18 Eylül 2019 Çarşamba Saat:
00:14

Duymayanlardan mısınız?

21-08-2019 10:25


 

 

 

 

 

 

 

 

Gadir-i Hum Hutbesini İşitmeyip Duymayanlardan mısınız? Yoksa İşitip de Duymayanlardan mısınız?

 

 

Gadir Hum hutbesini hiç duydunuz mu?

 

Hiç duymayanlar bunun sebeplerini kendilerine sormalılar. Acaba bu benden mi kaynaklanmaktadır, yoksa özellikle duymamam için çeşitli entrikalara mı maruz kaldım?

 

Bugün sizinle duymayanların neden duymadıklarının sebepleri üzerinde değil de, duyup ta duymayanların veya duyamayanların üzerinde durmak istiyorum. Altını çizmek istediğim konu şu; “Acaba duydukları halde neden duymuyorlar?”

 

Bu kişi Gadir Hum hutbesini okumuştur veya duymuştur. Ancak yine de konunun önemini idrak edememiştir. Sebep; bu hutbenin içerdiği konuyu hâlâ anlamamıştır. Bu nedenle bu sorumluluğu almaya ve taşımaya hazır değildir.

 

Zannetmeyin peygamberin bu hutbesini okumak veya tasdik ettiğini sanmak ile sorumluluk bitiyor. Siz de takdir edersiniz ki Gadir Hum’da söylenenler bize; hem itikadı, hem Allah ve resulüne biatı, hem peygamberin mirası, hem gelecek ilahî programı sunmaktadır. Bu nedenle onun ağır sorumluluğu hissedilmeden “ duydum” diyemezsiniz.

 

O halde gerçekten duymanın anlamı nasıl gerçekleşir? Bunu çözmemiz gerekmektedir. Bunun için yine peygamberin metodundan yararlanmalıyız. Hutbeden önce peygamberin halkı hazırladığı gibi bizde aynen hazırlık yapmamız gerekiyor. Bunu dört başlık altında inceleyelim isterseniz.

 

Dini sahiplenmenin amacı nedir? Gerçekten hissedilen kaygı “Allah’ımızın rızası” mıdır? Eğer gerçekten dinden beklentisi “Allah’ın rızası” ise o zaman kalplerin kulakları hakikatlere açık olur. Bakınız konuya bir daha dikkat çekmek isterim. İnsanın yegâne hedefi yalnızca “ ilahi rıza” ise, bunun yanında farklı ve başka hesaplar yok ise ve insan hutbeyi pazarlıksız dinliyorsa, o zaman kalbinin vereceği cevap elbette olumlu olacaktır. Çünkü bu yol Tevhid’i anlatır. Kıyamet kopuncaya kadar insanın sapmaması için Rabbinin rıza yolunu yani sıratı müstakimin devamlılığından bahseder. Dolayısıyla insanın kalbindeki “ilahi rıza”nın kendisini kuşatması hasreti ve gayreti onun kalbinin üzerindeki tüm engelleri kaldırır.  Bu yaklaşım çok önemlidir. Eğer insanın dinden kaygısı “ İlahi Rıza” değilse, asla bu hutbeyi duyamaz, okusa da anlayamaz.

 

Bu hutbeyi okuyan peygamber Hz. Muhammed(saa)’in ta kendisidir. Peygambere itaat Allah’a itaat etmek değil miydi?

 

 “Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur...” (Nisa/80)

 

Çünkü peygamber kendi nefsinden bir şey emretmiyordu. Her adımı, her sözü yüce Allah’ın korumasında idi. Bu nedenle onun söyledikleri tamamen ilahi emir olarak kabul görülmelidir.

 

“…Resul size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allah’tan korkun! Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Haşr/7)

 

Durum bu iken kesinlikle hutbeye olan duyarlılığınız, peygamberinize vereceğiniz cevaptır. Bu nedenle peygamber ile aranıza mesafe koymayınız. Sanki siz de o gün oradaydınız. Ve onu dinliyordunuz. Aranızdaki zaman ve mekânları aşın. Ve direkt kendinizi peygamberle muhatap ediniz. Eğer peygamberle kendi aranıza kişi veya kişileri koyarsanız tarihin oyunları sizi kandırır.

 

Bunun olmaması için sanki siz de peygamberin son haccına davet edilmiş gibi kendinizi hissediniz. Beraber yolculuk yapınız. Siz de kendinizi haccın rükünlerini ve kendisinden sonra izlenilecek son öğütlerini dinliyor olarak görünüz. O zaman her ayrıntıyı daha saf ve daha yalın halde görürsünüz. Yani kısaca peygamberin huzuruna gidiniz ve muhatap olunuz. O zaman inanıyorum ki peygamberinize vereceğiniz cevabınızı sorgulayacaksınız.

 

Peygamber neden bu açıklamaları Medine’de ya da Mekke’de yapmadı?

 

Gerçekte önceden de bu haberlerle insanları bilgilendiriyordu. Ancak sadece yerel bir haber oluyordu. Bu haber Medine ile sınırlı kalıyordu. Hem tüm Müslümanlara ulaşamıyordu, hem de konunun ehemmiyetini daha da vurgulamalıydı. Bu yüzden hac dönüşü. Mekke’de de yapmadı. Çünkü nefislerin hazırlığını bekliyordu. Bu insanlar daha risalet makamını tam olarak idrak edememişti, şimdi de imamet makamını kabulleneceklerdi. Öncelikle ağır bir nefis terbiyesinden geçmeliydiler. Yalın olmalıydılar. Rabbine en yakın bir aşamadan sonra gerçekleşmeliydi bu açıklamalar. Bu yüzden peygamber Hz. Muhammed (saa), ilahi meram üzere adım adım ilerliyordu. Önce hac rükünleri gösterildi. Buralar da ön hutbeler verilerek hazırlıklar yapıldı. Hac rükünleri ile de sanki ölmüşsün, kefen giymişsin, ilahi huzura çıkmışsın, yaşadığın dünya hayatının referansını Rabb’ine sunuyormuşsun gibi insanı hesabe çekilmeden önce kendini hesaba çekmeyi öğretiyordu. Tüm dünya kimliklerinden ve beklentilerinden sıyrılıp, sadece ahiret derdine ve kul kimliğine bürünüyordun. Ortam ve yapılan tüm menasikler hep böyle idi. Sanki bir Ahiret provası.

 

İnsan ahirete yakinen inanırsa Rabbinin, dolayısıyla O’nun resulunun ne dediğini önemserdi. Ahirette vereceği cevabını ciddiye alırdı.

 

Yani hutbeyi duyduğu halde duymamanın sebeplerinden biri de insanın ahrete yakinen inanmayışı idi. Aksi takdirde insan ahreti yakinen düşünmüyorsa, Rabb’ine ve peygamberine nasıl cevap vereceğini umursamıyorsa bu hutbeyi de duysa da duyamazdı.

 

İhram’dan çıkan Müslüman, nefis muhasebesinden geçmiş demek olmalıydı. Tek kimliği olan kulluk anlaşılmış olarak. Ancak bu şekilde arınmış, tüm günahlarını dökmüş, yeni adımlarla hayatında kaliteli başlangıçlar yapacak demektir. Dolayısıyla ihramdan henüz çıkmış, nefis terbiyesinden henüz geçmiş Müslümanlar bu hutbenin sorumluluğuna varabilirlerdi.

 

Ancak duyduğu halde nefsine yediremeyenler, nefsine mağlup olmuştur. İhram giydiği halde nefsini terbiye edememiştir. Arınamamıştır. İhramını kirletmiştir. Kalbinde arınmışlık olamayanlar için peygamberin söyledikleri bin bir şekle bürünecek, bin bir hesaplara vurulacaktı. Bu tablo sadece o gün duyanların imtihanı değildi. Bugün de hutbeyi duyanların da imtihanıdır.

 

Duydukları halde duymayanların hastalığı nefis muhasebe derslerinden kalmasından dolayıdır. Nefislerindeki çatışmalar, gerçeği duymaya engel olmaktadır. Sorumluluklar göz ardı edilmektedir.

 

Bu duruma düşmemek için, kendimizi ihram giymiş gibi kalbimizi arındırmış, yeni hacdan döner gibi bu hutbeyi okuyalım. Peygamberin kalbinin hassasiyetini, heyecanını ve biz ümmeti için duyduğu kaygıyı hissedelim. Neyi tasdik ettiğimizi, neyi red ettiğimizi netleştirelim.

 

Ben inanıyorum ki bu dört açıdan uyanık olursak peygamberin ne demek istediğini çok iyi anlamış olacağız. Risalet ve İmamet makamına nasıl bir sorumluluğumuzun, iyi bir kul olmak için ne kadar çok ihtiyacımızın olduğunun farkına varacağız.

 

Rabbim bizleri duymayıp ta duyanlardan ettiği gibi, duyup ta duymayanlardan olmamızı nasip eylemesin hepimizi inşallah.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !