22 Kasım 2019 Cuma Saat:
02:50
02-11-2019
  

Guluv Konusu ve İmamların Tutumu

Allah’tan sakının, Allah’ı ve Resulünü tazim edin/yücelikle anın. Hiç kimseyi Resulullah’tan üstün görmeyin; zira Yüce Allah onu üstün kılmıştır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Şunu iyi bilmemiz gerekir ki Ehlibeyt İmamları (a.s) muhaliflerine, inkârcılarına ve düşmanlarına gösterdikleri tepkiden çok daha sert ve şiddetli bir tepkiyi gulüv konusunda ortaya koymuştur. Her ne kadar Nasibiler ile Gulat kâfirlerden sayılma, Yahudiler, Nasara ve Mecusilerden daha habis olma konusunda ortak olsalar da ancak imamlardan inkâr, kötüleme ve lanetleme noktasında en şiddetli ifadeler Gulat hakkında gelmiş, onlardan sakındırma hususunda daha çok vurguda bulunmuşlardır. Onların Gulat’a gösterdikleri şiddetli tepkiler hakkında rivayet edilenler Nasibilere gösterdikleri tepkilerle mukayese edilmeyecek kadar fazladır. Dolayısıyla bu meyanda muhalifler söze bile gelmez. Muhalifler, Allah’ın Ehlibeyt’e vermiş olduğu makamı onlara vermeyen ve onları birazcık faziletle sıradan âlimler ve müminler derecesine indiren kimselerdir. Ancak onların sahip oldukları faziletin, diğerlerine tercih edilmelerini gerekli kılmadığını düşünürler.

 

Nitekim bunu Ehlisünnet’te görmekteyiz. Onlar din ilminde fıkhi olarak Ebu Hanife, Şafii, Malik ve İbni Hanbel’i Resulullah’ın Ehlibeyt’ine tercih etmişlerdir. Ehlisünnet bu dört imamın vasıtasız veya vasıta ile İmam Sadık (a.s) ve İmam Bakır’ın (a.s) öğrencileri olduklarını itiraf ettiği halde onlara uymuştur. Diğer ilimlerde de onlardan başkasını onların önüne geçirmişlerdir. Aynı şekilde hilafet konusunda da Tim ve Adiy kabilesini, Ümeyye oğullarını ve Abbasileri onların önüne geçirmişlerdir. Oysaki Peygamberimizden gelmiş olan açık nasta o Hazret iki değerli emanet bıraktığını, bunlardan birinin Allah’ın kitabı, diğerininse itreti olarak nitelediği Ehlibeyt’i olduğu, bunların (Kevser) havuzunun başında Peygamber’e kavuşacağı güne kadar asla birbirinden ayrılmayacağı beyanı vardır. Bununla birlikte Peygamber Ehlibeyt’inden muhalifler hakkında müsamaha, tolerans, işi kolaya alma, onlarla ilişki kurma, toplumlarına ve cemaatlerine katılma, cenaze merasimlerine iştirak etme, hastalarını ziyaret etme ve onlarla kardeşçe geçinmeyi vurgulayıcı tavsiyeler görmekteyiz. Aksine nasibiler ve Gulat hakkında; lanetleyici, aşağılayıcı, şerlerine, bozgunculuklarına ve tehlikelerine karşı uzak durmayı vurgulayıcı ifadeler görüyoruz. O halde bizim de Gulat karşısında Peygamber Ehlibeyt’inin duruş tarzını sergilememiz, onların durduğu yerde durmamız gerekir. Böylece onların İslam dünyasında bugün ortaya attıkları birtakım vesveselerine kanmamış oluruz. Şimdi hadis kaynaklarımızda konuyla ilgili zikredilmiş olan bazı rivayetleri getiriyoruz:

 

Keşşi Rical kitabında Sad’dan, Tayalisi’den, İbn-i Ebi Neciran’dan, İbn-i Sinan’dan şöyle rivayet etmiştir:

 

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Biz Ehlibeyt sadık (doğru sözlü) insanlar olmakla birlikte hiçbir zaman aleyhimizde konuşan ve yalanıyla halk nezdinde doğruluğumuzun düşmesine sebep olan bir yalancıdan ayrı olmamışız. Resulullah insanların en doğru konuşanı idi ve Müseyleme onun aleyhinde yalan konuşuyordu. Emiru’l-Muminin, Allah’ın Resulullah’tan sonra yarattığı en doğru sözlü kişi idi. Onun aleyhinde konuşan ve hakkındaki iftiralarıyla doğruluğunu yalanlamak için çalışan kişi Abdullah b. Sebe idi. Allah ona lanet etsin. Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali (a.s) Muhtar belasıyla karşılaştı.[1]İmam Sadık (a.s) daha sonra Haris Şami ve Benan’dan söz ederek şöyle buyurdu: Bu ikisi, Ali b. Hüseyin’in (a.s) aleyhinde yalan konuşuyordu. İmam daha sonra Muğayre b. Said, Buzey’a, Es-Sera, Ebu Hattab, Muammer, Beşşar Eş-Şuayri, Hamza Tirmizi[2]ve Said El-Hindi’nin isimlerini zikredip şöyle buyurdu: Allah bunlara lanet etsin. Biz hiçbir zaman aleyhimizde konuşan bir yalancıdan veya aciz görüşlü birinden ayrı olmamışız. Allah bütün yalancıların zahmetine karşı bize yetsin ve onlara demirin sıcaklığını tattırsın.”[3]

 

Keşşi, Rical’inde Muhammed b. Gavleveyh’den, Sad’dan, Muhammed b. İsa’dan ve Yunus’tan şöyle rivayet etmiştir:

 

 “Teyyare[4]ehlinden bir kişinin Ebul Hasan Rıza’ya (a.s) Yunus b. Zebyan’dan söz ettiğini ve onun şöyle demiş olduğunu duydum: Ben bazı geceler tavaf halinde olduğum sırada ansızın başımın üzerinden şu nidayı duydum: “Ey Yunus! Kuşkusuz ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. O halde bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” Başımı kaldırdığımda ansızın Ebul Hasan’ı (İmam Rıza’yı)[5]gördüm. İmam Rıza bunu duyunca çok öfkelendi; öyle ki yerinde duramadı ve o adama şunu söyledi: Yanımdan çık dışarı (defol); Allah sana ve bu hikâyeyi sana anlatana lanet etsin. Allah Yunus b. Zebyan’a da lanet etsin; ardından bin lanetin geldiği bin lanetle lanet etsin ona… öyle lanet ki her biri seni cehennemin dibine ulaştırsın. Ben şahitlik ederim ki onu çağıran sadece şeytandı. Şunu bil ki Yunus, Ebu’l-Hattab ile birlikte azabın en şiddetlisindedir. O ikisinin ashabı da bu şeytana varıncaya kadar Firavun ve Firavun hanedanıyla birlikte en şiddetli azaptadır. Ben (onun hakkındaki) bu haberi babamdan (a.s) duydum. Yunus rivayetin devamında şöyle diyor:

 

Tam o sırada adam İmam’ın yanından kalktı ve kapıya doğru on adım atmıştı ki sara krizine girdi ve kusarak geriye doğru baygın halde yere yığıldı. Cenazesini dışarı çıkardıkları sırada Ebul Hasan (a.s) şöyle buyurdu:

 

Bir melek elinde demirden bir sopa ile ona geldi. Kafasına öyle bir darbe indirdi ki o darbenin etkisiyle mesanesi tersine döndü ve bitkin halde kusarak yere yığıldı. Allah onun ruhunu çabucak cehenneme gönderdi ve hikâyesini anlattığı arkadaşına – Yunus b. Zebyan’a – kavuşturdu, kendisine görünen şeytanı gördü.”[6]

 

Şeyh Saduk (r.a), Hemdani’den, Ali’den, babasından ve Herevi’den şöyle rivayet etmiştir:

 

 “İmam Rıza’ya (a.s) dedim ki: Ey Resulullah’ın evladı! İnsanların sizden naklettiği bir şey var… İmam: Nedir o? diye sordu. Dedim: Diyorlar ki; insanların sizin kullarınız olduğunu iddia ediyormuşsunuz! Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu:

 

Allah’ım! Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, ey gizliyi ve aşikârı bilen! Asla böyle bir söz söylemediğime sen şahitsin. Babalarımdan hiçbirinin bunu söylediğini de asla duymadım. Sen bu ümmet nezdinde bize yapılan zulümleri bilensin; bu da onlardandır.

 

İmam daha sonra bana dönerek şöyle buyurdu:

 

Ey Abdusselam! Eğer insanların hepsi – bizden naklettiklerine göre – bizim kullarımızsa o halde biz kime satış yapacağız?[7]Dedim: Doğru buyurdunuz ey Resulullah’ın evladı. Sonra şöyle buyurdu: Ey Abdusselam! Yoksa sen de başkaları gibi Allah’ın bizim için vacip kılmış olduğu velayeti inkâr ediyorsun? Dedim: Allah’a sığınırım. Aksine ben, sizin velayetinizi ikrar ediyorum.”[8]

 

Kurbu’l-Esnad kitabında Teyalisi Fuzeyl b. Osman’dan şöyle rivayet etmiştir:

 

İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: Allah’tan sakının, Allah’ı ve Resulünü tazim edin/yücelikle anın. Hiç kimseyi Resulullah’tan (s.a.a) üstün görmeyin; zira Yüce Allah onu üstün kılmıştır. Peygamberinizin Ehlibeyt'ini orta yollu bir sevgiyle sevin; gulüv etmeyin ve ayrılığa düşmeyin. Bizim söylemediğimiz bir şeyi söylemeyin. Eğer siz bir şey söylerseniz ve biz bir şey söylersek siz de öleceksiniz biz de öleceğiz. Sonra Allah sizi de bizi de diriltecektir. O zaman biz de siz de Allah’ın istediği yerde olacağız.[9]

 

 

 


[1]     Değerli okuyucu şunu bilmelisin ki! Birçok işte ve olayda olduğu gibi Muhtar hakkında nakledilen haber ve rivayetler arasında da çelişki ve tutarsızlıklar bulunmaktadır. Bu durum seni endişelendirmesin. Bilakis tamamı üzerinde iyice düşün ve ardından hakka ve Rabbinin rızasına en yakın olanı seç. Dolayısıyla Muhtar hususunda hakikatin aydınlanması için Allah’tan yardım dileyerek şöyle diyoruz:

Eğer herhangi bir olay ya da konu ile ilgili çelişkili haberler nakledilmişse, bu durumda ilk yapacağımız şey, hangisinin senet açısından daha güvenilir olduğunu anlamak için o ikisinin senedine bakmak olacaktır. Ardından ise senet bakımından güçlü olanı alır ve zayıf olanı ise bırakırız.

Eğer o ikisi senet bakımında eşit durumdalarsa ve birinin diğerine üstünlüğü yoksa bu durumda onların içeriğine bakar ve onları Kur’an’a sunarız. Ardından onlardan Kur’an ile mutabık olanı alır ve ötekini reddederiz.

Ancak Kur’an’da, içeriği çelişkili olan bu bilgileri sunabileceğimiz bir şey bulamadığımız takdirde ise bu iki çelişkili haberin içeriğini, rivayetlerde belirtildiği üzere Ehlisünnet’ten gelen haberlerle karşılaştırırız. Böylece bunlardan o haberlere muhalif olan kabul edilir ve muvafık olan ise reddedilir.

Çünkü rivayetlerde de geçtiği üzere doğru olan görüş, Ehlisünnetin görüşüne muhalif olandır. Ancak bu, onlara karşı inatçılık veya düşmanlıktan dolayı değil de, bilakis onların İmamlarımızın aksine bir tutum sergilemelerinden dolayıdır. İşte bu nedenle onların fetvaları, doğru hükmün onların görüşünün aksi olduğuna bir delildir. Diğer taraftan içtihat, ilahi hükmü elde etmek için yapılan bir girişimdir. Nitekim (Ehlisünnet’in görüşünün aksi yönündeki görüşe tabi olma hususunda elde ettiğimiz delil gibi, şeriatte geçen ve şeriatın onayladığı) itibarlı deliller, doğru hükmün elde edilmesi için bir yol ve delildir ve bu kural göre onların görüşlerine muhalif olan görüş, hâkimin bu olayın ve haberin gerçekleştiği zamandaki tutumuna uygun görüştür.

Yine yukarıdakiler ilaveten şunu da söylemek mümkündür: Onlardan içeriği akla, fıtrata, adalete ve genelin yararına daha yakın olan kabul eder ve onlara tamamen uzak olanı ise reddederiz. Aynı şekilde şeriatin ruhuna ve hedeflerine yakın olanı kabul eder ve ötekini reddederiz.

Aynı şekilde gelen rivayet ve haberin anlam ve içeriğini daha iyi anlamak için üzerinde dikkatlice düşünür ve tarihi olaylara sunarız. Çünkü tarihsel olaylar, gerçekleştiği zaman itibariyle hadis ve haberlerdeki sır perdesinin kalkmasında önemli bir etkendir.

Bu yaptığımız açıklamalar ışığında konumuza şöyle devam ediyoruz:

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki; Muhtar’ı onaylama veya reddetme hususunda aktarılan bilgiler birbirleriyle çelişmektedir. Ancak onu onaylayan haberler, onu reddeden ve karalayan haberlere nispeten çok daha güçlüdür. Örneğin Allame Meclisi’nin Biharu’l-Envar: c. 45’te getirdiği ve Muhammed b. Cafer b. Nema’nın Şerhi’s Sar kitabında naklettiği bir hadiste İmam Bâkır’ın (a.s) şöyle buyurduğu naklediyor: “Muhtar’a küfür etmeyin. Çünkü o, bizi öldürenleri öldürdü, dökülen kanımızın intikamını aldı, dullarımızı evlendirdi ve geçim sıkıntısı çektiğimiz zamanda bize maddi yardımda bulundu.

Yine onda şöyle geçmektedir: İmam Bâkır’ın (a.s) yanına, içlerinde Abdullah b. Şerik’in de olduğu bir grup geldi. O şöyle diyor: Onun karşısında oturdum. O esnada Kufeli yaşlı bir adam içeri girerek (İmam’ın as) elini öpmek istedi ama (İmam as.) izin vermedi ve: Sen kimsin? dedi.

Yaşlı adam: Ben, Ebi Ubeyde’nin oğlu olan Muhtar Sakafi’nin oğlu Ebu Hakem’im, dedi. İmam (a.s) elini öpmesine izin vermemesinin ardından ondan uzakta olmasına rağmen el işaretiyle onu çağırdı ve o (İmam’ın a.s) yakınına oturtarak şöyle dedi: “Allah işlerini düzeltsin! İnsanlar babam hakkında çok şeyler söylüyorlar. Fakat Allah’a yemin ederim ki bu konuda sen ne dersen doğrusu odur.

İmam (a.s): “Neler söylüyorlar?”

Yaşlı adam: Çok yalancı olduğunu söylüyorlar. Bana ne emrederseniz şüphesiz onu kabul edeceğim.

İmam (a.s): “Subhanallah! Babam bana, annemin mihirini Muhtar’ın gönderdiği mallardan verdiğini bildirdi. Acaba bizim evlerimizin yapan, katillerimizi öldüren ve intikamımızı alan o değil miydi? Allah babana rahmet etsin (ve bu sözü üç kez tekrar ettikten sonra şöyle ekledi:) O haklarımızın tamamını aldı.”

Allame Meclisi Biharu’l-Envar: c. 45’te kendi senediyle İbn-i Nema’nın (r.a) Şerhi’l-Sar kitabından şöyle nakletmektedir: Muhtar İbn-i Hanefiyye’den izin talep edip adamlarından bir grubu ona gönderdiğinde, Muhammed b. Hanefiyye şöyle dedi: Kalkın birlikte benim ve sizin imamınız olan Ali b. Hüseyin’e (a.s) gidelim.

Onun yanına geldiklerinde İbn-i Hanefiyye onların ne için geldiklerini anlattı. Ardından İmam Ali b. Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu: “Ey amca! Eğer bir zenci köle dahi, biz Ehlibeyt’in tarafını tutmak adına harekete geçse, insanların ona destek olmaları farz olur. Ben bu konu hususunda sana yetki veriyorum, nasıl istersen öyle yap.”

Oradan çıkarken kendi aralarında şöyle söylüyorlardı: Zeynulabidin (a.s) ve Muhammed b. Hanefiyye bize izin verdi.

Değerli okuyucu şunu bilmelisin ki; Muhtar’ı teyit edip onaylayan rivayetler sayı bakımından oldukça fazla ve senet bakımından da oldukça güçlüdürler. Diğer taraftan bu rivayetlerde yer alan kanıtlar, onu reddeden ve yeren rivayetlerde bulunmadığından bu rivayetlerin onu reddeden rivayetlere önceliği vardır. İkinci olarak ise kitapta naklettiğimiz İmam Sadık’a (a.s) nisbet verilen “Eba Abdullah (İmam Hüseyin) (a.s) Muhtar ile imtihan edildi” rivayeti gibi Muhtar’ı yeren rivayetleri tarihsel olaylar onaylamamaktadır. Çünkü birisiyle imtihan edilme hususu, Peygamber efendimizin (s.a.a), kendisinin zamanın ayaklanan, peygambere (s.a.a) karşı gelip eziyet eden ve insanları kendine davet eden Museyleme ile imtihan edilmesi veya İmam Ali’nin (a.s), kendisine karşı gelip insanları onun ilahlığına davet eden ve sonunda da ümmetin arasında fesat çıkarmasından korkularak öldürülen Abdullah b. Seba ile imtihan edilmesi hususu için geçerlidir.

Aynı şekilde bu durum, İmam Sadık’ın (a.s), İmam’ın (a.s) ilah olduğunu ve kendisinin de onun peygamberi olduğunu iddia ederek Ehlibeyt mezhebini bozmaya çalışan Ebi Hattab ve taraftarları ile imtihan edilmesi için de geçerlidir. O, İmam’a (a.s) itaat etmiyor ve ona şiddetli bir şekilde eziyet ediyordu. Sonunda İmam (a.s) onun hakkında beddua ederek Allah’tan ona kılıcın sıcaklığını tattırmasını istedi ve böylece olması gereken oldu.

Fakat tarih, İmam Hüseyin’in (a.s) Muhtar ile imtihan edildiğine şahitlik etmemektedir. Bilakis Muhtar (Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun), insanları ona davet ederken onun rab ya da peygamber olduğunu iddia etmiyordu. Aksine itaati farz olan bir imam olduğu için insanları ona davet ediyordu. Kendi canıma yemin ederim ki! İmam Hüseyin kıyam ettiğinde eğer Muhtar zindanda olmasaydı kesinlikle Muhtar ve ailesi onun yanında şehit olacaktı. İmam Hüseyin (a.s) şehit edildikten sonra Muhtar kıyam etti. İmam’ın kanını talep edip katillerini öldürdü ve ailesinden tehlikeyi uzaklaştırdıktan sonra onların sevgisi üzere ve Allah Resulünün (s.a.a) ehlibeytini savunma yolunda şehit oldu.

Buna durumda İmam Hüseyin’in (a.s) onunla imtihan edildiği sözünün bir değeri olur mu? Anlaşılan o ki rivayette geçen bölüm üzerinde Ümeyye oğulları (Allah’ın laneti üzerlerine olsun) tarafından oynama yapılmış ve rivayetin içerisine yerleştirilmiştir.

Üçüncü olarak ise Muhtar’ı yeren haberler, Ümeyye oğullarının ve uşaklarının işleri ve hedefleri ile uyumludur. Çünkü Muhtar onlara kılıcın tadını tattırmış, rahatlarını bozmuş, şeytan vasıflı asilerini öldürmüş, ateşi üstlerine yıkmış ve uykuyu gözlerine haram etmiştir. Dolayısıyla Zübeyir hanedanının vesilesiyle ondan kurtulduklarında, onu karalamak, iftira etmek, zulüm nispeti vermek, kaba ve cani olduğunu yaymak için Müslümanların mallarından milyonlarını harcamışlardır. Bu nedenle Muhtar’ı onaylayan haberlerin aksine Ümeyye oğullarının hedefleriyle uyumlu olan haberlerin uydurulmuş olma şüphesi bulunmaktadır.

Bu konu, çok geniş ve kapsamlı bir konu olduğundan burada bu kadarıyla yetiniyoruz. Sonuç olarak rivayetlerde Muhtar’ı yeren bölümler, yukarıda belirttiğimiz sebeplerden dolayı kabul edilemez. Ayrıca bir rivayetin bir bölümünü kabul edip ve daha doğru olan rivayetlerle çakıştığı için bir diğer bölünü reddetmenin de bir sakıncası bulunmamaktadır. Eğer dikkatlice konuyu inceleyecek olursan Allah’ın izniyle anlarsın. Yaptıklarından dolayı Allah Muhtar’a rahmet etsin.

[2]    Bazı araştırmacılar Tirmizi yerine El-Yezidi şeklinde kaydetmiştir. Ancak Mamagani “El-Berberi” ismini seçmiştir. Nitekim Sad bi Abdullah’ın El-Makalat ve’l-Firak kitabında ve Nubahti’nin Firak’uş-Şia kitabında şöyle gelmiştir: Hamza b. Ümare El-Berberi de Kisaniye’dendi. O, Medine ahalisindendi. Onlardan ayrıldı ve kendisinin peygamber olduğunu, Muhammed b. Hanefiyye’nin de Allah olduğunu iddia etti. Ona göre Hamza imam ve peygamberdi; ona gökten yedi vesile indirilmiş ki bunlarla yeryüzünü fethetmiş ve ona malik olmuş. Medine ve Kufe halkından bir grup insan bu iddiasında ona uydu. Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. Hüseyin (İmam Bakır) onu lanetledi ve ondan beraat etti, onu tekzip etti. Şia da ondan beraat etti. Kufe halkından iri yapılı iki kişi bu görüşünde ona tabi oldu. Onlardan birine Said, diğerine ise Beyan b. Sem’an deniliyordu.

[3]    Rical’ul-Keşşi, s.196 ve 197.

[4]    Teyyare, gulüv ehli hakkında kullanılan bir ifadedir. Yani gulüvve doğru uçan kimselerdir. Bu kelimeyi Allame Meclisi Biharul Envar kitabının 25. cildinin 264. sayfasında açıklamıştır.

[5]    [Rivayette “C” harfi bırakmış ki Merhum Meclisi bundan maksadın Cebrail olduğunu söylemiş] Bazı nüshalarda ise “ansızın Cebrail’i gördüm” şeklinde

[6]    Ricalu Keşşi, s.232 ve 233; Biharul Envar, c.24, s.264.

[7]    Kul, köle demektir. Köleler alınır ve satılır. İmam şunu ifade ediyor: Eğer herkes bizim kölemiz ise o zaman köle satışı diye bir şeyin olması anlamsızdır…

[8]    Şeyh Saduk, Uyun-u Ahbari’r-Rıza, s.311; Biharul Envar, c.25, s.268, h.10.

[9]    Şeyh Saduk, Uyun-u Ahber’i-Rıza, s.311, Biharul Envar, c.25, s.268, h.10.

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter