20 Ekim 2021 Çarşamba Saat:
04:04

Fâtiha ve Âşura

23-08-2021 13:27


 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

İnsan, imtihan ve sevginin birleşim ürünüdür. Bizler varoluş serüvenimiz hakkında genellikle bir bilinmezlikle yola çıkar ve bu bilinmezliği doğru yollardan doyurmak isterken zaman zaman kendimizi çıkmaz endişe ve fikirlerin sokağında buluruz. Bunun nedeni, yanlış ve yetersiz kaynaklara başvurmamız veya anlık gelen düşüncelerimize cevap aramadan daima düşüncede olmamızdan kaynaklıdır. Oysa yapmamız gereken kafamızdaki düşünceleri birer birer ele alıp onlara makul ve yeterli bir cevap bulabilmektir. İnsan, Yaradan’ının sevgisi üzerine var olmuştur öyledir ki insan-ı kâmili, yeryüzünün halifesi unvanıyla da şereflendirmiştir. Bizlere düşen bu sevgiyi hissetmek, anlamak ve peşinden gitmektir.

 

Kur’an-ı Mubin’de Ra’d Suresi 28. ayette buyurduğu üzere:

 

“İyice bilin ki gönüller, Allah'ı anmakla yatışır, kuvvet bulur.”

 

Bizler yalnızca dini, İslam’ı belirli davranış veya alanlarla sınırlamaya kalktığımızda bozulan din değil biz oluruz, bu şüphe götürmez bir gerçektir. Çünkü din ve hayat iç içedir bunun aksini iddia eden kimse hayatın gayesini ve varlık amacını bulamamış demektir.

 

Örneğin, su-yemek veya barınma ihtiyacı gibi temel yaşam ihtiyaçlarımız vardır. Bunları karşılamak için nasıl çabalamamız gerekir veya hangi nimetlerden istifade etmemiz daha doğru olur bunu bilemeyiz. Din tam da burada devreye girer ve bize helal yol ile gelir sağlamamızı ve helal nimetlerle karnımızı doyurmamızı hatta daha sonrasında ise imkânımız dâhilinde bunun şükrünü eda etmemiz, infak etmemiz gerektiğini bize açık bir şekilde söyler.

 

Bu söylem ve buyruklar, bizim ıslahımız ve doğru yola ulaşmamızda hikmetler barındırır. Öyle ki, haram kılınan bir nimeti yiyip içtiğimizde sağlık açısından olumsuz durumlarla karşılaşırız veya insan ilişkilerimizde gözetmemiz gereken manevi duygularımızda bir eksiklik veya bozukluk söz konusu ise toplumda gerekli değeri görmez, miskin ve insanlara faydası olmayan birine dönüşürüz. İmam Ali (as.) bu konuda hakkında şöyle buyurmuştur: "İnsanlara faydası olmayanı, ölülerden say gitsin."

 

Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette doğru yola yönelmekten, yönelenlerden söz edilir. “Ey iman edenler!” diye hitaplar oldukça fazladır. İman, ihlas ve takvadan meydana gelir. Öyle ki insan Allah’a karşı samimi niyetle ve günahlarını bilerek, çekinerek davrandığında hakiki imana ulaşabilir. Elbette mümin olmak kolayca ulaşılabilecek bir mertebe değildir bunca hırs ve hased dolu dünyada. Peki, nerededir bu doğru yol, kimlerdir bu doğru yolda giden ki bizler yolcusu olalım bu yolun? İslam dini, Hz. Peygamber-i Ekrem (saa.) ile tanınmış, tanıtılmış ve yaşanmıştır. İslam dini hakikaten insanın, maddi ve manevi yaşamının can suyu olmuştur.

 

Bunlardan uzunca bahsedebiliriz… Öte yandan vefatının hemen sonrasında bidatler ve sapmalar meydana gelmiş ve devamında saltanat hâkim olmuştur. İlahi vahiy ile devam edecek olan velayet evinin şahı İmam Ali (as.) hakkı yenilmiş ve o yine ilahinin emriyle İslam’ın hayrı için yıllar boyunca sükûnetini bozmamış ve en sonunda halk ısrar sonucuyla halife olmasını istemiştir. Adalet bayrağı dalgalanmak üzere göndere çekilmiş ve vefatına kadar adaletinden zerre ödün vermeyen bir lider İslami devletin başına geçmiştir. Kendileri istememiş gibi gözlerini ve gönüllerini dünya hırsı bürümüş olanlar zalimce planlarını yapıp ve İmam’ı mihrapta, namaz üstünde şehadete ulaştırdılar... Ahdine sadık kalmayan saltanat sevdalıları ardından İmam Hasan’ı (as.) sinsi bir şekilde zehirle şehit ettiler. Şehadet ve kıyam sırası İmam Hüseyin (as.)’a gelmişti. Vefasız ve basiretsiz Kufe halkı hakka susadıklarını ve imamsız kaldıklarını yüzbinlerce mektupla İmam’a iletip onu Kufe’ye çağırmıştır. İmam mektuplar eline ulaşır ulaşmaz elçi göndermiş ve kendi de ardından yola çıkmıştır. Oysa vefasız Kufelilere bu vefa ağır ve Yezid’in (la.) vaadleri ise tatlı gelmiştir. İmam Huseyin tüm ısrarlara rağmen biat etmemiş ve şu sözleri söylemiştir:

 

“Ümmet Yezid gibi bir yöneticiye müptela olduğu zaman İslam'a elveda demek gerekir.”[1]

 

Ümmet Peygamber’in (saa.) iki emanetinden biri olan Ehl’i-Beyt’in peşinden gitmeyip başka yollara saptıkları ve gaflete düşmeleri nedeniyle Resul oğlu Huseyin’in haksızca karşısında durabilme cesareti bulmuştur. Şehadet hak ehlinin eşsiz çaresiydi. Birbirine sadık, sevgi ve merhamet dolu bu güruh canlarını Allah yolunda tarihin gelmiş ve geçmiş yegâne şekliyle feda ettiler. Zulümle, susuz ve teslimiyetle… Kazanan kim oldu dersiniz? Kimin adı asırlardır dilimizde, aşkı kalbimizde ve hüznü gözyaşımızdadır? İmam Hüseyin aşkı dillerdedir, Hz. Zeynep adı mersiyelerdedir, yiğit bayraktar Hz. Abbas’ın cesareti ve sadakati gönüllerdedir. Onlardır doğru yolda gidenler, onlardır rükûda sadaka verenler ve canlarını Allah’a kurban etmekten çekinmeyerek şehadete ulaşanlar… Bizlerin peşinde gideceği yalnızca Kur’an-ı Kerim ve bu yüce şahsiyetlerdir. Asla başka kişiler ve yollar değildir. Yezid’in (la.) koca saltanatından ise sadece bir sütun kalmıştır. Ölümü çetin olmuştur ve mazlumun hakkını alacağı gün ise zalimler için daha çetin olacaktır. Hiç şüphesiz Hz. Zeynep’in (sa.) buyurduğu gibi, Peygamber torunlarını katlederek hem dünya hem ahiret hayatlarını zehr-ü rüsva ettiler. Sonsuza kadar Allah’ın laneti üzereler. Lanet olsun Allah’ın tüm düşmanlarına…

 

“Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”[2]

 

 

  

 

 



[1] *Maktel-i Harezmî, c.1, s.185

[2] Fatiha/6-7

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !