17 Ekim 2017 Salı Saat:
03:49
19-09-2017
  

Ebedi Matem

Zulmün rüzgarları altında savrulan mazlumların yaşam öyküsü

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Mehmet ÖZDURMAZ

 

Kerbela, zulmün rüzgarları altında savrulan mazlumların yaşam öyküsü ve ebedi matemin simgesidir. Çünkü zulmün hakka egemen olduğu, hak ve özgürlüğün suç sayıldığı her yer Kerbela'dır. Emeğin sömürüldüğü, aklın ve ruhun mahkum edildiği bir diyar Kerbela'dır. Tanrısal güzelliklerin şer akıllarca ihata edildiği yer Kerbela'dır. Kendi nefsinin karanlığından kurtulmayanların rengi siyahtır; anlamı ise matemdir. Hüseyin'e bend olanların rengi kırmızıdır; anlamı ise, malıyla canıyla hak yoluna kurban olmaktır. Ali ve evladını idrak edenlerin rengi yeşildir; anlamı ise ilimle yeniden ölümsüzlüğe doğmak, yeşermek ve filizlenmektir. Muhammed'e, yani ilmin şehrine erişenlerin rengi beyazdır; manası, hakikate ermiş, hak olmuş ve masumiyetten masumiyete geçmiş kâmil insan demektir. Ariflerin matemi, cehalet karanlığından kurtulamayanların matemidir ki, onlar insan elbisesi içerisinde sadece isimden ibaret olan bir varlık olarak kendilerinin gönlündeki düğümü çözemeden yok olup giderler... Matem ölüleredir. Yani ruhsuz cesetleredir. Matem, ölünün hâline acımak ve yok oluşuna üzülmektir. Hz. Hüseyin ise, sonsuz bir dirilişi gerçekleştirdi. Ölüm onun için bedenden kurtulmak, yani madde olan bedenden kılıçlar gölgesinden düğün alayı kurup sevgiliye yolculuk yapmaktı. O an onun için bayramdı. Çünkü öyle temiz bir bedene ve ruha sahiptiler ki, Tanrı ancak temiz olanları kurban olarak kabul eder. İşte Hüseyin tertemiz kurbanlarıyla sevgiliye olan sadakatini ispatlamış ve beyaz elbiseler içerisinde düğün kınasını kanıyla yakmıştır. Hani aşığın bir sözü var, der ki:

 

Ziyaret eylesem ulu dergahı

Kurban, bayram, seyran ol zaman olur

Sen benimsin derse erenler şahı

Kurban, bayram, seyran ol zaman olur

 

Evet, Kerbela'yı idrak edemeyenler, hem Kerbela'ya ve hem de Hz. Hüseyin'e mütenasip düşmeyen tavır ve davranışlar sergilerler. Hz. Hüseyin ölü değil, ölümsüzlüğü yakalamış bir Hak dostudur. Kur'an buyurmuyor mu ki: “Siz Velileri ölü mü zannediyorsunuz.” Geçmişteki Kerbela ile bugünkü Kerbela'yı yaratanların amacı, dini yaymak, savunmak ve dini bir suçu işleyeni ortadan kaldırmak değil, din peçesinin altına gizlenmiş binlerce namussuzun, dinsizin ve insani yönünü yitirmiş leşle beslenen onursuz sömürücünün tatmini içindi.

 

İslam'ın en yüce değerleri olan Kur'an ve Ehl-i Beyt, en büyük zulmü İslam'ı kabul etmeyenlerden değil, İslam peçesi altında mümin geçinenlerden çekmiştir. Hem de kör ve cahil halk tarafından İslam'ın en ön saflarına yerleştirilenlerinden çekmiştir. Ne yazık ki kör taassupçular körlüğünden, cahiller de cahilliklerinden bir türlü uyanamıyorlar ve aynı entrikalarla İslam'ın yüce değerlerini tahriple dejenere etmektedirler. Çünkü fukaha geçinen kör taassupçular, Allah'a fatura edilen zulmün, Allahsızlığa fatura edilen zulümden daha büyük olduğunun bilincinde değiller. Adem (a.s) dan günümüze kadar gelen insan neslinin yüzde doksanı hayatının yarım dairesini yaşamış, yani et, kan ve kemik boyutuyla yemeği, içmeği, giyim kuşam, eğlence ve cinsi münasebetle tüketmiştir. Yani sadece insan elbisesi içerisinde insan ismiyle idraksizlik içerisinde orman kanunu olan vahşilik ve bedeviliği yaşamıştır. Korku ve ekmek, böyle cahillerin tapıncı olmuş, vücutlarındaki lağım çukurunu biraz daha doldurmak için zaman-zaman en yüce değerlerini ayaklar altına alarak, özgür yaratılmış duygu ve düşüncelerini bir ekmeğe satarak şer efendilerinin itliğini yapmışlardır. Çünkü bunlar gerçek hayatı anlamaktan yoksun olduklarından, hayatın yalnızca ölümlü yönüyle tanıştılar; karanlık bir dünyadan geldikleri gibi, tekrar o maddenin karanlığında yok olup gittiler. Mevlana'nın buyurduğu gibi: “Topraktan gelip toprağa dönmek hayvan işidir.”

 

Nietzsche'nin dediği gibi: “Halk büyükten pek anlamaz. Büyük yaratıcıdır. Oysaki halk büyük davaların yalnız göstericilerini, rol yapan artistleri tanır, gerçek kesitleri yaşayanları değil.”

 

Evet, dünya, kıymetler yaratanların çevresinde döner, sürekli döner. Oysaki halk, ün, gösterici, koltuk, post makamı ve köşeyi dönenlerin çevresinde döner. Muhammed İkbal'in dediği gibi: “Gerçek büyükler, panayırın ve şöhretin ateşindedirler. Çünkü yaratıcı benlikler sürünün uykusunu kaçırırlar. Bu da kurtların işine gelmez.”

 

Yezit ve Yezit zihniyetli zalimler, yüzyıllardır ağacın kurdu gibi, insanlığın ve İslam'ın öz değerlerini gerek iç ve gerekse dış yandaşlarıyla din adına, siyaset adına, emek adına, adalet adına kemirerek yok etmeğe çalıştılar. Bu kemirgen hayvanlar, mazlumun, yetimin ve yoksulun gözyaşlarından saltanat denizine yelken açarak kul hakkını boyunlara inci gibi dizdiler. Bugün de aynı taktikle, o düşüncenin devamı olduklarını açık bir şekilde ortaya koyarak din sayesinden geçinen insanlık fukarası kör taassupçular, peygamber zimmetinin koruyucusu ve tebliğcisinin şehit edildiği MAH-I MUHARREM'DE başlarını önüne eğip Kerbela gerçeğini işitmemek için kulaklarını tıkayanların, Peygamberin cenazesi daha yerde iken, O'nun bildirmiş olduğu emir ve hükümleri O'ndan önce toprağa gömdüler. Peygamberin mezarı şerifinin daha rutubeti bile kurumamışken, Allah'ın kitabından yüz çevrilmiş ve sünneti ayaklar altına alınmıştır. İslam, dört gün zarfında halkın sırtına ters geçirilmiş bir kaftana dönüştürülmüştür. Muhammed Ali tarafından inşa edilen İslam kalesinin koruyucu surlarını (öz değerlerini) yıkarak Yezit'e korumasız boş bir kale bıraktılar. O boş kalmış kaleyi de Yezit yerle bir etti. İşte Hz. Hüseyin, o İslam'ın iman kalesini yeniden inşa etti. O kalenin harcını kendisinin, masumların ve hak dostlarının kanıyla yoğurdu ki o kaleyi bir daha hiçbir melanet oğlu yıkmasın.

 

Bunca zulmün sebebi, “Ben”ini tanımadan Allah'ı anladıklarını sanan ve küllin küllünü arayan cahil halk kitlesiydi. Cahil derken okuması yazması olmayanlar değil, bilgiyi sadece ezberleyenler ve ezberindekini yaşamayanlardır. En büyük cinayetler de en büyük cahiller tarafından işlenmiştir. Bugünkü savaşları da meydana getiren ve medeni olduğunu sanan cahiller değil mi? Doğanın vahşi kanunuyla yaşamlarını sürdürüp medeni olduğunu söyleyenlerin ormanlardaki varlıklardan tek farkı, yani medeni sandıkları farkları, yakaladıkları avı pişirerek çatal ve bıçak kullanmalarıdır... Ne yazık ki insanları artık hayvanlar yönetiyor da, insanlar da gerek korkularından ve gerekse menfaatlerinden dolayı onların bu vahşi ve bedevi hâllerine boyun eğiyorlar. Oysaki ölümden korku pahasına yaşanmış uzun bir ömür, hayvansal bir yaşamdır.

 

İşte Yezit ve onun zihniyetine mensup olanlar İbrahim'in elbisesine bürünüp Nemrut'u oynadılar. Bugün de İbrahim'in örtüsüne bürünerek Nemrut'un sofrasından beslenenler cahil halka softalık satarak, İslam'ın şan (Kur'an) ve şerefini (Ehl-i Beyt) işkembelerine hürmetten dolayı Nemrutların ayaklarının altında ezmektedirler. Muhammed İkbal'in dediği gibi: “Müslüman kitle üç musibetin kahrına uğradı: 1- Mal ve serveti ilahlaştıran tefeci. 2- Yönetimi zulüm aracı yapan politikacı ve devlet adamı. 3- Bunlara zemin ve imkan hazırlayan yobaz, bağnaz, sahte softa ve mollalardır.” Evet, bu zihniyetler, tüm güzelliklerin taşıyıcısı olan emanetlerin ve hür benliklerin katilleridirler.

 

Bunlar Allah'a uzanan ipleri kopardılar ki yer küresini nefsin melanetiyle yönetsinler. Bunlar Allah'ın canlı kitabını susturdular ki, insanlık bilgisizlik ateşinde yansın da bu şeytanın neferlerini kendilerine umut kapısı yapsınlar. Hak emanetlerini kılıçtan geçiren bu İblis'in çıraklarının amaçları, namerdin mertten daha çok yararlandığı bir dünya rejimi kurmaktı. Nitekim Ümeyye oğullarının devamı olan Emevi soysuzları ve onlardan önceki üç halife İslam'ı dejenere edenlerin başını çekmektedirler. Bunlar Peygamberin (s.a.a) sıfatlarından biri olan “En Nezir-i Uryan” çıplak uyarıcı niteliğinden çıkmış, gerçeği bekletip, kılığını değiştirip, sağa sola büküp kıvırarak sus pus eden ve yalan söyleyen riyakarlardır. Bunalan dinin ruhunu öldürüp, ortada şekilden ibaret bir ceset bıraktılar. Kemal yolunu, beş vakit namazın şekliyle özgülediler. Muhammed İkbal'in dediği gibi: “Allah-u Ekber'in yanışı beş vakit namaza sığmaz; o namazda kıraat iki dünyaya meydan okumaktır.”

 

İşte Resulullah'ın hürmetine minberinin tahtalarına saygı gösterip yüz sürenler, Kur'an'da kutsanan Ehl-i Beyt'e en büyük zulmü reva gördükleri gibi, onlardan arta kalan filizlenmiş Yezidî tohumları da bugün Ehl-i Beyt'in uğradıkları zulmü, hem Yezid'i aklamak için örtbas etme gayreti içerisinde ve hem de Yezidî anlayışı, din adına, Allah adına, peygamber ve sünnet adına cahil halk kitlesine empoze ediyorlar.

 

O Ehl-i Beyt ki, Peygamber zimmetini ifa eden ve O'nun avretini tesettür edenlerdir. “Onları terk eden beni terk etmiştir.” Buyurur cenab-ı Resulullah. Onların velayeti üzerine yaşamayanlar sıratı geçemezler. Din gayreti güden sahtekârlar, o Tanrı ışıklarının önüne kendi karanlık düşüncelerini perde etmeye çalışıyorlar. Din gayreti güden bir Müslüman, böyle alçakça eylemlere sahip olur mu? İnsan ahlakının ve onurunun ikinci mimarı olan Hz. Hüseyin (a.s) öyle bir ilahi aşka sahipti ki, bu aşkın, yani bu yarışın ölümüne olduğunu, bu yolun iradeye bağlı ölüm üzerine olduğunu ifade için: “Ey aşka susayanlar! Aşka talip olmak, terki can demek, terki evlat ve ayali demek ve terki dünya demektir.” Yani sevgiliyi diliyorsan, her iki dünyaya ait sende ne varsa vermem gerek. Aksi takdirde vuslat gerçekleşmez. “Ölmeden evvel ölünüz” hadisi, iradeye bağlı ölümden bahseder. “Dar ağacı müminin miracıdır.” Der Hallac-ı Mansur. Evet, özünü maddeden kurtarıp hakkın huzuruna durmadıkça miracın gerçekleşmez. “Miraç peygamberlere mahsus değildir; her müminin bir miracı vardır.” Der Hz. Resulullah (s.a.a). demek ki mümin olunmadan miraç gerçekleşmez, Allah'ı anlamak insana mahsustur. Ama insan kendini bilmeden ve tanımadan küllin küllünü tanıması ve anlaması mümkün değildir. O Hz. Hüseyin ki Hakk'a vuslat için, kanını, canını, mal ve evladını aşka bedel koyarak aşkın ve vuslatın yolunu açmıştır. Onun sayesinde aşk bilindi de, Muhiddinler, Hallaclar, Seyyid Nesimiler ve Pir Sultanlar darağacında miraç ettiler. Hüseyin aşktır; Hüseyin Kevser'dir; Hüseyin arzu edilendir. Ancak O'nun Kevser'inden içenler candan geçer de kendinden yeksan olup harabatlığı yaşar.

 

Ne mutlu Hüseyin'e bend olanlara. Selam olsun Hüseyin'in yolundan gidenlere.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler