22 Kasım 2019 Cuma Saat:
02:53
02-11-2019
  

Gulüvcunun Sözünü Dinlemek Dinden Çıkmaya Sebep Olur

İmam Sadık’a (a.s) dedim ki: Onlar diyorlar ki… İmam buyurdu: Ne diyorlar? Dedim: Diyorlar ki; sen yağmurun damlalarını, yıldızların sayısını, ağaçların yapraklarını, denizdeki suyun ölçüsünü ve toprağın adedini biliyorsun. Bunun üzerine İmam elini göğe kaldırıp şöyle dedi: Subhanallah, subhanallah! Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunları ancak Allah bilir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Üstad Cafer Yusufî Heştrudî

 

 

Şeyh Saduk Muhammed b. Ali b. Babaveyh Kummi, El-Hısal kitabında kendi isnadıyla İmam Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet etmiştir:

 

“Kişinin imandan çıkmaya en yakın olduğu durum, bir gulüvcunun yanında oturup onun sözünü dinlemesi ve anlattığını tasdik etmesidir. Zira babam bana babasından, o da dedesinden Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletti: Ümmetimden iki grubun İslam’da nasibi yoktur: Gulat ve Kaderiye.”[1]

 

Şeyh Saduk yine kendi isnadıyla İmam Sadık’tan (a.s) Yüce Allah’ın şu sözü hakkında şöyle rivayet etmiştir:

 

“Şeytanların kime indiğini size bildireyim mi? Her günahkâr yalan uydurucuya inerler.”[2]

 

İmam Sadık (a.s) buyurdu: Onlar yedi kişidir: Muğayre[3], Beyan[4](bazı nüshalarda Benan), Said, Hamza b. Ümare Berberi, Haris Şami, Abdullah b. Haris ve Ebu’l-Hattab.”[5]

 

Uyun-u Ahbari’r-Rızakitabında kendi isnadıyla İmam Rıza’nın (a.s) Gulat ve Müfevvize fırkasından olan Ebu Haşim’e verdiği cevapta şunu rivayet etmiştir:

 

İmam şöyle buyurdu: “Gulat kâfirdir ve Müfevvize müşriktir; onlarla oturan veya aralarına karışan veya onlarla (aynı sofrada) yiyip içen, onlarla ilişki kuran, onları evlendiren veya onlardan evlenen, emanet konusunda onlara güvenen veya onların güvendiği, onların sözünü tasdikleyen veya bir satır kelimeyle (dahi) onlara yardım eden kimse Allah’ın, Peygamber’in ve biz Ehlibeyt’in velayetinden çıkmış olur.”[6]

 

Allame Meclisi Biharul Envar kitabında kendi isnadıyla Yüce Allah’ın “Gazaba uğramış ve sapkın olanların yoluna değil” sözü hakkında şu hadisi rivayet etmiştir:

 

Emiru’l-Muminin (a.s) şöyle buyurdu: “Yüce Allah kullarına, ondan kendilerine nimet verilmiş olanların yolunu istemelerini emretmiştir. Nimete mazhar olanlar ise peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerdir. Gazaba uğramış olanların yolundan ise Allah’a sığınmalarını istemiştir. Onlar, haklarında Allah’ın: “De ki: “Allah katında mükâfatı bundan daha kötü olanları size bildireyim mi? Allah’ın lanetlediği, gazabına uğrattığı… kimselerdir.”[7]buyurduğu Yahudilerdir.

 

Sapkınların yolundan da Allah’a sığınmalarını istemiştir. Onlar haklarında Allah’ın şu sözü olan Hıristiyanlardır:

 

De ki: “Ey kitap ehli! Haksız yere dininizde aşırı gitmeyin. Önceden sapmış olan, birçoklarını da saptıran ve doğru yoldan çıkmış olan bir topluluğun isteklerine uymayın.”[8]

 

İmam Rıza (a.s) buyurdu: Kim Emiru’l-Muminin’i (a.s) ubudiyetin/kulluğun ötesine geçirirse gazaba uğramış ve sapkın kimselerden olur.

 

Daha sonra adam ona doğru ayağa kalkıp şöyle dedi: Ey Resulullah’ın evladı! Bize Rabbini anlat. Çünkü bizim kabul ettiğimiz kimseler hakkımızda ihtilafa düştüler. Bunun üzerine İmam Rıza (a.s) ona cevap verdi ve Yüce Allah’ı en güzel vasfı ile anlattı, onu yüceltti ve şanına yakışmayan özelliklerden tenzih etti. Meclisi bunun bir kısmını Bihar’dagetirmiştir.

 

Bunun üzerine adam şöyle dedi: Babam ve annem sana feda olsun ey Resulullah’ın evladı! Benimle birlikte sizin velayetinizi kabullenmiş olan bazı kimseler tüm bunları Ali’nin özellikleri sanmakta ve onun âlemlerin rabbi olduğuna inanmaktadır.

 

İmam Rıza (a.s) bu sözü duyunca bedeni titredi ve vücudundan terler akmaya başladı. Ardından şöyle buyurdu:

 

Allah münezzehtir, Allah münezzehtir. Allah, zalimlerin ve kâfirlerin söylediklerinden üstün ve yücedir. Acaba Ali de diğer yiyen ve içenler gibi yiyip içmiyor muydu? Evlenenler gibi evlenmiyor muydu? Konuşanlar gibi konuşmuyor muydu? Bununla birlikte o, Allah’ın huzurunda zelil bir halde huzu ile namaz kılardı, tüm kalbiyle ona yönelirdi. Acaba böyle özellikleri olan biri ilah olabilir mi? Eğer o ilah olursa sizden ilah olmayan tek kişi dahi kalmaz; çünkü insanların hepsi sahibinde hadis olan/ortaya çıkan bu özelliklerde onunla ortaktır.

 

Adam dedi: Ey Resulullah’ın oğlu! Onlar zannediyorlar ki Ali kendisinden Allah’tan başkasının güç yetiremeyeceği birtakım mucizeler göstermektedir; bu da onun ilah olduğuna delildir. Onların karşısında hadis ve aciz varlıkların sıfatlarıyla zahir olduğunda ise bu onların aklını karıştırdı; böylece onları imtihan etti ki onu tanısınlar ve ona olan inançları kendi iradeleriyle gerçekleşsin.

 

Bunun üzerine İmam Rıza şöyle buyurdu:

 

Onarın zaten ilk hatası bunu tersinden görmekten vazgeçmeyişleridir[9]. Ondan ihtiyaç ve acizlik zahir olduğunda şuna delalet eder: Söz konusu mucizeler, zayıflarla muhtaçların kendisiyle ortak olduğu sıfatlara sahip birinin kendi işi değildir. Demek ki ondan zahir olan mucizeler yaratılmışlara benzemeyen bir kudret sahibinin işidir, hadis ve muhtaç olan, zaafında zayıflarla ortak olan birinin işi değil.

 

İmam Rıza (a.s) sözlerini şöyle sürdürdü:

 

Onlar sapkınlığa düşmüş kâfir bir güruhtur; ancak içlerindeki cehaletleri ölçüsünde nasiplenmişler; kendilerine şiddetle hayranlık duymuşlar ve nefislerindeki şeyi çok büyütmüşlerdir. Onlar fasit görüşlerini tek görüş olarak öne çıkardılar, kendilerini vacip yola ulaştırmayan akıllarına yetindiler. Öyle ki Allah’ın değerini küçümsediler, onun emrini küçük saydılar, makamının azametini basit gördüler. Çünkü onu kendi zatıyla kudret sahibi olup gücünü herhangi birinden almamış ve mutlak zengin olup hiç kimseden faydalanmamış olarak görmediler. Oysaki o dilediğini fakir kılar, dilediğini zenginleştirir, dilediği güç sahibini gücünün ardından aciz bırakır ve dilediği zengini zenginliğinin ardından fakirleştirir.

 

İmam daha sonra bir kralı misal getirdi. O kral memurlarından birine diğerlerinden ayırt edilmesi için birtakım dereceler ve makamlar vermiş. Kral bu memurunu bir topluma gönderiyor. Fakat o toplum kralın vermiş olduğu bu derece ve makamları dikkate alarak o memuru kral olarak karşılıyor; krala göstermeleri gereken tevazu ve ikramı ona gösteriyorlar. Öyle ki kralı ve ona saygıyı tamamen bırakıyorlar; ona göstermeleri gereken hak ettiği hürmeti göstermiyorlar. Burada kralın, kendi memleketinde kendisiyle kulunu eşit görerek ona ihanet ve saygısızlık edip hakkıyla kendisine tazimde bulunmayan bu topluma öfkelenmek, onların tümünü hapsetmek ve sürekli onlara işkence edecek birini başlarına musallat etmek hakkıdır.

 

İmam daha sonra şöyle buyurdu:

 

Aynı şekilde bu topluluk da Yüce Allah’ın – faziletini ortaya koymak ve hüccetini ikame etmek üzere – üstün kıldığı Emiru’l-Muminin’i (a.s) bir kul olarak karşılarında gördüklerinde yaratıcıları onların nezdinde Ali gibi bir kulu olmayacak kadar küçüldü; Ali’yi de bir rabbi olmayacak ölçüde büyüttüler ve ona kendisine ait olmayan ismi verdiler. Bunun üzerine o, takipçileri ve Şiîleri bu topluluğu böyle bir inançtan men ederek şöyle dediler:

 

Ey cemaat! Ali ve evlatları Allah’ın saygın kullarıdır, yaratılmışlar ve tedbir olunmaktadırlar. Onlar ancak âlemlerin Rabbi Allah’ın kendilerine vermiş olduğu güç ölçüsünde bir şeye güç yetirirler. Ancak Allah’ın malik kıldığı şeye malik olabilirler; Allah’ın verdiği güç ve takat olmazsa ne ölüme, ne hayata, ne diriltmeye, ne kapatmaya, ne açmaya, ne bir harekete, ne de bir sükûna kâdir olmazlar. Onların rabbi ve yaratıcısı, hadis olan varlıkların özelliklerinden yüce ve sınırlı mahlûkların niteliklerinden üstündür. Allah’ı bırakıp da onları veya onlardan birini rab edinen kimse kâfirlerdendir ve kesinlikle doğru yoldan sapmıştır.

 

Nihayetinde dik başlılık ederek azgınlıkları içinde bocalamaya devam eden, sonunda arzuları boşa çıkmış, istekleri hüsrana uğramış ve acı verici bir azapta kalmış bir topluluk dışında herkes böyle bir inançtan kaçınmıştır.”[10]

 

Değerli okuyucu! Gördüğün gibi İmam Rıza (a.s) kelamında en ufak bir sapkınlık ve iphama yer vermeden vasat yol olan doğru yolu açıklıyor. İmam mucize ve kerametleri kabul ederken sonuna kadar kulluk ve ubudiyette ısrar ediyor; imamlardan birine ilahlık isnadında bulunan kimseyi ise açık bir ifadeyle ve çekinmeden lanetliyor ve kâfir olduğunu beyan ediyor. Bu hadiste evliyalar hakkında gulüv ve taksirin nefyine dair doğru yolu gösterecek aydınlatıcı açıklamanın mevcut olduğunu kavrayabilirsin.

 

Şeyh Müfid Emalikitabında Hüseyin b. Hamza Alevi’den, Muhammed Himyeri’den, babasından, İbn-i İsa’dan, Muruk b. Ubeyd’den, Muhammed b. Zeyd Taberi’den şöyle rivayet etmiştir:

 

“Ben Horasan’da Ali b. Musa Er-Rıza’nın (a.s) yanı başında ayakta durmuştum. Onun huzurunda aralarında İshak b. Abbas b. Musa’nın da bulunduğu Haşim oğullarından bir grup vardı. İmam ona hitaben şöyle buyurdu:

 

Ey İshak! Bana ulaşan bilgiye göre sizler “insanların bizim kullarımız olduğunu” söylüyormuşsunuz. Hayır, Resulullah’a olan yakınlığıma andolsun ki ben asla böyle bir söz söylemedim; babalarımın hiçbirinden bunu duymadım, onlardan birinin böyle bir şey söylemiş olduğu haberi de bana ulaşmadı. Ancak biz şunu diyoruz: İnsanlar itaatte bizim kullarımız ve dinde dostlarımızdır. Burada hazır olanlar (bu sözü) bulunmayanlara ulaştırsın.”[11]

 

Ebu Amr Keşşi, kendi ricalinde kendi isnadıyla İmran’dan şöyle rivayet etmiştir:

 

İmran diyor ki: İmam Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini duydum:

 

“Allah Ebul-Hattab’a lanet etsin. Allah onunla birlikte öldürülenlere lanet etsin. Allah onlardan geriye kalana lanet etsin. Allah kalbinde onlara merhamet besleyen kimseye lanet etsin.”[12]

 

Keşşi yine kendi isnadıyla Hennan b. Sudeyr’den şöyle nakletmiştir:

 

“Yüz otuz sekizinci yıldı. Ben İmam Sadık’ın (a.s) yanında oturmuştum. Muyesser de o Hazretin yanındaydı. Muyesser Beyya Ez-Zatti şöyle dedi: Canım sana feda olsun! Bir grup insan beni çok şaşırtıyor; onlar bizimle birlikte buraya geliyorlardı. Ama şimdi izleri kaybolup gitmiş ve hiçbir etkileri kalmamış.

 

İmam: Onlar kim? diye sorunca dedim: Ebu’l-Hattab ve arkadaşları. Arkaya doğru yaslanmış olan İmam bu sözü duyunca hemen irkilip oturdu ve parmağını göğe doğru kaldırarak şöyle dedi: Allah’ın laneti Ebu’l-Hattab’ın üzerine olsun, tüm melekler ve insanların laneti ona olsun. Allah’a şahitlik ettiğim gibi onun kâfir, fâsık ve müşrik olduğuna şahitlik ederim; o sabah akşam azabın en şiddetlisinde Firavun’la birliktedir. İmam daha sonra şöyle buyurdu: Allah’a yemin olsun ki onunla birlikte ateşe girecek cesetlere karşı kendimi (vaktimi) değerli görürüm. (Yani akıbeti cehennem ateşi olacak bu toplulukla oturup kalkmam, onlarla zaman geçirmem).”[13]

 

Yine kendi isnadıyla Hammad b. Osman’dan, Zürare’den şöyle nakletmiştir:

 

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Bana Hamza’dan haber ver! (Gulat’tan biri olan Hamza b. Ümare Berberi) Zannınca babam ona gelmiş, öyle mi? Dedim: Evet. İmam buyurdu: Allah’a yemin olsun ki yalan söylemiştir; ona gelen, Mütekevvin’den başkası değil. İblis ona Mütekevvin isminde bir şeytanı musallat kılmış; o insanlara istediği surette gelir – isterse büyük surette isterse küçük surette gelebilir. – Allah’a yemin olsun ki babamın (a.s) suretinde asla gelemez.”[14]

 

Bir başka rivayette kendi isnadıyla İmam Sadık’tan (a.s) şöyle nakletmiştir:

 

“Allah’a yemin olsun ki İblis şehrin ya da mescidin duvarı üzerinde Ebu’l-Hattab’a göründü. Sanki onu görür gibiyim ve o şöyle diyor: Şimdi muzaffer olacaksın, şimdi muzaffer olacaksın.”[15]

 

Yani Ebu’l-Hattab’ın son anlarına kadar şeytan onu teşvik ve tahrikte bulunmuş, böylece tövbe etmesini engellemiştir. O da kâfir olarak öldürülmüştür. Allah ona ve takipçilerine lanet etsin.

 

Ebu Amr El-Keşşi rical kitabında kendi isnadıyla Eban b. Osman’dan şöyle rivayet etmiştir:

 

İmam Sadık’ın (a.s) şöyle söylediğini duydum: “Allah Abdullah b. Sebe’ye lanet etsin; zira o Emiru’l-Muminin’in (a.s) Rab olduğunu iddia etti. Oysaki –Allah’a andolsun ki – Emiru’l-Muminin (a.s) Allah’a itaat eden bir kuldu. Vay olsun aleyhimizde yalan konuşanın haline! Bir grup insan bizim hakkımızda bizim söylemediğimiz sözleri söylemektedir. Onlardan Allah’a sığınırız, onlardan Allah’a sığınırız.”[16]

 

Yine kendi isnadıyla Ebu Hamza Sumali’den şöyle rivayet etmiştir:

 

Ebu Hamza diyor ki: Ali b. Hüseyin (a.s) şöyle dedi: “Bizim aleyhimizde yalan konuşana Allah lanet etsin. Bana Abdullah b. Sebe’den söz edildiğinde bedenimdeki tüylerim diken diken oldu. Zira o çok büyük bir iddiada bulunmuş; ona ne oluyor, Allah ona lanet etsin! Allah’a yemin olsun ki Ali (a.s), Allah’ın salih bir kulu ve Resulullah’ın (s.a.a) kardeşi idi; onun ulaştığı keramet tümüyle Allah’a ve resulüne itaatin sonucudur. Resulullah (s.a.a) da hangi keramete ulaşmışsa sadece Allah’a itaatiyle ulaşmıştır.”[17]

 

Keşşi, kendi isnadıyla İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) şöyle rivayet etmiştir:

 

“Ali (a.s) Basra ehli ile savaşını tamamlayınca Zet[18]kabilesinden yetmiş kişi yanına gelerek ona selam verdi ve kendi dillerinde Hazretle konuştular. Ali (a.s) kendi dilleriyle onlara cevap verdi ve şöyle buyurdu: Ben sizin söylediğiniz gibi değilim. Ben Allah’ın kuluyum ve mahlûkum. İmam Bakır (a.s) diyor: Onlar bunu kabul etmeyip Ali’ye (a.s) şöyle dediler: Sen kesinlikle O’sun.

 

Bunun üzerine Ali (a.s) onlara şöyle dedi: Eğer söylediğiniz sözden dönmezseniz ve Yüce Allah’a tövbe etmezseniz kesinlikle sizi öldüreceğim. İmam Bakır (a.s) diyor: Fakat onlar sözlerinden dönmeye yanaşmayıp tövbe etmeyince Ali (a.s) onlar için çukurlar kazılmasını emretti. Çukurlar kazılınca aralarında delikler açtı ve ardından onları çukurlara attırdı. En baştaki çukura su doldurdu. Sonra hiç kimsenin bulunmadığı bir çukurda ateş yaktırdı. Böylece onlar üzerlerine gelen dumanın etkisiyle öldüler.”[19]

 

Burada biri çıkıp da “Bu insanların idam edilmesi nasıl izah edilebilir; oysaki biz Yüce Allah’ın kullarına merhametli olduğunu biliyoruz?!” diye itirazda bulunması yersizdir. Çünkü övgüye şayan izzet sahibi Allah’ın yolundan sapma ve çıkmayı engellemek, bir doktorun hastayı tedavi etmek için yaptığı ameliyata benzemektedir. Amaluyatın başarıya ulaşması bazen bedende bulunan birçok hücrenin, özellikle de hastalıklı hücrelerin imha edilmesini gerektirebilir. Adalet, tababet ve tedavi bazen acı olabilir ama bir zarurettir ve merhametle de asla çelişmez. Zira hasta hücrelere acımak hastaya zulüm olduğu gibi sapkınlığa da acımak topluma zulümdür. Mikrobu imha etmekse kesinlikle zulüm sayılmaz. Aksine onu kendi haline bırakmak ve böylece ileride birilerinin onu kapıp ölmesine geçit vermek zulümdür. İmamın onlara tövbeyi sunarak içinde bulundukları batıl düşüncelerden dönme fırsatı vermesi ise onlar için en güzel mazeret ve en güzel kurtuluş olabilirdi. Kendisini biri kurtuluş, diğeri helak olan iki yolun karşısında bulan biri, eğer helak olmayı seçmişse sadece kendisini kınamalıdır.

 

Yine kendi isnadıyla İmam Zeynelabidin’in (a.s) sahabından olan Ebu Halid’den şöyle rivayet etmiştir:

 

İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurdu:

 

“Yahudiler Uzeyr’i sevdiler; öyle ki onun hakkında söylediler söylediklerini; sonuçta ne Uzeyr onlardan oldu ne de onlar Uzeyr’den… Hıristiyanlar da İsa’yı sevdiler; öyle ki onun hakkında söylediler söylediklerini; sonuçta ne İsa onlardan oldu ne de onlar İsa’dan… Biz de bu sünnetten bir şey üzereyiz; zira Şiamızdan bir topluluk bizi sevecek; öyle ki hakkımızda Yahudilerin Uzeyr hakkında ve Hıristiyanların Meryem oğlu İsa hakkında söylediklerini söyleyecekler; sonuçta ne onlar bizden olacak ne de biz onlardan olacağız.”[20]

 

Erbili, Himyeri’nin Ed-Delailkitabından Malik Ceheni’den şöyle rivayet etmiştir:

 

“Şia sürgün edildiği ve fırkalara bölündüğü sırada biz Medine’de idik. Biz de Medine’den uzaklaşarak bir tarafa gittik. Yalnız kaldığımızda onların faziletlerini ve Şianın söylediklerini zikretmeye başladık ve öyle bir noktaya vardık ki zihnimizden rububiyet/rablik geçti. Daha hiçbir şey hissetmemiştik ki ansızın Ebu Abdullah’ı (İmam Sadık’ı) bir eşeğin üzerinde durmuş vaziyette gördük; nereden geldiğini de bilemedik. O şöyle buyurdu:

 

Ey Malik ve ey Halid! Ne zaman size rububiyet hakkında bir söz söyledim? Biz: “Şu an gelinceye kadar hiç zihnimizden geçmemişti” diye cevap verince İmam şöyle buyurdu: Şunu iyi bilin ki bizi, gece-gündüz gözeten bir rabbimiz var ve biz ona kulluk ediyoruz. Ey Malik ve ey Halid! Bizi mahlûklar olarak görün ve hakkımızda istediğinizi (fazileti) söyleyin. İmam eşeğin üzerinde olduğu halde bu sözü defalarca tekrarladı.”[21]

 

Ebu Amr El-Keşşi kendi isnadıyla şöyle rivayet etmiştir:

 

“Bir gün İmam Sadık (a.s) ashabına şöyle buyurdu: Allah Muğayre b. Said’e lanet etsin, Allah o Yahudi kadına lanet etsin ki Muğayre hep onun yanına gider, kendisinden büyü, sihirbazlık ve yalancılık öğrenirdi. Muğayre babamın (s.a) aleyhinde yalan konuştu; Allah da ondan imanı aldı. Şimdi de bir topluluk benim aleyhimde yalan konuşmuştur. Onlara ne oluyor?! Allah onlara demirin sıcaklığını tattırsın. Allah’a yemin olsun ki biz, bizi yaratan ve seçen Allah’ın kullarından başka bir şey değiliz. Kendi yanımızdan ne bir zarar ne de bir yarara gücümüz yoktur. Eğer rahmete mazhar olursak O’nun rahmetiyledir ve eğer cezalandırılırsak günahlarımızın sebebiyledir. Allah’a andolsun ki bizim Allah’a karşı bir hüccetimiz olmadığı gibi yanımızda Allah’tan bir berat da yoktur. Biz öleceğiz, kabre konulacağız, yeniden diriltileceğiz, hasrolunacağız, (ilahî divanda) durdurulacağız ve sorgulanacağız.

 

Vay onların haline! Ne oluyor onlara?! Allah lanet etsin onlara! Onlar Allah’ı incittiler ve kabrinde Resulullah’ı (s.a.a) incittiler; Emiru’l-Muminin’i, Fatıma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i, Ali b. Hüseyin’i ve Muhammed b. Ali’yi (hepsine Allah’ın salat-u selamları olsun) incittiler. İşte ben önünüzde durmaktayım; bu Resulullah’ın (s.a.a) eti ve derisidir. Diğerleri kendini güvende hissederken ben korku, endişe ve kaygı içinde yatağıma yatıyorum; yataklarında yatanların en tedirgin olanıyım; geceyi korkarak tedirgin halde uyumadan geçiriyorum; dağlarda ve ovalarda dolaşıp duruyorum. Benim hakkımda Beni Esed’in kölesi Ecde[22]Berrad Ebu’l-Hattab’ın söylediklerinden Allah’a sığınırım. Allah ona lanet etsin.

 

Vallahi eğer bizimle imtihan olsalardı ve biz onlara bunu emretseydik kabul etmemeleri gerekirdi. Bununla birlikte onlar beni korkulu ve tedirgin bir halde kendilerini Allah’a çağırdığımı, onlardan Allah’a sığındığımı görüyorlar, nasıl böyle yapıyorlar?! Sizleri şahit tutarak diyorum ki ben Resulullah’ın (s.a.a) soyundan gelen bir kişiyim; yanımda Allah’tan bir berat yoktur; eğer O’na itaat edersem bana rahmetiyle muamele eder ve eğer O’na âsi olursam şiddetli bir azapla veya azabın en şiddetlisiyle beni cezalandırır.”[23]

 

El-Keşşiricalinde kendi isnadıyla İbn-i Ebu Umeyr’den şöyle rivayet etmiştir:

 

“Arkadaşlarımızdan biri bize hadis naklederek dedi ki: Ebu Abdullah’a (İmam Sadık’a) dedim ki: Ebu Harun El-Mekfuf[24]sizin ona şöyle dediğinizi zannediyor: Eğer Kadim’i (Allah’ı) arıyorsan işte karşındadır; onu kimse idrak edemez ve eğer yaratılıp rızıklandırılan birini arıyorsan o Muhammed b. Ali’dir. İmam Sadık (a.s) bu sözü duyunca şöyle buyurdu: Benim aleyhimde yalan konuşmuştur, Allah ona lanet etsin; tek bir yaratıcı vardır, o da hiçbir ortağı bulunmayan tek olan Allah’tır. Bize ölümü tattırması Allah’a haktır; ölmeyecek tek zat ise mahlûkatın ve varlıkların yaratıcısı olan Allah’tır.”[25]

 

Yine kendi isnadıyla Ebu Abbas Begbag’dan şöyle rivayet etmiştir:

 

“İbn-i Ebu Yafur ile Mualla b. Huneys tartışıyordu. İbn-i Ebu Yafur diyordu ki: Vasiler âlimdirler, iyidirler ve takva ehli kimselerdirler. İbn-i Huneys ise şöyle diyordu: Vasiler peygamberdirler. Daha sonra İmam Sadık’ın (a.s) yanına girdiler. Henüz tartışmaları bitmemişti ki İmam Sadık (a.s) onlardan önce söze başlayarak şöyle buyurdu: Ey Abdullah! Bizim peygamberler olduğumuzu söyleyenden beriyim.”[26]

 

Mualla b. Huneys, bu sözü belki de ömrünün bir döneminde gulüv ettiği sırada söylemiştir. Çünkü biz onun Allah sevgisi yolunda, Resulullah ve Ehlibeyt muhabbeti yolunda şehit olduğunu ve İmam Sadık’ın (a.s) ona ağladığını biliyoruz. Dolayısıyla onun gulüv üzere ölmüş olduğu zannedilmemelidir. Zira o, Allah’ın en halis dostlarından ve Ehlibeyt Şialarındandı.

 

Başka bir rivayette kendi isnadıyla Muaviye b. Ammar’ın şöyle dediğini nakletmiştir:

 

“Bana Ebu’l-Hattab hakkında birtakım sözler ulaştı. Bunun üzerine İmam Sadık’ın (a.s) yanına gittim. Ben İmamın yanında iken Ebu’l-Hattab da içeri girdi. Ben mecliste onunla birlikte yalnız kalıncaya kadar bekledim. Sonra İmam Sadık’a dedim ki: Ebu’l-Hattab sizden şu sözleri rivayet etti. İmam buyurdu: Yalan konuşmuş. Ben daha sonra ondan duyduğum ve reddettiğimiz sözlerini tek tek İmama nakletmeye ve aslını sormaya başladım. Her defasında İmam “yalan söylemiş” diyordu. Ebu’l-Hattab yerinden sıçradı ve eliyle İmamın sakalına vurdu. Ben de eline vurarak: “Çek elini onun sakalından!” dedim. Bunun üzerine Ebu’l-Hattab: Ey Ebu’l-Kasım, kalkmıyor musun? diye sordu. (Ebu’l-Kasım Muaviye b. Ammar’ın künyesidir) İmam Sadık (a.s) buyurdu: Onun işi var. Ebu’l-Hattab sözünü tekrarladı. İmam da sözünü tekrarladı. Her ikisi (Ebu’l-Hattab ve İmam) sözünü üç defa tekrarladı.

 

Daha sonra İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: O sana şunu demek istedi: Bana haber veriyor ama senden gizliyor; o halde arkadaşlarıma şunu bunu söyle ve onlara şunu bunu ulaştır. Muaviye b. Ammar diyor: Dedim ki: Ben böyle bir şeyi kaydetmedim. O yüzden kaydettiğimi (duyduklarımı) söyleyeceğim. Kaydetmediğim şey konusunda ise yanımda bulunanın en güzelini söyleyeceğim. İmam buyurdu: Evet, muslih/ıslah edici yalancı olmaz.”[27]

 

El-Keşşidaha sonra Ebu’l-Hattab’ın eliyle İmamın sakalına vurmasını uzak bir olasılık saymış ve bunun hata olduğunu veya İbn-i Ammar’ın uydurduğunu sanmıştır. Oysaki durum onun uzak gördüğü gibi değildir. Çünkü İmam Sadık’tan (a.s) önce Şehitler Efendisinin mübarek naaşı atların ayakları altında kalmıştır. Yani bu İslam’da kırılmış olan ilk saygınlık değildir. Onun uzak gördüğü şey ona göre ve bize göre uzaktır. Ama Müslümanlar nezdinde bundan kat kat daha çirkin işler defalarca gerçekleşmiştir. Tarihe müracaat eden herkes söylediklerimizin gerçek olduğunu görür.

 

Yine kendi isnadıyla İbn-i Muğayre’den şöyle rivayet etmiştir:

 

“İbn-i Muğayre dedi ki: Ben ve Yahya b. Abdullah b. Hasan İmam Rıza’nın (a.s) yanında idik. Yahya dedi ki: Canım sana feda olsun! Onlar senin gaybı bildiğini zannediyorlar. Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: Suphanallah! Elini başımın üzerine bırak; Allah’a yemin olsun ki bedenimde ve başımda diken diken olmayan tek tüy kalmamıştır! (Yani bana nispet verdikleri şeyden ve onun korkusundan dolayı tüylerim diken diken oldu). İmam daha sonra şöyle buyurdu: Hayır, Allah’a yemin olsun ki bu ancak Resulullah’tan bir rivayettir.”[28]

 

Ancak burada muhataba göre bir hitap olduğunu dikkatten kaçırmamak gerekir. Çünkü bizim yanımızda sabit olan bir gerçek vardır. O da şudur: Ehlibeyt imamlarının ilimlerinin sadece dedeleri Resulullah’tan rivayet ettikleriyle sınırlı olmadığı hususu, Kur’an ve mütevatir rivayetler yoluyla ispatlanmış bir hakikattir. Burada belki de muhataba karşı takiyye gerekmiştir veya imamların bazı kerametlerini bilmesi durumunda iman ve idrakinin zaafından dolayı gulüvve sürüklenmesi ihtimali vardır. Nitekim halkın birçoğu böyledir. Dolayısıyla bu hadisle ilgili söylediklerimiz uzak bir olasılık değildir. Çünkü onların “biz gaybı bilmeyiz” sözü sahihtir. Ancak manası şudur: Rabbimiz bize ilham etmedikçe ve bildirmedikçe gaybı bilmeyiz. “Biz gaybı biliriz” sözü de sahihtir. Yani Allah’ın bize bildirmesi ve ilhamda bulunmasıyla gaybı biliriz.

 

El-Keşşikendi isnadıyla Musadif’ten şöyle rivayet etmiştir:

 

“İnsanlar Kufe’de “lebbeyk” dediklerinde (biyat manasında değil de “lebbeyk allahümme lebbeyk” der gibi “lebbeyk Cafer b. Muhammed lebbeyk” dediklerinde) İmam Sadık’ın (a.s) yanına girdim ve bunu ona haber verdiğimde secdeye kapandı ve göğsünü bir civciv gibi yere yapıştırdı. Ağlıyordu ve parmağıyla işaret ederek şöyle diyordu: Hayır, ben kulübede Allah’ın küçücük kuluyum! Bunu defalarca söyledi. Daha sonra başını kaldırdığında gözyaşları sakalından akıyordu.

 

Ben ona bu haberi verdiğim için pişmanlık duydum ve dedim ki: Canım sana feda olsun! Neden bu haber seni bu kadar üzdü? Buyurdu: Ey Musadif! Eğer İsa, Nasara’nın kendisi hakkında söyledikleri karşısında sükût etseydi, onun kulağını sağır ve gözünü kör etmesi Allah’a hak olurdu. Eğer ben de Ebu’l-Hattab’ın söyledikleri karşısında sükût etseydim kulağımı sağır ve gözümü kör etmesi Allah’a hak olurdu.”[29]

 

El-Keşşi, kendi isnadıyla Ebu Basir’den şöyle rivayet etmiştir:

 

“İmam Sadık’a (a.s) dedim ki: Onlar diyorlar ki… İmam buyurdu: Ne diyorlar? Dedim: Diyorlar ki; sen yağmurun damlalarını, yıldızların sayısını, ağaçların yapraklarını, denizdeki suyun ölçüsünü ve toprağın adedini biliyorsun. Bunun üzerine İmam elini göğe kaldırıp şöyle dedi: Subhanallah, subhanallah! Hayır, Allah’a yemin olsun ki bunları ancak Allah bilir.”[30]

 

Yine kendi isnadıyla ashabımızdan birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

 

“Cafer b. Vakid ve Ebu’l-Hattab’ın arkadaşlarından bir gruptan söz açılmıştı ki bir şöyle dedi: Bana gelen bilgiye göre Ebu’l-Hattab, imamlar hakkında şöyle demiş: Yüce Allah’ın Kur’an’daki “Gökte de ilah, yerde de ilah O’dur”[31]sözüyle o ilahın imam olduğunu kastetmiştir. (Ebu’l-Hattab, yerdeki ilahın imam olduğunu kastetmiştir).

 

İmam Sadık (a.s) bunu duyunca şöyle buyurdu: Hayır, asla beni ve – evin tavanı üzerinde –kendisini kastetmemiştir. Onlar Yahudilerden, Nasaradan, Mecusilerden ve müşriklerden daha kötüdür. Allah’a andolsun ki onların küçümsemeleri Allah’ın azametini asla küçültmemiştir. Yahudilerin sözleri Üzeyr’in sinesini azıcık meşgul etti diye ismi nübüvvetten silindi. Allah’a andolsun ki eğer İsa, Nasara’nın söylediklerini ikrar etseydi Allah kıyamete kadar onu sağırlaştırırdı. Andolsun Allah’a eğer Küfe halkının hakkımda söylediklerini ikrar etseydim yeryüzü beni yutardı. Oysaki ben başkasına ait bir kulum; ne bir zarar ne de bir yarara kâdir değilim.”[32]

 

Başka bir hadiste Hişam b. Hakem İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

 

“Allah Benan, Sera ve Buzeya’ya lanet etsin; şeytan tepesinden göbeğine kadar en güzel insan suretinde onlara gözüktü. Dedim: Benan şu ayeti tevil ediyor:

 

“Gökte de ilah, yerde de ilah O’dur”[33]

 

Diyor ki: Yerdeki ilah gökteki ilahtan başkadır ve gökteki ilah yerdekinden farklıdır. Göğün ilah yerin ilahından daha azametlidir. Yer ehli gökteki ilahın faziletini biliyorlar ve onu tazim ediyorlar.

 

İmam buyurdu: Allah’a andolsun ki sadece tek Allah vardır ve onun hiçbir ortağı yoktur; göklerde de ilah odur, yerlerde de ilah odur. Benan – Allah’ın laneti üzerine olsun – yalan konuşmuştur. O, celal sahibi Allah’ı küçümsemiş ve Allah’ın azametini küçük saymıştır.”[34]

Hişam b. Salim İmam Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet etmiştir:

 

“Gulat’tan söz edildiğinde İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: Onların içinde öyle yalan konuşan var ki şeytan bile onun yalanına ihtiyaç duymaktadır.”[35]

 

Hennan b. Sudeyr babasından şöyle rivayet etmiştir:

 

“İmam Sadık’a (a.s) dedim ki: Bizim cemaatimiz sizlerin ilahlar olduğunuzu sanıyorlar ve buna delil olarak da bize Kur’an’ın şu ayetini okuyorlar:

 

“Ey elçiler! Temiz şeylerden yiyin ve iyi işler yapın. Kuşkusuz, ben yaptığınız işleri hakkıyla bilirim.”[36]

 

“Elçileri” imamlar olarak yorumluyorlar ve “iyi işler yapın” ifadesinden maksadın onların maslahat gördükleri şeyleri yaratmaları olduğunu söylüyorlar. İmam bu sözü duyunca şöyle buyurdu: Ey Sudeyr! Benim kulağım, gözüm, saçım, derim, etim ve kanım onlardan beridir. Allah ve Resulü onlardan beridir. Onlar benim ve babalarımın dini üzere değildirler. Allah kendilerine gazaplı olduğu halde beni ve onlarla kıyamet günü bir araya getirecektir.

 

Bunun üzerine ben İmama sordum: Canım sana feda olsun, o halde siz nesiniz? Buyurdu:

 

Allah’ın ilminin hazinedarları ve Allah’ın vahyinin tercümanlarıyız. Biz masum bir topluluğuz; Allah bize itaati emretmiş ve bize baş kaldırılmasından men etmiştir. Bizler göğün altında ve yerin üstündekilere Allah’ın ulaşan hüccetiyiz.”[37]

 

Halid El-Cevvan’dan şöyle rivayet edilmiştir:

 

“Rivayet edildiğine göre Mufazzal b. Ömer, Benan ve Ömer Nebati şu iddiada bulunmuşlar: İmam Cafer Sadık’ın (a.s) onlara imamı tanımanın oruç ve namazın yerine kifayet ettiğini buyurmuş ve buna benzer fitneye sebep olacak diğer yalanları buyurmuş. Bu sözün iptali için imamların siyretinde/yaşamında oruç ve namazın ne kadar önemli bir yeri olduğunu, onların şiddetle Allah’tan korktukları ve sergiledikleri üstün takvayı ve bu azıcık habis güruh hakkında kendilerinden rivayet edilmiş lanet ve teberrayı dikkate almak yeterlidir. Artık bunları tekrarlamıyoruz.”

 

Ben, Mufazzal b. Ömer ve dostlarımızdan bir grup insan Medine’de idik ve rububiyet hakkında konuşuyorduk. Sonra dedik ki gidelim Ebu Abdullah’ın (İmam Sadık’ın) kapısına ve konuyu ona soralım. Halid diyor: Kalkıp doğruca o kapıya gittik. İmam Sadık (a.s) bize doğru dışarı çıktı ve şu ayeti okuyordu:

Aksine onlar, değerli kullardır. O’ndan önce söz söylemezler ve sürekli O’nun emri ile hareket ederler.[38]

 

Salih b. Sehl’den şöyle rivayet edilmiştir: Ben Ebu Abdullah (İmam Sadık) hakkında rububiyet inancına sahiptim. Hazretin yanına girdim. Beni görünce şöyle buyurdu:

 

Ey Salih! Allah’a yemin olsun ki bizler yaratılmış kullarız; ibadet ettiğimiz bir rab vardır. Eğer ona ibadet etmezsek bizi cezalandırır.”[39]

 

İbn-i Ebu Umeyr’den, Ali b. Yaktin’den, Medaini’den ve İmam Sadık’tan şöyle rivayet edilmiştir:

 

“İmam Sadık şöyle buyurdu: Ey Murazim! Beşşar kimdir? Dedim: Arpa satıcısıdır. Buyurdu: Allah Beşşar’a lanet etsin! Daha sonra bana şöyle buyurdu: Ey Murazim! Onlara de ki: Yazıklar olsun size! Allah’a tövbe edin; zira siz kâfir ve müşriksiniz.”[40]

 

Aynı kaynakta geçen bir diğer hadiste İmam (a.s) Murazim’e, kendisinin Beşşar’ı kâfir, fasık, müşrik olarak gördüğü ve Beşşar’dan beri olduğu hususundaki mesajını ona duyurmasını emretmiştir. Murazim İmamın mesajını ona ulaştırdığında ise Beşşar şöyle demiştir: Efendim beni zikretmiş; Allah seni hayırla mükâfatlandırsın ve sana hayır versin; o bana yönelerek benim için dua ediyor.

 

Gulat, işte bu şekilde şeytanlık yapıyordu; onlar imamların kendileri hakkındaki lanetleyici ve tekfir edici ifadelerini şöyle yorumluyordu: Bizimle imamlar arasındaki sırlar açığa çıktı. İşte bu yüzden bizi lanetliyorlar… Böylece batıl kuruntularıyla Allah’ı aldatmaya çalışıyorlardı. Oysaki Allah onları aldatmaktaydı. Onlar sadece kendilerini aldatıyorlardı ve bunun şuurunda değillerdi.

 

İshak b. Ammar İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

 

“Beşşar Eş-Şeiri, şeytan oğlu şeytandır; denizden çıkmış, sonra da benim dostlarımı saptırmıştır.”[41]

Yine İmam Sadık’tan (a.s) Beşşar Eş-Şeiri hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

 

“Yanımdan çık dışarı (defol), Allah sana lanet etsin. Allah’a andolsun ki asla bir evin tavanı senin olduğun yerde bana gölge düşürmeyecektir. O dışarı çıkınca İmam şöyle buyurdu: Vay olsun onun haline ki Yahudilerin söylediği sözü söyledi. Nasara’nın söylediği şeyi söyledi, Mecusilerin ya da Sabiilerin söylediği şeyi söyledi. Allah’a andolsun ki bu günahkârın küçümsemesi tek olan Allah’ı küçültmedi. Bu, ashabımı ve Şialarımı saptırmak için denizden çıkmış şeytan oğlu şeytandır; ondan uzak durun. Burada hazır olanlar (bu haberi) hazır olmayanlara ulaştırsın ki ben Allah’ın kuluyum ve Allah’ın kulunun oğluyum, Allah’ın halis kuluyum ve bir cariyenin oğluyum. Sülbler ve rahimler beni taşımıştır. Ben muhakkak öleceğim ve diriltileceğim. Sonra da (hesap için) durdurulacağım. Sonra sorgulanacağım. Allah’a andolsun ki bu yalancının hakkımdaki sözleri ve iddiası bana sorulacaktır. Vay olsun onun haline! Ne oluyor ona?! Allah onu korkutsun; o yatağında güven içindeyken beni dehşete düşürmüş ve endişeden uykumu kaçırmış! Biliyor musunuz neden bunları söylüyorum? Kabrimde rahat etmek için bunları söylüyorum.”[42]

 

İslam ümmeti içinde ortaya çıkan bu işler aslında Allah ve Resulü katından bir imamın tayin edilmesinin zaruretine en güzel delildir. Bu tür şer odaklarının hile ve desiselerine karşı ancak böyle bir imam Allah’ın dinini koruyabilir, kullarını hidayet sahiline ulaştırabilir ve ilahî hükümlerin bozulmasını önleyebilir. Bunlara Allah katından teyit edilmiş, kutsi ruhla desteklenmiş ve masum kılınmış bir imamdan başkası güç yetiremez. Eğer ümmet içinde bu konumda birileri olmasaydı Allah’ın dini bir insan ömründen fazla baki kalamazdı. Oysaki biz onun asırlardır ayakta olduğunu görmekteyiz.

 

Daha sonra Gulat arasında Muhammed b. Beşir isminde biri ortaya çıktı. O kendisi, İmam Kazım (a.s), Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a) ve Emirulmumin Ali (a.s) hakkında birtakım batıl iddialarda bulundu; bunlardan bazılarının ilah olduğunu, bazılarının ise peygamberliğini savundu. Haramları mubah sayıp Müslümanları tekfir etti. Fesat ve ifsadında, sapkınlık ve saptırmasında öyle şeyler iddia etti ki insanın tüyleri diken diken olmakta ve şeytan dahi bunlardan aciz kalmaktaydı. İşte tüm bunlar Allah ve resulü tarafından görevlendirilmiş, kutsi ruh ve ilahî rahmetle teyit edilmiş, Allah katından kendisine vehbi ilim öğretilmiş olduğu için bu sapkınlar karşısında yenilmeyecek bir imamın vücuduna büyük ölçüde ihtiyaç olduğunun delilidir.

 

Özellikle Muhammed b. Beşir’den sadır olan dengesizlikler; onun İmam Kazım’ın karşısında durması, ona yönelik tuzakları, büyüsü ve gulüvvu ve kendisi hakkındaki yalanları öyle bir boyuta varmıştı ki İmam Kazım (a.s), defalarca ona beddua etti ve şöyle dedi: Ey Rabbi, beni onun şerrinden rahatlat ve ona demirin sıcaklığını tattır. Onun zekâtı ve haccı inkâr etmesi, livata (homoseksüellik) gibi birçok haramı mubah sayması, Allah’ın dininde çıkardığı bidat ve fesatları, imamların oğullarının onlara intisabını töhmet altında bırakması… tüm bunlar sebep oldu ki İmam, ona beddua etti; Allah’tan ona demirin sıcaklığını tattırmasını ve onu en şiddetli azaba düçar etmesini istedi. Nitekim İmamın onun hakkındaki duaları gerçekleşti ve o, şiddetli şekilde işkence gördükten sonra öldürüldü.

 

Bu konuda daha detaylı bilgi için Rical’ul-Keşşi’de nakledilmiş bilgilerin yanı sıra Biharul Envar kitabının 25. Cildinin 308 ile 313. sayfaları arasında Gulat’ın söz ve itikatlarındaki saçmalıklarına dair kâfi derecede malumat mevcuttur. Allah bizi onların şerlerinden ve sapkınlıklarından korusun.

 

İmamların (a.s) Gulat karşısındaki duruşlarına dair gelen rivayetler çok önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. İmamlar Gulat’a karşı gösterdikleri sert tepkiyi kâfirlere, münafıklara ve hatta nasibilere dahi göstermemişlerdir. Bu da onların ne kadar tehlikeli olduklarına delalet etmektedir. İmamlar defalarca onları lanetlemişlerdir. İmamlar onlara beddua etmiş ve kanlarının dökülmesinin mubah olduğunu duyurmuşlardır. Nitekim El-Keşşi, rical kitabının 297 ve 299. sayfalarında Ali b. Hadid Medaini’den imamların onlardan teberri ettiğini, onlardan uzak durulmasını emrettiğini, onlarla hiçbir şekilde ilişki kurulmasına cevaz vermediklerini; onların pis ve necis olduklarını nakletmiştir.

 

Merhum Meclisi de Biharul Envarkitabının 25. Cildinin 314. sayfasında İmam Kazım’ın (a.s) şu sözünü nakletmiştir:

 

“Allah’ım! Muhammed b. Beşir’in hakkımda iddia ettiği şeyden sana sığınırım. Allah’ım! Beni ondan rahatlat. Allah’ım! Senden beni, Muhammed b. Beşir adındaki bu pislik ve necasetten kurtarmanı istiyorum! Annesinin rahmine düşerken şeytan onun babasına ortak olmuştur.”

 

Bu dualardan sonra Ali b. Ebu Hamza Betaini şöyle dedi: Muhammed b. Beşir’den daha kötü şekilde öldürülmüş birini görmedim. Allah ona lanet etsin.

 

Yine Ebu Amr El-Keşşikendi isnadıyla Ahmed b. Muhammed b. İsa Kummi’den şöyle rivayet etmiştir:

 

“Ahmed b. Muhammed b. İsa Kummi, İmam Hasan Askeri’ye şöyle bir mektup yazdı: Burada bir cemaat var; birtakım hadisler okuyor, onları size ve babalarınıza isnat ediyorlar. Bu sözlerde kalpleri tiksindirecek ifadeler var. Bunları sizin babalarınızdan rivayet ettikleri için reddetmemiz caiz olmadığı gibi içeriğinden dolayı da kabul etmemiz mümkün değil. Bu haberleri sizin dostlarınıza ve Şialarınıza isnat ediyorlar. Onlardan biri Ali b. Haseke, diğeri ise Kasım Yaktini’dir. Onların sözlerinden biri şudur: Yüce Allah’ın “Gerçekten namaz, hayâsızlıktan ve beğenilmeyen işlerden alıkoyar”[43]sözünün manası bir adamdır; rükû ve secde değil. Aynı şekilde zekâtın manası da o adamdır; dirhemlerin sayılıp maldan çıkarılması değil… Farzlar, sünnetler ve günahları etmişler, anlattığım şekle dönüştürmüşlerdir. Eğer münasip görürseniz dostlarınız için selametlik içerecek, onları bu sözlerden kurtaracak ve helak olmaktan çıkaracak açıklamayı yaparak bize lütufta bulunursunuz.

 

İmam (a.s) ona cevabında şöyle yazdı: Bu bizim inancımız değil, ondan uzaklaş.”[44]

 

Sehl b. Ziyad Ademi Muhammed b. İsa’dan şöyle rivayet etmiştir:

 

“Ebu’l-Hasan Askeri El-Hadi (a.s) bana bir mektup yazdı ve onun başlangıcı şöyle idi: Allah Kasım Yaktini’ye lanet etsin. Allah Ali b. Haseke Kummi’ye lanet etsin. Şeytan Kasım’a görünmüş ve onu aldatmak için kendisine yaldızlı sözler ilham etmektedir.[45]

 

Rivayete göre Sehl b. Ziyad şöyle dedi:

 

Dostlarımızdan biri İmam Hasan Askeri’ye (a.s) şu mektubu yazdı: Canım sana feda olsun efendim! Ali b. Haseke[46]kendisinin sizin dostlarınızdan olduğunu ve sizin ilk kadim zat olduğunuzu iddia etmektedir. Yine o kendisinin, sizin kapınız ve peygamberiniz olduğunu iddia ediyor; sizin ona bu davette bulunmayı emrettiğinizi söylüyor.

 

Onun zannına göre namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlerin hepsi, sizi tanımak ve İbn-i Haseke gibilerinin iddia ettiği bablık ve nübüvveti tanımaktır. O kâmil bir mümin olduğu için oruç, namaz, hac ve diğer dini sorumlulukları yerine getirme vazifesi kendisinden kaldırılmıştır. Bunların hepsi sizin için de sabittir. Şu anda birçok insan ona temayül etmiştir. Eğer münasip görürseniz dostlarınızı helak olmaktan kurtaracak bir cevap vererek onlara lütufta bulunursunuz.

 

İmam (a.s) şu cevabı yazdı:

İbni Haseke yalan konuşmuştur; Allah ona lanet etsin. Sana şu kadarı yeter ki ben dostlarım arasında onun söylediklerini iddia edecek birini tanımıyorum. Allah ona lanet etsin. Allah’a andolsun ki Allah, Muhammed’i ve ondan önceki peygamberleri ancak halis bir dinle; namaz, zekât, hac, oruç ve velayetle göndermiştir. Muhammed (s.a.a), (insanları) ancak tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah’a davet etmiştir. Aynı şekilde onun evlatlarından olan biz vasiler de Allah’ın kullarıyız; hiçbir şeyi ona ortak koşmayız. Eğer ona itaat edersek bizi rahmetine mazhar eder ve eğer ona âsi olursak bizi cezalandırır. Bizim Allah’a karşı hiçbir hüccetimiz yoktur. Aksine Allah’ın bize ve tüm mahlûkatına karşı hücceti vardır. Bunları söyleyen kimseden Allah’a sığınırım ve bu sözden Allah’a sığınırım. Onlardan ayrılın; Allah onlara lanet etsin ve onları en dar yola sürün[47]. Şayet onlardan birini tek başına bulursan başını sert bir kaya ile parçala!”[48]

 

Ubeydi’den şöyle rivayet edilmiştir:

 

İmam Askeri (a.s) bana bir mektup yazdı ve onun başlangıcı şöyle idi:

 

“Ben Fihri’den[49]ve Hasan b. Muhammed b. Baba Kummi’den Allah’a sığınırım. Sen de o ikisinden uzaklaş. Ben seni ve tüm dostlarımı o ikisinden sakındırıyorum; ben onları lanetliyorum. Allah’ın laneti onların üzerine olsun. O ikisi bizim ismimizi kullanarak insanları sömürüyor. Her ikisi de fitneci ve eziyet edicidir. Allah o ikisine azap etsin, her ikisini de içinde bulundukları fitnede baş aşağı etsin.

 

Baba, zannediyor ki ben onu peygamber olarak gönderdim ve kendisi bir kapıdır. Yazıklar olsun ona! Allah ona lanet etsin! Şeytan onu kendi emrine almış ve saptırmıştır. Allah onun bu sözünü kabul edene de lanet etsin! Ey Muhammed! Eğer onun kafasını taşla yarmaya gücün yetiyorsa bunu yap. Zira o beni incitmiştir. Allah ona dünyada ve ahirette acı çektirsin.”[50]

 

Nasr b. Sabbah’tan şöyle rivayet edilmiştir:

 

Bir gün Seccade Hasan b. Ali b. Osman bana şöyle dedi: Muhammed b. Ebu Zeynep[51]ve Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib hakkında ne düşünüyorsun? Hangisi daha üstündür?

 

Ben de ona dedim: Sen söyle. Dedi: Muhammed b. Ebu Zeynep üstündür. Allah’ın Kur’an’da Muhammed b. Abdullah’ı birçok yerde kınayıp serzeniş ettiğini görmüyor musun? Oysaki Muhammed b. Ebu Zeyneb’i hiç kınamamış. Muhammed b. Abdullah’a hitaben şöyle buyurmuş:

 

Eğer sana sebat vermeseydik, neredeyse onlara birazcık yaslanacaktır.[52]

 

Bir başka ayette ona şöyle diyor:

 

Eğer ortak koşarsan, kuşkusuz amelin boşa gider ve mutlaka ziyan edenlerden olursun.[53]

 

Ve bu ikisi dışında başka ayetlerde de Muhammed b. Abdullah’ı kınamıştır ama Muhammed b. Ebu Zeynep hakkında buna benzer hiçbir kınayıcı ifade gelmemiştir.[54]

 

Tüm bunlar onların, okun yaydan çıkışı gibi İslam dininden çıktıklarına delalet etmektedir. Allah bizleri onların şerrinden ve vesveselerinden uzak etsin.

 

Muhammed b. Yakub Kuleyni Ravzatu’l-Kâfikitabında kendi isnadıyla İmam Sadık’ın (a.s) dostlarından birinden şöyle rivayet etmiştir: İmam Sadık (a.s) öfkeli bir halde bize doğru dışarı çıktı ve şöyle buyurdu:

 

Az önce bir iş için dışarı çıkmıştım. Şehirdeki zencilerden biri bana doğru şöyle bağırdı: Lebbeyk Cafer b. Muhammed lebbeyk! Onun söylediği sözden dehşete kapılarak hemen evime geri döndüm; namazgâhımda rabbim için secdeye kapandım ve yüzümü toprağa sürdüm, nefsimi onun huzurunda zelil ettim ve o zencinin bana doğru bağırarak söylediği sözden rabbime sığındım. Eğer Meryem oğlu İsa Allah’ın kendisi hakkında buyurduğunun ötesine geçseydi Allah onu, asla duyamayacağı şekilde sağırlaştırırdı, bir daha asla göremeyeceği şekilde onu kör ederdi ve asla konuşamayacağı şekilde onu lal/dilsiz ederdi. İmam daha sonra şöyle buyurdu: Allah Ebu’l-Hattab’a lanet etsin ve onu demirle öldürsün.”[55]

 

Anbese b. Mus’ab’dan şöyle rivayet edilmiştir:

 

İmam Sadık (a.s) bana şöyle buyurdu:

 

“Ebu’l-Hattab’dan ne duydun? Anbese dedi: Ondan duyduğuma göre siz elinizi onun göğsünün üzerine koyup kendisine şöyle demişsiniz: Koru ve unutma. Gaybı bildiğinizi söylemişsiniz. Yine onun için “ilminizin sandığı ve sırrınızın yeri, dirilerimiz ve ölülerimizin emini” demişsiniz. Bunun üzerine İmam Sadık şöyle buyurdu: Allah’a andolsun ki benim bedenim onun elinden başka hiçbir yerine temas etmemiştir. Benim gaybı bildiğim sözüne gelince; kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a yemin olsun ki ben gaybı bilmem. Eğer bunu söylemişsem Allah bana ölülerim konusunda ecir, dirilerim konusunda bereket vermesin. Ravi diyor: İmamın sözü tam da buraya vardığında siyah tenli küçük bir cariye ona doğru geliyordu; imamı kastetmişti. İmam buyurdu: Bu kızın annesi ile işim vardı ve aramızda bir kalem boyu kadar mesafe vardı. Bu küçük kız geldi ve işimize engel oldu. Abdullah b. Hasan ile ortak bir arazimiz vardı; kura ile onu aramızda taksim ettik. Ancak düz ve verimli olan arazi ona çıktı. Çakıllı ve dağlık arazi ise bana çıktı. Eğer gaybı bilmiş olsaydım böyle olmazdı. Onun “bizim ilmimizin sandığı, sırrımızın yeri, dirilerimiz ve ölülerimizin emini olduğu” iddiasına gelince; eğer kesinlikle bunlardan birini söylemişsem Allah bana ölülerim konusunda ecir, dirilerim konusunda bereket vermesin.”[56]

 

Ali b. Akabe’den ve babasından şöyle rivayet edilmiştir:

 

İmam Sadık’ın (a.s) huzuruna vardım, selam verip oturduğumda Hazret bana şöyle buyurdu:

“Senin şu oturduğun yerde Ebu’l-Hattab oturmuştu. Onunla birlikte yetmiş kişi vardı ki hepsi de bir şekilde ona teslim olmuştu (onun etkisi altında kalmıştı ve hepsi de ondan bir şey öğrenmişti). Ben onlara acıdım ve şöyle dedim: Acaba size Müslümanın faziletlerinden haber vermeyeyim mi? En küçüğüne kadar hepsi dedi: Canım sana feda olsun, haber verin.

 

Dedim: Bir Müslümanın faziletlerindendir ki hakkında şunlar söylensin: Falan şahıs Allah’ın kitabını okuyor, falan şahıs takvadan büyük nasip sahibidir, falan şahıs Rabbine kullukta çaba göstermektedir. Bunlar bir Müslümanın faziletleridir. Size ne oluyor da baş olmanın peşine düşüyorsunuz? Oysaki Müslümanların hepsi tek baştır. Kişilerden (onları kutsamaktan) uzak durun; zira kişiler kişiler için helak edicidir. Ben babamın şöyle buyurduğunu duydum: kendisine “Mezheb” denilen bir şeytan vardır. O, peygamber ve peygamber vasisi dışında her surette gelebilir. Ben onun sizin şu arkadaşınıza da göründüğüne inanıyorum; ondan uzaklaşın. Ancak bir süre sonra hepsinin de Ebu’l-Hattab’la birlikte öldürüldükleri haberini aldım. Böylece Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı ve Allah’a karşı ancak helak olanın helak oluşuyla hezimete uğradılar.”[57]

 

Şeyh Saduk kendi isnadıyla Ebu Haşim Caferi’den şöyle rivayet etmiştir:

 

İmam Rıza’ya (a.s) Gulat ve Müfevvize fırkaları hakkında sorduğumda şöyle buyurdu:

 

“Gulat kâfirdir ve Müfevvize müşriktir; onlarla oturan veya aralarına karışan veya onlarla (aynı sofrada) yiyip içen, onlarla ilişki kuran, onları evlendiren veya onlardan evlenen, emanet konusunda onlara güvenen veya onların güvendiği, onların sözünü tasdikleyen veya bir satır kelimeyle (dahi) onlara yardım eden kimse Allah’ın, Peygamber’in ve biz Ehlibeyt’in velayetinden çıkmış olur.”[58]

 



[1]    Abdullah b. Cafer Himyeri, Kurbu’l-Esnad, s.31; Alame Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.269.

[2]    Şuara 221-222.

[3]    Muğayre, Gulat arasından meşhur olan İbn-i Said’dir; onu lanetleyen birçok rivayet gelmiştir. Onlardan bir kısmı ileride gelecektir.

[4]    Beni Temim kabilesinden Beyan b. Sem’an En-Nehdi Irak’ta Hicri yüzüncü yıldan sonra ortaya çıkmış, Ali’nin (a.s) ilah olduğuna onun ardından oğlu Muhammed b. Hanefiye’nin, ondan sonra ise Muhammed’in oğlu Ebu Haşim’in ilahlığına inanmış. Sonra kendisinin ilah olduğunu iddia ederek Ebu Cafer’e (imam Bakır’a) bir kitap gönderdiğini ve onu kendisine imana davet ettiğini söylemiştir. Onun iddiasına göre İmam Bakır Beyan tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Keşşi Zürare’den şu haberi nakletmiştir: Zürare diyor ki: İmam Bakır’dan şöyle söylediğini duydum: Allah Benan’el-Beyan’a lanet etsin; zira Benan, babamın aleyhinde yalan konuşuyordu. Ben, babam Ali b. Hüseyin’in salih bir kul olduğuna şahitlik ederim.

[5]    Şeyh Saduk, El-Hısal kitabında ve Meclisi Bihar’da şöyle kaydetmiştir: Said Nehdi, İmam Sadık’ın (a.s) defalarca lanetlediği biridir. Hamza yalancılardan ve lanetlenmiş kimselerdendir. Aynı şekilde Haris ve oğlu, Ebu’l-Hattab Muhammed b. Ebu Zeyneb imamların diliyle lanetlenmiş kimselerdir.

[6]    Şeyh Saduk, Uyun-u Ahbari’r-Rıza (a.s), s.326; Meclisi, Bihar, s.25, h.273.

[7]    Maide 60

[8]    Maide 77.

[9]    Yani ihtiyaç ve acizliği onun kulluğuna delil görmeleri yerine mucizeleri onun ilahlığına delil görüyorlar. Ondan hem mucizeler görüyorlar hem de acizlik müşahede ediyorlar. Oysaki burada hiçbir tarafın özelliğini diğerinden öne geçirmeyi gerekli kılacak bir gerekçe yoktur. Dolayısıyla ondan görülen mucizeye yön vermek yerine kulluğuna delalet eden özelliklere yön vermenin hiçbir makul izahı yoktur. İhtimal gelince de istidlal batıl olur.

[10]   Altıncı asrın âlimlerinden Ebu Mansur Ahmet b. Ali b. Ebutalib Tabersi, El-İhticac, s.242; İmam Hasan b. Ali El-Askeri (a.s), kendisine isnat edilen tefsir, s.18-21; Meclisi, Bihar, c.25, s.273-278, ibaretlerde azıcık farkla bu rivayeti getirmiştir.

[11]   Şeyh Müfid Muhammed b. Numan, El-Emali, s.148; İbn-i Şeyh El-emali, s.14; Biharul Envar, c.25, s.279.

[12]   Ebu Amr Muhammed b. Ömer b. Abdulaziz El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.191-192.

[13]   Aynı kaynak, s.191.

[14]   Aynı kaynak, s.193-194.

[15]   Aynı kaynak, s.195.

[16]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.70 ve 71.

[17]   Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.287; Keşşi’den naklen.

[18]   Zet, Hind halkından bir taifedir.

[19]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.72; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.287.

[20]   Aynı kaynak, s.79, Biharul Envar, Meclisi, c.25, s.288.

[21]   Bahauddin Ebu’l-Hasan Ali b. İsa Erbili (ö:692), KeşfU’l-Ğumme fi Marifet’il-Eimme, s.237; Meclisi, Bihar, c.25, s,289.

[22]   Ecde, uzvu kesik anlamına gelir. Burnu, kulağı, eli veya dudağı kesik kimse demektir. Bazı nüshalarda “cim” harfi yerine noktalı “ha” harfi ile gelmiştir. Bu durumda ahmak veya aldatan manasına gelir. Berrad ise suhan işçisi manasına gelir; burada onun mesleğine işaret edilmiştir.

[23]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.147; Biharul Envar, c.25, s.290.

[24]   Şeyh Tusi, İmam Sadık’ın (a.s) Ashabı kitabında Musa b. Umeyr Ebu Harun El-Mekfuf’u Cade b. Hubeyre hanedanının azat ettiği bir köle olarak saymıştır.

[25]   Aynı kaynak, s.145.

[26]   Aynı kaynak, s. 160; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.291.

[27]   Aynı kaynak, s.190.

[28]   Aynı kaynak, s.192.

[29]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.192 ve 193.

[30]   Aynı kaynak, s.193; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.294.

[31]   Zuhruf 84.

[32]   Aynı kaynak, s.194.

[33]   Zuhruf 84.

[34]   Aynı kaynak, s.196; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.295.

[35]   Aynı kaynak, s.191 ve 192.

[36]   Muminun 51.

[37]   Ebu Amr El-Keşşi, Ricalu’l-Keşşi, s.197 ve 198; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.298.

[38]   Rical’ul-Keşşi, s.209, Enbiya 26-27.

[39]   Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.303.

[40]   Rical’ul-Keşşi, s.252.

[41]   Aynı kaynak, s.253; Biharul Envar, c.25, s.306.

[42]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.253, 264; Biharul Envar, c.25, s.307.

[43]   Ankebut 45.

[44]   Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.314.

[45]   El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.321.

[46]   Ali b. Haseke El-Cevvaz Kummi, Kasım Şerani El-Yaktini’nin üstadı idi. Aynı zamanda İbn-i Baba, Muhammed b. Musa Eş-Şurayi ve İmamın emri ile öldürülmüş olan Faris b. Hatem El-Kazvini’nin üstadı idi. İmam kendisini nehyettiği halde yeryüzünde fesat çıkarmaktan vazgeçmeyince, onu lanetledi ve öldürülmesini emretti. Allah hepsine ve onların yolunu takip edenlere lanet etsin.

[47]   Meclisi, Biharul Envar kitabında “dar yola sürün” tabirinden neyin kastedildiğine dair birkaç ihtimal vermiş: Yani onlarla tartışmada kendilerine karşı hücceti tamamlayın ve iddialarının iptali için istidlalde bulunun veya onları batıl söylemlerinden vazgeçirmek için ihtar edin ve Allah’a tövbe etmeye mecbur kılın veyahut onları insanlar arasında teşhir edin; saçmalıklarını dile getirin ki insanlar onların tuzaklarına düşmesin ve yalanlarına kanmasın. Belki de maksat onları öldürmek için münasip fırsatı kollamaktır. Nitekim İmamın sözünün devamı da bu ihtimali desteklemektedir. Çünkü fesat ve fitne adam öldürmekten daha kötüdür.

[48]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.322 ve 323; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.316.

[49]   Fihri, kendisine Suriye’de tanınmış Nusayriye fırkasının isnat edildiği Muhammed b. Nusayr El-Fihri En-Numeyri’dir. İmamiye’nin rical ve biyografi ilminde önde gelen âlimlerinden olan Ebu Amr El-Keşşi şöyle der: Bir güruh insan Muhammed b. Nusayr El-Fihri En-Numeyri’nin peygamberliğine inanmıştır. O, kendisinin Ali b. Muhammed b. Askeri El-Hadi (a.s) tarafından gönderilmiş bir peygamber ve resul olduğunu iddia ediyordu. El-Fihri, Ebu’l-Hasan El-hadi (a.s) hakkında gulüv etmişti ve onun rab olduğuna inanıyordu. O aynı zamanda tenasuha (reenkarnasyona) inanıyordu. Mahremlerle ilişkiyi caiz görüyordu. Erkeklerin birbirini nikâhlayıp arkadan ilişkiye girmesini helal sayıyordu. Bu iğrenç işleri de tayyibattan (hoş-temiz lezzetlerden) sayıyordu. Bir erkeğin böyle bir şeyden hoşlanmasının onun tabii hakkı olduğunu ve Allah’ın tayyibattan hiçbir şeyi haram kılmadığını söylüyordu. Nitekim tarihte kendisinin bu işi tevazu ve alçak gönüllülüğün bir alameti olarak saydığı rivayet edilmiştir. Allah’ın laneti onun üzerine olsun.

[50]   Aynı kaynak, s.323; Biharul Envar, c.25, s.318.

[51]   Muhammed b. Ebu Zeynep, İmam Sadık (a.s) hakkında gulüv eden, o hazretin ve o hazretten sonraki imamların diliyle de lanetlenmiş olan yalancı Ebu’l-Hattab’dır.

[52]   İsra 74.

[53]   Zümer 65.

[54]   Aynı kaynak, s.352 ve 353; Biharul Envar, s.320.

[55]   Muhammed b. Yakub El-Kuleyni, Ravzat’ul-Kâfi, s.225-226.

[56]   Ebu Amr El-Keşşi, Rical’ul-Keşşi, s.188 ve 189.

[57]   Ebu Amr El-Keşşi, Kitab’ur-Rical, s.189; Meclisi, Biharul Envar, c.25, s.325. Rivayetten anlaşıldığı üzere İmam onlara nasihatte bulundu. Fakat imamın nasihatini dikkate almayınca hepsi de Ebu’l-Hattab’la birlikte helak oldu. İmamın Müslümanlar “tek baştır” sözünden kastettiği şey, onların tümünün bir kişi gibi olduğu, dolayısıyla baş olama peşinde olmanın anlamsız olduğudur. Ya da maksat “Müslümanların bir başı vardır” manasıdır. Yani Müslümanların başı, masum imamdır. Dolayısıyla herkesin kendisini baş etmeye çalışması doğru değildir. “Allah’a karşı ancak helak olanın helak oluşu” ifadesinden kastedilen şeyse, ancak kendi iradesiyle helak olmayı seçen kimsenin helak olduğu gerçeğidir. Nitekim Yüce Allah da ayette şöyle buyurmuştur: Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmediyordu. Yine şöyle buyurmuştur: Zalim bir topluluktan başkası helak olmaz.

[58]   Şeyh Saduk, Uyun-u Ahbari’r-Rıza (a.s), s.326.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter