21 Ekim 2018 Pazar Saat:
22:04
10-04-2018
  

Hatemi Hoca ile Laf Lafı Açıyor (I)

Ben elbette, Şii’yim. İftihar ederim, On iki imama bağlı olmaktan, Ali’yi sevmekten, Fatıma’yı sevmekten. Hepsinin reisi olan, Ehl-i Beyt’in başında olan Resulü Ekrem’i sevmekten, Kuran’a bağlılıkta iftihar ederim. Ali Şeraiti’nin söylediği gibi, İslam mezhepleri arasında en Sünni olanı, Şii mezhebidir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

“Küçüklüğümde Dinlediğim Olaylar Kin Duyularak Anlatılmazdı”

 

Kızılordu Tiflis'e girince, Dilman'da yaşayan Azerilerden bir kısmı İstanbul'a göç eder. Aralarında bir kırtasiye dükkânı açanAli Asgar Hatemi de vardır.  Üç yıl sonra evlendiği kızdan dört çocuğu olur.  Nadir, Güzin, Hüsrev ve Hüseyin….

 

Bundan sonra ilerleyen sürece nasıl bir katkıda bulundunuz? Bu göçten sonra sizin ailenize katılışınızın hikayesi…

 

Kaç yılında İstanbul’a geliyordu babam? 1922 ile 1924 arası olabilir. Tabi insan dünyaya geldiği sıraları hatırlayamıyor ama duydukları… Babamdan önce dedem, İstanbul’a zaten gelmişti. O da öyle zannediyorum ki 1916’dan 20’ye kadar yıllarda veya Birinci Dünya Savaşı bitikten sonra da olabilir geldi. Niye böyle düşünüyorum çünkü Türk ordusu o sırada, İran Azerbaycan’ını güvenlik nedeniyle işgal etmişti. Bu işgal sayılmıyordu, İran’ın o sırada zaten doğru dürüst ordusu da yoktu. İran’ın o devirdeki Gacar Hanedanı'nın da pek aldırdığı söylenemezdi ama orada Türk ordusunun olması, Türkiye’deki 1915 müessif olaylarından sonra bir intikam hareketini önleme bakımından da İran’daki Azerbaycan bölgesindeki Müslümanlar için bir güvence gibi görünüyordu. Çünkü Türk ordusunun çekilmesi halinde hemen şu başladı: Türkiye’de bir şey yapamasalar bile hiç değilse intikam hareketlerini orada devam ettirmek için, İran’da ciloluk denilen çete hareketleriyle, bizim aileden çok yakın olmasa bile, bilhassa Dilman, Selmas civarında Ehrivan’da bu olayların geçtiğini biliyorum. Mesela halamın görümcesi, eniştemin ablası, hanım-bacı denilen bir hanım vardı. İstanbul’a geldi, eniştemle birlikte. Ablası Ehrivan’da katliam olurken, sırtına alarak (kendisi 14-15 yaşlarında bir kız-kendisi de 5-6 yaşlarında) annesi babası öldürülürken o her nasılsa kardeşini sırtına alarak Ehrivan’dan yaya olarak kaçmayı, gizlenmeyi başarmış. Kim bilir bir akraba büyük vasıtasıyla İstanbul’a gelmeye muvaffak olmuşlardı. Bu gibi olaylar çoktur küçüklüğümde dinlerdim. Ama kin duyarak da anlatmazlardı. 

 

“Çare Yoğdu, Gidecahsınız”

 

Ciloluk diyerek, normal sayarak adeta kendilerinin hiçbir kan davası konusu olabilmek için yaptıkları bir şey de yoktu.

 

Ama o sırada bir Kürt lider varmış. Hem Türk bölgesinde, hem de İran Azerbaycan’ı bölgesinde. Oralarda sınırlarda geçiş, bugün de olduğu gibi çok olurdu. Türkiye’deki olaylar yani Ermeni’lere, Hıristiyan’lara karşı olaylar, Azerbaycan bölgesinde cereyan etmemişti. Ama orası kan davası için daha uygun göründü. Çünkü Selmas bölgesinde de, Türk sınırlarının ötesinde de Süryaniler de vardı. Ve o Süryanilerin ruhani reisi olan Marşemon’u, Semikko (İsmail) adı verilen Kürt bir reis öldürdüğü için bu da Ermenilerden çok Süryanilerde bir intikam hevesi doğurdu ve kan davası olarak ancak muhatap alabilecek, İran’da ordu yok, Türk ordusu da çekilince Azerbaycan’da bazı katliam olayları cereyan etti. Babam da bunu önlemek için, bir nevi Selmas halkı da çok endişe ettiği için, o sıralarda 20 yaşlarında bir genç olarak Farsçayı da biliyor, Tebriz’e gönderilmiş.

 

Aslında Tebriz’de Türkçe de konuşsa olurdu çünkü Tebriz’deki Vali de Gacarlardandı, Ana dili Azericeydi ama gene de Vali huzuruna çıkılınca Farsça konuşulur diye babam da heyete dahil edilmiş. Babam konuşmuş, söylemiş halkın isteklerini: “Böyle bir tehlike var, tedbir alınmasını, koruyucu bir kuvvet gönderilmesini istiyoruz Selmas’a” diye. Karşısındaki adam da elinde ordu yok, bir şey yok ama bunu açıkça söylemenin, bir şey yapamıyorum demeyi de kendisine yedirememiş koskoca Vali olarak. Keşke İstanbul’da Enver Paşa zamanında, İran konsolosunun yaptığı gibi açık söyleseydi!

 

Enver Paşa, Çanakkale Savaşı sırasında asker sıkıntısı çekilince maalesef genç yedek subay, zabit, okullardan da Çanakkale’ye gidip o nesil çok şehit verince, eh bunlar da Azeri, Müslüman, Türk Müslüman sayılır, Teb’a’nın, vatandaşlığın ne önemi var diye Enver Paşa İstanbul’daki Azerileri de toplayıp, Çanakkale’ye göndermeye karar vermiş. Tabi ömürlerinde ellerine silah almamış bir Azeri, korkudan: "Biz ölmekten başka ne yapacağız!?" korkusuyla, şimdi İran Konsolosluğu olan, o zamanki İran sefaretinin Cağaloğlu’ndaki binanın kapılarına yığılmışlar. Farsça, Türkçe bağırıyorlar, sefire dileklerini açıklamak için, yaşlıca bir adam sefir. Konsolosluğun balkonuna çıkıyor. Herkes, istediğimiz oldu diye beklerken, Enver Paşa ile konuşurum, Padişaha söylerim” diyecek diye bekleniyordu ama Enver Paşa o zaman Padişahı dinlemiyordu, İran Konsolosunu mu dinleyecek? İran Sefiri de Azeri ve Türkçe biliyor, balkona çıkıyor, herkes ‘Yaşa!’ diye bağırıyor, müjde almayı beklerken, adam, sükunetle, el işaretleriyle bunları yatıştırdıktan sonra sadece üç kelime söyleyerek sükunetle içeriye çekiliyor: "Çare yoğdu, gidecahsınız!"

 

“Çanakkale Savaşında Azerilere Patates Soydurtmuşlar”

 

Ama sonra bunlar nasıl gitti, sonra da işe yaramayacakları anlaşılarak nasıl gönderildi bunu da bizim küçüklüğümüzde, iyice yaşlanmış sevimli bir ihtiyarcık vardı, çok gençken İran’da doğru dürüst Farsça bir eğitim görmeden, İstanbul’da büyümüş, bir çuvala satın aldığı defterleri doldurup perakende satmak üzere küçük bir dükkanın da sırtına vurarak götürürdü; kasketli, beyaz sakallı, Beşiktaş tarafından geliyordu. Babamın dükkanın da dinledik. Daha doğrusu birader duymuş bana anlattı, birbirimize rapor verirdik, ilgi çekici şeyleri anlatırdık zaten. Adam şöyle anlatmış, Çare yoğdu, gidecahsınız’dan sonraki safhayı: “Bizi Çanakkale’ye götürdüler, Alaman Paşası demiş ki, bunların eline silah verin, tüfek verin! Ben ömrümde elime tüfek almamışım, ben ne yapayım?” Sonra bakmışlar bunların orduda işe yarayacakları yok, patates mi ne soydurmuşlar. Bir müddet sonra da işe yaramadıklarını ve yük olduklarını görünce de tekrar İstanbul’a postalamışlar. İşte bu şartlar içinde İran ordusunda da, ordu diye bir şey doğrusu dürüst olmadı. Merasimde kullanılmak üzere, sarayın civarında Hassa askerleri gibi İngilizlerin, Tebriz’deki vilayette kullandıkları bir iki çakaralmaz tüfekler var ama öyle Selmas’a, Dilman’a gönderilecek işler, silahlı güç teşkil edecek bir şey yok. Onun için babam da bunu,  “Çare yoğdu, gidecahsınız” diyemeyip, azametle gizlemeye çalışıyor. Muhteşemu's-Saltana’ imiş lakabı da. ‘Saltanatın Muhteşemi!’. Muhteşemu's-Saltana’ başını geriye atarak (Babam Farsça söylerdi, içerleyerek, çok kızdığı bir sözdü bu: “Biz bir Avuç Selmas hakkı için Hıristiyanları kılıçtan geçiremeyiz, katledemeyiz” Halbuki babam, ondan Hıristiyanları katlet demeye gelmemiş, bizi koru demeye gelmiş. O da bunu o şekle çevirip, biz bir avuç Selman halkı uğruna, onlara hiç değer vermediğini gösteren bir avuç Selman halkını, Hıristiyanlar öldürse de bizim için önemli değil ama biz tedbir olarak sanki babam öyle istemiş gibi, “Biz tedbir olarak Hıristiyanları kılıçtan geçiremeyiz” demiş. 

 

“Köpeğ Uşahları Bu  Ruslar! Ben Bunlar Kadar Rehmisiz Bir Govm Görmedim”

 

Babam oradan kötü izlenimlerle ayrılıyor, sonra Tiflis’e gidiyor, Tiflis’ten Kızılordu geldiği zaman, benim unuttuğum yine biraderden dinlediğim bir vakaydı, ben şey zannediyordum, Bolşevikler geldi, artık ben burada rahat edemem. Osmanlı’ya verilmişken Batum’a gidiyor çünkü Tiflis’ten. Yani üç vilayet, önce Osmanlı’ya iade edildi 93 harbinde. 1876’da mağlup olduğumuz için Ruslara verilen üç Osmanlı vilayeti, Ardahan, Kars iade edildi Lenin zamanında. Babam da Batum’a naklediliyor, Türkiye’ye de daha yakın liman şehri. Ama tekrar Batum Gürcistan’a iade adı altında Sovyet eline geçince Bolşevikler geldi diye, İstanbul’a geliyor, korkuyor orada kalmaktan ama korkmasının ciddi ve özel bir sebebi de varmış. O Rus eline, Sovyet eline geçtikten sonra dükkâna gelen bir Rus Generali tehditkar bir üslupla yüksek sesle bir şeyler söylüyor, babam bu muameleden korkarak, bunlar demek ki beni burada yaşatmayacaklar diye Tiflis’te kalan anneannemin amcaoğlu Ahmetzade vardı. O Tiflis’te kalmaya devam etmişti, Stalin zamanında İran vatandaşı olan o Tiflis halkından kişiler Sibirya’ya sürülmüştü. Seneler sonra İran’a dönmüştü, dönünce çektiklerinin tazminatı olarak konsoloslukta görev verilmişti, 50’li yılların sonunda amca kızının yaşadığı İstanbul’u görmek isteyerek, İran’dan demek ki İstanbul konsolosluğuna gönderilmesini istemişti. Senelerce İstanbul’da emeklilik yaşı geldiği halde İran’a dönmedi, İstanbul çok hoşuna gittiği için burada da vefat etti. Konsolos Emmi dediğimiz, konsolos yardımcısı Ahmetzade’den de Sibirya  maceralarını birader vasıtasıyla dinlemiştim. Size çok kötü muamele mi ettiler diye birader soruyormuş, o da çok kötü bir üslupla söze başlamış: "Köpeğ uşahları bu  Ruslar! Ben bunlar kadar rehmisiz bir govm (kavim) görmedim” Birader de bekliyor, şöyle işkence yaptılar diye anlatacaklarını… Onlara bütün gün el işi verilmiş ve yemek olarak da bir borç veriyorlardı bir de her yemekte bir at eti vardı. Onun için köpek uşakları diyor. İşkence görmemiş, İstanbul’da vefat etti. 

  

“Bazı Profesörler, “Hatemi Vasıtasıyla, Davul Onun Boynuna Asılsın Ama Tokmağı Da Biz Vuralım” Dediler”

 

Bu hikaye şu mu? 1983’te Türkiye'nin tüm üniversitelerinde atılma tedirginliği yaşanıyorken, sizi  içki içmemek suçundan ihbar etmişlerdi. 

 

Bu da eğlenceli söylentilerden biriydi. Bu da söylendi sebep olarak ama asıl sebebin bu olduğunu zannetmiyorum. Asıl sebep, hiçbir zaman açıkça söylenmese bile benim 1979 Merhum Humeyni İran’a döndükten sonra tabi 12 Eylül 1980’e çok vardı, Amerikan elçiliği işgali...

 

Türkiye’de sözüm ona sosyal demokratlar, şimdiki Hayırcıların, o zamanki şekilleri, birden bire İran devrimini çok iyi karşıladı. Çünkü İran’da bunların hayallerinde kim bilir ne kadar petrol geliri var, Şah bize çok önem vermiyordu, Türkiye profesörleri aryan ırkından olma saplantısıyla Avrupalılara önem veriyordu ama Türkiye ile İran arasında akademik ilişki perdesi altında İran’ın nimetlerinden pek istifade edemedik, bedava halı falan alamadık. Bundan sonra çağrılabilmek için, İran’ın bir şöhreti var, bari şu Hatemi vasıtasıyla, davul onun boynuna asılsın ama tokmağı da biz vuralım, parsayı da biz toplayalım, diye benim yanıma sosyal demokratlardan hem de sözüm ona İran karşıtı olan Müslümanlardan bir alay kişi gelip gitmeye başladı. İki gurubun da söz birliği yapmış gibi şunu diyordu: "Senden başka kim yapacak bunu!? Farsça biliyorsun. Biz Humeyni’nin eserini okumak istiyoruz. Yakında tüm Avrupa dillerinden çıkacak, sen onlardan önce Türkçeye kazandır, kazandır ki okuyalım” Sonra da beni her yerde konuşmaya davet etme modası başladı. Ben de başıma gelecekleri kısmen sezerek şöyle diyordum: "Dışarıda hiçbir davete gitmem, Yücel Sayman arkadaşım olduğu halde gitmem. Osmanlıdan korkarım ben.

 

“Ayetullah Humeyni’nin Kitabını Tercüme Etmemi İsteyenler, Ben Bu Kitabı Basayım Diye Tepinmişim Gibi Gösterdiler”

 

Bir müddet sonra Osmanlı Paşaları hakim olursa, askeri bir idare gelirse ben, üniversite dışında akademik olmayan bir toplantıda konuşmam ama üniversite içinde İran İslam Devrimi hakkında, İran Anayasası hakkındaki konuşmalara gelirim -Yücel de 1402 olduğu halde- Yahu bu konulardan çok daha cesaretliyim, sen niye bu kadar korkuyorsun dedi. Ben buna riayet ettim ama riayet etmem bir işe yaramadı. Ama beni üniversite içinde konuşmaya çağıranların hepsi de İran’a gidip, bir müddet bedava ziyaretlerde hatta sosyal demokrat bir hava hakim olacak, Ayetullah Humeyni’nin ilk söylemleri ile bizim içki içmemize de karışılmayacak, orada bol konferanslara, ders vermelere davet edileceğiz, petrol gelirinden nimetleneceğiz diye beni hep o toplantılara çağırdılar. Beni Müslümanlar da sosyal demokratlar da hep Merhum Humeyni’nin 'İslam Fıkhında Devlet' kitabını mutlaka benim tercüme etmemi istediler. Ben de tercüme ettim. Ama benden gelip ısrarla basmak isteyen (mesela Ali Bulaç başlarındaydı) bu kitabı bir kere bastıktan sonra bana doğrudan doğruya söylemeseler bile kulağıma gelenler; sanki ben bu kitabı basayım diye tepinmişim, tercüme edeyim, siz de basın diye, bu kitapta şii propagandası varmış, onun için bir daha basmayacaklarmış, Anadolu’dan tepkiler geliyormuş, bunu diyen Müslümanlar. Solcular da hatta liberal, mason solcular bana basmam için ısrar ettiklerini unuttular. 

 

“Benim 1402 Olmamda da, Sulhi Dönmezer'in Rolü Oldu”

 

Ondan dolayı mıdır ki, Ali Bulaç, Turan Dursun’un öldürülmesinden sonra ortaya bir “ağabey gazeteci”nin çıktığını ve köşesinden sizi (kendisini, Abdurrahman Dilipak ve sizi) isim vererek hedef gösterdiğini iddia etmişti?

 

Ben hatırlamıyorum ağabey gazeteciyi. Ama Ergun Göze'yi kastediyor belki. Çünkü Ergun Göze, benim aleyhime çok kötü şeyler yazdı. Ve benim 1402 olmamda da, Sulhi Dönmezer’in rolü oldu. Hatta 1402 olmamdan önce benim belki askeri mahkemede yargılanıp idam kararı çıkmasından da çok memnun olurdu. Çünkü beni şu şekilde ihbar etti: "Ben Almanya’daydım ama sonra öğrendim ki Almanya’da değilmişim, rüya görüyormuşum. Ben İran Anayasasını hazırlamak üzere İran’da bulunuyormuşum. Ve sık sık İran’a Atina üzerinden gidiyormuşum… (Hatemi Hoca gülmeye başlar)

 

“Hatemi, Ömründe Ağzına İçki Koymamış, Demek Ki, Atatürk'e Karşıymış”

 

İçki meselesi de şuradan çıktı: onu da şöyle öğrendim, biraderin iyi bir bilinçsiz mason hocası vardı, Fikret Biyal’di. Zaten tıbbiyede bir mason olma geleneği vardı o sıralarda. Birader o geleneğe uymadı ama tıbbiyelerin hemen hepsi yükselmek için başlarına bir şey gelmemesi için mason olurlardı. Fikret Biyal, biraderin hocası, beni de tanırdı, onun bir diyabetikler derneğindeki bir probleminde bilhassa bana sık sık hukuki yardımlar almıştı. Ben birden 1402 olunca, adamcağız üzülmüş, şaşırmış, bende bir sivrilik olmadığını bildiği için. Sonradan bana anlattığına göre, sıkı yönetimde çalışan biri ona muayeneye gelmiş, subaya: “Bu 1402’lerden görevden alınanların hepsini anlıyorum ama bu Hatemi niye görevden alındı, onun ben solculuk veya kanun dışı bir şeyini bilmiyorum” deyince, -Ben tanımıyorum, dosyasına bakıp söyleyeyim demiş. Sonra gelmiş o subay şöyle demiş: "Ömründe ağzına içki koymamış, demek ki, Atatürk’e karşıymış." 

 

“Türkiye’de Yerli Azerilerden Bir Çoğu da Şii Olmalarına Rağmen Kendilerini MHP'ye Veriyorlar”

 

O mu Boğaz'da içki içtiğinizi söylese de ikna edememiş subayı? Haklarınız yedi yıl sonra iade edilmiş galiba. Bir darbezede haklarını iade alabilir mi?

 

O bunun üzerine beni kurtarmak için, “Aman Albayım bir yanlışlık olacak ben onunla hafta en az bir kere boğazda oturur kafaları çekeriz” demiş. Ben de “Keşke öyle söylemeseydiniz, şimdi de buna inananlar çıkacak” dediğimde, adam kötü bir şey yaptığını kabul etmedi tabi. Ama bir şeye de yaramadı. Ben de bunu eğlenceli bir üslupla Ankara’da toplanan 1402’ler kurultayında anlatınca, Melih Aşık köşesinde yazdı. Benim, ‘Keşke böyle söylemeseydiniz, inananlar çıkacak sözü de başıma geldi” Çünkü yedi yıl sonra döndüm, 1990’da. Bu defa da o sırada Türkiye’de revaçta olan Esat Coşan diye bir profesör vardı, Nakşibendi şeyhi diye tanınırdı, o Nakşibendi şeyhi o sırada sağdı, onların Hakyol Vakfı çok faaldi, Konya’da sık sık bilimsel toplantılar tertip ederdi, beni de hukuk devleti mi, demokrasi mi toplantısına Murat Belge (o sıralarda toplantılarda çok karşılaştığım şimdi temasım olmayan) ile davet etmişlerdi. Konya’ya gitmek üzere uçaktayken birden baktım, Hakyol Vakfı'nın başka bir toplantısı için o da Konya’ya giden İlahiyat Fakültesinden bir 1402 olmadan önce benden randevu alan, gelip tezi için konuşmak üzere ama 1402 olur olmaz hemen dudağı uçuklayıp korkudan bana telefon edip, “Konuşacaktım ama diye, eşini kastederek, Müslüman diliyle çocuklar rahatsızlandı, bugün hastaneye gideceğim, ben sonra size tekrar telefon ederim” dedi. Sonra tabi çocukların rahatsızlığı bir türlü geçmedi. Sonra o adam uçakta karşıma gelmesin mi? Hayrola, dönmüşsünüz galiba? Tebrik ederim, dönmüşsünüz diye yanıma geldi. Halbuki bu yedi sene içinde telefon dahi etmedi. Arkasından şunu söyledi, "Geçenlerde sizin hakkınızda gözüme bir yazı ilişti, doğru mu acaba? Siz ayyaşlıktan mı 1402 oldunuz?" Ve ben ona baktım, korkum yerindeymiş…

 

“İran İslam Devrimi'ne Sempatim Körü Körüne Sempati Değil.”

 

Önceki ve Bugünkü Hukukta Vakıf Kurma Muamelesi, doktora tezinizdi, Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları ise doçentlik teziniz oldu. Profesörlük tezinizi ise Medenî Hukuk Tüzel Kişileri üzerine yaptınız. Fakat sizin için ilginizi hep İslam’ın Şii koluna kaydırdığınız, İran devrimine olan sempatiniz konuşuldu. 

 

Bunu ben gizlemiyorum ki Şii’yim. İran devrime sempatim körü körüne sempati değil. Ben İran’ın bazı yaptıklarına gene karşı çıkıyorum. Ben mesela recm cezasının İslam’da olmadığını söylediğim için, bilhassa Türkiye’de 12 Eylül’den sonra kaçıp, o sıralarda İran’a sığınan, Sünni, mutaassıp kimseler İran’dakilerin de kafasını karıştırarak, bana senelerce İran radyosundan ‘garpzede’ diye Batı etkisinde kalıp, İslam’dan uzaklaşmış diye hücum ettirildi. Onlar şimdi tehlike biraz geçince kimisi Türkiye’ye döndü, gene İran düşmanı oldu. Bana garpzede diyenler, bir kısmı da Almanya’ya giderek, daha iyi maddi şartlarda, Sünni mutaassıplıklarını orada devam ettirerek, onlar da İran’a döndü. Ama İran’da bulundukları sırada bana şu hücumu yapıyorlardı ve İran halkını da etkiliyorlardı. Bu şeriatı inkar eden, garpzede, Batı etkisinde, Batı vurgunu yemiş kimse diye gösterildim. 

 

“Ben Elbette, Şii’yim. İftihar Ederim, On İki İmama Bağlı Olmaktan, Ali’yi Sevmekten”

 

Hatta İran’dan birisi geldi. Fars bir genç din adamı yüksek mertebelerde geçmeden bana nezaketle şunu söyledi: "Kum’daki arkadaşlar beni sizden şu rica için aracı olmak üzere gönderdiler, biz duyduğumuz kadarıyla sizi severiz ama şimdi İran’da recm’e karşı çıktığınız, bunların İslam’da olmadığını söylediğiniz söyleniyor, ben de arkadaşlar adına, İran’daki kimselerin sevgisi size karşı gölgelenmesin diye şu ricada bulunmaya geldim, bu fikirlerinizden rücu eder misiniz?” Ben de şöyle dedim: "Ben bu fikirleri elde edememenin ıstırabını senelerce çektikten sonra İslam’ın, Kuran’ın öz manasını anlamanın huzuru içindeyken nasıl olurda bu fikirlerimi bırakıp tekrar o ıstıraba dönebilirim? Yani imkan yok, ben bunları Batılıların hoşuna gitsin diye değil, zaten İslam’da insanlık haklarına, insanlık onuruna aykırı bir şey olmayacağı için, İslam sevgi dini olduğu için ve Kuran’ın da gerçek manası nihayet anlayarak bu görüşlere sahip oldum deyince o şimdi ismini bile hatırlamadığım (1989) bu genç din adamı, aklınca bitirici soruyu sordu: “İmam da size bu fikirlerden dönmeniz gerektiğini söylerse siz gene ısrar eder misiniz?” Ben de: "Şimdi de aynı şeyi söylerim, ben şuna inanıyorum ki, İmam Humeyni ile bir yarım saat ama başka kimsenin bulunmadığı bir şekilde baş başa konuşursam o da benim söylediklerimi tasdik eder" dedim. O da baktı ki, vazgeçecek değilim, ayrılıp gitti. Ben elbette, Şii’yim. İftihar ederim, On iki imama bağlı olmaktan, Ali’yi sevmekten, Fatıma’yı sevmekten. Hepsinin reisi olan, Ehl-i Beyt’in başında olan Resulü Ekrem’i sevmekten, Kuran’a bağlılıkta iftihar ederim. Ali Şeraiti’nin söylediği gibi, İslam mezhepleri arasında en Sünni olanı, Şii mezhebidir. 

 

 “Ehl-i Beyt Sevgisi, Türkiye’de  Gerçek Anlamında Alevilerde Yaşıyor” 

 

Hz Ali’nin oğlu Huseyn-cân, sizin tabirinizle Hicrî takvimin ilk ayında "Nefs-i Mutmaine", "Seyyid-uş-Şuhedâ", "Zibh-i Azîm" ve "Mev'üde" olduğunu gösterdi. Şahadetinden (1338) yıl geçti, (2018) yılının 10 Ekim günü, güneş yılına göre (2018) yıl tamamlanacak. İslâm âlemi henüz senin ne yüce bir ni'met olduğunun farkında değil! diyorsunuz, niye değil sizce?

 

İmam Hüseyin sevgisi, bilhassa Sünniler arasında eskiden daha iyi biliniyordu Türkiye’de. Çünkü Osmanlı’da Ehl-i Beyt sevgisi olan tarikatlar vardı. Bunlar İmam Hüseyin sevgisini, tekkelerdeki mersiyelerle devam ettiriyordu. Ama şimdi maalesef Vahabiliğin etkisi altında, eski Emevilerin Suriye-Ürdün bölgelerindeki düşünceye etkisi altında, bu gibi sebeplerle Türkiye’de tarikatlara ve dini eğitime kilit vurulunca 1920’lerden, 1948’lere Türkiye’de dini eğitim de, tarikat, irfani eğitim de tehlikeli bir şey oldu. Hatta Kuran’ın yüzünden manasını anlamadan okumak bile, Jandarma baskınına uğramak demekti, eski yazıyı Kuran alfabesini öğrenmenin bile suç sayıldığı dönemler oldu. Bu baskılar altında halk bu defa laik rejime tepki göstererek, hâlbuki bu tepkiye sebep olunmasaydı, nasıl Alevilere Çaldıran’da daha sonra Vakay-i Hayriyye denen, Sultan Mahmut zamanında Yeni Çeri Ocağı'nın kaldırılması sırasında bu seferde Yeni Çerilere mensup sayıldığı Bektaşi Tarikatına ağır zulüm kavramına girecek hareketler yapılınca aleviler de bugünkü tepki gösteren hallerine girdilerse, Sünni halka da bu defa laik devlet yaptığı zulüm sayılabilecek eylemlerle Sünni halkını da bu tepkiyi göstermeye itti. Suriye’den gelen bazı Sünni ulemanın Mısır’dan veya son zamanlarda bilhassa Vahabi düşüncesinin de etkisinde kalarak, Ehl-i Beyt sevgisine Alevilerde yaşıyor Türkiye’de gerçek anlamında. Çünkü aleviler de ismen, çoğu önderleri hakta sevgi yaşıyor diyelim ama bu da gitgide azalıyor ama hastalık belirtileri yayılıyor.

 

“Alevilik de Sünnilikte de Hastalık Belirtileri Var”

 

Mesela aleviler içinde Zühre Ana diye bir şey çıkıyor, kitapları yenir yutulur şeyler değil ama o kadar bilgi seviyesi, bilinç seviyesi o kadar düşmüş ki alevi toplumunda maalesef, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi görüşler, materyalist Alevilik gibi görüşler veya o Zühre Ana’nın kitaplarında olduğu gibi; reenkarnasyon görüşleri, bütün bunlar Alevilerde nasıl varsa, Sünni düşünce de Türkiye’de çok hastalık belirtileri var. Halbuki Hüseyin’in kanıdır, Hüseyin’in kanı bilincidir insanı temizleyecek, arıtacak olan. Bunu Osmanlı zamanında Mevlevi Fasih Dede söylemişti. Hüseyin büyük kurbandır, büyük insanlık şehididir. Bunu Muhammed-i İkbal (Pakistanlı Sünni şair) söylüyor ama Türkiye’de bu bilinç yok.  Ben 2,5 sene Yeni Şafak’ta yazdığım sırada İmam Hüseyin, Ehl-i Beyt sevgisinden bahsettiğim yazılara çok korkunç tepkiler aldım, o yüzden esefle gördüm ki, Türkiye’de benim gençliğim oranla Sünni halk arasında demeyelim ama kendisini okumuş yazmış entelektüel hatta dini önder sayanlar arasında korkunç bir gerileme var. Ehl-i Beyt, İslam’ın gerçek manası.

 

Birinci Bölümün Sonu

H. Okur'un Röportajı

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler