17 Ekim 2017 Salı Saat:
01:03

Geleneğin Dinselleşmesi

20-03-2017 09:31


 

 

Gelenek nedir?

 

Bu soruya karşılık gelen bir çok cevap olmasına rağmen, akademik çevrelerde en çok kabul gören tanım:

 

“Bir toplumda çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup, kuşaktan kuşağa iletilen,yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlardır.”

 

Bu tanım her ne kadar yaygın olsa da peşi sıra bir çok soruyu da arkasından getirmektedir.

 

Acaba kadim zamandan gelen her şey doğru ve saygın mıdır? Geçmişten gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi, inanç, alışkanlıklar ve kültürel kalıntılar; bu aktarım sırasında, kuşaklar tarafından doğru-yanlış (vahiy)  süzgecinden geçirilmekte midir? Gelenek mutlak doğru mudur?

 

Bu sorular geleneğin ve geleneksel insanın çıkmazları hakkında bizi fikir sahibi yapmaktadır. Şimdi bu soruların cevapları hakkında düşünelim.

 

İnsanlık tarihine baktığımızda toplumların büyük çoğunluğunun geleneğin kölesi olduğunu görürüz. Gelenek tarafından şekillendirilmiş, birbirinin kopyası robotlardan farksız, aynı şeyleri koro halinde tekrar eden statik  yapılardır. Geleneksel insan için toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüş, sorgulanmadan, düşünülmeden, tefekküre mahal bırakılmadan, doğruluğu peşinen kabul edilmiş; bilgi, inanç ve tabular her zaman kutsal olagelmiştir.

 

Gelenekçi insana göre doğruyu  belirlemede aslolan kelle sayısıdır.

 

"İnsanların çoğunluğunun kabul ettiği bilgi ve inanç doğrudur, azınlıklar ise batıldır."

 

Bunlar için esas olan hakikatin kaynağı vahiy değil, çokluktur. Doğrularını çoğunluğa göre belirlerler. Hatta isterseniz bu metodolojinin yanlışlığını basit bir hatırlatmayla ispatlayabiliriz. Bu da tarih boyunca peygamberlerin geldikleri toplumlarda hakkın temsilcileri olarak azınlıkta olduklarını hatırlamamız gerektiğidir.

 

Genel bir kaide olarak Hakk'ın taraftarları her zaman azınlıkta, Batıl'ın taraftarları da çoğunlukta olagelmiştir. Böylece gelenekçilerin düştüğü paradoksu daha net görürüz. Bu yöntemsel hata gelenekçi insanı sürekli Batıl'ın pençesine düşürmüştür.

 

Gelenekçi insan düştüğü bu durumu sorgulayacak düşünsel yapıya ve gayrete sahip olmadığı gibi bilakis çoğunluğa ait olmaktan mutludur. Bu tip insanlardan oluşan  toplumların; statik kalıplarında yetişen kuşaklarda, atalarından devraldıkları bu bilgi, inanç ve tortuları değerlendirmeye tabi tutmadan gelecek nesillere aktarmışlardır. Bu da ekseriyetle  tağuti sistemler tarafından biçimlendirilip, dönüştürülen, İlahi hedeflerden sapmış müstekbir toplumlar meydana getirmiştir.

 

Allah (c.c) batılı gelenek haline getirip, kutsayan bu köle ruhlu toplumları özgürleştirmek için, tarihin değişik dönemlerinde  uyarıcı peygamberler göndermiştir. Bu peygamberler haram ve günahı gelenek haline getirmiş toplumlarda,  inkılaplar meydana getirerek batıl geleneğe savaş açmışlardır. Bu geleneklerin yerine; insanları dünya ve  ahiret saadetine ulaştıracak, dünyada adaleti tesis edecek İlahi vahyi koymuşlardır. Gelenekçi insanın karşısına da,  akleden, düşünen, tefekkür eden, sorgulayıcı Müslüman modelini koymuşlardır. Ama ne acıdır ki bu gelenekçi toplumlar peygamberlere şiddetli bir direnç göstermişler. Bu direnci  yüce Allah (cc) kitabında şu şekilde beyan etmektedir:

 

"Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? Bakara/170

 

Peygamberlerin ölümünden sonra eski batıl geleneklerine tekrar dönmüşlerdir. İçlerinde  akletmeyi, düşünmeyi ve ruhi tekamülleri barındırmayan, heva ve hevesleri tatmin üzerine kurulu gelenek her zaman insanoğluna cazip gelmiştir. Bunun neticesi olarak da hakkın temsilcileri her zaman azınlıkta kalmıştır.  Çoğunluklar,  kitleler genellikle gelenekçi toplumlar olmuştur.

Gelenekçi toplumların edilgen yapılarından dolayı saltanatlar tarafından yönetilmeleri de kolay olmuştur. Kitleleri uyutup, yönetmek  adına, dini ve geleneği şekillendirme çalışmaları; tarihte somut biçimde karşımıza çıkmaktadır. Saltanatlar geleneği şekillendirdikleri gibi vahiy dinini de bozup, kendi menfaatleri doğrultusunda dönüştürmeye çalışmışlardır. Saltanatlarına meşruiyet vermek adına; saraylarında ikame ettikleri Saray Molla’larına, İslam tarihini yeniden yazdırmaları ve bu uydurma tarihte yeni sahte kahraman ve faziletlilerin oluşturulması, uydurma hadislerle dolu adına “sahih” dedikleri hadis kitaplarının yazdırılması gibi uygulamaları sayabiliriz. Ayrıca kendilerine rakip olarak gördükleri İslam Peygamberi'nin Ehl-i Beyt’ini İslam toplumunun yönetiminden uzaklaştırmaları, zalim hükümdarların iktidarları ele geçirmesine sebep olmuştur. Ehl-i Beyt’in İslami ilimlerden çıkartılması, bilgi sisteminde epistemolojik bir kırılma meydana getirmiş, referans noktasını kaybeden ilimler güvenirliğini kaybederek suiistimale açık hale gelmiştir. Bunun dışında  fıkhında; Kur an’da bulunan siyasi hükümlere yer vermeyen, saltanatlarının meşruiyetini sorgulamayan muti dört mezhebi hak ilan edip, fıkhında siyasi hükümlere genişçe yer verip, yöneticinin adil olup olmaması üzerinden  saltanatı sorgulayarak tağut ilan eden mektepleri batıl ilan etmişlerdir. Gelenekçi dört mezhep dışındaki mezhepler batıl ilan edilip, mensuplarına yaşam hakkı tanınmamıştır. Ölüm, hapis, kınama, dışlama gibi ceza ve yaptırımlarla gelenek dışı mektep ve mezhepler yok edilmeye çalışılmıştır.

 

Saltanatların uygulamalarını da gelenek bilip, kutsayan gelenekçi toplumlar; bu uygulamaları içselleştirip, akletmeden, sorgulamadan benimsemişler ve gelecek nesillere benimsetmişlerdir. Batılla yoğurdukları geleneğe, haktan küçük motifler karıştırarak meşruiyet vermişler ve kitleleri hakta olduklarına inandırmışlardır.

        

Günümüz Türkiye coğrafyasına geldiğimizde yaygın olan mezhebin Hanefilik olduğunu görürüz. Bunun nedeni de Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının Hanefi mezhebini tercih etmeleri ve tebalarına bunu kabul ettirmeleridir. Onlardan sonra gelen kuşaklarda düşünmeden, sorgulamadan taklidi olarak bu mezhebi hak kabul edip içselleştirmeleridir. Atalarını üzerinde buldukları mezhebi   incelemeden, analiz etmeden benimsemişlerdir. Daha sonrada bu mezhebin tek hak olduğu taassubuna düşüp diğer mezhepleri batıl ilan etmişlerdir.

 

Selçuklu ve Osmanlı sultanları hasbelkader İmamiyye, Mutezile yada Harici olmuş olsalardı, şu an geleneğin evlatları olan toplumlar bu mezheplere mensup olmakla övünüp, Hanefiliğin batıl olduğunu anlatmakla meşgul olacaklardı. Bu sürece batılın gelenekleşmesi, geleneğinde dinselleşmesi diyebiliriz. Bu bakış açısının vahyin penceresinden olmadığı ve bu yolunda insanı dalalete götüreceği açıktır. Rabbimiz yüce kitabında onlarca yerde düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?  Fıkhetmez  misiniz? Tefekkür etmez misiniz? der. İman araştırma, akletme,  düşünce, ilim ve marifet sonucu gelen tercihtir. Şuurlu bir mümine yakışan da bu tahkik-i imandır.

 

Görüldüğü gibi indirilmiş din olan Öz Muhammedi (saa) vahiy İslamı'nın  karşısına, uydurulmuş din olan gelenek oturtulmuştur. İnsanlığın büyük çoğunluğunu da bu gelenekçi yapı kontrolü altına alarak dalalet çukurlarına sürüklemiştir. Biz şuurlu müminlere düşen Öz Muhammedi (sav) İslam'ı Kur an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt'inden öğrenip tahkik-i imana sahip olmak.

 

Hakikatin tek ölçüsü olarak bu iki kaynaktan şaşmamak. Bunu yaşamın merkezine oturtarak Allah'a (cc) yakınlaşmak ve insan-ı kamil olmaktır. Bireysel ve toplumsal tekamüllerde İlahi hedeflerden sapmamalı, dünya-ahiret mutluluğuna ulaşmalıyız. Bu da ancak Allah'a (cc) kul olup özgüleşmekle mümkündür; dinselleşmiş gelenekle değil. Kur'an ve Ehl-i Beyt'ten alarak ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı.

 

İltimas-ı Du'a…

 

Bayram  TOPBAŞ

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !