11 Aralık 2017 Pazartesi Saat:
05:45
10-05-2017
  

Gaybetin İnsan Üzerindeki Etkileri

Hz. Mehdi'ye (a.s) inanmak; zaafa, ihmalkârlığa ve gevşekliğe sebep olur" düşüncesi doğru değildir...

Facebook da Paylaş
 
Ehlader Araştırma Bölümü
 
 
Hz. Mehdi'ye (a.s) iman etmek, ümidin artması ve fikrin gelişmesine sebep olur. Geleceği vaat edilen Mehdi'ye (a.s) inanmanın ve onun her zaman zuhur edebileceği düşüncesini taşımanın, iyi kalpli ve liyakatli kimselerde derin ve yapıcı etkisi vardır. Onlar, İmam Mehdi'ye (a.s) yardım etmeye muvaffak olmak, huzurunu derk edebilmek, ziyaretinden mahrum kalmamak ve rızasını kazanabilmek için nefislerini tezkiye eder, zulüm ve kötülükten kaçınır, adalet ve kardeşliğe sevgi beslerler. Hiçbir fasık ve zalim hükümetin boyunduruğu altına girmemiş olan Hz. Mehdi'ye (a.s) inanmak, onu izleyenlerde öyle bir hâl ve durum yaratır ki, bütün tağut ve zalimlerin karşısında direnirler, onların boyunduruğu altına girmez ve zulme karşı çıkarlar.
 
Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhuruna inanmak; Müslümanların her şeyi oluruna bırakmalarına, köşeye çekilip işleri yarına ertelemelerine, kâfir ve zalimlerin musallat olmalarını kabullenmelerine, ilim ve sanayide ilerlememelerine ve sosyal ıslahlar için yapılan çalışmaları durdurmalarına sebep olmamalıdır.
 
"Hz. Mehdi'ye (a.s) inanmak; zaafa, ihmalkârlığa ve gevşekliğe sebep olur" düşüncesi doğru değildir. Ehlibeyt İmamları ve onların yılmak bilmeyen gayretli öğrencilerinin İmam Mehdi'nin (a.s) zuhuruna inançları yok muydu yoksa? Acaba büyük İslâm âlimleri buna iman etmemişler miydi? Onlar bütün güçleriyle gayretlerini sarf edip İslâm'ın adının yücelmesi için ellerinden gelen her şeyi yapıyor, en küçük bir fedakârlıktan bile kaçınmıyorlardı; her zaman mesuliyetlerinin bilincinde hareket ediyor, ağır görevleri yerine getiriyor, daima yapıcı projeler geliştirip, büyük bir titizlik ve ümitle uygulamaya koyuyorlardı.
 
İlk Müslümanlar, İslâm'ın ilerleyeceğini ve önlerinde büyük zaferlerin olduğunu Resulullah'tan (s.a.a) duymuşlardı. Ama bu müjde, onların gevşeklik gösterip bir kenara çekilmelerine sebep olmadı; bilakis gayret ve çabalarını artırarak, fedakârlık ve yardımlaşma ile hedefe ulaştılar.
 
Bugün de Müslümanların büyük bir sorumluluğu vardır. Bunu da yılmadan yerine getirmeli, durumlarını tahlil etmeli, fırsatlardan son derece iyi bir şekilde yararlanmalıdırlar. Düşmanın fikrî, siyasî, askerî saldırıları karşısında İslâm'ı, Müslümanları savunmalı ve onların etkisini kırmalıdırlar. Ayrıca İmamı Zaman'ın (a.f) yanında olma şeref ve kabiliyetini elde etmek, onun lütfüne şamil olmak ve zuhur ortamı hazırlamak için kendilerini eğitip günahlardan sakınmalıdırlar.
 
Emirü'l Müminin İmam Ali (a.s), Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder:
 
"İbadetlerin en üstünü, Mehdi'nin zuhurunu beklemektir."[1]
 
İmam Zeynelabidin (a.s) de şöyle buyurur:
 
"On İkinci İmam'ın gaybeti uzun sürecektir. Onun imametine inanan ve gaybet zamanında zuhurunu bekleyenler, diğer zamanlarda yaşayanlardan üstündürler. Çünkü Allah Teâlâ onlara öyle yüce bir akıl, düşünce ve marifet derecesi vermiştir ki, onlar için gaybet dönemi, İmam'ın hazır bulunduğu zaman gibidir ve Allah onları Resulullah'ın (s.a.a) huzurunda cihat eden mücahitler gibi kılmıştır. Doğrusu onlar bizim samimi ve gerçek Şiîlerimizdir. Onlar, gizlide ve açıktan insanları Allah'a yönelmeye çağırırlar. Bunun içindir ki, zuhuru beklemek en büyük ibadet ve kurtuluştur".[2]
 
Merhum Ayetullah Sadruddin Sadr yazıyor ki:
 
"Bekleyiş, beklenen şeyin gerçekleşmesini gözlemektir. Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhurunun beklenmesi, sosyal ıslaha neden olmaktadır; bunun da özellikle İmamiye (Cafer-Şii) toplumu üzerinde ıslah etkileri vardır ve onlar şunlardan ibarettir:
 
a) Bekleyiş, düşünce ve duyguyu beklenen şey üzerinde yoğunlaştırmaktır. Bunun ister istemez iki faydası vardır:
 
1- İnsanın fikir ve iş gücünün çoğalmasına sebep olur. İnsan, güç ve dikkatini bir tek şey üzerinde toplama kudret ve gücünü bulur. Her iki fayda, insanın dünya ve ahirette ihtiyaç duyduğu en önemli şeylerdendir.
 
2- Bekleyiş, zorlukların insana kolay gelmesini sağlar. Çünkü zorlukların giderilme eşiğinde olduğunu bilir. Giderileceğini bildiği bir zorluk ile, giderilip giderilmeyeceği belli olmayan bir zorluk arasında çok fark vardır. Özellikle kesin olan şey, Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhur edip, yeryüzünü adalet ile dolduracağı ve bütün zorlukları bertaraf edeceğidir.
 
3- İnsanın, İmam Mehdi'nin (a.s) ashabı, yardımcısı, dostlarından olma arzu ve isteğine sahip olması, bekleyişin gereğidir. Bu arzunun gereği, onun dostluğunu kazanma ve huzurunda cihat etme liyakatini kazanma gayesiyle nefsini ıslah edip ahlâkını düzeltmek ve gerçek bir mümin olmak için çalışmaktır. Evet, bunun için, bugün toplumumuzda bir eksiklik olan İslâmî ahlâka şiddetle ihtiyaç vardır.
 
4- Bekleyiş, nefsi ve hatta diğerlerini ıslah etmeyi gerektirdiği gibi, Hz. Mehdi'nin düşmanlarına galip gelmesi için insanın ortam hazırlaması, bu hedef için gerekli olan bilgi, ilim ve vesileleri tahsil etmesini de gerektirir. Hz. Mehdi'nin (a.s) düşmanlarına galip geleceği bilindikten sonra, bunlar gerçek bir bekleyişin sayısız sonuçlarından sadece birkaçıdır."[3]
 
Merhum Muzaffer de şöyle yazıyor:
 
"Dünyayı ıslah edici ve hak yolda olanların kurtarıcısı Hz. Mehdi'yi (a.s) beklemek, dinî meselelerde elini kolunu bağlayıp hiçbir şey yapmamak demek değildir. Bilhassa dinî hükümleri uygulamak yolunda cihat, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi dinî farzlara sımsıkı sarılmaktır. Çünkü Müslüman ne durumda olursa olsun, ilâhî ahkâmla amel etmek, hükümleri doğru tanımak için çalışmak ve mümkün olduğu kadar iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla görevlidir. Islah ediciyi beklemek bahanesiyle farzları yerine getirmemek doğru değildir. Bekleyiş, Müslümanların üzerinden hiçbir dinî vazifeyi kaldırmaz ve hiçbir ameli geciktirmez."[4]
 
Böylece Şia'nın gaybet zamanında dahi büyük bir imtihan verdiği açıktır. Bir taraftan dinini koruması, diğer taraftan da İmam'ın (a.s) zuhurunda İslâm'a yardım etme şerefine varması için ortam hazırlaması gerekir. Halkın çoğunun bu imtihanı kazanmaya muvaffak olamayacağı unutulmamalıdır.
 
Cabir el-Cu'fî diyor ki: İmam Bâkır'a (a.s): "Kurtuluşunuz ne zaman olacaktır?" sordum. Buyurdu ki: "Heyhat! Heyhat! Sizler elekten geçirilip sonra iyice elekten geçirilip ayrılmadıkça, zuhurumuz olmayacaktır!"
 
İmam (a.s) bu cümleyi üç defa tekrarladı.[5]
 
Bekleyişin bir özelliği de, vazifeler yerine getirildikten, çabalar harcandıktan sonra artık ümitsizlik diye bir şey kalmaz ve zuhur bekleyişi içinde olanlar, sürekli Allah tarafından kurtuluşun gelmesini ümitle beklerler. Yine gaybetin önemli tesirlerinden birisi de şudur: Beşeriyet bu çağda var gücünü harcayarak vahiy, ilham ve gaybî yardımlar dışında beşeriyet kervanını Allah'a yakın olan asıl ve son hedefe ulaştırmanın mümkün olmadığını tecrübe yoluyla anlayacak ve sonunda vahiy ve ilâhî öğretiler karşısında boyun eğecektir.
 
 
Gaybet Zamanında İmam'ın Varlığının Faydaları 
 
Masum İmam'ın varlığının felsefesini iyice bilmeyen bazı kimseler: "Gaybet döneminde İmam'ın (a.s) ne faydası var?" diye sorarlar. Oysa bilmiyorlar ki, insanoğlu her şeyin yaratıcısı olan yüce Allah'ın huzurunda tam bir marifetle ibadet etmek için yaratılmıştır. Bu hedefe de ancak, bir Masum İmam'ın varlığıyla ulaşılabilir.
 
Melekler insanın yaratılışına itiraz ediyorlardı. İnsanın fesatlarıyla ibadetlerini mukayese ederek onun yaratılmasını istemiyorlar ve şöyle diyorlardı:
 
"Biz seni sürekli övüp, yüceltip takdis edip dururken, orada, bozgunculuk çıkaracak ve kan akıtacak birini mi var edeceksin?" [6]
 
Allah Teala, Hz. Âdem'in Allah'ı kâmil olarak tanımasına ve O'na kulluk ve ibadet etmesine vesile olacak cihan ve melekût âlemi hakkındaki bilgi ve ilmini meleklere göstererek onları ikna edip susturdu.
 
Hz. Âdem (a.s), âlemlerin Rabbinin emriyle bilgisini kanıtlayınca, melekler ilâhî hüccetlerin varlığının hakikatini ve onların Allah yanındaki yüce makamını gördüler ve bunun, kendilerinin tespih ve kutsamalarıyla mukayese edilemeyeceğini ve bu seçkin kişiler beşer cinsinden olduğu için beşerin yaratılışı yerli yerinde, layık ve tercih edilir olduğu bilincine vardılar.
 
Öyleyse yaratılışın felsefesini açıkça ortaya koyan şey, bütün meleklerin baş eğdiği bu seçkin kişilerin varlığıdır. Çünkü seçkin kişilerin ibadetleri eşsizdir ve hiçbir ibadet onların ibadetlerinin yerini dolduramaz. İlâhî hüccetlerin varlığı, beşerin başlangıcı ve yaratılışı için ikna edici olduğu gibi, hayatın ve beşeriyet silsilesinin devamı için de ikna edicidir ve ilâhî hüccet insanlık toplumunda daima mevcut olmalıdır.
 
Eğer varlık nimeti bizi de kapsıyorsa, bu liyakatli kişilerin varlıklarının bereketindendir ve eğer bu değerli kişiler olmasaydı, biz de var olmazdık. Varlık elbisesini giymiş olduğumuz şu anda dahi eğer onlardan birisi olmasa, yine yokluğa ve hiçliğe karışırız. Bunun için ilâhî hüccetler yalnız maarif ve ilimlerde insanoğlunun velinimeti olmakla kalmayıp, var olma nimetinde de velinimettirler ve boynumuzda minnetleri vardır.
 
Ziyaret-i Camia'da şöyle geçer:
 
"Ey velinimetlerim! Övgünüzü sayıp bitiremem ve hakikatinizi gerçek anlamıyla övemem, makam ve mevkiinizi nitelendirmekten acizim. İyilerin nuru ve salihlerin hidayet edicisi sizlersiniz. Siz, her şeye gücü yeten Allah'ın hüccetlerisiniz. Allah, yaratmaya sizinle başladı ve sizinle de bitirecek.
 
O, sizin hatırınız için yağmur yağdırır ve sizin hatırınız için gökyüzünün yere kapanmasını engeller ve sizin hatırınız için üzüntüleri giderir, zorlukları bertaraf eder."
 
İmam Musa Kâzım (a.s), değerli babası İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle nakleder:
 
"Bizim ibadetlerimizle Aziz ve Celil Allah'a ibadet edilir. Eğer biz olmasaydık, Allah'a hakkıyla ibadet edilmezdi."[7]
 
Birçok rivayette: "Yeryüzü hiçbir zaman Masum İmamsız kalmaz." [8] buyrulmaktadır.
 
İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır:
 
"Allah'a andolsun ki, Allah, Âdem'in ruhunu aldığı andan itibaren yeryüzünü imamdan mahrum bırakmamıştır. Halk onun vasıtasıyla Allah'a doğru hidayet bulur. O, Allah'ın halka hüccetidir ve yeryüzü Allah'ın halka hücceti olan imam olmaksızın bir an bile baki kalmaz."[9]
 
Diğer bir mesele de, İmam'ın (a.s) manevî hidayetidir. Masum İmam, zahirî ameller merhalesinde hidayet edici ve kılavuz olduğu gibi, manevî hayat aşamasında da hidayet edicidir ve amellerin hakikati onun hidayetiyle birliktedir. Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki:
 
"Onları öyle rehberler kıldık ki, emrimizle halkı doğru yola sevk ederler ve onlara hayırlı işleri vahyettik."[10]
 
Başka bir yerde de buyuruyor ki:
 
"Ve içlerinden, sabrettikleri için onları emrimizle doğru yola sevk edecek rehberler tayin etmiştik."[11]
 
Allame Tabatabaî şöyle yazar:
 
"Bunun benzeri ayetlerden şu anlaşılmaktadır ki: İmam (a.s), zahiri hidayet ve aydınlatmanın yanında, soyut ve melekler âlemi cinsinden olan bir çeşit manevi hidayete de sahiptir. Ayrıca hakikati, nuraniyeti ve zatının iç yüzü vasıtasıyla halktan iyi kimselerin kalbinde tesir ve tasarruf eder, onları yaratılışlarının son hedefi olan kemal derecelerine doğru cezp eder."[12]
 
Şia’nın, dinî ahkâmı ve gerçekleri açıklaması ve halkı hidayet etmesi için Hz. Mehdi'nin (a.s) varlığını gerekli bulmasına itiraz ederek: "Hz. Mehdi'nin (a.s) gaybeti bu maksadı bozuyor. Çünkü gaybeti nedeniyle halkın ulaşma imkânı olmayan bir imamın varlığının hiçbir faydası yoktur." Diyenler, imametin gerçek manasının bilincine varmamışlardır. Çünkü imamet bahsinde, imamın vazifesinin yalnızca maariflerin dış yüzünü açıklamak ve halkın zahirî rehberliği olmadığı açıklanmıştır. Halkın zahirî hidayeti imamın sorumluğunda olduğu gibi, amellerin batını da onun velayet ve hidayetinin sorumluluğundadır. Halkın manevî hayatını bununla düzene sokar. Amellerin gerçeğini Allah'a doğru yükseltir. Bunun için de masum imamın fizikî huzurunun veya gaybetinin hiçbir etkisi yoktur. İmam her ne kadar halkın maddî gözlerinden saklı kalsa da, batini yolla onların nefisleri ve ruhlarıyla bağlantılı olduğu, her ne kadar zuhur etmemiş ve evrensel ıslahının vakti gelmemiş olsa da, onun varlığının daima gerekli olduğu daha önce açıklanmıştır.[13]
 
Merhum Hace Nasiruddin Tusî (r.a) diyor ki:
 
"Onun varlığı bir lütuftur ve hâkimiyeti de başka bir lütuf. Şu anda görünürde olmayışı ise bizim yüzümüzdendir.
 
Eğer halk, faydasında şüphe olmayan güneşten uzaklaşsa, bu, güneşin varlığının hatalı olduğu anlamına gelmez. Hatta, güneşten uzaklaşan ve onun nurundan kendini gizleyen halktadır. Halk, güneşten hiçbir fayda almadığını zannetmemelidir. Çünkü güneş olmasaydı, halk sığınaklarında dahi yaşayamazdı. Ama varlığından uzaklaştıklarına ve müstakim parıltısından kendilerini gizlediklerine rağmen, bu güneş onlar için çalışma, beslenme ve hayat imkânını sağladı.
 
Nitekim bazı hadislerde, Gaip İmam (a.s), bulut ardındaki güneşe benzetilmiştir.
 
Süleyman A'maş, İmam Sadık'a (a.s): "Halk Allah'ın gaip olan hüccetinden nasıl yararlanacak?" diye sorduğunda, İmam (a.s): "Bulutlar güneşi örtmüş olduğu hâlde insanların güneşten yararlanması gibi." buyurdu."[14]
 
Cabir b. Abdullah el-Ensarî de Hz. Peygamber'e (s.a.a): "Acaba Şiiler gaybet zamanında İmam'dan bir fayda görecekler mi?" diye sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
 
"Evet, beni peygamber olarak gönderene andolsun ki, onlar onun nurundan faydalanacaklar, velayetinden yararlanacaklardır. Tıpkı güneşten yararlandıkları gibi, bulutlar ardında gizli kalsa dahi."[15]
 
Buna ilaveten, İmam Mehdi (a.s) her yıl hac törenine katılır, toplantılara gider, çoğu zaman bazı müminlerin meselelerini bir vasıtayla veya vasıtasız olarak halleder. Hatta bazılarının onu görmesi ama tanımaması da mümkündür. İmam (a.s) ise onları görür ve tanır, lütfu bazı iyi kimselere şamil olur.
 
Nasıl ki, Gaybet-i Suğra ve Gaybet-i Kübra zamanında halktan birçok kimse onunla görüşme şerefine ulaşmış, kerametini görmüş ve sorunlarını halletmişlerdir.
 
Merhum Ayetullah Seyyid Sadruddin Sadr şöyle yazar:
 
Hadis kitapları bize, gaybet zamanında bir cemaatin Hz. Mehdi'yi (a.s) gördüğünü ve onunla buluşup görüştüğünü haber vermektedir. Bunun, "İmam bizi gördüğünü iddia edeni yalanlayın." diye gelen hadisle çelişir yanı yoktur. Çünkü bu hadisten maksat, aynı rivayetin başından da anlaşıldığı gibi, hususî sefirlik iddiasında bulunanı yalanlamaktır.
 
İmam Mehdi (a.s) gaybet döneminde pek çok soruları cevaplandırmış, dinî ve dünyevî sorunlardan halkı kurtarmış ve çoğu hastalara şifa vermiş, çaresiz ve acizlere hayat vermiş ve yolunu kaybeden birçok insana yol göstermiş ve susuzların susuzluğunu gidermiş, zayıfların elinden tutmuştur.
 
Bu, muhtelif zamanlarda ve muhtelif mekânlarda birbirini tanımayan güvenilir kimseler tarafından yazılmış kitap ve defterlerdir. Onlarda, sözümüze şahit olan sayılmayacak kadar çok vakıa ve hadise zikrolunmuştur. Çoğu kez insan onları okuyup da onlardaki hususiyet ve şahitleri tam anlayınca, meseleye kesinlikle yakin etmektedir.[16]
 
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 
[1]- Yenabiu'l-Mevedde, s.493; el-Mehdi, s.201
[2]- Biharu'l-Envar, c.52, s.122
[3]- Kitabu'l-Mehdi, s.201–202
[4]- Der İntizar-ı İmam, s.54
[5]- el-Mehdi, s.172, Ravzatu'l-Vaizin'den naklen
[6]- Bakara Suresi, 30
[7]- Usul-i Kâfi, c.1, s.193
[8]- Usul-i Kâfi, c.1, s.178, 2. hadis
[9]- Usul-i Kâfi, c.1, s.178, 8. hadis
[10]- Enbiyâ Suresi, 73
[11]- Secde Suresi, 24
[12]- İslâm'da Şia, s.260
[13]- İslâm'da Şia, s.312–313
[14]- Muntehabu'l-Eser, s.271
[15]- Kemalu'd-Din, c.1, s.265
[16]- el-Mehdi, s.178–179
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler