08 Aralık 2019 Pazar Saat:
08:37
12-11-2019
  

Ehl-i Beyt Öğütleri ile Çocukların Eğitim Yöntemleri

Çocukluğunda Peygamber’in (s.a.a) hizmetinde bulunan Enes bin Malik şöyle diyor: “Kaç yıl Peygamber’e hizmet ettim ama asla bana küfür etmedi ve fiziksel ceza vermedi.”

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

1- Doğruluk ve Sadakat[1]

 

Eğitimde önemli yöntemlerden biri, çocuğa karşı davranışlarda ve sözlerde doğruluk ve doğru sözlülük ve yalandan, kandırmadan ve hileden kaçınmaktır. Çocuk hem doğruluğu güzelce idrak eder ve hem de yalanı, kandırmayı ve hileyi. Çocuğun bu konuları idrak etmediğini düşünen ve kendileri ve çocukları için sorun çıkmaması için yalan sözler vererek istediklerine ulaşan ve çocuklarını kurtardıklarını düşünen kimseler, büyük yanlıştadırlar. Bu yolla belki istediklerine ulaşabilirler ve görünüşte kendileri ve çocukları için sorun yaratmamış olabilirler, ama kendileri ve çocukları için en büyük sorunu yaratmışlardır. Ömürlerinin sonuna kadar farkına varamayabilirler. Ancak bu; sadakatsizlik, ahde vefasızlık dersi ve yalanın, kandırmanın, riyanın ve hilenin öğretilmesidir. Onlar bu yaptıklarıyla evlatlarının ahlâk temelini eğri bir tuğla üzerine atıyorlar. Zira çocuk ebeveyninin bu sadakatsizliğini idrak ediyor ve bu davranış, onun geleceği için örnek teşkil ediyor. Bu, çocuğun eğitiminde en büyük sorun değil midir? İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

Allah Teâla tüm kötü amellere kilitler vurmuştur ve onların anahtarı şaraptır. Yalan ise şaraptan daha kötüdür.[2]

 

Çocuğa sadakatsizlik ve verilen sözü tutmamanın, yalanın büyük günahlardan olması, diğer günahların anahtarı olması ve İlâhî azabı arkasından getirmesi dışında en az üç açıdan eğitime aykırı etkisi vardır:

 

1- Ebeveynler ve eğitimciler çocukların amelî örnekleri sayılırlar. Çocuklar yanlış ve sapkın davranışları büyüklerden öğrenirler. Bununla birlikte ebeveynin ve eğitimcilerin doğru sözlü olmaması, çocuklar için amelî bir derstir ve etkisi sözlü derslerden çok daha fazladır.

 

2- Ebeveynler ve eğitimciler bu şekilde çocukların güvenini kaybederler. Ebeveyninin veya eğitimcisinin yalanlarıyla karşılaşan çocuk, onların sözüne güvenmeyecektir, onlara şüpheyle bakacaktır ve ebeveynin ve eğitimcinin eğitimsel çabaları, üzerinde etki bırakmayacaktır.

 

3- Ebeveynler ve eğitimciler bu yolla çocuğun kişiliğini zedelemektedirler. Kendisine sadakatsizlik yapılmış, kandırılmış ve yalan söylenmiş olan çocuk, değerinin o kadar olduğunu düşünmektedir. Çünkü eğer değeri, saygınlığı ve kişiliği olsaydı, kendisine böyle davranılmazdı.

 

Mâsûmlar (a.s) herkese, özellikle de çocuklara sadakat ve doğrulukla yaklaşıyorlardı. Bu davranış, hakkında bir siyerin nakledilebileceği türden değildir ama sözleri ve hadisleri bu davranışları göstermektedir. Sadakatsizlik ve verilen sözü tutmamak, onların kelâmında şiddetle sakındırılmış haramlardandır. Peygamber’in (s.a.a) çocuğuna söz veren kadına yaklaşımı, o yücelerin çocuklara nasıl davrandığını gösteren açık bir delildir. Abdullah bin Âmir bin Rebia şöyle söylüyor:

 

"Ben çocukken Peygamber (s.a.a) bizim evimize geldi. Oyun oynamak için dışarı çıkmışken annem bana “Gel sana bir şey vereyim (Eğer evde kalırsan sana bir şey vereceğim)” dedi. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ona ne vermek istiyorsun?” Annem “Hurma” deyince şöyle buyurdu: “Eğer böyle yapmazsan hesabına bir yalan yazılır."[3]

 

Peygamber (s.a.a) burada, eğer anne sâdık olmaz ve sözüne vefa etmezse yaptığının yalan sayılacağına işaret ediyor. Her ne kadar burada amelin yalan oluşuna dayanılsa da başka bir rivayette eğitimsel etkisine de işaret ederek şöyle buyuruyor:

 

"Çocukları sevin ve onlara merhamet edin. Onlara söz verdiğinizde sözünüzü tutun. Zira çocuklar kendilerine rızık verenin sadece siz olduğunuzu düşünür."[4]

 

Bu rivayette, çocuktan çok söz veren üzerinde etki bırakan, verilen sözü tutmamanın yalan oluşuna değil, sözü tutmamanın caiz olmayışının sebebine işaret edilmiştir. O da çocukların yetişkinleri kendilerine rızık veren olarak görmeleridir. Yani onları bir tür tanrı saymakta, bu davranışla karşılaşınca da Allah Teâla’ya karşı kötümser olmaktadırlar. Çünkü onlar kendilerine rızık verene karşı suizanlı ve güvensiz olurlar. Sonraları rızık verenin Allah olduğunu öğrendiklerinde, ellerinde olmadan Ona karşı da güvensiz olacaklardır. Bu daha önce bahsettiğimiz güven eksikliğinin bir etkisidir. Bu alanda başka birçok rivayet de vardır. Meselâ Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

 

Yalancılık şaka da olsa ciddi de olsa insana yakışmaz. Yine bir kimsenin kızına bir söz vermesi ama sözünü tutmaması da yakışmaz. Zira yalan fücura götürür, fücur da ateşe.[5]

 

Elbette kız çocuğunun bir özelliği yoktur, nitekim Hz. Ali (a.s) Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor:

 

Sizden biri evladına söz verdiğinde, onu tutsun.[6]

 

Bununla beraber Hz. Ali’nin (a.s) rivayetinde kız kelimesinin kullanılma sebebi, halkın kız çocuğuna önem vermemesindendir, bir özelliği olduğu için değil.

 

Elbette İmam Ali’nin (a.s) rivayetinde böyle sözlerin sözü veren üzerinde bıraktığı etkilere de değinilmiştir. Yani şakayla bile olsa yalan söyleyen kimse, ciddi yalanlara doğru da sürüklenecektir. Ciddi yalan, haram olmasının yanında yolu diğer günahlara açacaktır. Bu açılışın, yani yalanın men edilmesi ve sözde durmama açısının beyanı diğer açılışla, yani çocuklar üzerinde bırakacağı tesirle çelişmemektedir.

 

Çocuklara yalan söylemenin veya verilen sözü tutmamanın men edilmesiyle ilgili en az iki suret tasavvur edilebilir. Biri halkın çoğu zaman çocuklara yalan söylemeyi maslahat olarak görmeleri ve bunu ciddiye almamalarıdır. Nitekim İmâm Ali (a.s) buyuruyor ki yalan sayılmadığını veya caiz bir yalan olduğunu sanmasınlar. Diğeri de bundan bahsedilme sebebi, çocuklar üzerinde bıraktığı etkidir.

 

Şeriate göre maslahat gözeten yalanların caiz olduğu ve çocuklara söylenen yalanların bu türden olduğu söylenebilir. Öyleyse bunların çocuk üzerinde tesiri olmadığı, varsa da şeriat caiz kıldığı için önemsiz olduğu anlaşılır. Cevabında yalanın en fazla üç durumda caiz olduğunu söylememiz gerekir. İsa bin Hisan şöyle diyor:

 

İmam Sâdık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: “Her yalan söyleyene kıyamet günü sorulur, şu üç kimse hariç; savaşta yalan söyleyen kimse, iki kişiyi barıştırmak için onların tarafından söylemedikleri şeyi ikisinin arasını düzeltmek için söyleyen kimse ve karısına vermek istemediği bir şeyi vereceğine dair söz veren kimse.”[7]

 

Hadisin Arapça’sında geçen “ehl” kelimesinden kasıt eştir, çocuğu da kapsayan aile anlamında değildir. Allame Meclisî şöyle diyor: “Bu hadisin içeriğinde Şia ve Sünni ittifak eder.” Tirmizî’den Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor:

 

Üç durum dışında yalan caiz değildir; rızasını kazanmak için erkeğin eşine yalan söylemesi, savaşta yalan söylenmesi ve halkı barıştırmak için yalan söylenmesi.[8]

 

Tirmizî’nin rivayetinde de geçtiği üzere İmam Sâdık’ın (a.s) rivayetindeki “ehl”den kasıt eştir. Özellikle sadece bu üç durum istisna edilmiştir ve kimse çocuklara yalan söylemeyi istisna etmemiştir. Hatta bir kimsenin haksız yere katledilmesi söz konusu olduğunda bile âlimlerin bir kısmı yalanı değil, kandırmayı caiz bilmektedirler.

 

Çocuğa yalan söylemenin caiz olduğunu varsaysak bile bu cevaz, men etmeden sonraki cevazdır ve sadece fiilin hürmetini içerir ve kerahetini ve beğenilmediğini gösterir. Eğitim karşıtı etkilerini reddetmez. Her şekilde çocuğa yalan söylemek ve verilen sözü tutmamak eğitimsel açıdan beğenilmemekte ve birçok zararı ardından getirmektedir.

 

2- Ödül ve Takdir

 

Mâsûmlar’ın (a.s) siyerindeki evlat eğitiminde kullanılan yöntemlerden bir diğeri, ödül ve takdir yöntemidir. Genel olarak ödül ve ceza, eğitimde kaçınılmaz olan yöntemlerdendir. Elbette bundan faydalanma niteliği, çeşitli görüşlere göre farklılık arzedecektir ama bu usûlden kaçış yoktur. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) Malik Eşter’e mektubunda şöyle buyuruyor:

 

“İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları aynı görmen, iyilik edenleri iyilikten vazgeçirir, kötülük edenleri kötülüğe alıştırır.”[9]

 

Mâsûmlar’ın (a.s) siyerinde ödül ve takdir yönteminden faydalanılıyordu. Geçen bölümde çocuğun oyunu konusunda beyan edilen siyerlerde ödül örnekleri görülüyor.

 

İbni Ebi’l-Hadid’den nakledilen siyer bunlardan biridir. Bu siyerde Peygamber (s.a.a) Hasan ve Hüseyin (a.s) arasında koşu yarışı düzenliyor, yarıştan sonra ikisini de ödüllendirerek birini sağ dizine, diğerini de sol dizine oturtuyordu.[10]Sadece yarışı kazananı, yani Hasan’ı (a.s) sağ dizine oturtmuştur ki bu, kazanana daha fazla ödül olarak algılanabilir. Resul her ikisini de ödüllendirmiş ve onları dizine oturtmuştur.

 

Yine daha önce işledik ki bir akşam Peygamber, Fatıma’nın (s.a) evinde Hasaneyn’i güreştirdi. Hasan’ı (a.s) teşvik ederek “Hasan acele et, Hüseyin’i zorla” diye buyurdu. Fatıma (s.a) bunu görünce küçüğe karşı büyüğü teşvik ettiği için Peygamber’e itiraz etti. Cevabında buyurdu ki Cebrail Hüseyin’i Hasan’a karşı teşvik ediyordu, ben de Hasan’ı Hüseyin’e karşı.[11]

 

İmam Sâdık (a.s) Ebu Hanife İmam Kâzım’ı namaz kılarken önünden geçenlere engel olmadığı için şikâyet ettiğinde İmam Kâzım’ı açıklama yapması için çağırdı. Ondan Allah bize halktan daha yakındır cevabını duyunca onu ödüllendirerek şöyle buyurdu: “Annem babam sana feda olsun ey İlâhî sırların kendisinde emanet saklandığı kimse.”[12]

 

Ödül de Mâsûmlar’ın (a.s) eğitimsel siyerlerinde faydalandıkları yöntemlerden biridir. Ama nakledilen siyerlerde de görüldüğü üzere maddî ödülleri daha az kullanmışlar, daha çok mânevî ödül ve takdirden istifade etmişlerdir. Elbette bazen yetişkinlerde maddi ödüllerden de faydalanmışlardır ve bunlardan eğitimsel yöntemler içinde bahsedilmelidir ama burada sadece bir örnek zikredeceğiz.

 

Peygamber (s.a.a) namazında yüce imanını, kemâl derecesini ve ilmini yansıtan derin ifadeler ve yüce anlamlar ile Allah’a seslenen bir Arap gördü. Namazını bitirdiğinde onu yanına getirmesi için birisini görevlendirdi. Arap, Peygamber’in (s.a.a) yanına geldiğinde Peygamber ona bir parça altın verdi ve buyurdu ki: “Bu hediyenin sebebini biliyor musun?” Arap “Seninle olan akrabalığım yüzünden” dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Akrabalığın bir hakkı vardır ama bunu, Allah’ı güzel övdüğün için sana verdim.”[13]

 

3- Sapma Ortamını Kaldırmak

 

Eğitimci ve eğitim sorumlusu, çocukların gelişimi, yaratıcılığı, yönlendirilmesi ve terbiyesi için uygun ortamı hazırlamanın yanısıra sapmaya ve aykırılığa yol açabilecek ortamları ve etkenleri de yok etmeye çalışmalıdır. Çoğu sapkınlık ve aykırılıklar, hayatın akışıyla yüzleşmede gerekli bilgi ve tecrübeye sahip olmayan çocuklarda ve ergenlerde ortaya çıkmaktadır. Bazen istemeden ve ellerinde olmadan bunların içine girmeleri mümkündür. İnsan doğası hem hayra hem de şerre yönelme kabiliyetine sahiptir. Hangi tarafın ortamı daha fazla oluşursa genelde o tarafa daha fazla yönelecektir. Bu yolda iyilik ve iyi olmak eğitimin önemli bir bölümünü şekillendiriyor olsa da saptırıcı ortamlardan, şerre ve kötülüğe yönelmekten gaflet etmek, ebeveynlerin veya eğitimcilerin eğitim zahmetlerini ortadan kaldırabilir ve evlatları yanlış yollara çekebilir, özellikle de diğer eğitimsel ortamlar olması gerektiği gibi hazırlanmadıysa.

 

Mâsûmlar (a.s) kendi eğitimsel siyerlerinde her iki tarafa da teveccüh etmişlerdir. Eğitim için olumlu ortamlar oluşturmanın yanısıra, olumsuz ortamların ve etkenlerin yok edilmesi için de çaba sarfetmişlerdir.

 

Ali bin İmran şöyle diyor:

 

İmam Hasan’ın (a.s) oğullarından biri üzerinde kürkten bir elbise ve boynunda altın bir kolye olduğu hâlde evden çıktı. İmam onu görünce şaşkınlıkla “Bu benim oğlum mu?” diye buyurdu. “Evet” dediler. İmam (a.s) onu çağırdı, o da İmam’ın (a.s) yanına geldi. İmam onun elbisesini yırttı ve kolyesini parçaladı.[14]

 

Gerçi kürk elbise kıymetli, altın kolye değerlidir, ama evlat eğitimi daha değerlidir. Çocuk daha küçükken bunları kullanmanın İslâm’da caiz olmadığını bilmelidir. İmam (a.s), erkeklerin altın takmasının ve kürk giymesinin haramlığını evladının anlaması ve evladını vesveselendirecek böyle şeylerin ortada olmaması için bunları yok ediyor.

 

Yine İmam Askerî’nin (a.s) çalışanlarından birinin beyaz yüzlü hizmetçiyle olan ve hizmetçinin satılması ve çalışanın kovulmasıyla sonuçlanan hikâyesi[15], Mâsûmlar’ın (a.s) eğitimsel siyerinde fesat ortamının kaldırılmasıyla ilgili bir başka örnektir. İmam (a.s) bu yolla ikisini birbirinden ayırdı ve vesvese ortamını yok etti. Bu tavır bir çeşit ceza sayılır. Henüz bir sapma olmadığından, sadece mukaddimesi oluştuğundan sapma ortamını kaldırma amaçlı bir girişimdir.

 

Ebu Hüreyre şöyle naklediyor:

 

Peygamber (s.a.a) eşlerinden birinin haç motifli bir elbise giydiğini gördü. Bunun hakkında sert sözler söyledi ve eşine onu yok etmesini buyurdu. Eşi de onu makasla parçaladı.[16]

 

Acaba Peygamber’in (s.a.a) bu tavrı bir Müslümanın elbisesinde haçın varlığının, onda fikirsel sapma ortamı oluşturma ihtimali olduğundan mıdır? Peygamber (s.a.a) ve İmamlar’ın (a.s) siyerinde bu tür davranış örnekleri çokça görülmektedir. Burada bir örneği daha zikretmekle yetiniyoruz. Bu siyerin hukuksal tarafı olsa da fesat ve sapmanın kökünü ortadan kaldırmanın, sapmaları önlemede zaruri yollardan biri olduğunu göstermektedir. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:

 

Semure bin Cundeb’un Ensar’dan bir adamın evinin olduğu bir bağda hurmalığı vardı. Semure hurmalığına gitmek istediğinde izin almıyordu. Ensar’dan olan adam ona: Hurmalığına gelmek istediğinde izin al, dedi ama Semure dinlemedi. Adam Peygamber’e (s.a.a) şikâyet etti. Resul (s.a.a) Semure’yi çağırdı ve ondan izin almasını istedi ama Semure kabul etmedi. Peygamber (s.a.a) hurmalığı değerinden fazlasına satmasını istedi, Semure satmaya yanaşmadı. Peygamber (s.a.a) ondan cennetteki bir hurmalığa karşılık satmasını istedi ama Semure yine razı olmadı. Resul (s.a.a), Ensar’dan olan adama döndü ve şöyle buyurdu: Hurmalığı yerden sök ve onun yanına at, zira başkalarına zarar vermek caiz değildir.[17]

 

Bu hikâye zararın, zarar görmenin ve zarar vermenin men edilmesiyle ilgili olsa da, hurmalık başkalarına zarar verme ve fesat ortamı oluşturduğundan Peygamber’in (s.a.a) onu ortadan kaldırmalarını emretmesi konumuz açısından faydalıdır.

 

Bu siyerlerin, Mâsûmlar’ın (a.s) özgürlük ve emniyetle çelişen sapmalar karşısındaki tavırlarını gösterdiği söylenebilir. Cevabında, geçen konuda değinilen[18]özgürlüğün, hoşgörünün ve emniyetin sağlanmasının sınırları caiz, müstehap ve mekruh meseleleri içerir ve eğitimci ve ebeveynlerle ilgilidir, denmelidir. Vacipler ve haramlar sınırına ulaşıldığında artık özgürlük ve irade yoktur. Şer’i sınırlar içinde ve amelde özgürlük yoktur ve sert bir şekilde karşılanır.

 

4- Emretme ve Yasaklamadan Kaçınma

 

İnsanlar, özellikle de çocuklar ve ergenler, bağımsızlık isterler ve ruhiyeleri emir ve yasaklarla pek uyumlu değildir. Mâsûmlar’dan (a.s) nakledilen rivayetlere göre çocuklar yedi yaşına kadar hükümdar gibidirler ve başkalarına emredip yasaklar koymayı isterler, başkalarına tabi olmayı değil. Ergenler ve gençler yaşamlarının üçüncü yedi yılında vezir ruhuna sahiptirler. Tamamen bağımsız olmayı ne isterler ne de yapabilirler veya tamamen emirlere de uyamazlar. Görüş sahibidirler, görüşlerini açıklamak ve uygulamak isterler. Ama görüşlerinin tamamen doğru ve kuvvetli olmayabileceğini idrak edebilirler. Bu sebeple başkalarının görüşlerini duymaya ve onlardan faydalanmaya hazırdırlar. Ancak başkalarının görüşlerini hüküm ve emir kalıbında kabul etmezler.

 

Sadece yaşamın ikinci yedi yılında çocuklarda itaat etme ruhu vardır ve başkalarının emirlerini kabul ederler. Ancak bu dönemde de her işte olduğu gibi ifratın zarara yol açtığı, itirazı ve hoşnutsuzluğu ardından getireceği gerçeğine dikkat edilmelidir. Bu yüzden bu dönemde bile çocuklara emir ve yasaklarda ileri gidilmemelidir. Çocuklarla, ergenlerle ve gençlerle iletişimde direk emir ve yasağın yerine, dolaylı emir ve yasak, coşturma ve meşveret türünden üsluplar izlenilmesi daha iyidir. Bu üsluplar hem yönlendirmede daha kullanışlıdır ve hem de onları ebeveyne ve eğitimcilere karşı kötümser kılmaz. Mâsûmlar’ın (a.s) ergenlere, gençlere ve hatta yetişkinlere tavırları böyleydi ve fazla emir ve yasaktan sakınıyorlardı.

 

Hariz şöyle diyor:

 

İmam Sâdık’ın (a.s) oğlu İsmail’in bir miktar parası vardı. Kureyş’ten bir adam Yemen’e gideceğinde İsmail parasını, kendisine mal alması (ticaret) için o adama vermek istedi. Bunun için İmam’la (a.s) meşveret etti. İmam bu işi yapma demedi, onun yerine şöyle buyurdu: “Yavrucuğum, acaba onun şarap içen biri olduğunu duymadın mı?” İsmail şöyle arzetti: “Halk öyle diyor.” İmam (a.s) buyurdu ki: “Allah şöyle buyuruyor: Allah’a iman eder, müminlere inanıp güvenir.[19]Müminler yanında bir şeye şehadet ettiklerinde, onları tasdik et.”[20]

 

Bu siyerde görüldüğü gibi İmam (a.s) çocuğuna doğrudan yasak koymuyor. Bir soruyla ve bir delil sunarak dolaylı yoldan onu bu işten alıkoyuyor.

 

İmam Sâdık (a.s) evladına “Elbisen uzun, onu kısalt” demek istediğinde, emretmek yerine “Oğulcuğum, elbiseni temizlemeyecek misin?”[21]diyor.

 

İmam Rıza (a.s) da böyle yapıyor:

 

Bir grup Horasan’da İmam’ın (a.s) huzuruna vardılar ve şöyle arzettiler: “Ehlibeytinizden bir kısım kötü işler yapıyorlar. Keşke onları sakındırsaydınız!” İmam (a.s) “Ben bunu yapmıyorum” diye buyurdu. Neden diye sordular ve İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Ben babamın şöyle buyurduğunu duydum: Nasihat kırıcıdır (ve başkalarına ağır gelir.)[22]

 

Bu yüzden Mâsûmlar (a.s) nadiren başkalarını doğrudan bir işten sakındırıyorlardı. Çeşitli üsluplarla insanları yanlış işlerden alıkoyuyorlardı. Bu konuda Mâsûmlar’ın (a.s) siyerinden bir iki örnek daha naklediyoruz. Aişe şöyle diyor:

 

Ne zaman Resulullah’a (s.a.a) birisinin falan şeyi söylediği haberi gelse, Peygamber (s.a.a) o kişiye neden diye sormuyordu, genel olarak “Neden bazıları şu şekilde konuşuyorlar?” diyordu.[23]

 

İbni Abbas şöyle diyor:

 

Fazl bin Abbas arife günü Peygamber’in (s.a.a) yanında durmuş kadınlara bakıyordu. Peygamber (s.a.a) birkaç defa eliyle onun yüzünü kadınlardan çevirdi ama bu genç tekrar kadınlara dönüyordu. Peygamber şöyle buyurdu: “Kardeşimin oğlu, bu günde gözüne, kulağına ve diline sahip olan kimseyi Allah bağışlar.”[24]

 

Mâsûmlar’ın (a.s) çocukları, dolaylı yoldan dahi daha az engellediklerini söyleyebiliriz. İmam Seccâd (a.s) şöyle buyurdu:

 

Peygamber (s.a.a) zamanında Müslüman bir kimsenin evinde bir hurmalığı vardı. Komşusunun da bir kız çocuğu vardı. Kız çocuğu, dökülen hurma tanelerini topluyor ve yiyordu. Hurmalığın sahibi bunu gördüğünde hurma tanelerini kızdan aldı. Çocuğun babası Peygamber’e (s.a.a) şikâyet etti. Peygamber (s.a.a) hurmalığın sahibinin yanına geldi ve şöyle buyurdu: “Bu ağacı, cennette bir ağaca karşılık bana sat.” Adam “Ben peşini veresiyeye satmıyorum” dedi. Peygamber (s.a.a) rahatsız oldu, ağladı ve camiye doğru gitti. Yolda Ali’ye (a.s) rastladı. Ali olayı sordu, ne olduğunu anlayınca hurmalığın sahibinin yanına gitti ve buyurdu ki: “Bu hurmalığı bana sat.” Adam “Bunu senin falan hurmalığın karşılığında satarım” dedi ve İmam da kabul etti.[25]

 

Hikâyede açıkça görüldüğü üzere Peygamber (s.a.a) ne çocuğu bu işten men etti ve ne de babasına çocuğu men etmesini söyledi. Aksine, çocuğun isteğine ulaşabilmesi için ortam hazırladı.

 

Peygamber (s.a.a) bazı durumlarda çocukları engellediğinde onları tamamen alıkoymuyordu, onlar için açık yollar bırakıyordu veya alternatif bir yol sunuyordu. Ebu’r-Rafi bin Amr’ın amcası şöyle diyor:

 

Çocukken ensarın hurmalıklarına, hurma düşsün ve yiyeyim diye taş atıyordum. Ensar Peygamber’e (s.a.a) şikâyet etti. Resul yanıma geldi ve şöyle buyurdu: “Neden hurmalıklara taş atıyorsun?” Dedim ki: “Hurma yiyeyim diye.” Şöyle buyurdu: “Hurmalıklara taş atma, altına dökülenlerden ye.” Eliyle başımı okşadı ve buyurdu ki: “Allah’ım, onun karnını doyur.”[26]

 

Bazı durumlarda Mâsûmlar (a.s) çocukları yasaklamak yerine yasaklanan şeyi göz önünden uzaklaştırıyorlardı veya yok ediyorlardı. İmam Sâdık (a.s) babalarından şöyle naklediyor:

 

Ali (a.s) başını içinde demir parçaları olan bir şeyle örten bir çocuk gördü. İmam onu aldı ve attı. Çünkü çocuğun demirden bir şey giymesi mekruhtur.[27]

 

Bu konu kötülükten sakındırma emrinin vacip oluşuna muhalif olabilir. Çünkü kötülükten sakındırmak İslâm’ın üzerinde oldukça durduğu ve her Müslümana vacip olan emirlerden biridir ancak dikkat edilmelidir ki:

 

1- Burada söz konusu olan henüz mükellef olacak yaşa gelmemiş çocuklar ve ergenlerdir. Dolayısıyla onların kötülükten sakındırılması da İslâm’ın vaciplerinden değildir.

 

2- Bu tür tavırlar, hatta gençler ve yetişkinler hakkında bile Mâsûmlar’ın (a.s) siyerinde çokça görülmektedir. Ancak kesin haram sınırına ulaşmamış mekruhlarda, örfe göre kötü ve edebe aykırı durumlardadır.

 

3- Bu tür tavır kötülükten sakındırmayı terk etmek değildir. Aksine özel üsluplarla kötülükten sakındırmaktır ve bazen doğrudan yasaklamadan daha fazla tesirli olabilir. En azından doğrudan yasaklamanın getirdiği kötü tesirlere sahip değildir. Peygamber’in (s.a.a) Arafat’ta Fazl bin Abbas’a -daha önce bahsettiğimiz- doğrudan tavrını bu türe örnek sayabiliriz. İmam Rıza’nın (a.s) tavrı ise bu türden sayılamaz çünkü İmam (a.s) şöyle buyurmuştu: “Onları sakındırmıyorum çünkü nasihat kabadır (ve acıdır.)”

 

Kötüden kasıt İmam Rıza’nın (a.s) rivayetinde haramlar olursa, bu rivayet iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmanın vacipliğiyle çelişir. Kötü işlerden kastın örfe göre kötü olduğunu veya ashabın bu işleri yanlışlıkla kötü bildiğini ancak İmam’a (a.s) göre kötü olmadığını veya kesin olarak ehlibeytinin (ev halkının) kötü bir iş yaptığından emin olmadığını söylemek gerekir. Bu yüzden İmam (a.s) bu yolla hem ashabına cevap vermiş ve hem de başkalarına nasihat etmenin nasihat edilene ağır geldiği gerçeğine işaret etmiştir. İlâveten “Nasihat kabadır” ifadesi, dostlarının İmam’dan (a.s) isteklerinin kötülükten sakındırma yönünün olmadığını, örfî ve sıradan meselelerle ilgili nasihat ve tavsiye olduğunu göstermektedir.

 

5- Kusur Bulma ve Sitemden Kaçınma

 

Çocukların ve ergenlerin eğitiminde dikkat edilmesi gereken ve Mâsûmlar’ın (a.s) siyerinde de dikkat edilmiş bir diğer nokta, çocukların işlerine, yaptıklarına kusur bulunmaması, sürekli eleştirilmemesi ve onlara sitem edilmemesi gerekliliğidir. Kusur bulma ve eleştirme, yetenekleri ve yapabilecekleri hakkında şüphe etmelerine ve kendilerine güvenlerini kaybetmelerine sebep olur. Çocuğun işlerini eksik görürsek, özellikle devamlı amellerini eleştirirsek çocuk yavaş yavaş doğru dürüst bir iş yapma yeteneği ve gücü olmadığını, her zaman başkasından yardım alması gerektiğini düşünür hatta bundan emin olur. Kendine güvenini kaybetmekle de kalmaz, iradesiz, bağımlı, güçsüz ve kişiliksiz biri olur. Hiç yoktan çocuğun ruhiyesi vesveseli ve kararsız bir ruhiyeye dönüşür ki bu bağımlılık ve güvensizlikten daha kötüdür. Eğer insan bir işin üstesinden gelemeyeceğinden emin olursa başkalarından yardım alacaktır ama vesveseli ve kararsız kimse işe girişmeyecektir bile. Çünkü sürekli ya işin üstesinden gelemezse ve gerektiği gibi yapamazsa diye endişelenecektir. Mâsûmlar (a.s) çocukların ve hatta yetişkinlerin kusurlarını bulma peşinde olmadıkları gibi, çocuklara kusur bulan ve onları eleştiren başkalarını da bundan men ediyorlardı. Enes bin Malik şöyle diyor:

 

On yıl Resulullah’a hizmet ettim, sekiz yaşındaydım ve seferde de normalde de onunlaydım. Peygamber (s.a.a) asla bana of demedi. Yaptığım işler hakkında neden böyle yaptın demiyordu. Eğer bir şeyi yapmadıysam neden yapmadın veya neden şu şekilde yapmadın demiyordu. Asla kötü yaptın veya kötü yapıyorsun demedi. Asla bir işe kusur bulmadı ve eleştirmedi.[28]

 

Başka bir rivayette de şöyle diyor:

 

Peygamber bana bir işi emrettiğinde ben gevşeklik gösterirsem bana sitem etmezdi ve eğer aileden başka bir kimse bana sitem ederse onu men ederdi ve şöyle buyururdu: “Bırakın, eğer yapabilseydi yapardı.”[29]

 

Peygamber (s.a.a) çocukların işlerine kusur bulmazdı. Bunun yerine doğrusunu onlara öğretirdi. Enes şöyle diyor:

 

Peygamber bir işi kabul etmediğinde şöyle buyururdu: “Şu şekilde yap.”[30]

 

Çocuğun yaptıklarına kusur bulmak doğru değildir. Onun yerine işlerin doğru yapılışını onlara öğretmek gerekir. İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

“Allah’ın rahmeti evladına iyilikte yardımcı olan kimsenin üzerinedir.” Ravi şöyle sordu: “Onlara iyilikte nasıl yardım etsin?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Gücünün yettiğini yaptığında kabul etsin, gücü yetmediği için yapamadığından geçsin, gücünün yetmeyeceği işleri yapmaya mecbur etmesin ve onu zorlamasın.”[31]

 

Neden çocukların yaptıklarına kusur bulunmamalı veya onlara sitem edilmemelidir? Çünkü çocukların ve ergenlerin gevşekliği ve hatası genelde güçsüzlüklerinden, bilgisizliklerinden ve tecrübesizliklerinden kaynaklanır. Onlara kusur bularak sitem etmek, yetersizliklerini telafi etmeyeceği gibi, belirsizliklerini arttıracaktır. Sitemin tekrarlanması hâlinde, ardında olumsuz etkiler bırakacaktır ki rivayetlerde, yetişkinleri bile etkileyen, sitemin olumsuz etkilerinden bazıları beyan edilmiştir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

 

Sitemde aşırıya kaçılması (sitem edilende) inat ateşini körükler (ve o, yanlışında ısrar eder.)[32]

 

Yine şöyle buyuruyor:

 

Fazla sitem, düşmanlığa sebep olur.[33]

 

Fazla sitem etmek, sitem edilenin yanlış amele hırslanmasına ve onu boş vermesine yol açar. İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

 

Sitemi tekrarlamaktan kaçın çünkü günaha hırslandırır ve sitemi etkisizleştirir.[34]

 

Sitemin aşırılığından sakındıran rivayetlerden anlaşıldığına göre sitemin etkisi vardır, ancak fazla sitem faydasızdır ve zarara yol açar. Yetişkinlere, iyi işi yapma ve kötü işi terketme gücüne sahip ve iyi ve kötü olduklarının bilincinde olanlara sitem etmenin müessir olduğunu söylememiz gerekir. Ancak bu üslup, genel olarak gevşeklikleri ve yanlışları bilgisizliklerine ve güçsüzlüklerine bağlı olan çocuklar ve ergenler için faydalı değildir. Bu sebeple Peygamber (s.a.a) Enes’e sitem edenlere şöyle buyuruyordu:

 

Bırakın, eğer yapabilseydi yapardı.[35]

 

Bunun için çocuklara ve ergenlere kusur bulmak ve sitem etmek doğru değildir ve bundan kaçınılmalıdır.

 

6- Fiziksel Cezadan Kaçınmak

 

Fiziksel ceza ve eğitimsel zararları hakkında psikolojide birçok görüş belirtilmiştir. Çoğu psikoloğa göre eğitimsel etkisi yoktur veya eğitimsel zararları karşısında bir hiçtir. Bu yüzden eğitimde fiziksel cezaya izin vermiyorlar. Diğer taraftan Müslüman fakihler, Mâsûmlar’ın (a.s) rivayetlerine istinaden bazı noktalara ve şartlara uyulması hâlinde cezanın caizliğine fetva vermişlerdir. Şimdi nokta şudur: Acaba Mâsûmlar (a.s) rivayetlerde ve hadislerde cezayı caiz görmüşler ama kendi eğitimsel siyerlerinde bu üslubu kullanmış ve kendi çocuklarını veya başkalarının çocuklarını yanlış yaptıkları veya bazı işleri yapmadıkları için cezalandırmışlar mıdır? Bu konu cezanın caiz olması veya olmamasıyla ilgili rivayetleri birleştirerek yolu açsa da, bu konuda hedefimiz cezayı tüm açılarıyla incelemek değildir.

 

Mâsûmlar’ın (a.s) siyerini ve yaşamlarını kapsamlı olarak mütalaa ettik ve kendi evlatlarından birine veya diğer çocuklara fiziksel ceza verdiklerine dair bir örnek bulamadık. Bulmamak olmadığına dair bir delil olmayabilir ancak bazen bunu caiz görseler de, onların fiziksel cezaya başvurmadıklarına dair şahitler vardır. Çocukluğunda Peygamber’in (s.a.a) hizmetinde bulunan Enes bin Malik şöyle diyor:

 

“Kaç yıl Peygamber’e (s.a.a) hizmet ettim ama asla bana küfür etmedi ve fiziksel ceza vermedi.”[36]

 

İbni Saad, Ümmü Seleme’den şöyle naklediyor:

 

Peygamber (s.a.a) hizmetlisini bir iş için yolladı. Hizmetli geç kaldı. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

 

“Eğer (kıyamette) kısastan korkmasaydım seni bu misvak çubuğuyla cezalandırırdım.”[37]

 

Misvak çubuğu ağaçtan koparıldığında bir metre kadar bile olabilir ama diş fırçalamak için kullanıldığında en fazla bir karış olur. Peygamber’in (s.a.a) eğer kısastan korkmasaydım bu misvakla seni cezalandırırım demesi aslında bir tür çocuğun ameline itirazdır ve yaptığının hatalı olduğuna dair çocuğu bilgilendirmek içindir. Çünkü kısa misvak çubuğuyla vurmak acı vermez ve ceza sayılmaz. Şüphesiz bu tür tavırların olumlu etkisi, cezadan daha fazladır ve cezanın olumsuz etkilerini de ardından getirmez.

 

Fiziksel cezanın caizliğine dair birçok rivayetin olduğu söylenebilir. Öyleyse Mâsûmlar’ın (a.s) siyeriyle sözleri arasında neden fark vardır? Sözün ve fiilin uyumlu olması gerekmez mi?

 

Cevabında söylemeliyiz ki, bir konunun caiz olması, gerekli veya daha iyi olduğunu göstermez. Cevazın istilahta iki anlamı vardır. Özel anlamıyla cevaz, yapılması veya terk edilmesi eşit (mubah) olandır. Genel anlamıyla cevaz ise men etmenin yokluğudur ki müstehap ve mekruhla da uyumludur. Bununla beraber çocuğun cezalandırılması caiz olsa da mekruh olabilir. Mekruh olmadığını varsaysak ve yapılması veya terk edilmesi eşit olsa bile bunu yapmamız gerekli değildir. Aksine cezaya gerek kalmayacak şekilde amel edilebilir ve eğer ihtiyaç duyulursa bir takım delillere dayanarak yine de buna başvurulmayabilinir.

 

Ceza için tesiri daha fazla olan başka yollar da vardır ve Mâsûmlar (a.s) genelde bu üsluplardan faydalanmışlardır. Peygamber’in (s.a.a) hizmetlisinin yanlışına tepkisi buna bir örnektir. Mâsûmlar’ın (s.a.a) cezayı caiz bilmesi meselesi ise eğitimci ve ebeveynlerinin eğitimde ellerinin bağlı olmaması sebebine dayanır. Eğer bir kusur veya taksir sonucunda, eğitim sırasında iş çocuğun bozulmasını önlemeye veya onu gerekli bir işe mecbur etmek için cezalandırmaya gelirse bu yoldan faydalanabilmeleri içindir. Bu cevazın sınırları da vardır ve yeri geldiğinde üzerinde çalışacağız.[38]

 

Fakat İmam Sâdık’ın (a.s) bir rivayetinde şöyle geçmektedir:

 

Hz. Ali’nin (a.s) yanına henüz mükellef olmamış ve hırsızlık yapmış bir kenizi (cariyeyi) getirdiler. İmam ona birkaç kez kırbaçla vurdu ama elini kesmedi.[39]

 

Şimdi şunun sorulması mümkündür: Bu rivayet, bizim Mâsûmlar’ın (a.s) çocukları cezalandırmadıklarına dair iddiamızla çelişmiyor mu?

 

Cevap şudur: Emîru’l-Mu’minîn Ali’nin (a.s) çocukları cezalandırdığına dair başka rivayetler de vardır. İddiamız Mâsûmlar’ın (a.s) evlatlarının ve çocukların eğitiminde fiziksel cezayı kullanmadıkları şeklindedir ve bu da Hz. Ali’nin (a.s) yaptığıyla çelişmemektedir. Çünkü O hâkimdi ve hâkimin konumu, eğitimcininkinden farklıdır.

 

Yargıda söz konusu edilen suçların toplumsal boyutu vardır. Yetişkinlerin toplumsal suçlarında had uygulandığı gibi çocukların suçlarında -hâkimin kararına göre had uygulamasından daha az olan- ceza uygulanır. Bu ise eğitimsel açıdan ve ebeveynin ve eğitimcinin çocuklarla ilgili vazifelerinden farklıdır. İddia edilene şahit, bu tür cezaların sadece Emîru’l-Mu’minîn Ali’den (a.s) nakledilmiş olmasıdır. İmamlar (a.s) arasında ise sadece Hz. Ali (a.s) resmî hâkim olmuştur. Bununla birlikte had ve ceza uygulanmasının eğitimsel yönü var mıdır, caydırıcı mıdır veya her iki yöne de sahip midir soruları tartışılabilir. Ancak hâkimin konumu eğitimciden farklıdır ve ikisinin arasına fark koyulmalıdır.

 

Ayrıca, Hz. Ali’den (a.s) nakledilen bu tür rivayetler, buluğ yaşına yakın erkek ve kız anlamındaki köle ve cariyelerin cezalandırılması ile ilgilidir. Çünkü Araplar on-on iki yaşından küçük olan çocuklara sabi derlerdi. Bununla birlikte bu tür cezaların eğitimsel yönü olduğunu varsaysak bile buna sadece Hz. Ali’nin (a.s) siyerinde rastlıyoruz ve sadece buluğ yaşına yakın ergenler hakkında olduğunu görüyoruz. Mâsûmlar (a.s) bu yaştan küçük çocukları asla cezalandırmamışlardır.

 

Özet

 

Çocuğun özgürlüğü, Mâsûmlar’ın (a.s) (özellikle de çocukluğun ilk yedi yılındaki) çocuklarla ilgili en önemli eğitimsel usûlüdür. Bu özgürlük mutlak değildir, özgürlükle beraber çocukların korunması ve gözlenmesi de zaruridir. Mâsûmlar (a.s) bu korumayı özellikle ergenliğin ve gençliğin son yıllarında yapıyorlardı. Elbette o yücelerin siyerinde gözlem ve koruma, gereksiz meraklı ve müdahaleci olma anlamında değildir. Çoğunlukla bilgilendirme, bilinçlendirme, gerektiğinde de uyarma ve danışma yönlerine sahiptir.

 

Çocuklar arasında adalet ve eşitlik, Mâsûmlar’ın çocuklarla ilgili eğitimsel usûllerinden bir diğeridir. Her zaman aralarında adaleti ve eşitliği oluşturmaya çalışmışlardır. Elbette adalet, eşitlikten daha öte bir anlama sahiptir ama Onlar eşitliği adalete tercih ediyorlardı. Çünkü adalet bazen eşitliğin yokluğunu gerektirir ve bu mesele çocuklar tarafından idrak edilemez. Bu sebeple zararları etkilere yol açabilir.

 

Mâsûmlar (a.s) çocukların eğitiminde zorlamaya yer vermedikleri gibi her zaman onlara mülayim, yumuşak huylu ve sevgiyle davranıyorlardı.

 

Doğruluk ve sadakat de Mâsûmlar’ın (a.s) siyerindeki davranış üsluplarındandır. Onlar her zaman çocuklara kâmil bir insan gibi davranıyorlardı ve asla onlara yalan ve yapılamayacak sözler vermiyorlardı. Bu yolla çocukların güvenini ve teveccühünü kendilerine ve eğitim programlarına çekiyorlardı.

 

Aynı şekilde onlar, çocuklara sitem etmiyor ve fiziksel ceza vermiyorlardı. Onlara sürekli emir ve yasaklar altında bırakmıyorlar, eğer emir ve yasakları varsa da ki elbette çok az oluyordu, bunu dolaylı yoldan yapıyorlardı.

 

 


[1]     “Sadakat” doğruluk ve verdiği sözü yerine getirmektir. Dilimizde yanlış olarak doğruya ve yanlışa mutlak uymak şeklinde anlaşılmaktadır. Bu kelime, “vefa” ile karıştırılır. Şöyle ki, köpeğe sâdık denir; halbuki köpek kötü sahibe de iyi sahibe de bağlıdır. Kötüye bağlı olmasından bu vefaya (bağlılığa) sadakat denilemez. [Editörün notu.]

[2]     Kuleynî, C. 2, s. 338.

[3]     İbni Saad, Et-Tabakatu’l-Kubra, C. 5, s. 9.

[4]     Kuleynî; el-Kâfî, C.6, s. 50, Hadis 8.

[5]     Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 72, s. 259.

[6]     Nûrî; Mustedreku’l-Vesâil, C. 15, s. 170, Hadis 17893.

[7]     a.g.e., C. 2, s. 342, Hadis 18.

[8]     Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 72, s. 243.

[9]     Nehcu’l-Belağa, s. 328.

[10]    İbni Ebi’l-Hadîd; Şerhu Nehci’l-Belağa, C. 16, s. 27.

[11]    Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 103, s. 189.

[12]    Kuleynî; Kâfî, C. 3, s. 297.

[13]    Taberanî; Mucemu’l-Evsat, C. 9, s. 172.

[14]    Nûrî; Mustedreku’l-Vesâil, C. 3, s. 309, Hadis 3646.

[15]    Kuleynî; el-Kâfî, C.1, s. 511, Hadis 19. Bkz. Aynı kitap, dördüncü bölüm, Usûl ve Reveşhâ-yi Terbiyetî, Nezaret ve Murakabet.

[16]    Nûrî; Mustedreku’l-Vesâil, C. 3, s. 453, Hadis 3972.

[17]    Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 2, s. 276.

[18]    Bkz. Bu kitabın üçüncü bölümü, Emniyet konusu.

[19]    Tevbe, 61.

[20]    Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 2, s. 273.

[21]    Arûsî Huveyzî, Abd Ali bin Cuma; Tefsir-i Nûri’s-Sakaleyn, C. 5, s. 454.

[22]    Erbilî; Keşfu’l-Gumme, C. 3, s. 86.

[23]    İbni Hayyan el-İsbehani; İbni Muhammed Abdullah bin Muhammed bin Cafer, Ahlâku’n-Nebi, s. 64.

[24]    İbni Saad; et-Tabakatu’l-Kubra, C. 4, s. 54.

[25]    İbni Ebi’d-Dunya, Kitâbu’l-Ayâl, C. 1, s. 416.

[26]    a.g.e.

[27]    Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 104, s. 102.

[28]    Sâlihi Şâmî, Subulu’l-Huda, C. 7, s. 7.

[29]    İbni Hayyân; Ahlâku’n-Nebi, s. 34.

[30]    a.g.e., s. 36.

[31]    Kuleynî; el-Kâfî, C.6, s. 50, Hadis 6.

[32]    İbni Şu’be Harranî; Tuhefu’l-Ukûl, s. 80.

[33]    a.g.e., s. 81.

[34]    Amedî; Gureru’l-Hikem, C. 1, s. 278, Hadis 42.

[35]    İbni Hayyân; Ahlâku’n-Nebi, s. 34.

[36]    a.g.e.

[37]    Sâlihi, Şâmî; Subulu’l-Huda, C. 7, s. 56.

[38]    Daha fazla bilgi için bkz. Hüseynâzâde, Seyyid Al;, “Tenbih ez Dîdgâh-ı İslâmî”, Faslnâme-i Havza ve Dânişgâh, Hadis 14-15.

[39]    Hurru’l-Âmilî; Vesâilu’ş-Şia, C. 18, s. 524, Hadis 6.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler