25 Mayıs 2017 Perşembe Saat:
00:29
29-09-2016
  

Firavun'un Sarayındaki Sınav

Musa'ya annelik yapmış olması da mutlu eder. Asiye, annedir ama evlatsız anne…

Facebook da Paylaş

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Firavun’un Sarayındaki Büyük Sınav

(Hz. Asiye)

 

Sabah ezanı okunduğunda gözlerim sanki saatin alarmı gibi otomatik olarak açıldı. Hemen hemen her sabah adını koyamadığım bir ses bana seslenip namaza kaldırıyor, daha doğrusu kaldırmaya çalışıyordu. Bu sabah da yine o günlerden biriydi. Gözlerimi açtım ezanı dinledim ama havanın aydınlanmasına daha var diye, biraz uzanmaktan ne çıkar diyerek, kapadım gözlerimi ve yine gaflete düşüp, şeytana uydum. Hayır! aslında yaptığım tam olarak nefsime yine yenik düşmekti. Hava aydınlanmış ve yine geç kalmıştım…

 

İbadetimi rahatça yapabilmem için bunca imkânım var iken, nefsimin kötü hallerine yenik düştüğüm her an içime bir kor oturur. İşte o zaman tüm imkânlar ayağının altına serilmiş olmasına rağmen, o koskoca sarayın içinde kendine secdeye kapanacağı kadar küçük bir alana mahkûm eden, tek derdi Yaradana yaklaşmaktan başka bir şey olmayan Asiye gelir aklıma. Şimdi Asiye kadar lüks olmasa da hayatım, ibadetime engel olacak hiçbir şey yok. Ama ne yazık ki uykuma, nefsime kısaca içimdeki Firavun'a yenik düştüm yine…

 

Hz. Asiye'nin hayatı beni her zaman derinden etkiler, hüzünlendirir ve rahminde taşımamış olmasına rağmen alemlere peygamber olan Musa’ya annelik yapmış olması da mutlu eder Asiye, annedir, evlatsız anne ama tüm evlatlara bedel bir oğul büyüten bir anne. Oysaki herkes ister Asiye gibi imanlı, ahlaklı bir anne ama Yaradan onu Musa'ya nasip etti…

 

Yüce kitabımızda ismi övgüyle anılan mümin kadınlardan biridir Hz. Asiye. Mısır'ın kendini tanrı ilan edecek kadar inançsız, bencil ve zalim imparatoru Firavun'un eşidir Hz. Asiye. Tarih sayfaları bugün dahi Firavun'un insanlık dışı zulüm ve adaletsizliklerini yazan eserlerle doludur ve bunları işitmeyen yoktur. Firavun da aynı Nemrud gibi hem kendinin ilah olduğu iddiasında bulunuyor, hem de halkın inançsal duygularını sömürerek, geleneksel putperestliği yaşatıp korumaya çalışıyordu.

 

Azgın ve cani, iktidar sahibi Firavun, halkının cahilliğinden, kendisine boyun eğişinden ve bağlanışından ki aslında bu tamamen korkudan doğan bir bağlanış, kendisini ilahların ilahı ilan etme cesaretini bile gösteriyordu.  "Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Nâziât/24)

 

Mısır kralı Firavun, döneminin yezidi denebilecek kadar aşağılık ve zararlı bir insan olmasına karşı, karısı Asiye âdeta  dürüstlük, adalet, iffet ve asalet timsaliydi. Tüm halk, onun kocası Firavun’un korkusundan rahat bir nefes alamaz, neredeyse geceleri huzurla uyuyamazken o, Yaradan'a tam bir iman ve inançla, kendini Rabbine adayıp, güven içinde yaşamını sürdürüyor, Firavun'un hemen yanı başında ve her an onun karşısına çıkabilme ihtimali olmasına rağmen bu durumdan kesinlikle etkilenip dehşete kapılmıyordu.

 

Hz Asiye, Yüce Rahman katında öylesine güzel ve değerli bir mevkie ulaşmıştır ki,  Allah Resulü Muhammed Mustafa (s.a.a) şöyle buyurmuştur;

 

"Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir; Firavun'un karısı Asiye, İmran’ın kızı Meryem, Huveyled kızı Hatice ve Muhammed (saa) kızı Fâtıma’dır."

 

"Cennet kadınlarının en üstünü şu dördüdür; Firavun'un hanımı Mezahim kızı Asiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (saa) kızı Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma'dır." (el Mizan fi Tefsiril Kur’an, c. 19, s. 40)

 

Ve hem Şia, hem de Sünni kaynaklarında örnek bir insan olarak geçmektedir o. Tarih-i Bağdat adlı kitapta şöyle yazmaktadır; "Üç kişi vardır ki, bir göz açıp kapayıncaya kadar olan zaman diliminde dahi kâfir olmamışlardır. Onlar Al-i Yasin'in mümini, Ali bin Ebu Talib ve Firavun'un karısı Asiye'dir."

 

Ayrıca Dr. Ali Şeriati de "Fatıma, Fatıma'dır" adlı kitabında da bu konuya şöyle değinmiştir;

 

"F Fatıma insanlık tarihinin en seçkin dört kadın simasından birisiydi; Meryem, Asiye, Hatice ve son olarak da Fatıma.

 

Neden peki sonuncu; tarihe dair tüm dönem ve zamanlarda o tekamül zincirinin en kamil halkasıydı?

 

Meryem'in değeri İsa'yladı, çünkü onu doğurdu ve büyüttü. Asiye'nin değeri Musa'yladı, çünkü onu büyüttü ve yardım etti. Hatice'nin değeri de Muhammed'leydi, çünkü ona her daim yardım etmekte ve ona Fatıma gibi bir evlat vermekteydi. Peki, Fatıma'nın değeri neydi? Doktor önce düşündü ve sonra yavaş yavaş söylemeye başladı. Acaba Fatıma'nın değeri Hatice'yle mi? Muhammed'le mi? Ali'yle mi? Hasan ve Hüseyin'le mi? Yoksa kendisiyle mi? Herkese değer kazandıran biri var iken, Fatıma ne de değerliydi…”

(Dr. Ali Şeriati, Fatıma, Fatıma’dır, syf:146/147)

 

Asiye'ye dair daha birçok yazı vardır yazılmış, çünkü doktorun dediği gibi  "Asiye'nin değeri Musa'yladı" ve Hz. Musa (as) nerede anılsa, nerede yazılsa aslında Musa’nın "A" harfindeki bitişi Asiye’nin başlangıcıydı… Musa (a.s) gibi bir peygamber ancak Asiye gibi bir ana sayesinde böyle güzel yetişebilirdi…

 

Beni en çok etkileyen konulardan biri de Musa ile Asiye'nin buluşmasıdır, nasıl ki Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a), öz babası değilken babasından yakın olmuş, yetiştirmiş, kendi ahlakıyla bezemiştir Hz. Ali'yi, işte Hz. Asiye de aynı bu şekilde yetiştirmiştir Hz. Musa'yı… Ve her ikisinde de aklıma gelen ilk düşünce şudur ki; insanın öz ailesi dahi bu kadar güzel, ahlaklı, imanlı yetiştiremez evladını.

 

Şimdi gelelim Nil Nehrine uzanan buluşmanın hikâyesine;

 

Kâhinler bir gün Firavun'a, Ben-i İsrail kavmi arasından çıkacak bir çocuğun büyüdüğünde elinde tuttuğu bu kudreti yok edeceğini söylemişlerdi. Firavun söylenenleri duyduktan sonra, bu soydan erkek çocuk dünyaya getirip büyüyünce onun yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı çıkar, ona başkaldırır veya ona suikast düzenleyip öldürür diye tüm benliğini korku sarmıştı. Bunun üzerine hamile kadınların karnını deşip, bebeklerini diri diri parçalar ya da doğum gerçekleşip, erkek çocuğu dünyaya gelmişse de, kundaktaki o masum, savunmasız bebekleri öldürüyorlardı. Fakat Asiye kocasının bu vahşiliklerine karşı hiçbir zaman savunucu olmadı, hiçbir zaman onu desteklemedi.

 

Musa'nın annesi Firavun'un korkusuyla evladını korumak için Allah'tan gelen nida ile onu bir sandığın içine koyup, etrafını iyice kapattı ve su da içine girmesin diye sandığın ağzını mühürledi. Nil'in dalgaları, o sandığı Firavun sarayına değin götürdü.

 

Bu dünya baştan sona sınavdan ibaretti. Kimileri varlık içinde yokluk çekiyor, kimileri de yokluk içinde varlık. Oysaki Asiye iki sınavı da verdi bu dünyada; Firavun'un sarayında varlık içinde yüzüyordu, bir dediği iki edilmiyordu. O bir hükümdar eşiydi, madde âleminde isteyip de ulaşamayacağı hiçbir şey yoktu. Ama bunca varlığın içinde tüm kadınların bu dünyada sahip olmayı arzuladığı bir şey eksikti onda. Bir evlat sahibi değildi. Belki de tüm bu varlığın içinde insanı yalnızlığa, tekliğe itecek en büyük sebepti o. Varlık içinde yokluk yaşarken evlat özlemiyle Nil nehri, evlatların en güzelini ayağına kadar getirmişti.

 

Mısır'ın mütevazi kraliçesi Asiye, saraydaki odasında oturduğu bir vakitte Nil nehrinin ortasında sulara batıp çıkan bir sandık görünce, saray görevlilerine ve yanında hizmetinde bulunan nedimelerine, gidip o sandığın içine bakmalarını emretti.

 

Görevlendirdiği kişiler, bir süre sonra gelerek, sandığın içinde güzel bir erkek çocuğu olduğunu söylediler. Firavun’un canına kastedecekler korkusuyla, öldürdüğü onca masum bebeğin acısı ana-babalarının ciğerini dağlarken, o bu dertten kurtulduğuna sevine dursun;  Allah'ın peygamberi olacak ve Firavunun saltanatını yerin dibine geçirecek olan İmran oğlu Musa (as) sandığın içinde süzüle süzüle kucağına gelmişti onun…

 

Bebeği alıp Asiye'ye getirdiler. Asiye, bunun nur yüzlü bir erkek çocuğu olduğunu gördüğünde, zavallı annesinin onu, Firavun'un öldürme tehlikesinden dolayı Nil nehrine bıraktığını anlamıştı. Bu sebeple, bu çocuğu evlâtlık olarak yanına almayı ve onu bizzat kendi büyütüp, eğitmeye karar verdi. Bedeli ne olursa olsun bunu yapacaktı, her şeyi göze almıştı.

 

Yüce Yaradan, Asiye'ye Firavun gibi bir caniden evladı olmasını nasip etmemişti, evladı yoktu ama Hz. Adem'den (a.s) emanet alarak Hz. Muhammed'e (s.a.a) ulaştırılacak olan Muhammed'in nurunun bekçisi, zamanın peygamberi, Tevrat'ı kullara anlatacak olan, Allah'ın elçisi gül yüzlü Musa onun evladı olmuştu.

 

Zalim putperest hükümdar Firavun, içeriye girdiğinde Asiye'nin yanında duran kundaktaki çocuğu görünce yüreğine bir korku ve acı düştü; sanki sonunu hazırlayacak kişi bu çocukmuş hissine kapıldı ve gelecekte kendini öldürebilme ihtimalini göz önüne alarak,  derhal öldürülmesini emretti. Fakat Asiye, ancak gerçek bir annenin gösterebileceği bir merhamet ve koruma içgüdüsü ile var gücüyle karşı çıktı ona:

 

وَقَالَتِامْرَأَتُفِرْعَوْنَقُرَّتُعَيْنٍلِيوَلَكَلَاتَقْتُلُوهُعَسَىٰأَنْيَنْفَعَنَاأَوْنَتَّخِذَهُوَلَدًاوَهُمْلَايَشْعُرُونَ

“Firavun'un karısı dedi ki; Benim için de, senin için de, bir göz aydınlığıdır o; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur yahut onu evlât ediniriz.” (Kasas/9)

 

Yaradanın Asiye'ye nidasıyla bu, seçilmiş bir peygambere, seçilmiş bir kadın annelik yapabilirdi ancak. Aynı İsa’yı gözünden sakınan Meryem gibi. Asiye ki sadece doğurmamış ve emzirmemişti Musa'yı, ondan gayri bir annenin evladına verebileceği her şeyi vermişti. Zaten bunun böyle olacağı en başından, onun sarayda kalması için yalvarışından belliydi ve bebek katili Firavun'u razı etmişti. Artık onun da izniyle Musa artık sarayda kalacak ve bizzat Asiye tarafından, onun özel sevgi ve ihtimamıyla büyümeye başlamıştı.

 

Ama bir sorun vardı, Musa'ya diğer kadınların sütü haram edilmişti ve hiç kimseyi emmiyor ve ağzına hiçbir şey almıyordu. O'na süt vermesi için şehirdeki tüm emziren kadınları topladılar, ama o hiçbirini emmedi.

 

"Annesi Musa'nın ablasına; 'Onun izini takip et,' dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan gözetledi." (Kasas/11)

 

Bu sırada Musa'nın ablası onların yanına gelerek, onlara bir teklifte bulundu. Temiz ve terbiyeli bir kadın var, isterseniz onu süt vermesi için çağırabilirim. Onlar da bu haberi duyunca mutlu oldular.

 

Daha sonra o sütanneyi bulmak için Musa'nın annesinin yanına gittiler ve ilahi hikmet tecelli olmuştu. Yaradan; "Musa'nın annesine, "O(çocuğu)nu emzir, başına bir şey gelmesinden korkuyorsan (bir sandık içinde) onu suya bırak, korkma, üzülme biz onu tekrar sana geri vereceğiz ve onu elçilerden yapacağız." (Kasas/7)  diye vahyettik,  ve gerçek oldu.

 

Necip ve asaletli bir kadın olan Musa’nın annesi saraya getirilmiş ve Musa’ya süt vermesi için can parçasıyla baş başa bırakılmıştı.

 

Aradan yıllar geçmiş ve Hz. Musa (a.s) Firavun'un sarayında büyüyüp, yağız bir delikanlı olmuştu.

 

Mısır’dan uzaklarda iken peygamberlik makamına ulaşan Musa, Mısır'a geri dönüp Firavun ve onun putperest kavmine tebliğde bulunduğunda, ilk iman edenlerin başında Asiye geliyordu.  Âlemlerin Rabbi Allah-u Teâlâ’ya iman etmek, ona kulluk görevlerini yapmak hele ki canının parçası Musa’nın tebliğiyle iman etmek, onun için ayrı bir hazdı. Ancak, iman ettiğini dinsiz katil Firavun'dan gizledi.

 

Yüce Yaradana en büyük duası, Nil nehrinin kendisine ulaştırdığı, elleriyle büyütüp, eğittiği Musa’nın peygamberlik makamı ile dini herkese ulaştırmasıydı. Pırıl pırıl parlayan bembeyaz elleri ve meşhur asâsı ile zalim Firavun ve onun putperest kavmini imana çağırması onun için büyük bir gururdu.

 

Asiye, yıllarca gizliden gizliye Allah-u Teâlâ'ya ibadet ediyor ve Musa'nın kılavuzluğuyla imanını gizliyor ve koruyordu. Ama bu, böyle devam etmedi ve günün birinde sırrı açığa çıktı. Kocası Firavun yıkılmış, öfkesinden âdeta çılgına dönmüştü. Cellât ruhlu Firavun, önce kraliçeyi inancından vazgeçirmeye çalıştı; onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu.

 

Salebi; Firavun'un Hz. Asiye'nin Allah’a iman ettiğini öğrenmesi ve onu şehit etmesine kadar geçen süreci şöyle naklediyor:

 

Firavun'un yakınları arasında Hz. Musa'nın annesinin mezarını yaparak tanınmış Herbil (Hizgil) adında ünlü bir marangoz vardır. Hatta bazı kaynaklar onun Firavun’un hazinedarı olduğunu da naklederler. Herbil yaklaşık yüz yıl boyunca imanını gizlemiş ve Hz. Musa'nın sihirbazlara galip geldiği gün o da imanı aşikâr etmiş ve Musa’ya iman eden sihirbazlar ile beraber Firavun tarafından şehit edilmiştir.

 

Bir gün Firavun'un kızına dadılık yapmakta olan Herbil’in karısı elindeki tarağı yere düşürmüş ve “Bismillah” demiştir. Firavun'un kızı şöyle dedi;

 

- Babamı mı kastediyorsun?

- Hayır! dedi. Belki benim, senin ve babanın yaratıcısı olandan bahsediyorum!

- Bunu babama diyeceğim… dedi Firavun'un kızı,

-  De! dedi.

 

Firavun’un kızı, olup biteni babasına anlattıktan sonra Firavun, o kadın ve çocuklarını yanına çağırttırdı ve şöyle dedi;

 

- Senin İlahın kim?

- Benim ve senin tanrın, âlemleri yaratandır! dedi Herbil'in eşi.

 

Firavun bu şok edici cevaptan sonra muhafızlarına seslenip, içi ateşle dolu bakırdan bir fırın hazırlanmasını istedi. Bunun üzerine kadın;

 

- Senden bir isteğim var. Bizleri yaktıktan sonra beni ve çocuklarımın kemiklerini toplayıp, toprağa gömün. dedi.

 

Şöyle dedi Firavun;

 

- Senin bizim üzerimizde az-çok hakkın var, o yüzden bu isteğini yerine getireceğim. 

 

Daha sonra tek tek çocuklarını ateşe attılar. Son olarak beşikteki çocuğunu ateşe atacaklarken, Allah’ın emriyle kundaktaki bebek dile geldi ve şöyle dedi anasına;

 

"Ey anne! Sabret, çünkü sen hak üzeresin." dedi. Sonrasında kundaktaki bebeği ve annesini ateşe attılar.

 

Firavun'un sarayında uzun yıllardır ibadet eden Asiye, ateşe atılarak şehit edilen Herbil'in karısının ruhunun melekler eşliğinde göğe çıktığını görünce imanı yakine ulaştı. Daha sonra Firavun, Asiye'nin yanına gelerek olup biteni bir bir anlatınca o da;

 

- Eyvahlar olsun sana Ey Firavun!  Allah'a karşı nasıl bir cürettir bu!" dedi. Firavun;

- Yoksa sen de o kadın gibi delirdin mi? dedi.

- Hayır! Delirmedim… Ama beni, seni ve her şeyi yaradan Allah'a iman ettim.

 

Daha sonra Firavun, Asiye'nin annesini çağırttı ve ona;

 

- Senin kızın delirmiş olmalı. Söyle ona, Musa’nın rabbini inkar etsin yoksa ona kendi ellerimle ölümü tattıracağım!

 

Asiye'nin annesi ne kadar uğraştırsa da kar etmedi ve Asiye yolundan dönmedi. Daha sonra Firavun onu dört büyük çivi ile çivileterek çarmıha gerdi ve uzun süren işkencelerden sonra şehit oldu Asiye.

 

Asiye'nin şehadeti ile ilgili İbn-i Abbas'tan şöyle nakledilir;

 

Hz. Musa, annesi Asiye'nin bu durumunu görünce Rabbine dua etti ve Allah da âlemdeki elçisi ve resulü hürmetine, Firavun'un işkencesinde duyacağı acıyı kaldırdı. İşte bu sırada Asiye de;

 

ضَرَبَاللَّهُمَثَلًالِلَّذِينَآمَنُواامْرَأَتَفِرْعَوْنَإِذْقَالَتْرَبِّابْنِلِيعِنْدَكَبَيْتًافِيالْجَنَّةِوَنَجِّنِيمِنْفِرْعَوْنَوَعَمَلِهِوَنَجِّنِيمِنَالْقَوْمِالظَّالِمِينَ

"Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun ve işkencesinden ve onun zalimlerinin elinden kurtar!" (Tahrim/11) dedi. Ve Rabbin hitabı ona ulaştı.

 

- Ey Asiye, göğe bak!

 

Bunun üzerine göğe baktı ve cennetteki kendi yerini görünce gülümsedi…

 

Onun gülümseyişini gören Firavun ise; "İşte delilik ona sonunda galebe çaldı, biz işkence ettikçe o gülmekte. Ve Asiye canını Rabbine teslim etti." (Arais ul Mecalis syf: 187)

 

Bazı tarih kitaplarında ise Hz. Asiye'nin şehit edilme anı şöyle belirtilmektedir. Halkına her türlü işkenceyi reva gören, büyük-küçük, yaşlı-genç ayırmadan işkencelerle onları öldüren Firavun; yıllarca kendisine hanımlık yapmış olan Asiye'ye, ona karşı geldiği için affedebileceğini düşünmek anlamsız olurdu elbette. Ve acımadı Yezid’in dedesi Firavun, görevlilere emretti ve dört ayrı yere kazıklar çaktırdı. Asiye'yi ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatarak işkence ile öldürüldü. Kuran’daki "Kazıklar sahibi Firavun" ayetinin buna işaret edildiği söylenmektedir. (Fecr/10)

 

Evet, Asiye, Firavun'un kendisi kadar cani işkencecilerinin dayanılmaz işkenceleri altında acıyla can vermişti. Çeşitli kaynaklarda, çeşitli işkenceler gördüğü de yazmaktadır. Ama asıl gerçek olan şudur ki; her bir zerre ve hücresi Allah aşkıyla yanan Asiye'nin canını hiçbir darbe yakamazdı. Çünkü o, Allah'ın aşkıyla yanıyordu zaten. Madde âlemine dair ne varsa dünyada onlardan çoktan sıyrılmıştı Asiye. Ve bu âlem durdukça, dünya tarihinde ve Müslümanların tek kitabı olan Kuran-ı Kerim'de, "Bu dünyanın gelmiş-geçmiş benzersiz ve en metanetli, imanlı, tarihe iz bırakmış büyük kadınlarından biri" olarak baki kalacaktır.

 

Allah, inkâr edenler hakkında Nuh'un karısı ile Lut'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki Salih kulun (nikâhı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler. Kocaları, Allah'tan (gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı. (Onlara): "Haydi, girenlerle beraber siz de ateşe girin" denildi. (Tahrim/10) 

 

Ne büyük nimetti peygamber evladı olmak, peygamber eşi olmak. Oysaki ayette de belirtildiği gibi ne Lut’un ne de Nuh’un karısı bunun kıymetini, değerini bilemedi. Asiye öylemiydi. Zulmün, şirkin içinde imanından zerre kadar ödün vermedi. Zalimin ocağında, peygamber onun kucağında iken Allah’a tevekkül etti.

 

Asiye hanımların en hayırlısıydı, en imanlısıydı. Öyle ki; Kuran'ın bahsettiği nadir kadınlardan biriydi. Rabbim biz kullarına Asiye'nin zorluk içinde yapmaya çalıştığı ibadeti, günümüzde varlık ve bolluk içinde nasip etmektedir.  Ben de Asiye'nin hatırına, onun merhamet ve metanetinin hatırına bırakmayacağım ibadetlerimi. Sanki Asiye’yle secdeye gidiyormuşum gibi kapanacağım mührüme.

 

Pervin İtisami'nin divanında Hz. Musa (a.s) ve Hz. Asiye ile ilgili şöyle güzel bir şiir geçmektedir;

 

Musa'nın anası, onu Nil'e bıraktı usulca,

Lakin bakmadı Rabbinin sözüne umutsuzca,

Kendini vurdu nehir boyunca.

Hasretle bakındı ve mırıldandı; Ey benim küçük ve günahsız canım,

Eğer bu kaptansız ve yol bilmez gemide Allah'ın lütfü seni unutursa,

Eğer Allah seni yâdına getirmez de, bir başına suda kalır ve yel seni sallarsa,

İşte o esnada vahiy geldi ve şöyle dendi; bu ne denli batıl bir söz ve hayıflanmaktır,

Yol göstereni biziz onun yeni evine değin, şimdi şu şüphe perdelerini kaldır ki;

Göresin kar mı etmişsin zarar mı?

Sen ne attıysan suya, biz aldık onu tasalanma,

Allah’ın elini gördün lakin tanıyamadın,

Sende analık aşkı ve merhameti varsa,

Bizde onun aslı var şaşırıp kalma.

Hak’ta aldatıcı oyun yoktur, kendini kandırma.

Ne aldıysa senden, getirir misliyle sana.

O suyun üstü, beşiğinden daha hoştur, şirindir ona,

Sütannesi, sudaki akıntı ve anası da, onu ayağında sallayan dalga.

 

Gülçin BEDEL

 

BURSA/2011

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler