey gönül! Senin içini aydınlatan yere, sana yakın olan olgun insanların bulundukları yere git.

Çünkü orada onlar sana gelecek belâlara karşı siper olurlar.

Onlar senin kötülüklerini hoş görürler, canlarının içinde sana yer verirler. (Mevlâna)

 

Gerçekten de insan mutluluğu nerde bulduysa oraya gitmeli. Çünkü mutluluk, hadi bulalım demekle bulunmuyor. Bazen insana el sallar. Onu görür ya da görmez. İşte önemli olan da o kıyısından ya da köşesinden gördüğü o mutluluğa koşar adımlarla yaklaşmak, davetiye çıkarmaktır. Hayatı bu yönüyle düşünürse insan, yaşamın; mutluluğu ve saadeti oluşturma, yakalama çabasından başka hiçbir şey olmadığını görür.

 

Fakat şunu da unutmamalıyız ki: Etrafımızda, toplumda bir sürü iyi veya kötü farklı karakterlere sahip insanlar vardır. Toplumsal bir yaratık olduğumuz için de bunlarla iç içe yaşamaya mecburuz. İnsanların genelinin düşüncesine de genelde menfaatçilik ve çıkarcılık hâkim olmuştur. İnsanın, karşılaştığı olaylardan ve insanların, hele dost bilip bağrına bastıklarının olumsuz, yakışıksız tavırlarından veya her gün yaşanan acı olaylardan etkilenmemesi kaçınılmazdır. Ama bunları içine atıp dert ederek büyütmenin de hiçbir anlamı yoktur, kendini tebah etmenin ve yıpratmanın dışında. Unutmayalım ki, dünyaya nasıl bakarsak öyle görürüz. Yine unutmayalım ki: “Hayat üç gündür; geçmiş geçmiştir ve geri döndürülemez; gelecek de gelmemiştir, endişeye kapılıp geleceğin gamını yemek de yersizdir; önemli olan içinde bulunduğumuz şimdiki zaman dilimidir, onu değerlendirmek gerek...”

 

Ancak zaman; kemallik aracıdır; zaman olmazsa, hiçbir ilerleme olmaz, hiçbir kemale erişilmez ve hiçbir mesafe kat edilmez. Asla zaman ve zamanda vuku bulan acı ve tatlı olaylar olmazsa, gizli cevherler tecelli etmeye mahal bulmaz, sırlar aşikâr olmaz, perdelerin arkasındaki hakikatler görülmez. Zaman olmazsa, maksada varılmaz, hedefe ulaşılmaz.

 

Ve biliyoruz ki, zamanda ilerleme iki türlüdür: Yukarıya doğru ilerleme. Aşağıya doğru ilerleme. Yukarı ve aşağı doğru ilerleyenlerin tümümün de varacakları hedef (yön) tektir ve bir hedefleri vardır: “Her şey O’na dönücüdür. Nereye dönerseniz, o taraf Allah’ın yönüdür.” (Ayet-i kerime)

 

Ancak muratlarına varma hususunda farklı sonuçlar alacakları kesindir. Biri İlâhî’nin Rahman ve Rahim sıfatlarına mahzar olur, diğeri ise Muntakim ve Kahhar isimlerinin tecelli mahalli. Bu farklı yol izlemelerinden işte dünyadaki anlaşmazlıklar meydana gelir ve insanlar arasına birbirlerini anlayamayacakları şekilde bir anlaşmazlık hâkim olur; farklı yönlere yüz çevirmiş insanların uyum sağlaması, birbirleriyle uzlaşması zorlaşır, zorlaşmanın ötesinde muhalleşir...

 

Ama ne yapabilirsin ki, değişik amaçlarla farklı semtlerde seyreden insanlarla bir arada yaşıyorsun. Yaşıyorsun ama yaşamın da bedelini ödüyorsun; çoğu zamanlar da sitemler ediyor, ağıtlar yakıyorsun. Ya senin gibiler gibi sessizce bağıracak ve sesini sadece gönülden anlayan gönül ehline duyuracaksın yahut da nidalar ser edecek, feryatlarınla insanları gaflet uykusundan uyandırıp yaşadıkları serapvari hayattan gerçek hayata kavuşturacaksın... Böylece mutsuzluğa kapılan kalplerde nice mutluluk ağaçları yeşertecek ve güneş gibi her yana umut ışıkları saçacaksın... Mutlu ettiğin gibi, mutlu da olacaksın; mutluluğa hasret birini mutlu etmekle bile mutluluğun kapısını aralayacak, zorluklarla dolu hayatta, inancının müyesser kıldığı başarının zevkini yaşayacaksın...

 

Çünkü: “Hayat her zaman mücadelelerle doludur. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. Mutluluk ise bir varış değil, bir yolculuktur. Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır... Ne geçmişte aramalıyız onu, ne de gelecekte. Çünkü gerçek, şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır. Dolayısıyla geçmişten ibret alıp gelecekte de mutlu olmak için, içinde bulunduğumuz andan daha iyi bir zaman olmadığına inanarak beklemekten vazgeçmeliyiz. Öyleyse sahip olduğumuz her anın kıymetini bilmeliyiz ve unutmamalıyız ki, zaman hiç kimse için beklemez. Eğer şimdi değil ise, ne zaman?...”

 

Yukarıda da değindiğimiz gibi, dünyadaki ilişkilerin çoğunun artık genelde menfaat ve çıkarlar üzerine kurulduğuna, çoğu ilişkilere bencillik ve kibrin hâkim olduğuna hepimiz şahidiz maalesef. Bu, bir gerçektir ve iyi-kötü herkes bu gidişattan şikâyetçidir. Ancak ne var ki bazı zamanlar insanın karşısına uzun seneler aradığı, ama bir türlü bulamadığı bazı insanlar da çıkabilir ki, onları görür görmez o karşılaşmanın değerini anlar ve onunla irtibat sağlamaya ve ondan yararlanmaya çalışır. O açıdan karşımıza çıkan fırsatları, bulut gibi elimizden çıkıp gitmeden değerlendirmemiz gerekir. Gerçi bu gibi içten ve samimi, dürüst insanların teşhisi, tıpkı bulması kadar zordur; ama insanların gerçek kişiliklerinin, sözlerinde (dilinde) ve eylemlerinde saklı olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir.

 

İnsan elbette kimselere anlatamadığını, kendisini anlayan birine anlatmakla, anlattığı ve anlaşıldığı oranda rahatlar, teselli bulur; rahatladığı için de rahatlamasına vesile olana minnettar olur.

 

Ama ne var ki, bazı zamanlar veya bazı durumlarda büyük âlemi kendinde barındıran insanın nefsini/ruhunu ve vücudunu, nedenini bilmediği bir hüzün sarar ve bir süre her şeyden el çekmesine, hiçbir şeyden zevk almamasına, hatta bunalıma girmesine sebep olur. Bir çare aramaya koyulur, nasıl kurtulurum beni boğan bu hâletlerden, diye. Olabilir bazı zamanlar çareyi kendi iç dünyasında bulur; fakat öyle zamanlar da olur ki kendisinin bile çare üretmekten âciz olduğunu görür.

 

Bu gibi durumlarda insanların başvurdukları yöntemler farklı olabilir, herkes kendisini bu tür sıkıntılardan, psikolojik bunalımlardan kurtarmak için çeşitli yöntemler deneyebilir. Bu yöntemlerden biri; elbet çareyi, kendine dost ve sırdaş bildiği birilerinin sohbetinde ve derdini onlara açmakta görmektir. Yani böyle bir durumda efkârını dağıtacak, kederini azaltacak, hüznünü giderecek ve bir yere kadar derdine ortak olacak dost ve sırdaş bildiği birilerine yaklaşmak ister, onunla dertleşerek, muhabbet ederek teselli bulmaya çalışır dinlendiğini ve anlaşıldığını gördükçe.

 

Çünkü herkesin bir kapasitesi ve bir kişiliği vardır; hayata karşı da herkesin farklı bakış açısı vardır; renklerden hoşlanmak göreceli olduğu gibi, dünyada bir şeylerden hoşlanmak, tat almak ve onlardan güç kazanmak da görecelidir, insandan insana fark eder. Biri ilimden hoşlandığı, zevk aldığı gibi, bir başkası da başka şeylerden, örneğin eğlenmekten, gezip tozmaktan hoşlanır. Birileri güzelliklere bakmaktan hoşlanır, diğerleri de güzelliklerini sergilemekten, teşhir etmekten. Birileri insanlara hizmet ederek övülmekten lezzet alır, birileri de insanları hizmetine almaktan. Birileri hemcinslerine hizmet etmekten hoşlanır, bir başkaları da kendisine hizmet edilmekten. Birileri sevmeyi sever, birileri ise sevilmeyi; biri aşık olmayı sever, bir başkası ise aşkın özünü... Nasıl ki birileri hayrı sever, bir başkası hayrı sevmeyi sever (Hz. Süleyman -a.s-); birileri hapisten kurtulmayı sever, bir başkası ise kurtulmak için hapse girmeyi sever (Hz. Yusuf -a.s-)...

 

Tabi bazı şeylerden herkesin hoşlanması, herkesin doğası icabıdır; ancak bazı şeyler insanların eğitimi, kişiliği ve inancıyla alakalıdır. İnançlı insanlar da farklı mertebelerde oldukları için haz aldıkları şeyler de farklı olacaktır elbet.

 

İşte duaya yönelmemizin bir nedeni, hiç kuşkusuz türlü sıkıntılar girdabında karşılaştığımız maddî-manevî bütün çıkmazlardan kurtulmak, kapanan her kapıyı yüzümüze açan Yüceler Yücesi Yaratıcı’ya sığınmak ve Çaresizler Çaresi O Kadir-i Müteal’den medet ummak, O en güzel Dost’la dertleşmek, muhabbet etmektir; tüm bunlarla huzur ve itminanı yakalamak, arzulanan lezzeti almak ve O’na yönelişi sevmektir...

 

Dolayısıyla birileri burada söz konusu etmeye çalıştığımız duadan, Çabuk Razı Olan Dost’a yakarıştan, Yüce Sevgili’ye yakınlıktan, O’na tevekkülden, O’nunla muhabbetten güç alır; bir başkaları ise başka şeylerin, hevâ-heves kaynaklı eğlencelerin peşine düşerek kendini geçici rahatlıkla aldatır. Nitekim birileri dara ve zorluğa düştüğünde Allah’a (dua makamı) ve Allah için edindiği dostlarıyla sohbete ve manevî meclislere yönelerek gam ve kederlerinden kurtulmaya çalışır, birileri de farklı eğlence mekânlarına gitmekle kendisini avutmaya çalışır. Öyle ki birileri sazla mecazî aşkı yakalamaya çalışır, bir diğerleri de neyle hakikî aşkı yaşar. Birileri ayrılığa ağlar, birileri ise ayrılıktan yanar:

 

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek-kadın herkes inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş bir kalp isterim ki, iştiyak derdini açayım.

Aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar.

Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!

Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür

Aşk coşkunluğudur ki şarabın içine düşmüştür.

Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, hâldaşıdır.

Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.

Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak

Ney gibi hem bir hemdem, hem bir müştak kim gördü?

Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte

Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir. (Mevlâna)

 

Ama her şeyden önemlisi dengeyi korumaktır her durumda. Hem dünya ile ilgili, hem de ahiretle ilgili. Özellikle bu denge konusuna, yaşanan bazı tatsız olaylardan sonra, sıkıntı sonrası ferah ve sevinç günlerinde dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum. Sıkıntılar girdabında, bunalımlar çıkmazında bu dengeyi koruyan en büyük ve etkili faktörlerden biri de, hiç kuşkusuz adı kalplere huzur ve sükûnet dolduran, zikri gönlü ferahlatan ve insanı kendisinden daha iyi anlayan, ona ondan daha çok şefkatli olan, daha çok seven sevgili Allah’ın kapısına yönelmektir. Ki bu, dua silâhından başka bir şey değildir. Çünkü: “Dua, müminin silâhıdır.” (Hadis-i şerif)

 

Tabi o makama varabilmek için ortada dikkate alınması gereken önemli bir gerçek de var. O da şu ki: İnsan her şeyden önce kendisiyle barışık olmalı, İlâhî’nin yardımına güvenerek, O’na dualarda bulunup yakarmak, yalvarmakla ve kendi özgüvenini arttırmakla herkesten önce kendisini tanımanın, bilmenin ve gereklerini yerine getirmenin peşinde olmalıdır. Herkesten önce insanın kendisi kendisini anlamalıdır. Eğer insan kendisini anlamada zorlanıyorsa, başkalarının kendisini anlamasını beklemesi abesle iştigal olacaktır. Gaye, kendisini ve bildiğini başkalarına kabullendirmek değil, kendince hak bildiği gerçeği bulmanın zevki ve sevinciyle övünmek olmalıdır. Ha başkaları kabul etsin, anlasın; ha kabul etmesin, anlamasın. Birinci durumda başkalarının kendisini anlamadığıyla karşılaştığında, yeis ve ümitsizlik, hüzün ve keder hâkim olur benliğine, neden anlaşılmıyorum diye kendi psikolojisini hep zor duruma sokar, bunalıma bile girer. Fakat ikinci durumda başkaları kendisini anlamasa bile, gerçeği bulmanın ve doğru yolda olmanın sevinci, başarılı hayat sürdürmesinin en büyük mutluluk kaynağı olur.

 

Ben eminim ki, insan kendisiyle barışık olur, kendisi kendisini anlar, derinde vâkıf olup dermanı için de çare bulmanın arayışına koyulursa, elbet kendisini anlayan ve derdine ilâç olan birileri de karşısına çıkacak; sırdaşı ve elinden tutanı, derman vesilesi olacaktır. Tıpkı Ali (a.s) gibi birinin Resulullah’a (s.a.a), Kumeyl gibi birinin Hz. Ali’ye (a.s), Cabir-i Cu’fî gibi birinin de İmam Bâkır’a (a.s) sırdaş olduğu gibi. Mevlâna ne de güzel demiş:

 

Ben her mecliste, her toplulukta ağladım, inledim.

Ben huysuz insanlarla da, iyi insanlarla da düşüp kalktım.

Herkes kendi anlayışına göre benim dostum oldu.

Ama kimse benim gönlümdeki sırları araştırmadı, öğrenmedi.

Hâlbuki benim sırrım, feryadımdan uzak değildir.

Fakat her gözde onu görebilecek nur,

Her kulakta onu işitebilecek güç yoktur.

Ten candan, can da tenden gizli değildir.

Ancak kimseye canı görme izni verilmemiştir.

Bundan ötesini anlatmaya kalkışırsam, akılsızlık etmiş olurum.

Çünkü bunu anlatmak, anlayışın da, anlatılışın da ötesindedir.

Şayet söyleyecek olursam, akıllar yerinden kopar.

Eğer yazarsam, nice kalemler kırılır.

En değerli açıklamaları yapsam, bu açıklamalarım bile

Kıyamete kadar çok kısa kalır.

Bu yüzden ben çaresiz susuyorum.

Eğer istersen, sen kendi derûnundan oku.

 

Gerçekten de öyledir, insanın sırrı, feryadı uzaklarda değil; tersine tam yanında, hatta kendi içindedir; neden uzaklarda arasın ki? Ve bu durum en güzel şekliyle dua makamında, Gönüller Sultanı ile münacat esnasında ortaya çıkar, kendini gösterir. Ama maalesef, başta kendim olmak üzere, bizler bir türlü araştırıp öğrenmiyoruz, kendi analizimizi yapmıyoruz. Oysa Hz. Ali’nin (a.s) tabiriyle bizde büyük âlem saklıdır. Ki binlerce maalesef, biz bu âlemi keşfetme gayreti içinde değiliz. Hâlbuki: “Kendini bilen, Rabbini de bilir.

 

O nedenle hep kendimizi tanımamız ve tanıdığımız şekliyle ihtiyaçlarımızı gidermede gerekli olan yönlere dikkat ederek hareket etmemiz ve etrafımızdaki insanlara ona göre davranmamız gerekir. Bazen yalnız kalmakla insan rahatlar, sakinleşir; bazen de samimî bildiği dostların muhabbetinde o huzuru yakalar, dertleşmekle kalbini sıkan dertlerini içinden söküp atar; bazen de gecelerin zifiri karanlığında gerçek Dost ile halvet edip münacatta bulunmak, şanı yüce Ruhun sahibiyle hem-raz olup Allah’ın dergâhına raz-u niyaz etmek, güç kaynağı olur dertli insan için, her zaman olduğu gibi. Tüm bunların hepsi de hissedilen derdi ve hüznü atmak, ağırlık eden günah yükünü hafifletmek ve ıstıraplardan, çıkmazlardan kurtulmak içindir belki de... Ya da uykuya dalmış gönlü ve gönülleri uyandırmak, gaflet denizinde boğulmaktan kurtulup kurtuluş gemisine binmek ve bindirmek içindir. İşte bu nedenle dua; teyakkuz hâlidir, uyanıklıktır... Aklı irfan kaynağına, kalbi aşk pınarına vardıran, aşk seccadesinde gözden ırmaklar akıtandır... Bir ömür boyu gönül evine gelmesini beklediği Sevgili’yi gözü yaşlı, uyanık hâlde gecenin karanlıklarında hiç uyumadan tesbih elinde zikrederek beklemektir... Çünkü dua; gecenin karanlıklarında Nur ile yol bulmaktır, tıpkı Pervane’nin Şem’in ateşiyle yol bulup gönlünü aydınlatması gibi...

 

Fuzulî diyor ki:

 

“Bir âşık varmış vaktiyle; muma benzeyen bir âşık... Mum gibi yalnız... Yanar yakılırmış geceler boyu ve gönül ateşiyle aydınlatmaya çalışırmış hicranın ve hasretin karanlıklarını... Hiç uyumaz; dilinde sevgili adı, gözü kapıda beklermiş durmadan... Gecelerden bir gece, belki bir vuslat gecesi olur da sevgili geliverir diye umutlanır, bu umutla tıpkı mum gibi can ipinden inciler döker ve eteklerinde biriktirirmiş onları yığın yığın... Ta ki sevgili geldiğinde, hazırlıksız yakalanmış olmasın ve yüz görümlüğü olarak ayağına saçacağı incileri bulunsun...”

 

Aşkı, mecaz diliyle anlatan öykülerden ve timsallerden biridir Şem ile Pervane hikâyeleri. Üşüyen ve titreyen Pervane’nin Şem’in sıcaklığıyla ısınması, yani sevgilisine vuslatı ve sonunda onda fena olup onunla beka bulması...

 

Evet; Pervane’nin ateşle dansı, olasılık sınırlarına dayanan bir aşkın öyküsüdür... Akıl firara durmuşken, ömre hazan yaprağı bırakan bir efsanedir... Şem’in sıcak soluğunu yüreklerde hissettiren bir aşk masalıdır...  

 

Geçmişten bugüne vuran Pervane’nin kanat seslerini duymak, ürpermek ve ruhta yankılanan o ses... Maziye asılı duran hakikî bir aşkın ayak seslerini duymak...

 

Pervane’nin yoksun ve perişan bedeniyle omuzladığı aşkın zerresinin sıçraması ve gönlün eriyip yok olması...

 

Hakikî aşkın, olasılık sınırlarına dayandırılmasının ve bu nedenle aşığın toz kanatlı bir Pervane’yle, sevgilinin ise güç yani ateşle betimlenmesinin simgesi olan Pervane’nin Şem’e olan aşkı...

 

Yani en zayıf, en korunaksız, en umutsuz koşullar içerisindeki Pervane’nin; aşkın gücüyle donanarak en güzele, en asile, en güçlüye kanatlanması ve tek sermayesi olan varlığıyla sevgiliye adanması...

 

Yürek ısısında el değmeden, göz görmeden, his sezmeden ıstırap ve gözyaşıyla karılıp harmanlanması...

 

Doğup batan uzun günler boyunca dev bir gönül sahrasının orta ateşinde fırınlanması... Sonra uçurum bir iç derinlikte demlenmeye bırakılması...

 

Issızlığın ayazında geceler boyu bekletildikten sonra tuş sesleriyle titreşmeden, kurşun kalemin sessiz ve lirik dokunuşlarıyla desen desen kâğıda aktarılması; gökkuşağından farklı renkler, duygusal tatlar ve rayihalarla mest olunması...

 

Tüm bunların adıdır Şem ile Pervane.

 

Ama ne var ki, “Şem ile Pervane”nin aşk öyküsü, her ruh aynasına farklı yansır; derinleşir ya da yüzeyselleşir, uzar ya da kısalır...

 

Canı kim, cananı için sevse cananın sever

Canı için kim ki cananın sever canın sever.

Her kimin âlemde mikdarıncadır tab’inde meyl

Ben leb-i cananımı, Hızr, Ab-ı Hayvan’ın sever

N’olacaktır terk-i aşk etme Fuzulî vehmedip

Gayetî derler ola bir bende Sultan’ın sever.

 

Aşkı anlamak, aşkın oduyla yanıp tutuşmak, gerçekten aşık mıyım, bu sözler kalpteki duyguların tercümanı mı, yoksa kalbe yerleşmeden dilde kalan imanda olduğu gibi riya dolu ifadelerden ibaret mi bilmiyorum; ama gerçek olan bir şey var ki, aşk gerçek anlamıyla ancak ve ancak dua makamında yaşanır ve ancak duaya, gönlü O’nun aşkıyla yanıp tutuşanlar yönelir...

 

O makamda gönül yanar ama kendini yakan ateşin ne olduğunu anlamaz ve hissetmez, ateşin yakıcılığını da hakkıyla idrak edemez... Ama ateşi göremese de, sıcaklığını teniyle, kalbiyle ve tüm benliğiyle hissetmese de var olduğunu bilir, O’nun arayışına koyulur ve O’ndan bahsedenlerle yol bulmaya çalışır... O’ndan bahsedenler ateş değildir; ama söyledikleriyle ateş gibi yakar, kavurur sevdaya düşmüş yüreği. Daha Sevgili’yi görememiştir, O’na varamamıştır; ama O’nun varlığını bilir ve yalnız O’nu düşünmeye ve O’nu aramaya koyulur... İşte aşk içerikli dua bir arayıştır, yöneliştir, yolculuktur, varıştır... kendinden geçiştir... kendini buluştur...

 

Dua; davete icabettir, çağrıya yanıttır, lebbeyk demektir, kabul ediş ve ediliştir... “Çağırın beni, icabet edeyim sizi.” (Ayet-i kerime) Ve ne mutlu duası/sözü kabul olduğu gibi, özü de kabul olanlara, kalbiselimi ile tüm benliği o ilâhî dergaha alınanlara!

 

Bazen de gözleri kör olduğu hâlde görmesini bilmek, yakında olmasa bile hissetmek ve dokunmayı becerebilmek ve hasretini ancak dostlarının sıcak sözleriyle gidermeye çalışmaktır dua... O nedenle dua paylaşmaktır... muhabbettir... sohbettir... dertleşmektir...

 

Belki aşk yolunda ilerlemenin incelikleridir bunlar; ama bu yolda ilerlerken karanlık uçurumlar ve sarp yokuşlar da var... Ve bu yolların Hâdî’si duadır, bir de aşk ile kapısına eller uzanan Dost...

 

Ama ne var ki arada engeller, karanlıktan hicaplar, nurdan perdeler de yok değildir. Peki Yar’e ulaşmak için bunlar nasıl aşılır, nefis denilen karanlığın kalın hicabı nasıl yırtılır, nur perdelerinden nasıl geçilir?... İşte burada yine Sevgili’nin lütfünün olması, kendisine ulaşabilmesi için âşık gönüllere ışık olmadan görmesini sağlayacak göz vazifesini gören birilerini ihsan etmesi gerekir. Öyle ki gönül, bunun sayesinde aradığına kavuşabilsin... Aşk Vadisi’ne... Lezzetlerle, manevî hazlarla, iyiliklerle, güzelliklerle, aynı zamanda zorluklar ve çetinliklerle dolu Sevgi Vadisi’ne... Ne de güzel demiştir Attar Aşk Vadisi’ne giren aşık hakkında:

 

“Ateşler içinde kalır oraya varan. Âşık; ateş kesilen, hararetle koşup giden, yanıp yakılan ve alev gibi yücelip başı çeken kişiye derler. Bir an bile işin sonunu düşünmez o; yüzlerce cihanı yakar da hiçbir şeye aldırış etmez. Hiçbir şeyden anlamaz. Ne zerre kadar şüphe tanır, ne de yakinden anlar. Onun yolunda iyi de, kötü de birdir. Zaten aşk gelince ikisi de kalmaz. Âşık nesi varsa oynar, elden çıkarır. Sevgilinin güzelliğini burada görür, nazlanır. Başkalarına sevgili yarın görünecek diye vaat etmişler, yarına ertelemişler; ama aşığın bugünü yarındır. O, sevgiliyi burada seyreder.”

 

“Âşık daima yanar, yakılır, erir. Nasıl sudan çıkarılıp ovaya atılan balık, belki denize kavuşurum diye çırpınıp durursa, o da varacağı makama varmak için çırpınır. Aşığın işi akılla değildir. Ancak gayb âleminden kendisine bir göz bağışlananlar aşkın aslını bilebilir. Her ne varsa âlemde aşktan meydana gelmiştir. Sen de aşka düş, sarhoş ol, başını bile feda et. Yoksa akıl gözüyle bakanlar ne başını görebilirler aşkın, ne de ayağını. Aşka iş eri gerek, her şeyden hür adam gerek. Bir ölü, nasıl aşka lâyık olsun ki? Bu yolda yüz binlerce defa diri bir gönül gerek ki, bir solukta yüzlerce can feda etsin... Can ortadan kalktı da, âşık cansız bir hâle geldi mi; işte o zaman Canan’a ulaşır, Sevgili’yle buluşur...”

 

Zaten seven kimse, daima sevgilisine doğru cezp olmakta, sürekli ona doğru gitmektedir. Öyle ki her yerde sevdiğini görmekte, her esen yelde ondan bir koku almaktadır. Rabbini seven kimse ise, Sevgili’sine kavuşmanın en büyük engelini, bu maddî hayat gördüğü ve beden denen hapiste tutsak olduğunu bildiği için, ölümden korkmak bir yana, ölmekle özgürlüğüne, daha da önemlisi Sevgili’sine kavuşacağını bildiğinden, sürekli ölümü arzulamakta ve kendisini daima ölüm için hazırlıklı tutmaktadır. Tıpkı vuslat gecesinde, kavuşma namazında Mevlâ Ali (a.s) gibi: “Kâbe’nin Rabbine andolsun kurtuldum, erdim.”

 

Ve tüm bunların hepsi duanın gerçeğinde yatmakta ve insan bunları duada yaşamaktadır... Böylece dua ibadetine yönelerek nefsini, nefsanî heveslerini, şeytanını öldürmekte; aklını diriltip kalbini ihya etmektedir... Çünkü: “Dua; ibadettir, ibadetin özüdür.” (Hadis-i şerif)

 

O nedenle dua; münacattır, raz-u niyazdır, dertleşmektir, gönülden çıkanları olduğu gibi dile getirmektir, cilve yapmaktır, naz etmektir, övmektir, övünmektir, her şeyi Kadir-i Müteal’den dilemektir; dilenmektir, almaktır, karşılığında vermektir, aldığın gibi aldığını diğer yolculara dağıtmaktır, alınanlara ortak olmaktır...

 

Ve dua; Sevgili’nin narında yanmaktır, firak hasretiyle tutuşmaktır, cehennem ateşinde yaksa da sevmektir, kızgın alevler içinde sevgisini var gücüyle haykırmaktır. Tıpkı Kumeyl Duası’nda Mevlâ Ali’nin (a.s) sevgi aynasına yansıyan sözleri gibi... Bir Ali ki, duası bile gizli... Aşkı, cehennem ateşini söndüren gözyaşı, inleyişi, yegâne dostu ve sırdaşı olan kuyusu gibi... “Ehlibeyt İmamları’nın (üzerlerine selâm olsun) dualarına baktığımızda, bu duaların tevhide davetle, nefsi arındırmaya davetle, dünyadan yüz çevirmeye davetle ve Allah Tealâ’ya yakarışla dolu olduğunu görürüz. Bu davetler insanların evlerinde oturarak Müslümanların çıkarlarından gaflet edip, zikir ve duayla uğraşmaları anlamına gelmez. Nitekim onların kendileri de böyle değillerdi...” (Sahife-i Nur, s.18, s.274-275)

 

Ne mutlu bize ki Ehlibeyt gibi, Ali (a.s) gibi rehberimiz var! Akılda rehber... imanda rehber... kalpte rehber... aşkta rehber... sevgide rehber... şefkatte rehber... merhamette rehber... duada rehber...

 

O Mevlâ Ali (a.s) ki, kalbinde O’nun firakından dolayı yanan öyle bir yakıcılık vardı ki, “Cehennem ateşine sabredebilsem de senin firakına nasıl sabrederim?!” diyor. Bunlar bize bir efsaneymiş gibi gelen gerçeklerdir; onların anladığı, bizim ise anlayamadığımız bir gerçektir... Çünkü Kur’ân, gökten inen kelâmdır; Ehlibeyt’in duaları, yerden göğe yükselen kelâmdır; Kur’ân gibi yüce maarife sahiptir:

 

“Ey Mabudum, Rabbim ve Mevlâm!...Eğer bana ceza çektirmek için düşmanlarının yanında yer verirsen ve belâ ehliyle beni bir araya toplarsan ve beni dostlarından ayırırsan, ateşinin sıcaklığına dayanabilsem bile, senin keremine nazar etmekten mahrum olmama nasıl sabrederim?... Eğer konuşmama izin verirsen, cehennem ehli arasındaki ümitliler gibi sürekli dergâhına yönelip inlerim. Medet dileyenler gibi feryat edip yardım dilerim senden ve (çok değerli) bir şeyini kaybedenler gibi ağlayıp sızlarım sana ve seni çağırıp dururum: Neredesin ey müminlerin velisi! Ey ariflerin en son arzusu! Ey medet umanların imdadına yetişen! Ey sadıkların kalplerinin dostu ve sevgilisi! Ey âlemlerin ilâhı!...” (Kumeyl Duası)

 

Söz duadan başladı, ancak aşka vardı. Çünkü dua,aşktır... Aşkla Maşuk’a yaklaşmaktır... Mabud’a, visal sevdasıyla yalvarmaktır... Nurunda kaybolmaktır, nurunda nur olmaktır... Çünkü dua; Allah Teâlâ'yla kulu arasında manevî bir bağ, aşığı maşuka ulaştıran ip, sağlam kaleye girip sağlam kulpa yapışmak için bir vesiledir... Ayrıca dua; bir taraftan ümittir, özlemdir, ahit tazelemektir... Diğer taraftan korkudur, çekinmektir; çünkü insan sevdiğinden korkar, korktuğunu sevmez.

 

Aşktan, sevgiden söz açılınca da nedense dile susmak düşer, gönle düşünmek... İşte o dem susmak gerek. Susmak, ama anlamlar yüklü anlamlı bir susmak... Bazı şeyler anlatılmaz, çünkü anlatılamaz... Anlatılamaması da ya kendisinin anlatılamaz bir konu olmasından dolayıdır ve sadece yaşanılacak türden bir gerçek olduğu içindir, ya da anlatanın anlatım gücüne sahip olmamasından dolayıdır... Anlatılamayacağına göre de boş yere sayfayı karalayıp anlam itibariyle birbirinden kopuk kelimeleri arka arkaya dizmenin hiçbir anlamı yoktur, okuyanı anlamsızlığa sürüklemenin dışında...

 

Şimdi anlıyorum bir yaşam boyu Şems-i Tebrizî neden sustu... Neden bir beyit yazmadı. Yazmak ve konuşmak için, âşık gönüllü Mevlâna gibi biri ile olmak gerekli galiba. Yoksa istediğin dünyanı bulamazsın, yazamazsın ve yaşayamazsın...

 

“Sevgiyle yoğrulmadıysa yüreğin, tekkede, manastırda eremezsin! Bir kere gerçekten sevdin mi dünyada, cennetin ve cehennemin de üstündesin.” (Hayyâm)

 

“Altın ne oluyor, can ne oluyor? İnci, mercan da nedir? Bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra.” (Mevlâna)

 

Evet, söz bitince dile susmak düşer, gönle düşünmek... Nitekim dua; tefekkürdür, düşünmektir, iç âlemde seyirdir, kanat açıp melekût bağına yücelmektir... Ve dua; tefekküre dalıp susmak olduğu gibi Sevgili’nin kemal, cemal ve güzelliklerini dile getirip konuşmaktır, coşmaktır da; Sevgili’yle halvet etmek için geceyi ve gecedeki huzuru, sükûneti, halveti ve münacatı dört gözle beklemektir...

 

İşte birazdan akşam olacak. Herkes halvete çekilecek... Bütün ışıklar sönecek... Belki yalnızlığın soğukluğunda üşüyecek gönlü Şem’in ateşine vasıl olmayanlar, Şem’i kendilerine Sevgili seçmeyenler... Oysa geceleri bile Şem’ine varmak için yol alan Pervane; hicran ateşiyle yanacak, yakılacak, ağıtlar yakacak.

 

Şem’in ateşi ise, en güzel şualarını sergileyecek gizli bir hüzünle. Uzakta... Pervane’nin kırık kalbi çarpıp duracak aynı hüzünle. Biri usul usul yanacak, biri içli içli ağlayacak. Şem hüzünle titreyen alev, Pervane karanlıklar içinde üzgün yolcu. Şem, bir armağanı bekler gibi sabahlayacak yine. Pervane; canı elinde armağan, onu bekleyeni arayacak. Belki bir gün, biri öle öle verecek, biri yana yana alacak. Ve ikisi de sonsuzluk çizgisinin ötesinde bir tebessümle buluşacak... Ardından da gözyaşları eşliğinde fena ve beka mutluluğu yaşanacak... Ve böylece duada aşkı, aşkta duayı yaşayarak, gece karanlıklarında, herkesten ayrı Tek Sevgili’ye yalnızlıklarında ağlayarak, gözyaşı dökerek, sızlayarak, Yüce İlâhî Dergâh’ta iniltilerle dolu duası devam edecektir tüm benliği Allah’ın sevgisiyle donatılan aşığın...

 

İşte: Tam kıyama kalkmışken bedenim, ruhum o yemyeşil ufuklara dalıyorken ve gözlerim O’nun için ağlıyorken seher vaktinde, kuş sesleriyle beraber müjdelenerek; korkarak değil, severek ve sevilerek O’na gitmek, uçmak istiyorum... Kalbimin ve ruhumun en ücra hissiyatlarını döktüğüm o Ulaşılmaz’ı seviyorum çünkü...

 

Derinden bir sessizlik ve gözlerimde faydası olmayan bir gözyaşı.... Hep akıyor, hep akıyor... Ne günahımı alıp sürüklüyor benden, ne de ruhumu meltem rüzgârlarının estiği o sihirli gecelere götürüyor... Dindiremiyor sancımı... Çünkü zaten sancılı yüreğimin sancısı bu gözyaşları... İşlenen günahların ardından dökülen; özlenen ama bir türlü ulaşılamayan o eşsiz Sevgili’ye çağrı...

 

Ben Sevgili’ye adadım aklımı ve fikrimi... Kâğıda döktükçe hasretimi, kâğıt ağladı... Kâğıdım ağladıkça kalemim yazdı... Sadece kâğıdım ve kalemim anlıyor beni ve bir de O görülmez... Ama beni benden daha iyi anlayan ve gören... Yalnızlıklarda, evhamların, müphemlerin boğduğu zamanlarda bile ufkumu aydınlatan...

 

O’na gitmek istiyorum... O görülmeyen, ama yaşayan ve yaşatan Sevgili’ye... Miracı ben de yaşamak, vuslatı ben de tatmak istiyorum... Ağlayarak gitmek istiyorum hem de... Gecenin karanlığı, parıldayan yıldızları, ışıklar saçan ayı, yer ve gök melekleri ağlıyor benimle benim hâlime, yalnızlığıma ve Dost’tan ayrılığıma çünkü...

 

Gözüm ağlamaktan hiç dinmesin bu dünyada Allah’ım!.. Ve bu ağlamalarım faydalı olsun... Ne olur ya Rab, bu gözyaşlarımı benden alma; beni anlayan, beni sana anlatan bir tek sahip olduğum şeylerdir bunlar... Gözümdeki yaşlar da olmazsa ben mahvolurum Allah’ım! Onlar benim yalnızlığımdaki dostumdur çünkü!... Gözyaşlarım da olmazsa, hiç kimseye, sana ve kendime hiçbir şey anlatamam ben!...

 

Ağlarım, hem de çok ağlarım, gözyaşım kuruduğunda da kan ağlarım... Yaptıklarıma ve yapmadıklarıma ağlarım... Ömür boyu ağlarım, kabrimin kuru toprağını gözyaşlarımla sularım; bu sularla da kalbimde iman ağacını, sevgi gülünü yeşertirim...

 

Ağlamamı kıyamete bırakma ey Son Amacım, ey Tek Sevgilim ve Varlığım!...

 

Nur yüzüne bakacak göz ver Rabbi! Sevgini yaşayacak kalp, aşkını tadacak gönül ver İlâhî! Vuslat için aşk, aşk için de sabır ihsan eyle Allah’ım!... Yazılara tecelli edilenleri gönle sen nakşet ey Habibim!

 

Ya Rabbi! Zatının zuhur etmesi ve sıfatlarının tecellisi hürmetine bana başarıyı nasip et; lütfünle hakikat yolunu göster bana.

 

Ya Rabbi! İrfan ehlinin sefası, dertlilerin duası hürmetine huzuruna kavuştur beni. Gönlü coşkulu, canı uyanık kıl beni.

 

Lütfünden başka yok elimden tutacak. Lütfet, tut elimden. Şevk şarabından bir kadeh ver. Âşıklıkta bana da bir ad bağışla.

 

Senin lütfundan çok umutluyum. Senden başka yok kimsem. Canım cemaline mail. Senin sevginden başka bir şey olmasın gönlümde.

 

Kul senin lütfunla yaşadığı için, tüm kusuru ve hüneri ile kuldur sana...

 

Ey gözüm, çırağım, neredesin? Ey yaramın merhemi neredesin? Sensiz nasıl yaşarım ben? Senden uzak kalacaksam, olmasın bedende canım!...

 

Ne olur Allah’ım, sana hasret kulunu izzetinle sevindir; kerem ikliminin diyarlarına beni de almakla... Aşk badesinden bana öyle içir ki, şu fani dünyanda artık rahat edeyim...

 

*   *   *

 

Allah’ım! Beni kendi hâlime ağlamaya muvaffak eyle. Ben ömrümü boşuna ve batıl arzularla kat ettim. Kendi nefsinin ıslâhından ümit kesenlerin durumuna düşmüşüm. Bu durumda hâli benden kötü olan kim olabilir?! Eğer bu hâlimle kabre intikal edersem, ne yazık ki orayı istirahat edebileceğim bir yer yapamadım ve salih amelle oraya yatmak için bir sergi seremedim. Neden ağlamayayım ve ben, gidişim nereye varacaktır bilmiyorum. Görüyorum ki nefsim beni aldatıyor. Ölüm, kartal gibi başımın üzerinde kanat açmıştır. O hâlde neden ağlamayayım ben?!

 

Hayır, ben ağlamalıyım ve de ağlıyorum; yalnızlığıma ağlıyorum, ruhumun bedenden ayrıldığı ana ağlıyorum, kabrimin karanlığı için ağlıyorum, Münker ve Nekir’in beni sorguya çekecekleri an için ağlıyorum. Kabirden çıplak ve zelil bir vaziyette çıkacağım ana ağlıyorum. Ey Allah’ım! Benim güvenim, ümidim ve tevekkülüm sanadır...

 

Susamışlık ateşimi, sana kavuşmaktan başka bir şey soğutamaz. Aşk yangınımı, senin likana erişmekten başka bir şey söndüremez. Sana olan özlemimi, senin yüzüne bakmaktan başka bir şey yok edemez. Kararsızlığımı, sana yaklaşmaktan başka bir şey gideremez. Yüreğimin yanmasını, senin rahmetinden başka bir şey bertaraf edemez. Üzüntümü, sana yakın olmaktan başka bir şey zail edemez. Yaramı, senin bağışından başka bir şey iyileştiremez. Kalbimin pasını, senin affından başka bir şey yıkayıp parlatamaz... Ey arzu edenlerin son arzusu, ey korkanların emanı, ey ağlar gözlerin son arzusu ve ey yanık kalplerin tek sığınağı!...

 

Ey Allah’ım, senden gönlümü kendi sevginle, kendi azamet ve haşyetinle, sana olan inanç, iman ve iştiyakla doldurmanı istiyorum. Çünkü seni öyle bir aşkla seviyorum ki, onun tadı artık kalbimde yerleşmiştir. Beni kovsan da, senin kapından ayrılmam ve sana yalvarmaktan vazgeçmem.

 

Ey umudum ve arzum. Ve ey isteğim ve gayem! Nasip edeceğin bir tövbeyle şu ölü kalbimi yeniden dirilt! İzzetine andolsun ki, senden başka günahlarımı bağışlayacak ve yaramı saracak birini göremiyorum. Sana dönerek teslim oldum. Eğer kapından kovarsan, kime sığınayım! Eğer beni nezdinden uzaklaştırırsan, kime yöneleyim! Utancımdan ve ayıplarımdan dolayı eyvahlar olsun bana! Kötü hareketlerim ve kazancımdan dolayı yazıklar olsun bana!

 

Ey kapısından daha keremli bir kapı bulunmayan ve merhametinden daha üstün bir merhamet olmayan! Ey yalnız kalanın birlikte olabileceği en hayırlı kimse ve kovulanın sığınacağı en şefkatli kimse! Senin geniş affına ellerimi açmışım ve kerem eteğine sarılmışım; eli boş olarak geri çevirme beni ve hüsrana uğratma; ey duayı işiten Allah, ey merhametlilerin en merhametlisi!

 

Ey Allah’ım! Bizleri, seninle hoşnut olan, sana meyletmek tabiatlarında yer alan, günleri sana ağlayıp sızlamakla geçen, alınları senin azametine secde eden, gözleri sana ibadet etmek için uykusuz kalan, senin haşyetinden gözyaşları akan, kalpleri senin sevgine asılan, yürekleri senin heybetinden kopar hâle gelenlerden eyle! Bizi kendi sevgin için halis kıldığın, yüzlerini yalnız kendine yönelttiğin, kalplerini yalnız kendi sevgin için boşalttığın ve senden alıkoyan her şeyden kopardığın kimselerden kıl!

 

Allah’ım! Bizi sana ulaştıracak yolların yolcusu eyle ve sana vardıran yolların en yakınından götür. Uzağı bize yakınlaştır. Zorlukları bize kolaylaştır. Bizleri sana varmak için yarışan, sürekli kapını çalan, gece gündüz sana kulluk eden, heybetinden korkuya kapılan kullarına kavuştur. Onlara ki, yolları onlar için dümdüz kılmışsın, arzularına kavuşturmuşsun, istediklerinde muvaffak kılmışsın, kendi ihsanınla dileklerini gerçekleştirmişsin ve kalplerini kendi sevginle doldurmuşsun. Âmin ya Rabb’el-Âlemin... (İmam Zeynelâbidin’den -a.s- seçme dualar)

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Aynur   10-07-2019 00:37

    İlahi amiin. Allahım kabul etsin. Allah razı olsun.