11 Aralık 2018 Salı Saat:
23:01

Fe Sabrun Cemil

14-02-2017 09:10


 

Fe Sabrun Cemil[1]

 

 

Hauran,[2] Celile gölü sularıyla beslenen bereketli topraklar. Bu topraklar üzerinde doğmuş uzun boylu, geniş omuzlu, gür ve uzun saçlı, heybet ve asaleti dillerde olan, ahlak ve erdemiyle gönüllerde yer bulan, Celile’den Şam’a bağlar, bahçeler, tarlalar, on binlerce koyun, deve, öküz gibi her cinsten hayvana ve pek çok köleye sahip olan zamanın en zengin insanı Eyyub Nebi yaşıyordu.

 

Halk, Eyyub gibi bilge ve zengin birisiyle aynı topraklar üzerinde yaşamaktan kıvanç duyar onunla övünürdü. Amma gel gör ki; Şeytan, Âdem'den değin insana olan kinini hala bir kenara bırakmamış, bilakis onları birbirine düşürüp Yüce’den uzaklaştırmak için akla gelmez senaryolar hazırlamıştı.

 

Şeytan, şükür ehli olan Eyyub Nebi için yazılan sevapların derecesini görüp işitince yüceler Yücesine;

 

“O bolca verdiğin nimetler olmasa, kulun Eyyub şükretmeyi unuturdu!” diyerek içindeki kini hasetle dillendirmişti. Şeytan’ın yeryüzündeki yansıması olan çirkef insanlar da aynı öncüleri İblis gibi halk arasında;

 

“O sabah akşam ibadet eden Eyyub, neden sizce bu denli şükrediyor sanıyorsunuz? Çünkü Allah verdiklerini elinden almasın diye, korkusundan şükrediyor. Hem Eyyub bizler gibi fakir olsa şükür mü ederdi sanki?!.” diyerek iftira ve çekememezliğe başlamışlardı. Derken uzaklardan koşarak biri geldi korkuyla ve "Ey Aziz Eyyub! Ne varsa sana dair ekili hepsini ateş sardı, ne varsa dikili hepsi toprağa battı, sönmüyorlar ve durmadan da yangın çoğalıyor." dedi.

 

"Sakin ol, sakin!" diyerek teskin etmek istedi onu ve etraftakileri Eyyub Nebi. Ama henüz bu olay sıcaklığını korurken çobanlarından birisi feryatlar içinde gelerek; "Ey Allah Resulü! Sürülerle ovaya indik her şey normaldi ama ne olduysa hepsi yere çöktü ve bir daha doğrulmadı hatta çoban köpekleri dahi soluksuz yere yığıldı, ahırlardaki atlara baktık, hepsinin teni ateş gibiydi ama kaskatı kesilmişlerdi." Gerçekten şaşılacak şeyler söylüyordu dilleri. Çok geçmeden bir haber daha geldi Eyyub Nebi’nin kulağına, vefakâr eşi Rahime hıçkıra hıçkıra ağlayarak; "Ey evimin direği! Ey ocağım! Ey Allah’ın halifesi! Hanemiz yıkıldı, çöktü bir anda evlatlarımız başına, cansız kaldı hepsi atmadı kalpleri bir daha…"

 

Kısa bir zaman dilimiydi o; insanın dayanağı olan mal ve mülk, gurur ve sevinç kaynağı olan evlatlar artık yoktu. Hüzün hakimdi, acı ve dertler başlamıştı Eyyub ve karısı için.

 

Bağ, bahçe, tarla ne varsa Eyyub’ün mülkünde; ateşin özü olan teniyle yuvarlanmıştı hepsinin içinde Şeytan, ateş aldı tarlalar, tutunamayıp çöktü meyve dolu ağaçlar. Sonra sürülere yaklaşarak o zehirli, pis nefesini soluttu hayvanlara, ansızın yığılı verdiler yere. Hatta o çoban köpekleri dahi kokusunu alınca İblis’in, solukları kesilivermişti hepsinin. Ahırdaki hayvanların da suyuna kustu Şeytan, içleri kavruldu kor oldu onların. Bunca olan musibet ile dize getireceğini sandığı o dev yürekli insanın şükrünün arttığını görence de; tahammül edemeyerek kulakların duyamayacağı kadar güçlü bir çığlıkla yerle yeksan etti Eyyub’un köşkünü evlatları başına.

 

Az değil, birkaç gün zarfında ne varsa hepsi yok olmuş, ömürleri tükenmişti. Halk şaşkındı, yürekler kor olmuştu. Kimisi yanıp kül olanlara hayıflanıyor, kimisi daha düne kadar tımar edip, sürdüğü hayvanların telef oluşuna şaşıyordu. Hepsi Eyyub’ündü ama onlar da geçimini bu şekilde sağlıyorlardı. Her şey bir yana 7 oğul ve 3 kızı toprağa veren ana baba yüreği dağlanmıştı. Nedir tüm bu olanlar? Bu musibetler neden vuku bulmuştu şimdi? Gözler Eyyub Nebi’nin üstündeydi ki şöyle dedi:

 

"Dostlar! Elem üstüne elem yaşadık ama üzülmek çare değildir olanlara. Anamın bağrından çıplak çıktım ve toprağın bağrına çıplak döneceğim. Hay’dan geldi, Hu’ya gitti.[3] Tasalanmanın, hayıflanmanın yoktur bir manası."

 

Şeytan bu olan biteni yakından takip etmiş ve Eyyub peygamberin diriliği ve metaneti karşısında iyiden iyiye bozulmuştu. Sonra şöyle iç geçirdi: “Mal ve evlat elbette değerlidir ama kendi canı daha kıymetlidir şüphesiz!” Ardından gece yarısı uyku vaktinde sinsice yaklaştı İblis ve tüm kiniyle üfledi zehrini Nebi’nin nefesine sessiz. Genizleri yanmaya başlamıştı, çok çekmeden derileri kabardı, ateş gibi yanmadaydı teni, öksürdükçe acımadaydı içi. Sabah olduğunda onu gören herkes afallamıştı, korku içinde baktılar yüzüne, neredeyse tanınmayacak dereceye gelmişti kendisi. Musibet üstüne musibet buydu elbet. Bugüne değin kimsede görülmemiş bir hastalıktı baş gösteren Eyyub Nebi’de.

 

İşte şimdi sabır gerekliydi, sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demekti. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü hayal edebilmektir. Allah âşıkları, ehl-i dil olanlar; sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder ve bilir ki; gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.[4]

 

Susmak bilmeyen diller gene Hz. Eyyub’ü çekiştiriyordu. Bir kısmı “Eyyub lanetlendi! Allah’ın laneti bizi de kuşatmadan onu bu şehirden sürelim.” derken bir kısmı da “Eyyub’un hastalığı hem bulaşıcı hem de ölümcül, aynı havayı solumamız dahi tehdittir bize, sürelim onu bu diyardan.” diyordu. Cahil insanlar doluydu her yerde, onun hiçbir şeyi kalmamış fakir birisiydi artık, olanları da tek tek yok olmadaydı. Ondandı bu denli Eyyub’ten kaçışları, ondandı bu denli cahilce davranışları. Derken Hauran ve çevre eyaletlerde yaşayan bilge ve rahipler de Şeytan’ın vesveselerine boyun eğip, Allah Resulünün yanına gelmişlerdi. Yine dillendiler yüzsüzce;

 

"Ey Aziz Eyyub! Sen tanınmış en saygın ve zengin insandın. Sen Allah’ın gönderdiği en mübarek elçiydin ama nasıl bir günah işledin de Yüce’yi bu denli gazaplandırdın? Anlat bize de ona göre kendimizce önlem alalım. Korkumuzdan Allah’a da soramıyoruz ki, bizi de azabıyla sen hale kor diye."

 

Hz. Eyyub tüm acıları ve musibetleri bir anda gözünün önünden geçirdi ama rahiplerin kendisi hakkında bu denli düşüncelerini işitince en büyük acıyı yaşayıverdi. "Ey dostlar! Ey iyi günde yanımdan ayrılmayıp, çetin zamanımda beni yalnız koyanlar! O’na sonsuz şükürler ola. Bilin ki, bugüne değin soframda yetim ve fakir olmadan boğazımdan tek bir lokma geçmiş değildir. Şimdiye dek Allah’ın bana verdiği emirlerde kolaya kaçmamışımdır. O’nun sözü sözüm olmuş, emirleri de görevim. Şimdi bana kalkıp da nasıl bir günaha düştüğümü ve Yüce’nin beni nasıl bir belaya müptela ettiğini mi soruyorsunuz?! Yazıklar olsun sizlere, yazık sizinle geçen vakitlere!"

 

"Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu almaktır. Allah da tozunu alıyordu Eyyub'un, o halde niye kederlensin ki?"[5] Sonunda olan olmuş, Aziz Eyyub’u şehirden sürmüşlerdi.

 

73 yaşında bir tek hanımı Rahime ile yalnız kalmıştı. Hastalığı tüm şiddetiyle devam ediyor, dertler, sıkıntılar artıyor ve yokluk iyiden iyiye kendini gösteriyordu. Ama yine de sabrediyor, şükürden geri kalınmıyordu dilde ve yürekte.[6] Ne büyük bir nimetti bu çekilen acılar aslında, Eyyup şükrettikçe bir yenisi geliyordu acının, derdin, gamın. Acı değildi ki gerçekte bu; Aşktan gelene acı denilmezdi ki, ancak nimet olurdu ehl-i dil’e.

 

Süt veren zayıf bir koyun kalmıştı Eyyub’e ve hayli vakit olmuştu şehirden sürüleli eşiyle. Rahime yine yiyecek bir şeyler elde etmek için yollara düşmüş, kapıları aşındırmıştı. İblis yaşlı bir adam suretinde onun yoluna çıktı.

 

-Ey kadın! Kocan nerede?

 

-Az geride, yıkıntıların içinde, dedi Rahime. Şeytan büyük bir keyifle;

 

-O adam, bir zamanlar güzelliği ve heybetiyle insanları mest eden, bilgisi ve servetiyle her yere hükmeden Eyyub değil mi?

 

-Evet o.

 

-Vah vah şimdi o ululuktan geriye bir yıkık baraka, bir de şu miskin koyun mu kaldı ona? Beni dinle kadın! Eğer o, elindeki koyunu benim adımla adak ederse tüm kaybettiklerini ona geri veririm. Hadi git söyle kocana.

 

Bu sözler üzerine Rahime gözü yaşlı Eyyub’ün yanına döndü ve hiddetle "Daha ne zamana kadar İlahın seni azaplandıracak? Hani o ihtişamlı servetin nerede? Oğulların? Peki o can dostların? Hani Eyyub hani? Bu cılız koyunu kes de kurtul bu dertten…" dedi. Hz. Eyyub, Şeytan’ın karısının aklını çeldiğini hemen anlamıştı ve ona dilneşin bir hitapla;

 

-Ey Rahime! Senin dediğin bunca mal ve evladı kim verdi bizlere?

 

-Yüce Allah.

 

-Peki, biz kaç sene o bolluk ve huzur içinde yaşadık?

 

-70 yıl.

 

-Şimdi kaç yıldır bu denli sıkıntılar içerisindeyiz?

 

-7 yıldır.

 

-Of olsun sana emi! 70 yıllık rahat ve bolluğa denk olan 7 yıl acı ve sıkıntı çekmek midir? Hayır, 60 yıl daha bu dertler sürse yine yapmak gereken tek şey sabretmektir.

 

Ama hala Eyyub Peygamber'in içine sinmiyordu Rahime’nin böyle bir oyuna gelip, ona bu şekilde isyan etmesi. Yemin etti ve dedi ki;

 

-Eğer sağlık bulursam and olsun Allah’a ki bana O’ndan başkası için kurban kes dediğinden dolayı sana yüz sopa vuracağım ve artık benden de uzak dur. Ne getireceğin yemeğe ne de sunacağın içeceğe ihtiyacım var, git buradan!.. demişti.

 

Eyyub Nebi’nin artık yeryüzündeki son dayanağı olan eşi de incitmişti onu. Takati kalmadı, mecalsiz secdeye kapandı ve Rabbine "Ya Rabbi! Bu dert bana dokundu, sen merhamerlilerin en merhametlisisin."[7] diye niyazda bulundu. Allah da ona "Ey Eyyub! Kaldır başını, ayağını yere vur! İşte yıkanacak bir yer, işte içilecek soğuk bir su..."[8]

 

Nebi bu suyla yıkanınca tüm yaraları döküldü, can geldi tenine. İçti kana kana ki ferahladı, sükûta erdi tüm bedeni. İşte 7 yıl süren zor bir imtihan sona ermişti artık. Şükür ve sabır ile tüm meşakkatleri aşmayı başarmış, can derdiyle imtihan edilmiş ve daha sonra Allah’ın hikmetiyle sağlık bulmuştu yeryüzündeki Allah halifesi.

 

Dert ile Eyyub’ü edip imtihan

Hikmet-i pinhanını kıldı ayan.[9]

 

Allah’ın emriyle Cebrail-i Emin Eyyub’un yanına geldi; Yanan bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsini yeşertip, göğertti. Hayvanlarını iki misli olarak geri getirdi, çocuklarını tek tek sesledi ve babalarının yanına gönderdi.[10] Vefakâr hanımına gelmişti sıra. Bunca yaptığı iyiliği, eşini bir an olsun terk etmeyişini göz ardı mı edecekti hikmet sahibi Yaradan? Ve emretti;

 

“Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminine ters düşmüş olma!"[11]

 

Hz. Eyyub de bu emir doğrultusunda yüz sopa yerine, yüz gül sapını demet haline getirip Rahime’ye vurdu yavaşça. 73 yaşında musibetler çökmüştü ona, yedi yıl tahammül etti ve mükâfat olarak da 73 yıl daha eklendi ömrünün kalanına.

 

 



[1]- “Artık güzelce sabretmek gerek.” Yusuf, 83.

[2]- Hauran, günümüz Filistin toprakları içerisinde yer alan Celile (Galilee) gölünün kuzeydoğusunda bulunan verimli topraklardır.

[3]- Hay, Allah’ın "Diri, dirilten, yaşamın kaynağı olan, yaşam sahibi" anlamına gelen sıfatıdır. Türkçe'de kullanılan "Haydan gelen huya gider" sözünde demek istenen de aslında Allah'tan gelenin Allah'a döneceği anlamıdır.

[4]- Aşk, E. ŞAFAK, Çeviren K. Yiğit Us,  Doğan Kitap, Mart 2009, İstanbul.

[5]- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, c. 3.

[6]- “Biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Bize yönelen, yakaran biriydi o.” Sad, 44.

[7]- “Eyyub'u da an. O, Rabbine: Bu dert bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin! diye dua etmişti.” Enbiya, 83.

[8]- “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak bir yer, işte içilecek soğuk bir su! dedik.” Sad, 42.

[9]- Taşlıcalı Yahya Bey (?-1582) XVI. asır Osmanlı divan şiirinin önde gelen isimlerindendir.

[10]- “Ona bizden bir rahmet ve özü temizlere bir hatırlatma olarak, ailesini ve beraberlerinde, benzerlerini bağışladık.” Sad,43.

[11]- “Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminine ters düşmüş olma! dedik. Biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Bize yönelen, yakaran biriydi o.” Sad, 44.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !