25 Şubat 2018 Pazar Saat:
15:50

Hak Yolunda Neredeyiz!

08-03-2016 13:31


                                                                 بسم الله الرحمن الرحيم

 

                 Hamd alemleri yaratıp bizlere kendisini tanımayı nasip eden yüce rabbe, Salat ve selamı hidayet meşalesi kainatın efendisi iki cihan serverine, pak temiz varisleri Ehli Beytine ve tüm Müminlerin üzerine olsun.

 

             Allah’u Teala insanı yaratırken onun iyiliğini göz önünde bulundurmuş, onun kurtuluşu için tüm olanakları seferber etmiş ve insanın haktan sapma yolundaki tüm bahanelerini ortadan kaldırmıştır.

 

             Yüce Rabbin insana yakınlaşması büyük oranda insanın Rabbe yakınlaşmasına bağlıdır ve bazı durumlarda da yüce yaratıcı diğer etkenleri göz önünde bulundurarak kullarına lütuf ve ihsanda bulunmaktadır. İnsanlar genel yapısıyla inandıkları Rabbin kendilerine karışmasından hoşlanmazlar, bu duyguyu dile getirmeseler de amellerine baktığımızda bunu çok net görebiliriz, Allah’u Teâlâ da yarattığı kulunu çok iyi bildiği için insanlık tarihi boyunca onlara sürekli kanunlar koymuş ve uymayanları da cezalandıracağından bahsetmiştir. Bazı insanlar rablerine ve kanunlarına samimiyetle teslim olurken bazıları da Müslüman olmalarına rağmen rabbin kanunlarını görmezlikten geliyor. Hal böyle iken Allah’u Teâlâ da kullarını seçiyor ve amellerini karşılıksız bırakmıyor, kendisine seslenenlere en güzel şekilde cevap veriyor ve ona Furkan’ı nasip ediyor. Biz burada kulun Allah’a yaklaşması ve ondan istek ve dileklerini istemesinden bahsedeceğiz. Allahtan en güzel isteme şekli duadır. Allah’u Teâlâ birçok ayetinde bizleri duaya çağırıyor, isteklerimizi kendisine sunmamızı istiyor, kimlerin duasını kabul edeceğinden bahsediyor ve bizlerden nasıl olmamız gerektiğini belirtiyor. Birkaç ayet ışığında kul rab ilişkisine bir göz atalım:

 

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

 

Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin duasına karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar. (Bakara:186)

 

                Bu ayetten de anlaşılacağı üzere eğer kul Allahtan onun istediği şekilde yaşayıp da dua ederse, duanın kabul edileceğine ve kişinin doğru yolu bulacağına dair bir nevi garanti veriliyor. Fakat bu açık davete karşılık Müslümanlar her gün beş vakit namazlarında Fatiha suresini her okuduklarında “اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ” “bizi doğru yola ilet” duasını etmelerine rağmen dualara olumlu cevap gelmiyor. Günümüzde Müslümanların çoğu hak çizgiden sapmış durumda ve hak ile batılı bir birinden ayıramayıp Allahın düşmanlarına ve onların amaçlarına hizmet etmekteler; burada açıkça bir tezatlık göze çarpmakta bir yandan Allah’u Teâlâ duaları kabul edeceğini vaat ediyor öbür taraftan en güzel dualardan biri olan “ihdinessırat el mustekıym” duasına icabet etmiyor. Biz biliyoruz ki Allah’u Teâlâ asla vadinden dönmez ve sözüne sadıktır. O halde ortada görünen bu tezatlığın sebebini dua edip Allaha yalvaranlar nezdinde aramamız lazım. İnsanlar her şeyden önce dua da ne istediğini bilmesi lazım, sosyal yaşantımızda da bu böyledir, eğer karşımızdaki insana meramımızı tam olarak anlatamaz isek istediğimiz şeyi elde edemeyiz. Aynı şekilde rabbimize de istek ve arzularımızı samimi bir dille ulaştıramaz isek isteğimize cevap bulamayız. Allah’u Teâlâ ilk başta dua edenin kalbine bakıyor ve kalpte samimiyet görmez ise o şahsın duasını yanıtsız bırakıyor. Eğer kullar Allah’a kulluk hususunda samimi davranıp, takvalı olurlarsa yüzde yüz hak ile batılı bir birinden ayırma yetisi olan Furkan’a kavuşacaklardır.Aşağıdaki ayet-i kerime bunun en güzel delilidir:

 

يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

 

 Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.(Enfal 29)

 

            Yukarıdaki ayeti kerimede rabbimiz “in tettequllah”diyor ve “in” şart edatını kullanıyor ve furkanı sadece takvalı olanlara vereceğini belirtiyor. O zaman her şeyden önce takvanın ne olduğunu, insan hayatındaki etkilerini ve ahrete yönelik faydalarını bir bir gözden geçirip kendimizi takvalandırma yolunda neler yapabiliriz bunun üzerinde durmamız gerekiyor ki hak çizgiyi bulmada rabbimizin yardımını elde edelim. Yüce rabbimiz bir ayetinde şöyle buyuruyor:

 

ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ(2)...أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (5)

 

“Bu kitap (Kur’an), onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayettir... İşte Rablerinden bir hidayet üzere olanlar ve kurtuluşa erenler de onlardır.”(Bakara 2,5)

 

Bu ayette kur’an-ın şüphe götürmez olduğunu ve sadece takva sahiplerine yol gösterici olduğu ve kurtuluşa ereceklerinde bunlar olduğu vurgulanmaktadır.

 

 Rasulullah(s.a.a) de takva hakkında şöyle buyurmuştur:“Her kim takva ile rızıklanmışsa, şüphesiz dünya ve ahiret hayrıyla rızıklanmıştır.”[1]

 

İmam Ali(a.s) da takvanın kazandırdıkları hakkında şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz takva en iyi hazine, en sağlam sığınak, en güçlü izzet ve iktidardır. Her kaçan kimsenin kurtuluşu, her arayan kimsenin buluşu ve her üstünlük arayanın zaferi takvadadır.”[2]

 

Takva takip eden herkesin helak olmadığı ve amel eden herkesin pişman olmadığı bir hedeftir. Zira kurtuluşa erenler, takvayla kurtuluşa ermiş ve ziyan edenler, günah ile ziyana ermişlerdir.

 

Yine İmam Ali(a.s) takvadan ayrılanların akıbeti hakkında şöyle buyurmuştur:“Her kim takvadan ayrılırsa, şehvet ve lezzetlere kapılır, günahların şaşırtıcı çölüne düşer ve tatsız olaylara maruz kalır.”[3]

 

Takva hakkında burada daha fazla detaya girmeyeceğiz, eğer rabbim nasib ederse inşallah önümüzdeki sayılarda takvadan daha geniş bir şekilde bahsederiz. Burada sadece takvanın tanımından bahsedip konumuza devam edelim:

 

Genel olarak takva, olumsuz şeylerden yani günahtan ve kötülüklerden sakınma, kaçınma ve uzak durma, bununla birlikte diğer ilahi emirleri yerine getirme hususunda da duyarlı olma şeklinde tanımlanır.

 

Müslümanların bu günkü düştükleri durumları, Allah’tan uzak bir yaşam içerisinde olduklarını ve Allahın gaybi yardımlarından nasıl nasipsiz kaldıklarını, haramları helal sayıp günahlardan çekinmeyişlerini, hak söz söyleyip batılı yaşadıklarını kısacası menfaatleri gereği Allah’ı ve emirlerini kullandıkları ve iç âlemlerinde Allaha fazla yer vermedikleri, kıldıkları huşusuz namazlarında ve diğer klasik ibadetlerinde kendisini göstermektedir. Biz burada kendi menfaatimizi düşünerek ve sözü meclisten içeri alarak kendimizi kurtarmanın peşine düşmeliyiz biz kendimizi düzeltirsek emin olun çevremize de faydalı oluruz, İslami desturları daha çok başkalarına tavsiye ediyoruz oysaki Allah’u Teala bunları bize emretti ve bizler yaşamımızı bu desturlarla donatmalıyız. Rasulullah’ın ve masum İmamların siyresine baktığımızda onların yaşamadıkları hiçbir ameli başkalarına tavsiye etmediklerini görüyoruz. Onlar sürekli büyük cihad ile meşgul olurken bizler yaptığımız küçük cihadı çok büyük bir şeymiş gibi algılıyoruz ve onunla bütün kulluk görevlerimizi yerine getirdiğimizi zannederek büyük cihaddan gafil oluyor, bir çok yerde;

 

 “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَEy İman edenler niye yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz(Saf:2)” ayeti kerimesinin muhatabı oluyoruz. Onların her zaman hak çizgi üzerinde olmaları takvalarının göstergesiydi, bizlerin ise bu kadar düzensiz bir din yaşayışı, takvadan yoksun olmamızdan kaynaklanıyor. Takva sahiplerinin bazı makamlara ulaşmaları Rabbin hoşuna giden bir takım amelleri yerine getirmelerinden dolayıdır, bizlerde eğer bu amelleri yerine getirirsek hiç şüphesiz kurtuluşa erenlerden ve Furkan sahiplerinden oluruz.

 

Öyleyse bizler yaşadığımız İslamı yeniden gözden geçirip ne kadarını ameli ve ne kadarını sözlü yaşıyoruz, aceba dikkat etmemiz gereken hususlara ne derece riayet ediyoruz, elimizde amellerimizi tartacak ölçüler var mı? Neye dayanarak yaptığımız amellerin bizi kurtaracağını zannediyoruz? Kısacası kendimizi kurtulmuş görüyoruz ama hakikatte de kurtuluşa erenlerden olacakmıyız? Bu sorulara dikkat ederek aşağıdaki İmam Ali den gelen hadisede bakarak kendimizin konumunu bir nebzede olsa anlayabiliriz: 

 

Rivayete göre Hz. Ali’nin ashabından muttaki olan Hemmam adlı biri: “Ey Müminlerin Emiri bana mutta­kileri anlat. Hem öyle anlat ki, anları görür gibi ola­yım” dedi. Müminlerin Emiri: “Allah’tan sakın ve iyi amelde bulun; şüphesiz Allah muttakilerle ve ihsanda bulunanlara beraberdir.”[4]diyerek geçiştirmek istedi. Hemmam bu sözü yeterli bulmadı. İsteğinde di­retti. Bunun üzerine Hz. Ali Allah’a hamd-u senadan ve Peygamber’e salavat gönderdikten sonra şöyle buyurdu:

 

“Münezzeh ve yüce olan Allah, mahlûkatı yarattı; yarattığı zaman onların ita­atlerinden müstağni ve günahlarından da güvende idi. Çünkü is­yan edenin isyanı ona zarar vermediği gibi, itaat edenin ita­ati de ona fayda vermez. Aralarında geçimliklerini tak­sim etmiş, dünyadaki yerlerine yerleştirmiştir. Ama mutta­kiler fazilet sahibidirler, konuşmalarında doğrudurlar, tarzları ılımlıdır, davranışları tevazu iledir. Gözlerini Allah’ın kendilerine haram kıldığı şey­den sa­kınırlar, kulaklarını kendilerine faydalı olan ilme vakfe­derler. Huzur ve bela durumlarında halleri aynıdır, (değişiklik arzetmez.) Allah’ın onlara tayin ettiği ecel olmasaydı, ruhları göz kırpacak bir an bile olsun; azaptan korkmak, sevabı ar­zula­mak sebebiyle bedenleriyle durmazdı. Gözlerinde yaratıcı büyük ve bundan dolayı da onun dışındakiler gözlerinde küçüktür. Cennete oranla orayı görüp nimetler içinde yaşayan ve ce­henneme oranla da orayı görüp azab çeken kimse gibidirler. Kalpleri mahzun­dur. Kötü­lüklerinden herkes emindir, bedenleri zayıf, ihtiyaçları az ve iffetlidirler. Çarçabuk geçen günlerde sab­rettiler, sonunda uzun bir rahata erdiler. Rableri onlara bu karlı alış verişi kolaylaştırmıştır. Dünya onları ister, onlar dünyayı istemezler; dünyanın esare­tinden canla­rını fidye vererek kurtulurlar.

 

Geceleri ayakları üzerinde durup Kur’an ayet­lerini, anlamını dü­şünerek ağır ağır okur­lar, Onunla hüzünlere dalar, dertlerinin çaresini onda bulurlar. O sırada müjdeleyen bir ayet geçtiği zaman, o sevabı elde etmeyi umarlar, şevkle ona yönelirler; (mükâfatını) gözlerinin önünde zannederler. Korkutucu bir ayet geçtiği zaman, can kulaklarını ona verir­ler. Cehennem alevle­rinin uğultusu adeta kulaklarında yankılanmaktadır.  Onlar (rükûda) iki büklüm olurlar; alınları, elleri, dizleri ve ayak parmakla­rı ile yerlere (secdeye) kapanırlar. Böylece Allah’ın azabın­dan kurtulmayı di­lerler.

 

Gündüzleri ise halim, âlim, iyi ve muttaki olurlar. Korku onları okçunun yonttuğu ok gibi in­celtmiştir. Onlara bakan hasta zanneder; oysa onlarda hiç bir hastalık yoktur ve “halk yanlış düşünüyor” der.

 

Şüphesiz onlar büyük bir iş ile meşguldürler. Az amellerine razı olmazlar, fazlasını da çok görmezler. Kendilerini itham eder, amellerinden kor­karlar. Bir kimse içlerinden birini överse, o övülmekten korkar ve “Kendimi başkalarından daha iyi bilirim, Rabbim ise beni benden daha iyi bilir” der. “Allah’ım söyledikleri sözlerden beni sorumlu tutma, beni zannet­tiklerinden daha üstün kıl, onların bilmedikleri suçla­rımı da bağışla” diye söylenirler.

 

Onlardan birinin alametleri; senin onu dini işlerde güçlü, uzak görüşlülükte yumuşak, imanda şeksiz şüphesiz, ilimde hırslı, bilgisi hilimle iç içe, zenginlikte ka­naatkar, ibadetinde huşu içinde, fakirlikte muhteşem, zor­lukta sabırlı, helal peşinde, hidayette neşat, ta­mahtan kurtulmuş ve salih amel işlediği halde korku içinde yaşayan biri olarak görmendir. Gündüz ak­şama kadar düşüncesi şükür, gece sabaha kadar işi zikirdir. Korkuyla geceler, ne­şeyle sabahlar, gaflete düşmekten çekinerek korkar, rahmet ve fazilete nail olduğundan sevinir. Nefsi, onu istemediği bir şeye zorlarsa, sevip istediğini ona vermez. Sevdiği şey, zevali olmayan nimettir. Sakındığı, baki olmayan (geçici) şeylerdir. Hilmini ilimle, sö­zünü amelle birleştirip pekiştirmiştir. Onu emeli yakın, hatası az, kalbi huşu içinde, nefsi kanaatkar, yemesi az, işi kolay, dini korunmuş, şehveti ölmüş, öf­kesi yenilmiş, hayır umulan, şerrinden emin olunan biri olarak görürsün.

 

Eğer, gafiller içinde de olsa, zikreden­lerden yazılır; zikredenlerin içinde olsa, gafillerden sa­yılmaz. Zulmedeni bağışlar, kendisine vermeyene ve­rir. Kendisine gelmeyi kesene gider, kötü sözden uzak, sözü yumuşak, kötü olarak kınanacak işi yok, iyiliği her an mevcuttur. Hayrı (insanlara) yönelmiş, şerri (insanlardan) yüz çevirmiştir.

 

Zor işlerde vakarlıdır, tatsız iş­lerde sabırlıdır, rahatlıkta ise şükredenlerdendir. Kendisine buğz edene zulmetmez, birini sevdiğinden günaha girmez. Aleyhine şahadet edilmeden hakkı itiraf eder, emaneti zayi etmez, söy­leneni unutmaz, kimseye lakap takmaz, komşusuna za­rar vermez, başkalarının musibetine sevinmez, batıla girmez, haktan ayrılmaz. Susarsa sustuğuna üzülmez, güldü­ğünde se­sini yükseltmez. (Dostları tarafından) isyan ve zulme uğradığı za­man, Allah kendisine yapılanı cezalandırıncaya kadar sabreder (onu Allah’a havale eder.)

 

Kendisini zorluğa salar, oysa insanlar ondan ra­hattadır. Kendisini ahireti için yorar, insanları ise rahata erdirir. Bir kimseden uzaklaşması, temizliğin­den ve zühdündendir. Bir kimseye yaklaşması, yumu­şaklığı ve acımasındandır. Uzaklaşması büyüklükten ve kibirden; yaklaşması da hile ve tuzaktan değil­dir.

 

Ravi diyor ki: “Söz buraya geldiğinde Hemmam feryad edip düştü ve hemen oracıkta can verdi. Bunun üzerine Ali (a.s) şöyle buyurdu:

 

“Vallahi ben de bunun olmasından korkuyordum.”Sonra ekledi: “Yerinde, tam ve olgun öğütler, ehline işte böyle tesir etmeli, değil mi?”

 

Birisi ona: “Öyleyse sana neden böyle tesir etmedi ey Müminlerin Emiri?”dedi. O da şöyle buyurdu:

 

“Yazıklar olsun sana. Her ecel için aşamaya­cağı bir vakit ve geçemeyeceği bir sebep vardır! Dur, sakın bu­nun gibi bir şeyi bir daha söyleme! Bu, şeytanın senin dilinle söylediği bir sözdü!” dedi.”[5]

 

Burada açıkça takva sahiplerinin amelleri İmam Ali tarafından belirtildi, bizler kendimize bakarak ne derece bu sıfatlara haiz olduğumuzu görebiliriz. İşimizi biraz daha kolaylaştırmak için aşağıdaki sorulara vereceğimiz cevaplarla kendimizin ahiretteki konumunu da kabataslak elde edebiliriz.

 

1- Namazlarımız hakkında:

       a- Niçin ve kime karşı namaz kıldığımız hakkında bilince sahipmiyiz ?      

b- Namazda huzu ve huşuyu yakalayabiliyormuyuz ? Yoksa dünyalık meşgalelerle mi uğraşıyoruz ?

       c- Namazımızı vaktinde kılıyormuyuz ? Yoksa erteleyerek son vakte bırakıp hızlıca mı kılıyoruz ?

       d-Namazı sırtımızda bir yük gibi görüp, biran evvel kılıp kurtulma tembelliği içerisinde miyiz ?

       e-Namaz sonrasında tesbihata ve duaya önem veriyormuyuz ? Yoksa namazı kılıp hemen dünyalık meşgalelere yetişmek için acelemi ediyoruz ?

       f-Elimizin altındakilere namazı tavsiye ediyormuyuz ?

       g-“ Namaz müminin miracıdır (Allaha doğru yükselişidir) ” hadisinin zahiri etkisini amellerimizde görebiliyormuyuz ? Yani yaşantımızda Allaha yakınlaşma hasıl oluyormu?

h-“ Namaz dinin direğidir ” hadisinde belirtilen direği hayatımızda görebiliyormuyuz? Yoksa hayatımız direği çökmüş bir çadır gibi dünya metalarının altında eziliyormu?

ı- “ Şüphesiz ki namaz insanı kötülüklerden alıkoyar ”ayetinde belirtildiği gibi namazımız bizi kötülüklerden alıkoyuyormu ?

i- Üzerimizde kaza namazımız var mı? Ve bunları kılmak için çaba sarf ediyormuyuz ?

j-Sünnet namazlarına ne derece önem veriyoruz, özelliklede gece namazı kılıyormuyuz ?

k-Her zaman abdestli olmaya önem gösteriyormuyuz ?

l-Gösterişten uzak namaz kılabiliyormuyuz ?

Rabbimiz kendisine kulluk etmek isteyen herkesi yolunda samimi olanlardan eylesin.

Not:Dua,Tövbe, Emri bil maruf ve nehyi anil münker,Gıybet ve ... konuları hakkında soruları da rabbimiz nasib ederse diğer makalelerimizin sonunda hizmetinize sunmaya çalışacağız.

 


[1]Kenz'ul-Ummal , 5641

[2]Bihar , 77/374/36

[3]Gurer'ul-Hikem , 3625

[4]- (Nahl/128

[5]Nehc'ül-Belağa , 193. hutbe

                                                                                         

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • HASAN KİRAZ   06-09-2016 17:18

    ALLAH RAZI OLSUN HOCAM

  • Cemkeran   27-08-2016 01:55

    Hocam elinize, yüreğinize sağlık. Çok güzel bir makale olmuş. Rabbim burada yazılanlara amel edenlerden etsin bizi. Yazılarınızın devamını bekliyoruz.