20 Şubat 2019 Çarşamba Saat:
03:51
08-02-2019
  

Ehl-i Sünnet ve Şia Arasındaki En Büyük Fark

İmametin İspatı Bir imamın olmasının gerekliliğini ve imameti ispatlayan aklî deliller nelerdir?

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İmamet meselesi İslam’da çok önemli bir yere sahiptir. İmamet, insanın tekâmül yolundaki son durağıdır.

 

Bu makam, Hz. İbrahim (a.s) ve Peygamberimiz’de (s.a.a) olduğu gibi bazen nübüvvet ve risalet makamıyla beraber olmuş, bazen de Masum İmamlar’da (a.s) olduğu gibi nübüvvet olmadan tek başına da olmuştur.

 

Nasıl ki, insanın gelişip ilerlemesi için peygamberlere ihtiyaç varsa dinin korunması ve Peygamberlerin yolunun devam etmesi için de imamlara ihtiyaç vardır.

 

Bütün zamanlarda masum bir insan ve ilahi bir hüccetin olmasının gerekliliği birçok aklî delile dayanmaktadır. O delillerden biri imamet ve nübüvvetin Yüce Allah tarafından manevî bir feyiz olduğudur. Lütuf kaidesine göre böyle bir feyiz hep olmalıdır. Burhan-ı mazhar-ı cami, burhan-ı imkan-ı eşref, illet-i gaivb. deliller de imamın gerekliliğini ortaya koymaktalar.

 

Kur’an-ı Kerim onu yalnızca büyük peygamberlerin ulaştığı, insanın tekamül yolculuğunun son merhalesi olarak kabul ediyor ve Hz. İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:

 

“Hani Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle denemiş, o da tam olarak onları yerine getirmişti. (İşte o zaman Allah,) “Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım.” dedi. (İbrahim,) “Benim soyumdan da.” dedi. (Allah,) “Benim ahdim (imamet makamı) zalimlere erişmez.” dedi.”[1](Pak ve masum evlatlarından başka, kimse bu makama layık değildir).

 

Âyetten, bu makamın çok yüksek bir makam olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hz. İbrahim (a.s) nübüvvet ve risalet makamına sahip olmasına rağmen ömrünün sonuna doğru ve zor imtihanları geçtikten sonra ona ulaşmıştır.

 

İmamet makamı bir çok yerde nübüvvet makamıyla beraberdir. Hz. İbrahim (a.s) gibi ulu’l-azm peygamberlerin imamet makamları vardı. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a) de hem imam, hem resul, hem de nebi idi. Bazı yerlerde ise imamet ve nübüvvet birbirlerinden ayrılabilirler. Masum İmamlar (a.s) kendilerine vahiy nazil olmayan yalnızca imam olan kimselerdirler.

 

Genel imametin aklî delilleri şöyledir:

 

a) Lütuf Kaidesi: Nübüvvet ve imamet, insanı yaratılış gayesine yakınlaştıran Allah tarafından verilmiş manevî bir feyizdir ve lütuf kaidesine göre bu feyiz devamlı olmalıdır. Lütuf kaidesi İslam toplumunda hakkın merkezi olacak ve toplumu mutlak hatadan koruyacak bir imamın olmasını gerektirmektedir.

 

Gaybetteki imamın varlığının faydalarını şöyle sıralayabiliriz:

 

1- Allah’ın dinini genel manada korumak.[2]

 

2- Eğitime müsait nefisleri eğitmek, manevî feyiz yetiştirmek.

 

3- Mezhebin varlığını sürdürmek.

 

4- İnsanların örnek alabilecekleri yaşayan bir örneğin varlığını bilerek ona bağlanmaları.

 

b) Burhan-ı İllet-i Gai: Kelam ilminde Allah-u Teâlâ’nın fiillerinde bir hedef ve amaç olduğu ispatlanmıştır. Ancak bu gaye Allah’a ait değil bizzat yaratığın kendisine aittir; çünkü Yüce Allah mutlak kemaldir ve onda herhangi bir eksiklik yoktur. Allah’ın fiillerinin gayesi kullarına/yaratıklarına dönmektedir. İnsanın var olmasının gayesi insan-ı kâmil olmasıdır; yani insan bir ağaç gibidir, meyvesi ise insan-ı kâmildir.

 

c) Burhan-ı İmkân-ı Eşref: Felsefede eşref imkânı kuralı diye bilinen kural uyarınca eşref varlik, (en üstün ve şerefli varlık) varlık mertebelerinde, düşük mertebelerden daha önce olmalıdır.[3]

 

Varlık âleminde insan, eşref-i mahlukattır. Varlık, hayat, ilim, kudret, cemal vb. şeyler yeryüzünün hücceti olan insan-ı kâmile ulaşmadan önce normal insanlara ulaşması imkânsızdır.

 

d) Burhan-ı Mazhar-ı Cami’: Zuhur makamında Allah’ın mutlak hüviyetine vahdet ahkâmının galebesi vardır ve zâti vahdette ayrıntılı isimlere yer yoktur. Öte yandan dış âlemde kendini gösteren ayrıntılı mazharlarda çokluk ahkâmı vahdete galiptir. İşte burada, zâti vahdet veya çokluk imkânının ayrıntılı isimleri hakiki vahdet yönünden hakka mazhar olabilmesi için birbirine galip gelmediği ilahi ferman, itidalli bir sureti gerektirmektedir. O itidalli suret de insan-ı kâmildir.[4]

 

Allâme Hillî (r.a) Nasıruddin Tusî’nin imamın gerekliliği konusunda getirdiği delillerin açıklamasında şöyle sıralıyor:

 

1- İnsan aklının, kavrayışının yükselmesini naklî beyanlarla takviye edebilecek bir peygamberin varlığına ihtiyacı vardır. Zira insan aklıyla dinin bir çok usul ve furu’unu anlamak mümkün olsa da ona güvenme, onları yerine getirme konusunda bazen kalbinin derinliklerinde vesvese ve sarsıntılar meydana gelebilir. Ama bu aklî hükümler ilahi bir önder tarafından güçlendirilirse her türlü şüphe ve ikilem giderilecek ve insanın kalbi daha güçlü bir şekilde aklî bulgularının peşinden gidecektir.

 

2- Bir çok şey var ki akıl onların iyi ve kötü olduğunu anlayamıyor. Onların iyi ve kötü olduğunu anlayabilmesi için ilahi önderlere ihtiyaç vardır.

 

3- Bir çok şey faydalı, bazı şeyler de zararlıdır. İnsan yalnızca kendi aklıyla onların fayda ve zararını kavrayamaz. İşte burada ona faydalı ve zararlı olan şeyleri açıklayacak birine ihtiyacı vardır. O kimse de ancak vahiy kaynağıyla beslenen ilahi önderlerdir.

 

4- İnsan toplumsal bir varlıktır; bütün bireylerin haklarını koruyacak ve onları doğru bir kanala yönlendirecek kanunlar olmadıkça arzu edilen kemal düzeyine ulaşamayacaktır. Böyle kanunların doğru tespiti ve icrası pak, masum ve bilgin rehberlerden başkası tarafından gerçekleştirilemez.

 

5- İnsanlar kemali idrak etmede, ilim ve maarif öğrenmede ve faziletler kazanmada farklıdırlar. Bazıları bu yolda gitme gücüne sahipken, bazıları da bundan acizdir. İlahi önderler mümkün olan kemale ulaşmak için birinci grubu takviye ederken ikinci gruba da yardımcı olurlar.

 

6- İnsanların ahlâkî yapıları farklı olduğundan faziletlerin eğitilmesinin tek yolu pak ve masum önderlerdir.

 

7- İlahi önderler, itaat ve günahların karşılığı olan sevap ve cezaları tam olarak bilmekteler; bunları başkalarına söylediklerinde onlar da vazifelerini daha bir azimle yerine getirirler.[5]

 

İmametin nübüvvetin devamı olmaktan başka bir şey olmadığı göz önüne alındığında bu felsefelerin çoğu Masum İmamlar (a.s) için de geçerlidir. Başka bir ifadeyle, Yüce Allah insanı, kemal ve saadet için yarattığı için onun hidayeti için vahye dayalı ve masumluk makamına sahip peygamberler göndermesi gerektiği gibi bu yolun devamı için peygamberlerden sonra masum halifeler seçmeli ki insanlığı amaçlanan hedefe götürmeye yardımcı olsunlar. Bu gerçekleşmezse hedefe varılmaz; zira:

 

1- İnsan aklı tek başına kemal yolunda ilerleme sebeplerini tespit etmekte kesinlikle yeterli değildir, hatta bazen onun onda birini dahi bilmemektedir.

 

2- Peygamberlerin getirdikleri din, Onlardan sonra çeşitli tahriflere uğratılabilir. Bunu önlemek amacıyla masum ve ilahi koruyucular gereklidir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim hakkında “Kuşkusuz Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız.”[6]diye buyurmaktadır ama bunu hiçbir sebep olmadan yapacağını buyurmamıştır. Dinin korunması sebeplere dayanmaktadır ve o sebeplerden en önemlisi Masum İmamlar’dır (a.s).

 

3- İlahi hükümetin kurulması, adaletin yerleştirilmesi ve insanın yaratılış hedefine ulaştırılması masum insanların dışında kimsenin yapabileceği şeyler değildir. Zira tarih, beşeri hükümetlerin hep şahsi veya belli gurupların menfaatini temin ettiğini, onların tüm çabalarının bu yönde olduğunu göstermektedir. Asırlarca demokrasi, halkın egemenliği, insan hakları vb. gibi sloganlar atılmış ama uygulamada bütün bunlar, şeytani güçlerin hedeflerine ulaşmak için kullandıkları araçlardan başka bir şey olmamıştır ve onlar bunlardan faydalanarak sinsi bir şekilde niyetlerini insanlar üzerinden gerçekleştirmişlerdir. Bunun başlıca sebebi her türlü hataya maruz olan, yani masum olmayan kişilerin mihver olmasıdır.

 

4- Toplumda din kanunlarının devam edebilmesi için, dinin bütün ayrıntılarını en küçük bir belirsizlik kalmayacak şekilde tümüyle bilen imamlara ihtiyaç vardır.

 

Bütün bu söylediklerimizden Ehlibeyt İmamlarının olmasının gerektiği ve varlıklarının felsefesi güzel bir şekilde ortaya çıkmaktadır.



[1]     Bakara, 124.

[2]     Şerifu’l-Ulema, Keşfu’l-Kına’, s. 148.

[3]     Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Nihayetu’l-Hikme, s. 319-320.

[4]     Bkz. Abdullah Cevad Âmulî, Temhidu’l-Kavaid, s. 172.

[5]     Şerh-i Tecrid, s. 271 (az bir değişiklik ve özetle Peyam-ı Kur’an’dan yapılan alıntıdır, s. 37-38.)

[6]     Hicr, 9.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler