23 Haziran 2018 Cumartesi Saat:
13:06
  

Gadir-i Hum

Gadir-i Hum

Facebook da Paylaş

 

EHLADER ARAŞTIRMA BÖLÜMÜ

 

Kantinde Bir Saat

 

Zil çalmış ve İlahiyat Fakültesi öğrencileri yavaş yavaş sınıflarından çıkmaya başlamışlardı. Az önce biten İslam tarihidersi, biraz hareketli geçmiş ve öğrenciler de hala sınıfta konuşulanları tartışıyorlardı. Levent Ahmet’e dönerek;

 

-         Oooo Ahmet, bakıyorum da sınıfta hocayla bilgi yarışmasına giriyorsun?!

 

-         Yooo neden yarışacakmışım ki; ben sadece her zaman atlanan ve hatta hiçbir zaman değinilmeyen yerleri dile getirilmeye çalıştım.

 

-         Benden sana bir arkadaş tavsiyesi, o hocayla fazla tartışma, adamı sınıfta bırakır söylemiş olayım.

 

-         Ne yazık, doğrularını savun ve sınıfta kal!

 

Bu arada Olcay Ahmet’e;

 

-         Yaa neyse Ahmet, sen şu olayı bir anlat bakalım, ben tam olarak

anlayamadım.

 

-         Peki, o zaman sessiz, sakin bir yere gidelim.

 

-         Levent sen de bizimle geliyor musun?

 

-         Tabii ya severim heyecanlı yeni bahsleri!

 

Az önce biten İslam tarihi dersinde öğretmen, Peygamber efendimizin Veda Haccını anlatmış ama Hz. Muhammed’in (saa)Hz. Ali’yi yanına çağırarak söylediği sözleri yüzeysel ve kendine özgü yorumlarıyla geçiştirmişti. Bunun üzerine Ahmet de öğretmene itiraz ederek, olayların tam da sizin anlattığınız gibi cereyan etmediğini ve böyle önemli bir konunun bu şekilde örtbas edilmesinin yanlış olduğunu dile getirmişti. Tabii bu tartışma ders zili çalana kadar devam etmiş ve Olcay gibi bir kaç öğrencinin aklında soru işaretleri bırakmıştı.

 

Ahmet, Olcay ve Levent beraber fakültenin bahçesindeki kantine indiler;

 

-         Evet beyler ne içeriz?

 

-         Ben bir kola alayım.

 

-         Levent sana zahmet bana da bir ayran.

 

-         Eeee nerede kalmıştık?

 

-         Sen Veda Haccı meselesini anlatacaktın ve bu arada, o sınıfta dediğin Gadir-i Hum muydu neydi, o konuyu da anlat…

 

-         Tabii, ama önce şunu belirteyim, Gadir-i Hum, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’in (saa)Veda Haccı sonrası o büyük konuşmayı yaptığı yere deniliyor. Yani Gadir-i Hum diye ayrı bir konu yok, o sadece konuşmanın gerçekleştiği mekânın adı. Ama olayı en başından anlatsam daha iyi olur sanırım. Hz. Muhammed (saa)  diğer Müslümanlar gibi o seneki Hac görevini yerine getirmiş ve Mekke’den on binlerce hacıyla beraber Medine’ye doğru geri dönmeye başlamıştı.

 

Hicri 10. yılın 18 Zilhacce günü Mekke ve Medine arası Cuhfe yakınlarında, yani yaklaşık Mekke’ye 200 km. uzaklıkta bir dört yol olan Gadir-i Hum, kuzeyden Medine’ye, doğudan Irak’a, batıdan Mısır ve güneyden Yemen’e bağlanan ve günümüzde, genelde Hac için hava yolunun tercihi nedeniyle o eski hareketliliğini yitirmiş ve kullanım dışı kalmış ama zamanında, önemli bir su birikintisine sahip,  bir nevi son buluşma noktası konumunda bir yerdir.

 

Peygamber efendimiz de, ömrünün sonunda ümmetine genel bir vasiyet bırakma niteliğinde bir hutbe icra etmek istemiştir bu mekânda.  

 

Hz. Peygamber, bu açıklama için en iyi zamanı seçmişti. Çünkü eskiden günümüzdeki gibi haberleşme ağı yoktu. Bu günün dünyası bir büyük köy misali interneti, televizyonu, gazeteleri, telefon ve birçok haberleşme aracına sahip ama o zamanlar bir yere haber yollanmak istenildiğinde, zamanın en hızlı aracı olan atlı posta ile ve istenilen yere giden bir kervanla emanetler, mektuplar yollanır, haberler ulaştırılırdı.

 

İyi bir zamanlama dememden kasıt; son Veda Haccında birçok etraf ülkeden, Mısır, Filistin, Şam, Yemen yani o günün İslam toprakları içinde olan her yerden hacılar gelmiş ve bu en iyi tebliğ ve posta aracı olmuştur. Ayrıca o zaman Gadir-i Hum’da toplananların sayısı 120 bin kişiye kadar aktarılıyor kitaplarda ama bu onların hepsinin Hac’dan geldiği anlamına gelmiyor. Çünkü stratejik bir konuma sahip olan Hum, diğer kafileler için de bir mola yeri statüsündeydi yani daha önce de dediğim gibi sadece Hac’dan gelenlere has bir mekân değildir.

 

-         Evet, Peygamberimizin bu yeri seçmesi gerçekten çok güzel bir karar.

 

-         Ben de aynı kanıdayım, zaten onun için biraz uzun anlattım Gadir-i Hum’un coğrafi konumunu. Hz. Muhammed (saa)tam bu yere geldiğinde yanındakilere, ilerlemiş olanların geri dönmesi ve geride kalanların acele edip buraya toplanmaları emrini verir. Tabii şunu da belirteyim, Tarih kitapları o zamanın hava koşullarını şöyle nakletmektedir; Havanın sıcaklığından, kimisi şalını ıslatıp başına atmış, kimisi yere, ayaklarının altına sermişti. Peygamber için iki ağaç arası alelacele derme-çatma bir gölgelik hazırlanmıştı. Ayrıca bazıları, etraftaki kayaların üzerine oturmuş, bazıları da ayakta durmayı yeğlemişti. Yani tüm bu koşullar göz önünde bulundurulacak olunursa, gerçeken de Nebi Muhammed (saa)halka çok önemli bir mesaj verecektir.

 

-         Peki, Ahmet, neden Peygamber tüm anlatacaklarını Mekke’de anlatmadı?

 

-         Şu var aslında, Hz. Muhammed (saa) normalde Hac ziyareti bitiminde Mekke’de kalacaktı ama Allah’ın emri ile Medine’ye doğru yola koyuldu ve ardından yolda şu ayet nazil oldu; 

 

«يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُوَاللهَيَعْصِمُكَ مِنْ النَّاسِإِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ»

(Ya eyyuhar resul belliq ma unzile ileyke min rabbik ve in lem tef’al fema bellaqtu risaletehu…)

 

“Ey Peygamber! Rabbinden sana ineni eksiksiz (halka)ulaştır. Ve bunu gerçekleştirmessen O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni halktan (gelebilecek her türlü tehlikeden) korur...” (Maide 67)

 

En büyük görevi Yüce Allah’ın mesajlarını halka bildirmek olan Peygamberimizin, bu gelen Allah emrini halka iletmek zorunluluğu Hac’da değil de Gadir-i Hum’da böyle bir konuşma yapmasına neden oldu.

 

Bu arada Levent söze girer;

 

-         Amma olmuştur hani, düşünsene hacılar tam evlerine gidip ailelerine kavuşmayı hayal ederken, o cehennem gibi Arabistan sıcağında Peygamberin konuşmasını beklemeye başlamışlar.

 

-         Tabii büyük bir ihtimalle dediğin gibidir ama iki cihan efendisi Hz. Muhammed (saa)  hakkında inen “وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى” “Ve ma yentiku a’nil heva” “(O) kendisinden birşey söylemez” (Necm 3) ayetini unutmamak gerek. Çünkü kendisinden üstünlük beklenen bir peygamberin, abes bir eylemde bulunması düşünülemez.

 

-         Ahmet! Şu ana kadar olan gelişmelerden ben Peygamber’in, halka anlatacağı konunun çok önemli bir mesele olduğunu anlıyorum.

 

-         Gerçekten öyle Olcay, Hz. Muhammed (saa)  Maide suresi 67’den sonra uzadı uzadıya çok kapsamlı ve hemen hemen tüm İslami konulara değinen bir konuşma yaptı. Zaten buraya kadar sınıfta öğretmenle benim aramda hiç bir sorun da olmadı. Asıl konu bundan sonra başlıyor. Konuşmanın devamında Hz. Peygamber halka ; Ben sizin hepinizden üstün değil miyim?  diye sormuş ve topluluk da; Evet! diyerek Hazreti peygamberi onaylamışlardır. Ardından şöyle buyurdu;  من کنت مولا فهذا علي مولا(Men kuntu mevla fe haza Ali mevla!)“Ben kimin önderi isem, Ali de onun önderidir!”

 

-         Tabi ya, zaten sınıfta da sizin tartışma bundan sonra başladı. Hoca, Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur! demişti. Yani olay şu şekilde oluyor, burada ki kilit kelime “Mevla”.

 

-         Evet, zaten çok anlamsız olur yüzbini aşkın insanın o uygunsuz hava şartlarında beklemesi, peygamberin uzunca bir konuşma yapması ve hepsinden ötesi şu inen ayete bir dikkat edelim, bakın Yüce ne buyuruyor; “وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ”(Ve bunu gerçekleştirmessen O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun.) yani Allah sırf Ali’yi halka dostum diye tanıtmazsan 23 sene zarfında yapmış olduğun tüm çabalar boşa mı gitti demek istemiştir. Bunu bir arkadaşım güzel bir örnekle açıklıyordu; “Peygamberin bu örneği aynı namaza benzer, sen kalk abdestini al, tüm namaz öncesi gereksinimleri yerine getir ve namaz içinde okuyuş ve teleffuzlar olsun, tüm namaz içi vacip ve müstehaplara dikkat et ama namaz sonunda selam vermeden öylece kalk git, namazın batıl olur... Peygamberin risaleti de aynı buna benziyor, Gadir-i Hum’da verilen görevi yapmazsan, tüm 23 senen boşa gitmiş olur!”Akla biraz ters düşmüyor mu bu?

 

-         Evet ama...

 

-         Bir önceki cümlesinde “Elestu evla bikum…” derken üstünlüğü kastediyor ama, nasıl oluyorda “Men kuntu mevla” da arkadaşlığı? Acaba bir tezad yok mu burada?

 

Olcay söze karışır ve şöyle der;

 

-         Hadi farzedelim “Mevla” dost manasında kullanıldı, ama şu varki herkez Hz. Ali’nin Peygamberin dostu olduğunu, aralarından su sızmadığını biliyordu, yani bir nevi sen haklısın Ahmet, bunun böyle bir durumda değinilmesine ne gereği var ki?

 

Ahmet konuşmasına devam eder;

 

-         Bakın isterseniz size, kendi dilimizden “Mevla” hakkında bir kaç örnek vereyim.

 

-         O nasıl olacak?

 

-         “Mevla” kelimesinin gerçek harfleri nedir?ل-ي  و-Ve-Le-Ye, değil mi?

 

-         Evet.

 

-          Türkçemizde kullanılan kelimeleri bir kontrol edelim o zaman;“Mevlana Celaleddin Rumi” derken ne kastediliyor? Arkadaşım Celaleddin Rumi değil herhalde!? Efendimiz olarak kullanılıyor Mevlana burada. Başka bir örnek vereyim, öğretmen öğrencisine “Yarın okula velin gelecek!” derken, sen hiç mahalle arkadaşını götürdün mü okula velin diye?

 

-         Yooooo!

 

-         İşte burada da Veli’den kasıt, sözlüksel manası olan “Küçük çocukların halinden mesul kimse, Sahip, Malik, Muhafaza edendir.” Hatta Allah’ın isimlerinden biri olarak da kullanılır. Ya da başka bir misal verilecek olunursa; aynı kökten olan “Vali” “İstanbul valisi yeni projeler peşinde.”  Yani şöyle mi denilmek isteniliyor, “İstanbul dostu yeni projeler peşinde.” Yooo, sözlükler bunu şöyle alıyor;“Vali, bir ilde hükümeti temsil eden en yetkili yönetim görevlisi.” Örnekler oldukça çoktur.

 

-         Evet, Veliaht da Ve-Le-Ye kökünden gelir haklısın Ahmet.

 

-         Tabii, onun da sözlük manasına bakacak olursak; Bir hükümdarın ölümünden veya tahttan çekilmesinden sonra tahta geçmeye aday olan kimse olduğunu görürüz. Aynı şekilde “Velayet” o da; Sulta ve otorite anlamında. Ve kilit kelimemiz “Mevla” da;  Efendi, Sahip, Malik olarak beyan edilir lügatlarda. Yani bunlar en kapsamlı kullanış şekilleridir. Bunların yanı sıra, Hessan bin Sabit’in Hz. Muhammed’in konuşmasının bitimi ardından okuduğu şiir de,

 

(Fekale lehu: kum Ya Ali! Feinneni razituke min ba’di imamen ve hadiyen)

“Kalk ayağa ey Ali! Kendimden sonra önder ve yolgösteren seçtim seni!”

 

Mevlanın, arkadaş-dost değil de, (Hadi ve imam)önder-yol gösterici olduğunu görüyoruz.Ve işin güzel tarafı, Peygamber de Hessan’nın bu şiirine hiç bir itirazda bulunmamıştır, çünkü olayı kalıcı kılan bir enstanteneydi bu. Bir de her zaman verilen örneklerden birisidir şu; Bir müdür yolculuğa çıkacağı zaman kendisi yerine mutlaka bir muavin, bir yardımcı bırakır her nekadar bu işyeri küçük de olsa. Durum böyleyken neden, dev bir dinin temsilcisi olan Muhammed peygamber (saa)kendisinden sonra bir yardımcı, bir yönetici seçmesin ki?  

 

Levent biraz duraksıyarak;

 

-         Ya aslında ben ne sana ve ne de hocaya bu konuda katılmıyorum Ahmet. Bence ikinizde Veda Haccı’nakendinizden eklemeler yapmışsınız. Gerçekte, “Men kuntu Mevla” kısmı olsun ve Hz. Ali’nin peygamberin yanında durması olsun bunların hepsi asılsız iddialar.

 

Olcay karışır söze;

 

-         Olur mu öyle şey Levent, sen de amma yaptın. Bizim kaynak kitaplarımız olan Kütüb-i Sitte’de dahi var bunlar.

 

-         Valla bilemeyeceğim, ben hiç görmedim.

 

Ahmet;

 

-         Senin bir şeyi görmemen, bir olayın çürütüleceği ve anlamını yitireceği manasına gelmez. Hem ayrıca, “Gadir-i Hum” hadisi en güvenilir kaynaklı yani mütevatir diye adlandırılan İslam hadisleri arasında yer almaktadır. Tüm Şii kaynak ve büyükleri bunu kabul ederken yaklaşık 360 kadar tanınmış Sünni din adam ve araştırmacısı da bunu onaylar. Hadis doğrudan 110 peygamber sahabesi tarafından aktarılmış ve bu konu üzerine 26 meşhur din adamı ve tarihçi onlarca kitap yazmıştır.

 

Levent tekrar;

 

-         Eee neden öyleyse bu şekilde bir karışıklık çıkacağını bile bile Sünni kaynaklar bunu nakletmiştir?

 

-         Bunu da bir arkadaşım şu şekilde yorumlar; “Birçok Ehl-i Sünnet ravi ve hadisçisi, bu hadisi 110 sahabi aktarımlı meşhur bir nakil olduğundan kitaplarında yer vermişlerdir. Yani bu hadisi inkâr eden birisinin ilmi şahsiyeti yüzde yüz zedelenecektir.” Bu şekilde olunca da kaynaklardan eksiltilememiştir ama manası ile oynanmıştır.

 

-         Öyleyse neden bunlardan bizim haberimiz yok?

 

-         Bak Levent! Ne yazık ki, Türkiyemiz de buna dâhil, birçok İslam ülkesi “Men kuntu Mevla”yı gerçek manasıyla duymamıştır hatta daha kötüsü, gerçek manasını bırakın bir yana, bu cümleleri işitmemişlerdir bile...

 

-         Doğru, ama aklıma takılan bir kaç soru daha var.

 

-         Sor, elimden geldiğince, dilim döndüğünce yanıtlamaya çalışırım.

 

-         Mademki Peygamber efendimiz Hz. Ali’yi kendisinden sonra, İslam ümmetine önder olarak seçti, peki neden birçok büyük sahabe ve Müslümanların kahır çoğunluğu bunu onaylamadı? Bu göz önüne alınacak olunursa, o zaman bize itiraz hakkı düşmezki, çünkü onlar Peygamberin en yakın etrafıydı. Bu bir, ikinci olarak da, neden Hz. Ali kendi hakkını savunmadı?

 

-         Burada yanlış bir kıyas yapılmaktadır. Kim demiş her zaman çoğunluk haklıdır diye? Mesela dünyada Hristiyan nüfusu Müslüman nüfusundan epeyce fazla ve hatta bir milyarı aşkın nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti tam bir Komünizm ülkesidir ya da Hindistan, halkının çoğu putperest ve ineğe tapan kitleler oluşturuyor. Yani Budistler dahi Müslümanlardan fazla, öyleyse onlar çoğunluk diye, Muhammed’i (saa)ve İslam’ı kabul etmiyorlar diye inancımızdan vaz mı geçelim!?

 

-         Ama onlar Peygamber sahabesi?

 

-         Olsun, bir kitlenin yerden değersiz taşlar toplaması o toplanan taşların değer kazanacağı anlamına gelmez ki. Bak, sahabenin bir diğer kısmı da; başta Hz. Ali’nin kendisi olmak üzere Salman-ı Farsi, Mikdad, Ebuzer Gaffari, Ammar Yasir, İbni Abbas, İstanbul’da kabri bulunan ve sırf birinci halife Ebu Bekir’e biat etmemek için o ihtiyar haliyle savaşı bahane ederek Arabistan topraklarından ayrılan ve Bizans ellerinde şehit düşen Ebu Eyyübi Ensari ve hatta bu haksızlığı protesto edip bir daha ezan okumayan Bilal Habeşi ve bir kaç diğer ad yapmış peygamber sahabesi bu çoğunluğun içinde yoktu. Peki, buna ne demeli? Ayrıca, Hazreti Nebi (saa), Ali’yi (as)Veda Haccında kendisinden sonra İslam önderi olarak seçip, halktan O’nun için biat (Siyasi anlaşma)alıyor ve tarih sayfalarını incelersek şu gerçek karşımıza çıkacaktır;Peygamberin halk ve sahabeden aldığı biatların hepsi önemli, hassas ve stratejik durum ve konumlardır (Biati Aqabe, biati Rezvan vb.). Yani kısaca halk Ali’ye Hum’da biat etmiş ve onu onaylamıştır ama her ne olduysa her şey, iki ay on gün sonra yani Hz. Peygamberin vefatı ile patlak vermiştir. Bir kısım sahabe, henüz Peygamberin naaşı toprağa verilmeden seçimlere gitmiştir...

 

Hz. Ali’nin seçimlerden sonra tepki vermediği ve hakkını aramadığı hakkında olan konuyu da şöyle açıklaya biliriz; İmam Ali gerek hükümeti sırasında ve gerek Nebi Muhammed’in vefatından sonra birçok yerde ve birçok zamanda buna değinmiştir. Bunlardan bir tanesi de, O’nun hükümeti sırasında büyük Kufe camiinde Hilafet hakkında yaptığı konuşmasıdır. İmam Ali (as) konuşması esnasında Gadir-i Hum’da bulunupta şu an camide olanlardan ayağa kalkıp olayı anlatmalarını istedi, bunun üzerine yaklaşık 30 kişi ayağa kalktı ve bunların 16’sı Bedir savaşına katılan Peygamber sahabesiydi. Kısaca, Hum’da Hz. Nebi’nin (saa) sözlerini onlar da aynen tekrar ettiler. Ama camide Gadir-i Hum’da olup, ayağa kalkmayanlar da yok değildi. Artık bunu kin yüzünden mi yoksa tembellikten mi yaptılar bir şey diyemem ki bunlardan birisi Enes bin Malik’tir. Hz. Ali (as) konuşması bittikten sonra Malik’e yaklaşarak; “Sen de oradaydın ama az önce şehadet vermek için ayağa kalkmadın!” dedi. Malik de cevap olarak; “Ali! Ben çok yaşlandım ve peygamberin orada dediklerini çoktan unuttum.” dedi. Bir bahaneden öteye başka bir şey değildi bu.

 

Evet arkadaşlar, hemen hemen tüm olanları anlattım sizlere. Artık seçim ve karar hakkı sizin dersem umarım yadırgamazsınız beni.