29 Ekim 2020 Perşembe Saat:
22:24
04-09-2020
  

Gayr-i İslâmî Bakışta Gençlik

Eğer kendi genç nesillerimize istedikleri gibi hareket etme yetkisi verirsek, o zaman kültür ve medeniyetimiz yok olmaya mahkûm olacaktır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Çocuk ve gençler hakkında oldukça eski dönemlerden bu güne kadar yapılan araştırmaların metinlerini incelediğimizde toplumun bu kitlesine karşı her zaman önyargı ve kötü bir yaklaşım olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Bu tutum doğrultusunda çocuk ve gençler tasvir edilirken karşımıza şöyle bir karakter çıkarmaktadır; faydasız, gelenekleri hiçe sayan, bozguncu, başına buyruk, asi, isyankâr ve kirlenmiş olarak veya elle tutulur bir tarafı olmayan bireyler olarak resmedilir. Şimdi burada gençlere karşı bu tutum ve bakış açısına birkaç örnek vereceğiz;

 

“Horace” lakabıyla anılan ve M.Ö. 8. yılda yaşamış olan Sezar’ın evlatlık vârisi Augustus döneminin en önemli Romalı şair ve hatibi Quintus Horatius Flaccus şöyle der;

 

“Atalarımızın döneminden daha kötü bir dönemi babalarımız yaşamıştı. Biz de onların çocukları olduğumuza göre onlardan daha kötü ve bozguncu bir dönem yaşayacağız ve bizlerin dünyaya getireceği çocuklar da bizlerden daha bozguncu olacaklardır.”[1]

 

Amerikalı psikolog Carl Rogers ise 1939 yılında kaleme aldığı “Sorunlu Çocukların Psikolojisi”adlı eserinde şunları dile getirmekte;

 

“Sokrat, kendi zamanında yaşayan gençleri şöyle anlatmakta: “Onlar anne ve babalarına hizmet edeceklerine, aynı asi azgınlar gibi kendilerine nimet verenlere saygısızlık yapmaktalar” ve başka bir yerde de şöyle der:

 

“Gençler düşünmekten yoksun varlıklardır. Bakın, hatta anne-babaları veyahut büyükleri odaya girdiğinde yerlerinden kalkmayı bile düşünemezler. Konuşma esnasında da muhataplarına edepsizce söz söyler, sofradaki yiyecekleri, sanki bir tek kendisi varmışçasına, hırsla birbirinin elinden kaparlar. Ayaklarını birbiri üstüne atar ve öğretmenlerine karşı da oldukça acımasız olurlar.”[2]

 

Sümerlerin en önemli şehirlerinden biri sayılan ve Tevrat’ta da Hz. İbrahim’in (a.s.) doğduğu yer olarak adlandırılan ve modern Irak’ın Basra eyaleti içerisinde bulunan Ur şehrinde İ.Ö. 3500 yıllarından kalma eski bir levhanın üzerine şu sözler kazınmıştır:

 

“Eğer kendi genç nesillerimize istedikleri gibi hareket etme yetkisi verirsek, o zaman kültür ve medeniyetimiz yok olmaya mahkûm olacaktır.”[3]

 

Cahiliye devri Araplarının da çocuk ve gençlere karşı tutumları da bir hayli yanlış ve zararlıydı. Allah’ın Resulü (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt’in (a.s.) çabaları da, bu yanlış tutumu düzeltme ve ıslah etme yolundaydı.

 

İslâm kaynaklarında bu konuyla ilgili birçok örnek olmasına rağmen bizler yalnızca bir tanesini dile getirip, yetineceğiz; İslâm dininin ilk dönemlerinde yaşamış, Arap büyüklerinden Hasan-i Basrî bir gün şöyle demişti;

 

“Çocuk ne de kötü bir şeydir! Eğer yaşarsa eziyet ve huzursuzluk kaynağı, eğer ölürse hayat, bizleri yok olmakla tehdit eder.”[4]

 

Hasan-i Basrî’nin bu sözleri İmam Zeynu’l-Âbidîn’in (a.s.) kulağına gelir. İmam (a.s.) şöyle buyurur:

 

“Vallahi bu ne büyük yalandır böyle! Çocuk ne de güzel bir şeydir! Eğer yaşarsa ana-baba için devamlı dua eden, hazırda bekleyen bir duacı ve eğer ölürse, onlar için önceden yollanmış şefaatçidir.”[5]

 

Genellikle psikologların bu döneme verdikleri isimler de, ileride değineceğimiz üzere bir hayli ilginç ve menfi isimlerdir. Zaten böyle bir çeşitliliği, İslâm dini ile diğer ekollerin arasındaki farkı da bu isimlendirme konusunda rahatlıkla göreceğiz.

 

Ama maalesef, Batı dünyasından alınıp, çevirisi yapılan eserlerin yanı sıra, kendine güvenini yitirmiş bir toplum olarak bizler, Garb’ın ilmini kendimizinkinden daha yüksek gördüğümüzden, yakın dönemlere kadar psikolog ve gençler üzerinde çalışanlarımızın zihniyeti, onlara karşı tam olarak menfi demesek bile müsbet de değildi.[6]

 

Elbette, Batı dünyasının çocuk ve gençler üzerine yaptığı araştırma ve kazandığı deneyimler, bu konuda bizler için de yeni bir çığır açıp, onlara karşı farklı bir bakış açısına kavuşmamızı sağlamış ve bu eserlerin sayesinde de yeni bilgi ve yararlara ulaşmışızdır. Ama öncelikle, Batı’nın bu konuda vardığı sonuç ve ortaya koyduğu bilgilerin önemli bir kısmı, İslâm dininin çocuk ve gençler için öngördüğü psikolojik yaklaşımlarla uyuşmamakta ve ciddi sıkıntılara gebe kalmaktadır. İkinci olarak da; Garp âleminden yapılan çevirilerin hemen hemen hepsi, tahlil edilip, eleştirilmeden İslâm dünyasına girmiştir.

 

Gençler ve çocuklar konusunda bizim araştırmacılarımızın da genel düşünce yapısı, aynı Batılı meslektaşları gibi şekillenmiştir. Araştırmacı ve yazarların, İslâm dininin o derin bakış açısına vâkıf olamamaları ve dinî konuları bir hayli hafife alıp, önemsememeleri, bunun yanı sıra, din ile iç içe olan toplum ve öğretim merkezlerinin bu konudaki vurdum-duymazlıkları, konunun tam, derinlemesine ve ikna edici bir şekilde anlatılamayıp, yalnızca yüzeysel bir İslâm hukukuyla geçiştirilmesi yüzünden, içinden çıkılamaz bir hâl almıştır. Elbette, burada genelden bahsettiğimizin, bir kez daha altını çizmeliyiz. Çünkü hem ilim havzaları hem de üniversitelerde görevli bazı araştırmacı ve yazarların İslâmî bir yol üzere hareket edip, bu konuda oldukça güzel eserler bıraktıklarını inkâr edemeyiz.

 

Ne mutlu ki, 1979 İslâm İnkılabı ile özellikle İran’ın ilim havzaları ve üniversitelerinde bu konuda bahar rüzgârları esmeye başladı. İlk adımlar atılmasına rağmen araştırmacı ve yazarlar, İslâmî bakış açısından özellikle çocuk ve gençler hakkında birçok değerli esere imza attılar.

 

Özetlemek gerekirse, avam ya da entel, genel itibarı ile toplumumuzun bu yüzyılın son çeyreğinde ya da daha kapsamlı bakmak gerekirse genelde çocuk ve gençlere karşı bakış açıları hiç de olumlu ve müsbet olmamıştır. Maalesef, bazı din bilginleri başta olmak üzere, görünüşte mezhebi ve dinine bağlı, mütedeyyin olarak bilinen birçok insan da gençlere karşı önyargılı olmuş ve onları olumsuz şekilde eleştirmiştir. Bu kitlelerin, özellikle de yazar, vaiz, imam ve öğretmenlerin oklarına hedef olmadan kurtulup, övgü ile bahsedilen gençlerin sayısı ise toplum içerisinde oldukça azdır. İşin üzücü tarafı da; bazen Aşura gibi dinî tören ve cemaat namazı benzeri ibadet konularında boy gösteren çocuk ve gençlerin dahi riyakârlıkla oldukça kolay şekilde suçlanıp, gövde gösterisi yaptıkları şeklinde yorumlanmaktadır.

 

Hâl böyle olunca da, doğal olarak toplumun oldukça geniş bir kitlesini teşkil eden faal, enerji dolu ve güçlü kısmı, camiadan ister istemez kopar. Bu da İslâm toplumunun bölünüp, güç kaybetmesine sebep olur. Toplumun gençlere karşı ön yargılı olmaları ve onlara kendilerine ait bir hüviyet[7]vermemeleri fikrî, ahlâkî ve davranışsal olarak yozlaşmaya sebebiyet vermekte ve bunun da telafisi bir hayli güç zararlara yolaçmaktadır.

 

Kanımızca, olayların bu şekilde cereyan etmesi “Dinî öğretileri anlamadan oldukça uzak kalmamız” ve bunun tek çaresi ise “Dinî öğretileri hakkıyla bir kez daha gözden geçirip, tatbik etmemiz”de yatıyor.

 

 

 

 


[1]     Mu’irî Muhammed Tahir; İyi Çocuklar Kötü Eğitim, Tahran, 2003, s.416.

[2]     Latifâbâdî, Hüseyin; Ergen ve Gençlere Uygulamalı Gelişim Psikolojisi, Tahran, 2001, 2. Bölüm, S. 184.

[3]     Taleban, Muhammed Rıza; Genç Öğrenciler Arasında İman ve İsyan, Tahran, 2004, s.3.

[4]     Nuri, Hüseyin; Müstedreku’l-Vesâil, C.2, s. 389.

[5]     Meclisî, Muhammed Bâkır; Bihâru’l-Envâr, C. 82, s.132.

[6]     Bu konuda yararlana bilinecek eserlerden birisi de; Latifâbâdî, Gençlerde Gelişim Psikolojisi, C.1, s.81.

[7]     Cümle içerisinden de anlaşılacağı üzere “Şahsa ait hüviyet verilmemesi” genel itibariyle çocuk ve gençlere karşı ön yargılı olan toplumların, onları her zaman ikinci sınıf insanlar gibi görmeleri sebebiyle kullanılmıştır. Hâlbuki, bunun aksine, herkesin kendine ait olumlu ya da olumsuz bir kimliği mutlaka vardır.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler