22 Mayıs 2019 Çarşamba Saat:
22:05
14-04-2019
  

Gaybet-i Kubra Dönemi

Dördüncü asırda İslâm topraklarının tamamında pek çok Şia yaşıyordu. Beş asır boyunca Şia kendi genişlemesine devam etti ve Şia devletleri de hükümetin başına geldi.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İmam Mehdi’nin (a.f.) dördüncü vekilinin ölümü ile ilgili, gelen en son mektubu “Büyük Gaybet’in” gelişinin habercisi olmuş ve Küçük Gaybet’in bitişiyle Şia tarihînin yeni bir döneme girdiği açıklığa kavuşmuştur.

 

Önceki bölümde bu mektuptan bahsetmiş ve açıklamasını yapmıştık. Bu bölümde ise bu dönemin aşağıda yer alan önemli konularına özetle değineceğiz:

 

1. Şia’nın tarihî ve Gaybet-i Kubra Dönemi’nde Şia Teşkilatı ve Şia devletleri;

 

2. Bu dönemde Şia âlimlerinin fikrî ve siyasî mücadeleleri;

 

3. Küçük ve Gaybet-i Kubra Dönemi’nde Mehdilik iddiasında bulunanlar.

 

1- Gaybet-i Kubra Dönemi’nde Şia ve Devletleri

 

a) “Gaybet-i Kubra” Dönemi’nde Şia

 

Abbasî halifelerinin fesad ve zulümleri ve peşpeşe Alevî kuruluşları, Abbasîler’in hükümet temellerini sarsmış, inkılâbî ve Şia devletlerinin ortaya çıkışının alt yapısını oluşturmuş ve Şialar’ın mezheblerini özgürce tebliğ etmelerine sebep olmuştu.

 

Dördüncü asırda İslâm topraklarının tamamında pek çok Şia yaşıyordu. Beş asır boyunca Şia kendi genişlemesine devam etti ve Şia devletleri de hükümetin başına geldi. Bu dönem içerisinde gerçekleşen pek çok önemli olaylardan bazıları şunlardan ibarettir:

 

1. Beşinci Yüzyıl’ın sonlarında İsmailîler İran’da tamamen özgür yaşıyorlardı;[1]

 

2. Sekizinci Yüzyıl’ın yarısından Dokuzuncu Yüzyıl’a kadar “Mazenderan” ve “Kazvin”de Mar’aşî Seyyidleri hükümranlıklarını sürdürdü;[2]

 

3. Allâme Hillî ve oğlunun Sultan Muhammed Hudabende’nin hükümetindeki nüfuzları Şialığın yayılmasına sebep oldu;[3]

 

4. Akkoyunlular “Tebriz”de hüküm sürdü ve onların hükümet sınırları “Fars ve Kirman”a kadar uzandı;[4]

 

5. “Lum’a” kitabının yazarı Şia’nın dâhi âlimlerinden Şehid-i Evvel (Muhammed b. Mekkî Âmilî) 786 yılında Dımışk’ta Şialık suçundan şehit edildi.

 

Genel olarak bu beş asırda Şia, cemiyet açısından artış gösterdi ve mezhepsel özgürlük ve güç açısından zamanın hükümet ve sultanlarına tabiydiler. Bu zaman kesitlerinde İslâmî hiçbir bölgede Şia resmî bir mezhep olarak ilân edilmedi.

 

Hicrî Onuncu Asr’ın başlarında Şia mezhebine mensup olan Şah İsmail, Safevî kıyamını Erdebil’den başlatarak İran’ı tek devlet haline getirdi ve kendi sınırları içersinde Şia mezhebini resmîleştirdi.

 

Onbeşinci Asr’ın başlarında dâhili despot rejim ile uzun zamanlı mücadele ve kültürel, siyasî ve ekonomik açıdan dış güçlerin sömürgesi ile savaş sonucunda yükselişte olan ve önceki kıyamlardan ders çıkararak bütün eksiklerini gidermiş tam teşeküllü bir İslâmî hükümeti yani “Velâyet-i Fakih” hükümeti İran’da kurulmuş oldu. Düşmanların istememelerine rağmen bu hükümetin maddî ve mânevî bereketi dünyanın dört bir yanına yayıldı. Bu hükümet dünya genelinde bulunan bütün inkılâbî ve direniş hareketlerini desteklemiş ve bütün inkılâp ve kıyamlara zafer ışığı olmuştur. Bu kıyam Oniki İmam Şiası mezhebini yıkmak isteyen büyük güçlerin çalışmalarının en güçlü olduğu dönemde evreni yeni bir döneme taşıyarak kendi inanç ve esaslarını hızlı bir şekilde dünyaya yaydı.

 

b) Şia Teşkilatı ve Şia Devletleri

 

Peygamber’in (s.a.a.) vefatından hemen sonra İslâm devletinde rehberlik ve önderlik konusundaki sapma, Şia kıyamlarının ve inkılâplarının başlamasına sebep oldu. Şia ayaklanmaları, İmamlar’ın (a.s) dönemleri boyunca onların desteği, tavsiyeleri ve yönlendirmeleriyle İslâm’ın merkezi ve kilit yerlerde tağut ve zalimlere karşı amansız bir şekilde devam etti. Bu ayaklanmalar peş peşe devam ederek Gaybet-i Kubra Dönemi’ne kadar uzamış, daha sonra da günümüze kadar devam etmiştir. Bu kıyamlar bazen yükselişe geçmiş ve bazen de düşüşlere şahid olmuş, bazen semeresini vermiş bazen de mağlubiyete uğramıştır. Altı asır içersinde oluşan ayaklanma ve kıyamlar bazen İslâm topraklarının bir köşesinde vuku bulsa da bazen de İslâm topraklarının kalbinde kendisini göstermiştir. Şia her zaman için İslâm’ın merkezinde ve Şia’nın merkezi olan İran’da mezhep ve siyasî açıdan en iyi durumda olmuş ve mesajını dünya insanlarına ulaştırmıştır.

 

Şia ayaklanma ve kıyamlarının birçoğunun “Irak[5]ve Hicaz[6]”da gerçekleşmiş olmasının yanı sıra bu kıyamların bir kısmı da hilafet merkezinin mukabilinde ve hilafetin saltanatını sürdürdüğü toprakların Doğu ve Batı’sında devam etmiş ve vahyin asıl mesajı olan “Adalet ve İmamet” sloganını devam ettirerek hiçbir zaman mücadeleyi kenara bırakmamıştır. Bu kıyamlar vahyin asıl mesajı olan iki aslın yeryüzünde tahakkuk buluncaya kadar mücadelesinin devam edeceğini ve mücadelenin imanın bir parçası olduğunu belirtmiştir. Şia birçok kıyama öncü olmuş ve önsaflarda yer almıştır, ancak bu kıyamlar hiçbir zaman grup ve mezhepsel kisveye bürünmemiştir. Ehlibeyt (a.s) dostlarının kıyamları sadece Şia’ya has olmamış, diğer halkları da kapsamıştır; zira Şia’nın Emevî ve Abbasî saltanatına karşı muhalefeti gerçekte Müslümanlar’ın içinden başlamaktaydı, ancak Şia’nın silahlı ve kanlı mücadelesi mazlum halkların yardımıyla İslâm’ın hakikatini korumak ve İslâm’ı ve Şia’yı savunmak içindi.

 

Ehlibeyt takipçilerinin inkılâbî çehresi sadece şehadet meydanlarında değil, kültürel alanlarda ve tebliğ yoluyla yapılan inkılâp meydanlarında da görebilir. İdris b. Hasan Musenna “Mağrib”i tebliğ yoluyla feth ederken, “Endonezya” ülkesi de tebliğ yoluyla feth edilen topraklardan birisidir. Yine Beşinci Asır’da iki Şia İranlı’nın aracılığıyla “Hindistan”da büyük bir grubun Şia olması da bir diğer örnektir. Bunun karşısında Abbasîler 300 yıllık hükümetleri döneminde kılıç zoruyla ve yalancı İslâmî cehresiyle fetihler yapıyorlardı.

 

Şia inkılâp ve ayaklanmaları bütün dünyada inkılâp ve kahramanlık ruhunu ayakta tutmaktaydı. Birinci Asır’dan Üçüncü Asr’a kadar elde edilen yenilgiler, sonunda yani Üçüncü, Dördüncü Asır ve sonrasında yerini zaferlere ve gözle görülebilir ilerlemelere bıraktı. Bu durum, İslâm topraklarında bir dizi inkılâbî devletlerin oluşmasına sebep oldu ve ümitsizliklerle dolu olan kalpler ümide ve zalim hükümdarların zulümlerinin azalmasına sebeb oldu.

 

“Âl-i Buye veya Buveyh” hükümeti, İslâm kültürünü ve Ehlibeyt (a.s) öğretilerini, hükümetinin oluşumunun temeli karar kıldı. Şia mezhebine mensup olan Âl-i Buye hükümeti diğer mezheplere karşı da dürüst ve saygılı davranıyordu. Bu özellik sadece Âl-i Buye hükümetine mahsus bir davranış olmayıp bütün Şia devletlerinin özelliklerindendi.

 

Bu yüzden Hicret’in Dördüncü (bütün İslâm topraklarında Şia hâkimlerin hükümet ettiği dönem)[7]Asr’ı İslâm âleminin medenileştiği ve kültürünün yükseldiği bir asır olarak bilinmektedir.[8]Şia devletlerinin dışında hiçbir hükümette âlimi ilme teşvik etmenin menşeinin düşünce ve akide özgürlüğü olduğu görülmemektedir. Hükümet kurucularının hükümeti kurmak için arzu ettikleri yüce hedefler, hükümetin medenileşmesinin ve yücelmesinin en büyük etkeniydi. Hâkimlerin gün geçtikçe fesada müptela olmaları ve asıl hedeften uzaklaşmaları, devletlerinin yok olmasına ve çökmesine neden oldu.

 

İnkılâbî devletlerin çöküşü, önderlerinin aralarındaki ihtilaflar, devlet çalışanlarının fesada karışmaları ve inkılâbın ana hatlarından uzaklaşmaları neticesinde gerçekleşti. İslâm dünyası Hicret’in Yedinci ve Sekizinci Asrı’nda siyasî gücün bölünmesi, Küçük devletlerin zuhur etmesi, çekişmeler, kardeşin kardeşi öldürmesi ve kudret üzerinde ahmakça yapılmış rekabetler Abbasî halifeliğinin çökmesine neden oldu.

 

Hicrî 489 yılında donanımlı olarak ilk Haçlı Seferleri başlamasına rağmen, hilafet merkezinde servet elde etme ve gününü gün etme düşüncesinin dışında bir şey yoktu. Bu şartlar içersinde “Moğol”’un İslâm devletine saldırısı başladı ve İslâm hükümeti “Moğollar” ın saldırıları karşısında dağılarak yok oldu.

 

İslâm, başı yukarıda dimdik kalmayı başarmışsa bunun sebebi, siyasî güçten uzak isimsiz bilinçli bir grubun hareketidir ve söz konusu bu grub, zafere ulaşan Moğullar’ı İslâm’ın karşısında dize getirmiş ve onların kalplerini İslâm’a açarak İslâm’ı zafere ulaştırmıştır.[9]

 

“Hülagu Han” Bağdad halkından hiçbir günahı olmayan 900 kişinin kıyımından sonra, Bağdad dönüşünde Halife’nin mescidini ve İmam Kâzım’ın (a.s) türbesini yeniden inşa edilmesi emrini vermişse, bunun sebebi Müeyyidüddin b. Alkame ve Hâce Nasiruddîn Tûsî gibi iki seçkin şahsiyetin caydırıcı yiğit hareketidir.[10]

 

“Hâce Nasir”in bu işi yapmaktaki hedefi, mânevî zararların ve kan dökmenin önünü almaktı. O bu davranışıyla Moğollar’ın teşkilatı üzerindeki etkisiyle İslâm dünyası âlimlerinin pek çoğunu Moğul’un kılıcından kurtardı.

 

Bu seçkin şahsiyet, çeşitli ilim dallarında altmışın üzerinde kitap yazdı ve ilmî çalışmalarının yanında birkaç şehri yok olmaktan kurtararak İslâm’ın zorlu düşmanını İslâm ve Şialığın şiarları önünde dize getirip iman etmeye mecbur etti.[11]

 

Şia âlimlerinin engelleyici inkılâbı, halkın Moğollar’ın ayakları altında yok olan dinini, yine Moğollar’ın kalplerine hâkim kıldı ve dinin ilerlemesi için onları aracı konumuna getirdi.

 

Sekiz ve Dokuzuncu Yüzyıl’da İran’ın Kuzey ve Doğu’su “Horasan”da İslâmî devletlerin güce ulaşmasına, “Herat”da kötülüklerin zıddına ayaklanılmasına, Timurlar’ın karşısında Hurufiyye hareketine ve “Mazenderan”da Mer’aşî Seyyidleri’ne tanıklık etmişti.

 

Osmanlılar’ın şiddetli tutuculuğu, defalarca İran topraklarına saldırması ve saldırgan Avrupa’yla savaşının en son hadde ulaşması gözüne alındığında Onuncu asr’ın başında “Kızılbaş” hareketi Safeviye’yi güce ulaştırdı ve Osmanlılar’ın arkasından saldırarak Şia mezhebine tabi Şeyh Safiyuddin Erdebilî’nin torunları, Şialığın inkılâbî köklerini İran toplumunun vicdanında yer edinmesine sebep oldu. [12]

 

Safevîye Devleti tüm zaafiyetiyle birlikte Şia mezhebinin şiarlarının yüceltilmesine çalıştı ve genel anlamda baskı altında olmayan Ehlisünnet, Hristiyan, Yahudi ve Zerdüştlere karşı müsamaha gösteriyordu. Bununla birlikte Batı devletlerinin pek çoğu, diğer dinlerin özgürlüklerine karşı yabancı kalıyorlardı.[13]

 

Çiftçiliğin gelişmesi, iktisadın ilerlemesi ve umumun nisbeten refah içinde yaşaması, orta tabakanın Safevî devletinin iktisadî siyasetine cezbedilmesine sebeb oldu ve Safevî şahlarının çoğu, halkın desteğini arkasına almışlardı. Kültürün yayılması, ilim merkezlerinin genişlemesi ve âlim ve yazarların her yönde desteklenmesi Safevî devletinin en bariz ayrıcalıklarındandır. Aynı şekilde hüner ve sanatta yaratıcılık ve mimariyi İslâm kültürü ve maarifinin hizmeti doğrultusunda kullanmak da Safevî devletinin diğer ayrıcalıklarındandır.

 

Hükümetin siyasî ve idarî siyasetinde değişim icad edilmesi ve âlimlerin siyasî, yargı ve kültürel işlerde fazlaca rol üstlenmeleri de Safevî devleti döneminin özellikleri arasındadır.[14]

 

Şia’a kimlik ve istiklâlinin yeniden verilmesi, yabancı hayranlığının terk edilmesi ve tam anlamıyla dinin savunulması, Şia âlimlerinin Safevî padişahlarının siyasî güçlerini meşru olarak tanımalarına sebep oldu.[15]

 

“Safevîler”den sonra “Afşarlılar” ve “Zendîler” işbaşına gelerek Şialığın güçlenmesi için çaba sarfettiler. Afşarîler’den Nadir Şah, Şia ve Ehlisünnet’i birbirine yakınlaştırmak için büyük adımlar atarak bu doğrultuda özel görüşler ortaya koydu.[16]

 

“Kerim Han Zend”in (h. 1164) yılında zaferi elde etmesiyle halk arasında öze ve inanca dönme çoğalarak âlim sayısı çoğaldı ve ruhanîler “Kerim Han”ın hükümetini desteklediler. Batılılar’ın İslâm dünyasındaki siyasî, iktisadî, kültürel ve askerî sömürgeleri, Doğu topraklarında yaşayanların uyanmasında etkili rol oynayarak İslâmî hareketlere daha bir derinlik kazandırdı. Bununla birlikte İslâmî ülkelerin içindeki zulüm ve baskının hissedilir ölçüde olması, hareketlerin halk tabanlı olmasına sebep oldu.

 

Hicrî Onüçüncü Asr’ın ikinci yarısında İslâm âlemindeki kıyamlar arasında birliğin oluşması[17]bütün inkılâbî hareketlerin tek ve güçlü bir kıyama dönüşmesine neden oldu ve İslâm âleminde büyük bir uyanış gerçekleşti. Bu kıyam “Mısır, Suriye, Lübnan, Irak, Türkiye, Afganistan, Pakistan, Cezair, Tunus, Fas, Hicaz, Endonezya, Hindistan ve İran gibi ülkelere yayılarak siyasî boyutta yeni bir anlam kazanmış ve İslâm’ın zulüm, baskı yüzünden durma hâline gelen adalet çarkının birkaç asırdan sonra bir daha harekete geçmesine neden olmuştur.[18]

 

İslâm devletlerinin çoğunluğunda âlimlerin halk ile beraber olması, inkılâpların ve kıyamlarının çoğunun rehberlik yükünü âlimlerin üslendiği gözlenmektedir. İmam Humeyni’nin (r.a) İslâm inkılâbı, birçok Şia ve gayri Şia inkılâbı için ilham kaynağı olmuş ve bütün İslâmî kıyamların hedefleri bu kıyamda kendisini göstermiştir.

 

2. Şia Âlimlerinin Düşünce ve Siyasî Mücadelesi

 

Peygamber’in (s.a.a.) zamanında fikrî ve siyasî hidayet bizzat Peygamber’in (s.a.a.) sorumluluğundaydı ve onun vefatından sonra fikrî ve siyasî İmamet, hidayet ve merceiyet Ehlibeyt (a.s) İmamlar’ının (a.s) sorumluluğuna geçti. Gaybet asrında İmamet ve merceiyet gibi son derece önemli olan bu iki rüknü, başka bir ifadeyle toplumun fikrî ve siyasî hidayetini seçkin âlimler üstlendiler. Şimdi konu edindiğimiz bu iki rüknü ele alacğız:

 

a) Gaybet Dönemi’nde Şia Âlimlerinin Düşünce Mücadelesi

 

Gaybet-i Kubra Dönemi’nde Şia âlimlerinin düşünce ve ilim açısından rolü hakkında en kısa ve faydalı açıklama, asrın Allâmesi Muhammed Hüseyin Tabâtabâî’ye aittir. Allâme, Şia’nın İslâmî ilimler konusundaki metodundan bahsederken önemli ve kendine has bir konudan da bahsediyor[19]ve Şia’nın İslâmî ilimlerde ilerlemesi ve başarısı hakkındada şöyle söylüyor:

 

“Şia hadis, fıkıh ve akaid konusunda tam anlamıyla güçlü bir şekilde çalışarak –muhaliflerle devamlı ilmî münazara yaptıkları ve günlük şer’î vazifeleri öğrenmek için ihtiyaçları olan fıkıh ve hadisi öğrenmeleri- belirtilen ilim ve onlarla ilgili ilimler hakkında yani “diraye, ricâl ve usul” üzerinde ciddi çalışmalar yaparak en üst seviyeye ulaştırmış ve bütün teferruatıyla bu ilimleri öğrenerek asırlarca bu durumu devam ettirmiştir”.[20]

 

Elbette Allâme’nin bu görüşü “eserlerinin ve onun gibi düşünenlerin dışında” günümüz âlimlerine mahsus olup İslâmî hükümet öncesi âlimleri de var olan konumu bu şekilde beyan etmişlerdir.

 

Allâme’nin değerli ve yüce eseri “el-Mizan”tefsirini Şia ve Ehlisünnet tefsirlerinden ayıran özellik bu büyük kitabın İslâmî, Kur’ânî, aklî ve naklî engin ilimlerle dolu olmasıdır. Şehid Sadr ve Allâme’nin öğrencilerinin kaleme aldığı eserler, İslâmî ilimlerin gelişmesine katkı sağlamış ve büyük rol oynamıştır.[21]

 

Günümüzde İslâmî hükümetin kurulmasıyla siyasî, kültürel ve diğer alanlarda her yönlü araştırma ortamı oluşması ve hükümetin dinî konulardaki çalışmaları Şia toplumunun ilmî olarak gelişmesine neden olmuş ve diğer ilim dallarında da ilerlemeye sebep olacaktır.

 

“Tesisu’ş-Şia li Ulûmi’l-İslâm”,[22]“ez-Zaria ila Tesanifi’ş-Şia”[23]ve “A’yanu’ş-Şia”[24]gibi eserler yukardaki iddiaları açık ve net bir şekilde onaylamaktadır. Konu ile ilgili kısa bir bilgi ise “Hedamati Mutakabil-i İslâm ve İran” [25]eserinde görülebilir.

 

Konunun devamında Şia âlimlerinin ilmî mücadelelerinden, fıkıh, fakihlik müessesesinden ve onun aşama ve merkezlerinden bahsetmek uygun olacaktır.

 

1- Şia’nın Fekahati ve Fakihlik Aşamaları

 

Dini merceiyetin üzerine bina edildiği fıkıh ve fekahet, İslâmî ilim dallarının en önemli bölümlerindendir. Bu yüzden geçmiş asırlarda diğer ilim dallarında zaman zaman düşüş yükseliş yaşanmasına rağmen fıkıh ilmi devamlı güçlenmiş ve gözle görülür bir ilerleme kaydetmiştir.

 

İmamlar Döneminde Fıkıh ve Fakihlik (Müctehitlik)

 

İmam Ali’nin (a.s) İmamet asrından İmam Hasan Askerî’nin (a.s) şehadetine kadar İslâmî hareketin bir kültür olması, Ehlibeyt’in (a.s) İslâmî asil kültürü karşısında ortaya çıkan gerici hareketlere karşı İslâm şeriatını korumaları, cahiliyet önderlerinin peş peşe ayaklanma çıkarmaları ve din önderleri ve Ehlibeyt (a.s) İmamlar’ının ardı ardına şahadete ulaşmaları gibi bir seri hadiseler dikkate alındığında, Ma’sûm İmamlar gaybet asrında gerçek dinî merceiyetin desteklenmesi doğrultusunda toplum içinde güçlü bir düşünce akımı oluşturdular.

 

Bu yüzden Ehlibeyt İmamları (a.s) döneminde hakiki İslâm’ı koruyacak ve Ehlibeyt İmamlar’ının (a.s) çizgisinde olacak bir medrese ve düşüncenin temeli atılarak gaybet döneminde meyvesini verecek güçlü bir ağaca dönecek bir tohum, sulanmağa başlandı.

 

Bu mektep için gerekli olan hammaddelerin bütünü üç veya dört unsurda özetlenir:

 

1. İlmî ve kültürel konular;

 

2. Eğitim, öğretim, inceleme ve tekâmül yöntemi;

 

3. Üstad ve talebeleri de kapsayacak şekilde bu ilmî ve fikrî ağırlığı taşıyacak şahsiyetler.

 

Bu mektebebin asıl eğitmen ve öğretmenleri İmamlar (a.s.), öğrencileri ise İmamlar’ın ellerinde yetişmiş Zürare, Muhammed b. Muslim, Eban, Ebu Hamza Sumalî, Yunus b. Abdurrahman ve bunlar gibi büyük şahsiyetlerdi.

 

Özel mektep ve medrese için gerekli olan tefsir, fıkıh ve usûlü de kapsamak üzere İslâmî maarifler, Ma’sûm İmamlar aracılığıyla ravi ve sahabelere intikal etmiş ve onlar da İmamlar’ın kılavuzluğuyla rivayetlerin tamamını tedvin ederek zamanla bu rivayetler hadis kitaplarında bir araya toplandı. Bu sebeple Ehlibeyt (a.s) yârânlarının pek çoğu söz konusu İslâmî maarifleri esasınca yetiştirildi ve İslâm dünyasında seçkin insanlar çıkarak Ehlibeyt’e (a.s) tabi olan fakihlerin medresesi ciddi olarak İslâm toplumlarında yerlerini alarak gelişme ve tekâmül imkânlarıyla tamamıyla donandılar.

 

Gaybet-i Sugra Dönemi’nde Şia Fıkhı ve Fakihlik

 

Hadis kitaplarının pek çoğunun yok olma eşiğine gelindiği, Şialar üzerinde takiye ve baskının arttığı bu dönemde hadis metinlerinin tek bir metin hâline getirilmesi için çaba sarfedildi ve Ehlisünnet’in sahih kitaplarının dört katı büyüklüğünde Sikatü’l-İslâm Muhammed b. Yakub Kuleynî’nin “el-Kâfi” gibi Şia’nın çok önemli olan kitabında İmamlar’ın hadisleri bir araya getirildi.

 

Bunun yanı sıra İmam’ın döneminden uzak kalan fakihlerin daha doğru ve dakik bilgilere ulaşmaları için hadis ravileri sınıflandırılarak her birisinin muteber olma dereceleri incelendi.

 

Keza İmamlar’ın sahabelerinin telif etikleri kitapların fihristi çıkartıldı ve çeşitli fıkıh metinleri hazırlandı. Yine bu dönemde istidlale dayanan fıkıh merhalesi başladı ve hüküm ve fakihlik yöntemi yavaş yavaş daha bir belirginlik kazanarak ilmî, eğitim ve araştırma merkezleri kuruldu.

 

Bu iki dönemde iki fıkhî düşünce ortaya çıktı:

 

1. Kum merkezli hadis ravilerinin fıkhî mektebi;

 

2. Bağdad merkezli mütekellim veya akılcı düşünürlerin fıkıh mektebi.

 

Gaybet-i Kubra Dönemi’nde Şia’nın Fıkhı ve Fakihlik

 

Her iki mektebin ürünü olup bu mekteblerin ayrıcalık ve kemaline sahip olan Şeyh Mufid’in mektebi, Küçük Gaybet’in başlangıcından şimdiye kadar kendini geliştirme yolunu geride bırakıp her geçen gün kendisini güncelleyerek daha sağlam bir hâle geldi.[26]

 

Şeyh Mufid’den sonra değerli öğrencisi Seyit Murteza ve ondan sonra Şeyh Tûsî “Usûlî Fakihlerin Mektebi”ni kurdular. Şeyh Tûsî, Şia fıkhında yeni bir dönemin başlatıcısı ve yeniliçi fakihlikle alâkalı ilmî alanların tamamına sahip birisi olup ilmî alanların tamamında bizim için son derece değerli eserler bıraktı.

 

Şeyh Mufid, Seyyid Murteza ve Şeyh Tûsî, Şia merceiyetini inzivadan kurtardılar. Şia mektebinin bu değerli üç âlimi bunun yanı sıra Ehlisünnet’in fıkıh, kelâm, tefsir ve bütün temel ilim dallarında uzmanlık elde ederek Bağdad’da kelâm ve fıkıh dallarında ders kürsülerini kendilerine mahsus kıldılar ve diğer mezhep âlimlerini de öğrenciliklerine kabul ettiler. Çok geçmeden mezhepsel çatışmalar ve siyasî karmaşa Şeyh Tûsî’inin Bağdad’dan hicret etmesine neden oldu ve bu tarihten itibaren Necef, Şia’nın mercilik ve ilim merkezi hâline geldi.

 

Bu dönemde dinî merceiyet Şia’nın ilmî ve malî öğretim görevini üstlendi ve öğretim düzeyinin en yüksek sorumluluğu zamanın merceine aitti. Aynı şekilde vekillerin belirlenmesi ve yargı da mercilerin görevlerinden sayılıyordu.

 

Fetva makamı ve soruları yanıtlamak bu kurumun diğer görevlerindendi.

 

Günümüzün Şia fıkhı Şeyh Mufid’in kurduğu ve mükemmel hâle getirdiği o mektebin devamı olup aynı güçlülüğü ve mükelliğiyle devam etmektedir.

 

2- Şia’nın Gaybet-i Kubra Dönemi’ndeki Fıkıh ve İlim Merkezleri

 

“Büyük Gaybet”in başlarında Bağdad fıkıh ve fakihlik merkeziydi. Şeyh Tûsî’nin (h. 448) yılında Necef’e hicret etmesiyle “Necef” hemen hemen bir asır boyunca fakihliğin merkezi görevini üslendi.

 

Necef’in yanı sıra Halep, Şeyh Tûsî’nin öğrencilerinden “Sâlâr” isimli Seyyid Murteza aracığıyla Sekizinci Asr’ın yarısına kadar ilim merkezi haline geldi.

 

Bu ilim havzasının öğrencilerinden “el-Gunye” isimli eserin sahibi Seyyid Ebu’l-Mekârim’i söyleyebiliriz.

 

Necef ilim ve ictihad merkezi bir asır boyunca Şeyh Tûsî’nin görüşlerini savunduktan ve düşüşe geçtikten sonra İbn İdris Hillî, Irak’ın Hille şehrinde kendi Fıkıh hareketini başlattı ve Şia fıkhını Hille’ye intikal ettirdi. Şeyh Tûsî’den sonra Şia’nın fakihlik müssesesini sürdürmüş olarak bilinen Muhakkık Hillî ve Allâme Hillî, Hille ilim merkezinde tanınır ve bilinir kişilerdendiler. Muhakkık Hillî ve Allâme Hillî, Şia fıkhının yaşadığı düşüşten sonra onu ihya etmiş ve kemale ulaştırarak mektebin bir daha yükselişine neden olmuşlardır. Şia fıkhının yükselişine neden olan bu iki değerli âlim, Şeyh Mufid’in çizgisinin devamını da sağlamışlardır.

 

Şia’nın fakihlik merkezi Hille’den sonra “Cebel-i Âmil” ve Şam bölgesine intikal etti. Bu merkezin öğrencileri “Şehid-i Evvel”, Allâme Hillî’nin oğlu “Fahru’l-Muhakkıkin” ve “Şehid-i Sânî” gibi meşhur âlimlerdir. Bu âlimler Şeyh Mufid’in fıkhî mektebini Bağdad, Necef ve Hille’deki ayrıcalık ve kapsayıcılığıyla Cebel-i Âmil’de temellendirdiler. Cebel-i Âmil’de oluşturulan bu hareketlilik, Şia Safevî hükümeti için “İsfehan” ve Necef-i Eşref” ilim havzalarında bereket kaynağı oldu.

 

Şehid-i Evvel, ondan sonra Şehid-i Sânî ve onların öğrencilerinin aracılığıyla sunulan Şia’nın siyasî fıkhı, dünya çapında yeni bir hareket oluşturdu. “Şehid-i Evvel” Şia devletinin reisi Serbedaran’a el-Lum’etu’d-Dımeşkıyyeisimli eserinin metnini amel etmeleri için gönderdi. Şehid-i Evvel’in şehid edilişinin nedenlerinden birisi, bu yüce âlimin siyasî fıkıh dalındaki görüşü olduğu söylenebilir.[27]

 

Şehid Mutahharî, Şia Safevî devleti ve İran ilim havzasının gidişatına dair “Cebel-i Âmil” âlimlerinin rolü hakkında şöyle yazıyor: “Cebel-i Âmil” fakihleri İran Safevî devleti üzerinde önemli role sahipti. Bilindiği üzere Safevî devleti gerçekte derviş meslek olup ve derviş meslek esasına göre de hareket etmekteydi. Safevîler’in durumu “Cebel-i Âmil” fakihlerinin fıkıh bilgisiyle dengelenmemiş olsaydı İran’ın durumu Türkiye ve Suriye Alevîler’inin vaziyeti gibi olacaktı. Bu durum, birkaç yönlü etki sağlamaktaydı. Etkilerden birisi İran halk ve devletinin hurafelerden korunması bir diğeri de Şia irfan ve tasavvufunun daha dengeli ve ölçülü bir hâle gelmesidir. Bu yüzden “Muhakkık Kerekî” ve “Şeyh Bahaî” gibi “Cebel-i Âmil” fakihlerinin İsfahan’da kurdukları medrese sayesinde halkı ve devleti böyle bir durumdan koruyarak halk üzerinde büyük bir hakka sahip olmuşlardır.[28]

 

Aynı zamanda Mukaddes Erdebilî ve diğer büyükler aracılığıyla ihya edilen Necef İlim Havzası günümüze kadar devam etmiştir. Bağdad’ın fakahet şehri olduğu dönemde ve İslâm’ın ilk asırlarında İran’ın şehirlerinden sadece Kum şehri, İbn Bâbeveyh ve Muhammed b. Kuluveyh gibi fakihler aracılığıyla fıkıh merkezi haline getirildi. Yine “Kacarlar” Dönemi’nde Sahib-i Kavaninisimli eserin sahibi Mirza Ebu’l-Kasım Kummî vasıtasıyla ihya edilmiş ve günümüzde Şia’nın iki büyük fıkıh merkezinden birisi hâlini almıştır.[29]

 

İran İslâm İnkılâbı’nın zafere ulaşması ve Irak Baas ordusunun peş peşe gelen saldırıları, Necef ilim havzasının büyük âlimlerinin şehid edilmesi,[30]Necef ilim merkezinin müctehid ve talebelerinin zorla İran’a hicret ettirilmeleri, bir defa daha Şia’nın fakihlik merkezinin ciddi bir şekilde Kum’da tecelli etmesine neden oldu. Her ne kadar Necef ilim merkezinde büyük âlimler bulunsa da ilim ve fıkıh dalındaki hareketlilik, neş’et ve yükseliş, Kum ilim merkezine mahsustur.

 

b) Gaybet-i Kubra Dönemi’nde Şia Âlimlerinin Siyasî Mücadelesi

 

Şia âlimlerinin Gaybet-i Kubra Dönemi’ndeki siyasî mücadelesini iki başlıkta özetleyebiliriz:

 

1. Siyasî faaliyet alanları;

2. Siyasî faaliyetin aşamaları.

 

1- Siyasî Faaliyet Alanları

 

a) İslâm devleti sınırları içerisinde ve Müslüman veya gayri Müslüman olan siyasî hâkimlerin zulmü karşısında izlenen yöntem:

 

1. Tebliğ, yetiştirme, zalim Müslüman idarecilerle savaşmak için İslâmî harekete kılavuzluk etme, “Dinin Siyasetten Ayrılığı” teziyle savaşma ve İslâm ümmetinin ayaklar altına alınmış siyasî haklarını talep etme yollarıyla İslâm ümmetini ve Şialar’ı korumak;

 

2. Hâkimlerin direk ve endirek sapkınlıklarıyla mücadele etme, sapıklık ve sapıklığın hilafetin gasbedilmesi ve İslâm ümmetine hâkim olmaları gibi fikrî, ahlâkî ve amelî boyutlarını ortaya çıkarma, savaşçı İslâmî hareket kuruluşlarını savuup kılavuzluk etme;

 

3. İfratî (aşırı) ve tutucu tefritî gruplar aracılığıyla her türlü tefrika karşısında savaşmanın önemini teblig etme yoluyla İslâm ümmeti ve Şia camiasını koruyup tek bir kelime etrafında toplamak;

 

4. Âlim ve araştırmacıların yetiştirilmesiyle İslâm toplumunun kimliğini, Müslümanlar’ın ve Şia’nın fikirsel asaletini korumak için ilmî ve Ma’rifeti yaygınlaştırmak ve çeşitli yerlerde ilim havzalarını kurmak;

 

5. Sapkın hâkimlerin fikirsel ve ahlâkî sapıklıklarını değiştirerek meş’rulaştıran siyaset ile mücadele etmek.

 

b) İslâm devleti sınırları dışında ve dış ve sulta güçlerinin karşısında izlenen yöntem:

 

1. Batı’nın kültürel saldırıları nüfuzu karşısında savaşmak;

 

2. Sömürgecilerin askerî saldırılarına karşılık faal bir şekilde silahlı mücadeleye katılmak, rehberlik ve hidayet etmek;

 

3. Doğu ve Batı’nın iktisadî ve siyasî saldırılarına karşılık amansız mücadele etmek;

 

4. İslâm ümmetini zayıflatmak, nifak çıkarmak isteyen ve İslâm ülkelerini bölmek isteyenler ile mücadele etmek;

 

5. Emperyalist ve süper güçler ile savaşmak, onları yerle bir etmek ve emperyalistlerin yenilmez olduğu öyküsünü batıl etmek.

 

b) Savaş Aşamaları ve Siyasî Faaliyetler

 

Şia’nın ondört asır boyunca İslâm’ı hâkim kılmak ve İslâmî düzeni kurmak için sürdürdüğü siyasî mücadelesini üç aşamada inceleyebiliriz;

 

1. Tagutlarla savaşmak için gizli siyasî teşkilatın oluşturulması;

 

2. İslâmî siyasî düzen olmaksızın oluşturulan sistemin karşısında açıkça mücadele etme merhalesi;

 

3. İslâmî siyasî düzen oluşturulmasıyla açıkça siyasî mücadele etme merhalesi.

 

Siyasî mücadelenin her üç aşamasında da silahlı veya silahsız olarak mücadele edilmiş ve bu mücadelelerde bazen olumlu bazen de olumsuz koşullar göz önünde bulundurulmuştur.

 

Silasız mücadeleler ihticac, münazara, hakikatin tebliği, acı gerçekleri ifşa etme, devlet yöneticilerinin sapkınlıklarını ve hatalarını ortaya çıkarmak, sultacıların ve sapkın saldırganların fitnelerini içermekteydi. Yine kadro genişletme, yeni üyeleri mücadele için kabul etme, gayri müstakim silahlı saldırılara karşılık itiraz etme ve mücadele kültürünü genişletmek de bu mücadeleden sayılabililir.

 

İnkılâbî silahlı bir kuruluş kurma, bu kuruma rehberlik etme veya doğrudan onaylama da silahlı faaliyetler arasında yer alır.

 

3. Mehdilik ve Bâblık İddiasında Bulunanlar

 

“Mehdeviyet” vaad edilen Mehdi (a.f.) ve beklenilen İmam anlamındadır. “Bâblık”ın lugat anlamı muhafız ve bekçi, ıstılah anlamı ise İmam Mehdi’nin (a.f.) sefiri, özel Nâib ve vekilidir.

 

İmamiyye Şiası’nın inançlarına ve Ehlisünnet rivayetlerinin çoğuna göre ahiruzzamanda Muhammed (s.a.a.) ailesinden Mehdi (a.f.) zuhur edecekir. Allah Resulü (s.a.a.) bir hadisinde şöyle buyurmakradır:

 

“Dünyanın ömründen bir gün kalmış olsa da Allah (c.c) o günde benim Ehlibeytimden olan şahsı göndererek zulümle dolan yeryüzünü adalet ile dolduracaktır”.[31]

 

Yine bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur:

 

“Dünyanın ömründen bir gün kalmış olsa da Allah (c.c) bu günü benden veya Ehlibeytim’den olan bir kişiyi kıyam etmesi için uzatacaktır, onun ismi benim ismimdir”.[32]

 

“Vaad edilen Mehdi (a.f.)” ile ilgili Şia ve Ehlisünnet hadis kaynaklarında Peygamber (s.a.a.) ve Ehlibeyt İmamlar’ından (a.s) birçok hadis nakledilmiştir. İmam Mehdi (a.f.) hakkında nakledilen hadislerin aşırı çokluğundan İmam’ı (a.f.) inkâr etmek veya hakkında tereddüt ve şüphe etmek mümkün değildir.

 

“Mehdeviyet” konusunda Peygamber (s.a.a.) ve Ehlibeyt’inden (s.a) nakledilen hadislerin çokluğu “Mehdeviyet” inancının mezhepler ve fırkalar arasında yayılmasına neden olmuştur.

 

İmam Mehdi’nin (a.f.) özellikleriyle ilgili nakledilen rivayetler, İmam Mehdi’nin (a.f.) İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlu olduğunu ve İmam Mehdi’nin (a.f.) Onikinci İmam olup büyük ve küçük olmak üzere iki gaybetinin olacağını ifade etmektedir.

 

Ancak bazı kişiler, mezhep takipçileri ve İslâmî fırkalar “mehdeviyet” inancından faydalanarak kendilerine bazı kişileri vaad edilen Mehdi olarak seçmiş veya bazı fırsatçı kişiler yalan yere kendisinin vaad edilen Mehdi olduğu iddiasında bulunmuşlardır.

 

Toplumda bazı cahil kişiler: 1. İmam Ali’nin (a.s) oğlu Muhammed Hanefiyye, 2. İmam Hasan (a.s.)’ın oğlu Muhammed b. Abdullah b. Hasan, 3. İmam Seccad (a.s.)’ın oğlu Zeyd b. Ali b. Hüseyin, 4. İmam Cafer Sâdık (a.s.), 5. İmam Musa Kâzım (a.s.), 6. İmam Sâdık’ın (a.s) diğer oğlu İsmail b. Cafer ve 7. İmam Hasan Askerî (a.s) gibi faziletli kişilerin Mehdi olduğunu düşünmüşlerdir.

 

Keza bazıları Abbasî Halifesi Mehdi ve Ebu Müslim Horasanî gibi zalim ve kana susamış sahtekâr ve düzenbaz fertleri vaat edilen mehdi olarak tanıtmışlardır.[33]

 

Diğer taraftan makam düşkünü ve hilekâr bazı kimseler inançları kötüye kullanarak yalan yere kendilerini vaad edilen mehdi olarak lanse etmişlerdir. Konumuzun burasında bunlardan bazılarını hatırlatmakla yetineceğiz. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler konuyla alâkalı kaynaklara müracaat edebilirler.

 

1. Ubeydullah b. Muhammed Fatımî (h. 322-259);[34]

2. Mısır Ubeydiyan Halifelerinden, Hâkim Biemrillah (h. 386);[35]

3. Muhammed b. Tumrut (h. 485-524);[36]

4. Tahamî (h. 1159);[37]

5. Baba İshak (h. 637);[38]

6. Abbas er-Rifî (h. 690-700);[39]

7. Mehdi Sudanî (h. 1260-1304);[40]

8. Mirza Muhammed Ali Bâb (h. 1235-1266);[41]

9. Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (h. 1255-1326).[42]

 

 

 

 


[1]    Abbas Ali Amid Zencanî, İnkılâb-i İslâmî ve Rîşehâ-yi Ân, s. 208-215.

[2]    a,g,e.

[3]    Seyyid Muhammed Huseyn Tabâtabâî, Şia Der İslâm, s. 56.

[4]    a,g,e,s. 57.

[5]    Birinci ve İkinci Asırlar’da Irak’ta gerçekleşen kıyamlar: Tevvabîn, Muhtar, İmam Seccad’ın (a.s) oğlu Zeyd b. Ali, İbrahim b. Abdullah b. Hasan, Zeyd b. Ali’nin oğlu İsa ve Muhammed b. İbrahim Hasanî’nin kıyamlarıdır.

[6]    Hür ve özgür insanların rehberi İmam Huseyin’nin (a.s) kıyamı, İmam Huseyin’in (a.s)’ın şehadetinden sonra Medineliler’in kıyamı, Muhammed b. Abdullah b. Hasan Musenna ve Huseyin b. Ali “Sahib-i Fah”ın kıyamı Medine’de gerçekleşen kıyamlardır. Zeyd b. Ali’nin oğlu Yahya’nın “Gurgân”da ve Muhammed b. Kasım da Horasan’da kıyam etmiştir.

İslâm’ın meşhur tarihçilerinden olan Ebu’l-Ferec İsfehanî Hicrî 313 yılına kadar şehid edilen Ali evlatlarının sayısının 218 olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Taberistan bölgesinde ve Yemen çevrelerinde bu soydan olan bir grup, bazen zaferle bazen de yenilgiyle sonuçlanmış kıyamlar gerçekleştirmişlerdir, ancak bununla ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu konuyla ilgili Bkz: İnkılâb ve Rîşehâ-yi Ân, s. 145’e müracaat ediniz.

[7]    Batı’da İdrisîler, Taberistan’da Alevîler, Irak ve İran’da Âl-i Bûye, Mısır ve Kuzey Afrika’da Fatımîler ve Şamat (Şam bölgesi) denilen bölgede de Hamdaniyan, Beni Muradis ve Beni Ammar.

[8]    Be Temmeddun İslâmî Der Karn-i Çaharum-i Hicrî, Adam Metz, birinci ve ikinci cilde müracaat edilebilir.

[9]    İnkılâb-ı İslâmî ve Rîşehâ-yi Ân, s. 186.

[10]   el-Bidayetu ve’n-Nihaye, c. 13, s. 302; Tarihu’l-İslâm, c. 4, s. 161.

[11]   İnkılâb-ı İslâmî ve Rîşehâ-yi Ân, s. 188-190.

[12]   a.g.e., s. 227; nakil: İsnâd ve Nâmehâ-yi Tarih ve İctimâî Devrân-i Safevî, Sâbitiyân, s. 231; Tarih-i İran, Çeviri: Kerim Keşaverz, s. 511.

[13]   Bkz: Tarih-i İran, Çeviri: Kerim Keşaverz, s. 522.

[14]   Bkz: Allame Meclisî, Hasan Tarumî, “Tarih-i Nov Yayınevi”. Dânişnâme-i İran ve İslâm’da Dr. Haddad Adil’in yerine atanmış olan Hüccetül-İslâm Tarumî, Allame Meclisî’nin eserinden güncel ilim vesilelerden faydalanarak Allame Meclisî ve Şeyh Bahaî gibilerin Safeviler ile işbirliği yapmasının sebebini araştırarak Şia âlimlerinin hükümet silsilesindeki etkisi açıklanmıştır. Yazar bu eserinde tarih kitaplarının bilgilerine istinat ederek Dr. Şeriati, İslâma ve Şia’ya hıyanet eden “Edward Braun” gibi oryantalistlere çatışma çıkarmadan cevap vermiştir.

[15]   Bkz: a.g.e..

[16]   Bkz: “Nadir Şah ve Takrib konusu” (makale), Resul Caferiyan, Keyhan-i Endişe, no: 62 (Mehr ve Aban sayısı 1374).

[17]   Şia âlimlerinden bir çoğunun bu konuda değerli görüşlerinin olmasına rağmen tarihçilerin bir çoğu bu birliği ve vahdeti Seyyid Cemaluddîn Esedâbâdî’ye nispet vermişlerdir. Bkz: İnkılâb-i İslâmî ve Rîşehâ-yi Ân, s. 238-243.

[18]   İnkılâb-i İslâmî ve Rîşehâ-yi Ân, s. 241.

[19]   Konu hakkında bilgi için Allame’nin Şia der İslâm ve Mecmuayı Muzakerat ba Aga-yı Hanri Korbinisimli eserlerine müracaat edilebilir.

[20]   Mecmua-yı Muzakerat ba Aga-yı Hanri Korbinisimli eser Allame ile Şeyhiyye fırkasına bağlı olan Fransız düşünür Hanri Korbin arasında geçen münazaralardır.

[21]   Şehid Sadr’ın Yeni Kelâm, iktisat, İslâm’ın İktisat hakkındaki görüşü, faizsiz bankacılık, mantık ilminde İstikranın temelleri, Usul ilminde yenilik ve tefsir konularında görüşlerine müracaat edebilirsiniz. Yine Şehid Mutaharrî’nin felsefe ve kelâm konusunda değerli eserlerine ve günümüz âlimlerinden bir çoğunun üstadı ve ilmin yenilikçilerinden biri olarak bilinen Allame Tabâtabâî’nin eserlerine müracaat edebilirsiniz.

[22]   Seyyid Hasan Sadr.

[23]   Ağa Bozorg Tahranî’nin eserlerinden.

[24]   Seyyid Muhsin Emin Amilî’nin eserlerinden.

[25]   Allame Şehid Murtaza Mutaharrî’nin eserlerinden.

[26]   Daha fazla bilgi için Bkz: Seyyid Hasan Müderrisî, Mukaddemet-i ber Fıkh-ı Şia; Tarihu’t-Teşrii’l-İslâmî.

[27]   “el-Mihne”. Şehid Sadr’ın iki konuşmasına Bkz.

[28]   Üstad Şehid Murtaza Mutahharî, Hedamat-e Mutekabil-i İslâm ve İran, c. 2, s. 125, 126.

[29]   a,g,e, c. 2, s. 125, bu kitap İran İnkılâbı’ndan önce telif edilmiştir.

[30]   Bu durum geçtiğimiz yıllara kadar devam ederken bu kafilenin en son yolcusu ve şehidi (hş. 1377) Ayetullah Garevî’dir. Bu büyük âlim, Saddam’ın askerkeri aracılığyla şehid edildi.

[31]   Bkz: Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 85-104; Hafız Ebu Davud Suleyman b. Eş’as Sicistanî, Sunenu Ebi Davud, c. 2, s. 310, h. 4283.

[32]   Sunenu Ebi Davud, h. 4282.

[33]   Bkz: el-Milelu ven-Nihal; Fıraku’ş-Şia.

[34]   Bkz: Tarihu’l-İslâm, c. 3, s. 146 ve sonrası.

[35]   Bkz: Abdullah Mubeliğ-i Abadanî, Tarih-i Edyan ve Mezahib-i Cihan, c. 3, s. 1114.

[36]   Bkz: Luğatnameh-i Dehhuda, s. 1937.

[37]   Bkz: Hayâtu’l-İmam Muhammed Mehdi, s. 144.

[38]   Bkz: Tarih-i Edyan ve Mezahib-i Cihan, s. 1118.

[39]   a,g,e, s. 1115.

[40]   Bkz: Hayâtu’l-İmam Muhammed Mehdi, s. 139-143.

[41]   Bkz: Musahib, Dairetul-Maarif-i Farsî, s. 356.

[42]   a,g,e. 1985, 1986.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler