22 Ekim 2018 Pazartesi Saat:
15:14
12-04-2018
  

Hatemi Hoca ile Laf Lafı Açıyor (II)

Aleviler Sünnilere, Ahlaksız Diye Hücum Ediyor; Sünniler de Alevilere Olmadık İftiralar Ediyor...

Facebook da Paylaş

 

 

2. Bölümün Devamı

 

Yunus'un da bir cümlesini alıyorsunuz… "Ali gibi er gerek işbu sırra eresi!" Ne var ki, gerçek Ali'ye, Ali gerçeğine de Kur'ân-ı Kerim'e aykırı yoldan erişilemez” diye yazmıştınız. Alevilikteki Hz. Ali sevgisinin, Kuran-ı Kerim’den koptuğu, ters düştüğü hususlara ne diyeceksiniz?

 

Aleviliğin esasında değil. Mesela Pir Sultan Abdal, tamamen bir İslam şairidir. Pir Sultan Abdal düşüncesinde İslam’a aykırı hiçbir şey yoktur.

 

Gel talip ikrardan şaşma, sözüm sana nasihattir, gafilen bacadan düşme, evvel kapı şeraittir" diyor. Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat... Bütün bunlar zaten Sünni, Şii ayırımı yapılmaksızın İslam irfanında vardır. Pir Sultan Abdal da bir İslam alimiydi, Hacı Bektaşi Veli de öyleydi ama şimdiki aleviler öyle değil ki. Sünnilere ahlaksız diye hücum ediyorlar, kendi aralarında onlardan korkunç tiplerin sayısı daha fazla olabiliyor. Sünniler de öyle, aleviler mum söndü yapıyorlar diye iğrenç iftiraları daha bugün bile zihninde muhafaza edenler. Ben bunda çok şaşırmıştım yine, çok acı bir tecrübem olmuştu.

 

1960 yılında, bizim hukuktan mezun olduğumuz seneydi. Kafası işlemeyen, büyük kafalı, Cuma namazlarına gitmede, günlük namazlarını kılmada çok mutaassıp görünen, gösteriş Müslüman’ı mezun olduğumuz bir sırada ben fakülteye gelmiştim, ağaç altında oturuyorduk, o da yanımıza geldi. Ben Müslümanlığı dolayısıyla onu severdim ama birden bire bana şöyle dedi, bir laf açıldı Alevilikten falan, arkadaşlardan diğeri, “Cemal Gürsel Aleviymiş” dedi, bunun üzerine ben Alevileri bilirim, Sivas’ta bir memuriyeti olmuş devlet dairesinde, orada Alevilerin toplandıkları bir Cem Evi varmış; "Ben onları tanıdığım için onların arasına girmek istedim, o ayine katılmak için, onlar orada Mum Söndü yapıyorlardı, ben de katılmak istedim, beni aralarına almadılar" dedi.

 

Ben de: "Hem mum söndü yapıyorlar diyorsun, hem de niye katılmak istedin?" diye sordum. Ne cevap aldım bu Müslüman’dan? Mutaassıp görünüp, ahlak müfettişliği yapan başkalarına karşı, birden bire bana şunu dedi: "E ne yalan söyleyeyim her erkek tabi bu fırsatı kaçırmak istemez, bir karı buldu mu atlamak ister. Ben de bunlar karı-bacı demeden karanlıkta kendi kızlarına kardeşlerine atladıklarını bildiğim için ben de katılıp atlamak istedim ama atlatmadılar."

 

Kesin mum söndü adeti olduğuna iman getirmiş ama kendisi bir taraftan tenkit ederken, erkek değil miyim katılmak istedim, namussuzlar kendi aralarına almadılar. Şimdi görüyorsunuz; kendi karılarına kızlarına çok ahlaklı görünen hatta töre cinayetine başvuran bir alay habis veya kafasız kişi, ama kendileri için Nataşa dedikleri kadınlarla ilişkiye girmeyi, öldürmeyi hak görürler. Bu ahlaksızlık Alevilikte de var, Sünnilikte de var. Daha doğrusu alevi toplumunda da bu hastalık belirtileri var. 

 

Siz hukuk eğitimi almış olmanıza rağmen din bilgini olarak anılıyorsunuz. İslamiyet'in içinizdeki doğuşuna ait örnekler neler? Mesela İkiz kardeşiniz Hüsrev Bey sizi ikinizi birden en çok etkileyen kitabın,  Kur'an-ı Kerim olduğunu söylüyor. Kendisini ‘‘İbadetten uzak bir dindar’’ olarak görürken, sizin için “olması gerektiği gibi” bir ifade kullandı. 

 

O da biraz fazla iltifat etmiş. Ben de hatırlıyorum öyle dediğini bir yerde. Ben olması gerektiği gibi değilim ama hiç olmazsa 1999’dan sonra çok şükür. 1999’a kadar şimdi geriye bakınca görüyorum ki, bende de tam bilince kavuşmama tezahürleri vardı. Yavaş yavaş oldu. Uzun süre Recm konusunun ıstırabını çektim. Bunları 1986’da halledebildim. Bunda da şeyin çok etkisi oldu, o sırada Amerika’dan gelen Yahudi asıllı bir çok muhabir veya Profesör görünüşünde tipler oluyordu, hepsi de bana bir müddet nezaketle konuştuktan sonra hepsi de sözleşmiş gibi şu yola başvuruyorlardı. O sıralarda kütüphanemin sıkışıklığından şikayetçiydim, ev imkanları da dardı, üniversiteden de uzaklaştırılmıştım, hanımın yazıhanesinde bir odam vardı ama şimdi de buna mukabil o yok. Avrupa dillerinde Fransızca, Almanca yazılmış hukuk kitaplarının hepsini bir iki peşrev yaptıktan sonra, benim o Zaman Gazetesinde yaptığım peşrevlere sözü getirip, -Siz İslam’a sevgi dini diyorsunuz, insan haklarından hukuk devletinden bu kadar bahsediyorsunuz, sonra başlarını da kaldırıp kitapları da görünce, görüyoruz ki batı hukuk düşüncesiyle de çok ilgilisiniz, peki nasıl oluyor da bu İslam Hukukunun ‘şeri’ unmenşli, hümanist düşünceyle bağdaştırılamayacak, insan onuruna aykırı cezaları nasıl kabul edebiliyorsunuz?, ben de o zaman sükunetle- Kabul etmiyorum ki, benim görüşüm şöyle, diye izah etmeye çalışıyordum. Onlarda çok enteresan bulup ayrılıyorlardı. 

 

Sonra bunu gazetede söyleyelim dedim, bir yazdım, kıyamet koptu, Zaman’dan da uzaklaşmam sağlandı. Fehmi Koru çok oportunist bir görüşle bana telefon ederek, rica perdesi altında talimat vermişti. “Siz başka mecmualarda böyle görüşler söylemeye başladınız ama bu Müslüman okuyucuda tepki doğuruyor, onun için rica edeceğim bu gibi görüşlerinizi bizim gazetede belirtmeyiniz” dedi, bu da bana ağır gelmeye başladı. Çünkü benim gibi gençlerden ıstırap çekenler, başka dergilerde yazdıklarımı okuyup çok teşekkür etmişlerdi. Bir de şu el kesmeyi yazın diyorlardı. Ben de ne olacaksa olsun diye 20-25 Mart 1987 tarihli bir Zaman Gazetesinde, “Müşkül bir soru mu ne?” başlığında, bu soruyu yazıp, cevabını da yazınca kıyamet koptu, Fehmi Koru da talimatını dinlemediğim için benim pabuçlarımı kapı istikametine çevirmek için şu yönteme başvurdu: her gün benim yazımın altına, benim Şiilikten, Rafızilikten veya Batı etkisi altında olmaktan dolayı adeta küfür teşkil eden yazılar yazdığımı iddia eden gönderilmiş yazıları yazmaya başladı, ben de biraz sabrettim. Şimdi artık adı pek duyulmayan, o zamanlar sözde Müslüman, pehlivan cüsseli sakallı bir acayip tip vardı, ismini hatırlayamadım, yazıları hiç hazmedilir gibi değildi, ben ona cevap verince daha ağır yazısını koydu, ben de artık gitmem isteniyor diye yazı yazmayı kestim zaten iki gün sonra Zaman’da deprem oldu. Zaman’ın sermayedarlarının ikisi bertaraf edilip, sonra geçiş rejimini temsil eden bir zat, tek sermaye sahibi oldu. O da Fehmi Koru’yu ve benim dışında ekibini bir müddet muhafaza etti ama bir altı ay daha geçince o zamanki Fethullah Gülen Cemaati'ne gazete, devredildi. Ali Bulaç o zamanın şartlarıyla Fehmi Koru hariç, herkesin işine son verildi. Ben 6 ay önce ben bu akıbete maruz kalmıştım. Onlar da bir 6 ay yada 1 sene sonra aynı akıbete uğradı.

 

Gülen Cemaati yayınlarıyla ve stratejisiyle o günden bugüne nasıl geldi bugün hatalı bulduğunuz yönü nedir?

 

Gülen Cemaati hata yapmadı daha doğrusu gitgide iyi olma yolundayken başına akıbet geldi. Açık söylemek gerekirse Gülen cemaatinden Amerikan, Yahudi lobisinin beklentileri vardı. İlk vekaleti onları verdi. Ama Fetullah Gülen ve ekibinin hepsi bunu bilinçli olarak kabul etmediler yani onlar da bilmiyorlardı bu vekaletin anlamını. Denize düşen yılana sarılır misali baskı altındalardı. Böyle birden bire Özal vasıtasıyla yani Amerikan elçisi, Yahudi asıllı Abramovich birden Sovyet Rusya çatırdıyor, yakında Sovyetler çökecek, İran’a da Saddam’ı saldırttık ama Saddam beceriksiz çıktı, yakında Saddam da süklüm püklüm İran’dan çekilecek, bu sırada Sovyetler çökerse de İran rejimi bütün Sovyet, Müslüman topluluklarını ele geçirecek, Şii olsun Sünni olsun, belki Afganistan bile İran nüfusu altına girecek. Şu halde siz Fethullah Hocaya baskı yapacağınıza, takibat altında bırakacağınıza, tam aksine, İran’la bu sefer Sünni kuşakla sınır çekmek için (Çin Seddi gibi) İran tehlikesini enterne etmek için Gülen okulları vasıtasıyla bir nevi emperyalistlerin misyoner gönderip arkasından gitmesi gibi Türk okulları, Türk İslam okulları perdesi altında aynı zamanda İngilizce öğreten, Amerikan misyonerliği de yapan okullar açılsın, Fethullah da bir Sünni lider olarak o hareketin başında itibar görsün. Ama tabi Fethullah Gülen, kendisine bu şekilde bir vekalet verildiğinin farkında olmadan eh biraz nefes aldık diye desteklendi, genişlendi.

 

Ama bu okullar Amerikan menfaati için kurulmuş okullardı, göstermelik olarak İstiklal Marşı ezberletmekle filanla onlar da bilinçsiz olarak Türk Milli menfaatlerine hizmet ettiklerini zannederek bir slogan uyduruldu. Türkiye’de de bu zokayı yutan çok oldu. Şey diye: "Adriyatik’ten, Çin Denizi'ne kadar Osmanlıyı tekrar canlandırıyoruz. Türk Hakimiyeti!" Halbuki Türk hakimiyetini ne Avrupa ister, ne Amerika ister, ne Yahudiler ister. Bu kadar da saflar. Adriyatik’ten, Çin Denizi'ne kadar diye kükremeye başladılar, her iftar sofrasında kükremeye başladı, takma yeleli aslanlar. Ama arkadan körfez (I. Körfez Savaşı, Amerikan işgali değil de baba Bush harekatı) savaşı şartları doğunca 1991’de, o zaman Amerikan Yahudi Lobisi şöyle düşünmeye başladı: Biz Saddam’ı İran’ı mahvetsin, it dişi, domuz derisi diye teşbih ortaya attık ama bir şey beceremedi, şimdi de yavaş yavaş o beceriksizliğini örtmek için Kuveyt’i işgal, genişleme sevdasına düştü. Şu halde biz şu Saddam Frankeştayn’ını icat ettiğimiz gibi imha edelim, ama bundan sonra da Sünnilere tetikte olalım yani Sünniler de tehlike olabilir. 

 

“28 Şubat, İran-Türkiye İlişkilerini Önlemek İçindi”

 

Nitekim sonra Taliban’ın da bir zamanlar Sovyet işgali sırasında Vahabi etkileriyle sözüm ona İslami gurupları destekledikleri sonra Taliban Frankeştayn’ının doğmasına sebep oldukları gibi bu sefer de Saddam’dan da korktular. Saddam örneğinden şuna bir dersini verelim, 10 sene sonra da ablukadan sonra son öldürücü darbeyi vururuz. Bu arada da Fethullah'a da eskisi kadar güvenmeyelim, bu da tehlikeli olabilir diye Fethullah Gülen de bir gözetim altına alındı bu harekette, eskisi kadar güven duyulmadı. Bu güvensizlik bir adım daha ilerledi, o da şu: Bosna Hersek Ali İzzet Begoviç hareketini baktılar ki Türkiye’de Fethullah gurubu da İran gibi destekliyor, demek ki bu da tehlikeli olabilir dediler ve hemen Bosna Hersek İslami hareketini kısırlaştırdılar, enterne ettiler, örümceklerin sinek etrafına hücre örmesi gibi ağlarını ördüler, ondan sonra da büsbütün Fethullah hareketini incelemeye aldılar. 

 

Bu arada 28 Şubat oldu Türkiye’de de, İran-Türkiye ilişkilerini önlemek için. Ama Gülen hareketi, İran’a hiçbir zaman yakınlık belirtmemişti o zamana kadar. Hatta 28 Şubat hareketi dış güçler tarafından İran’a da yapıldığı için bu Fethullah hareketi de bunu sezerek iyice kendisini güvence altına almak, eski suçlarından, güvensizliklerinden kurtulmak için Amerikan-İsrail odakları, İran aleyhine çok açık ve haksız beyanlarda bulunmaya başladı, İranlılar Müslüman sayılmaz anlamına gelen. Biz İranlılarla ayrı mezhepten değil, aramızda din farkı vardır demeye başladı. Ama bunu neden söyledi? Neredeyse bardak, Fethullah’ın üçüncü bir güvensizlik doğurucu tutumu ile iyice taşmıştı. Fethullah da bu bardak taşmasının sonuçlarından kurtulmak için, 1998’de bu beyanda bulundu ama kurtarmaya yetmedi, neydi o bardağı taşıran darbe? Maroviç ile birlikte yani İstanbul’daki Katolik Psikopozu Maroviç’in girişimi ile Fethullah Gülen’in Papa 23. John’ın davetlisi olarak Roma’ya-Vatikan’a gitmesi ve Papa tarafından İzzet-ül İkram ile karşılanması yani bizim siyasetimize yardımcı olsun diye destekleyip ortaya çıkarttığımız bir kişi nasıl olur da, bu kadar bilinçsizlik gösterip, bizim en fazla karşı olduğumuz Vatikan ile samimi, dostluk ilişkilerine girer diye artık zaten Fethullah'ın fermanı, 28 Şubatçılar eliyle imzalamışken, Fethullah da bunu sezdi, -Vur abalıya usulü İran’a şimdiye kadar söylemediğim derecede ağır bir yüklenme yapayım da bu tehlikeyi bertaraf edeyim diye Nevval Sevindi’yi çağırdı. Zaman Gazetesi’nde Nevval Sevindi’ye röportaj verdi ve orada dedi ki, İranlılar Müslüman da değildir anlamına gelen: "İran'la aramızda mezhep farkı yoktur din farkı vardır." Yani demek istiyor ki, İranlılar, samimi Müslüman olmadığı gibi Müslüman değillerdir esasen. Biz orada okul açmak istedik, buna da karşı çıktılar, bizimle adeta alay ettiler. İran’da okul açmak istedik, buna karşı, “Paranız çoksa buradaki yoksul öğrencilere yardım etmek istiyorsanız biz İran’ın şartlarını daha iyi biliyoruz, paranızı bize verin, biz sizin yerinize okul açıp o parayı da öyle kullanalım” Buna çok kızdığını söylüyordu. Bunun üzerine 1998’de söylenen bu söz de bardağın taşmasını önlemedi. Artık ferman imzalanmıştı. 

 

“Engin Ardıç:” Osmanlı Şii Bulduğu Zaman Yere Yatırıp Kıtır Kıtır Keserdi. Diye Yazdı”

 

Şeriatın geldiğine yönelik çok spekülasyonlar yapıldı hatta Engin Ardıç önceki günkü yazısında: "Türkiye batıyor, halkımız aç ve sefil" edebiyatı tutmayınca “şeriat geliyor” palavrası da sökmeyince, “yetim hakkı yediler” gibi çirkin iftiralar havada kalınca, “havuzlu villa” teranesi dönüp kendi adamlarına dokununca Başkanlık sistemini dillerine doladılar demişti.  

 

Engin Ardıç bugünlerde enteresan şeyler yazıyor ama ben de bunları okurken hem doğru buluyorum, güzel buluyorum ama ne yalan söyleyeyim şunu da hiç unutmuyorum. Ama inşallah tekâmül ettiğini görüyorum. Bu Engin Ardıç aramızda hiçbir yakınlık, bir toplantıda karşılaşmak, bir merhaba yokken ben 1402’lik zamanının artık sonu yaklaştığı bir sıralarda, 88 ya da 89’da, bir kurban bayram sonrası bir tanıdık şunu dedi: "Sizin hakkınızda Engin Ardıç diye birisi bir şey yazmış" dedi. Tempo’da (Hürriyet’e bağlıydı) yazıyordu. Ben de 10-15 gün geçtikten sonra o sayıyı buldurdum. Dehşet içinde kaldım o sıralarda ben gazetelere pek çıkmıyordum ama gazete ve dergilerde röportaj yapanlar çoktu, bunu hazmedememiş, hiç tanımadığı, hiç görüşmediği biri için şöyle bir yazı yazmıştı: "Bu Hüseyin Hatemi her konuda uzmanmış gibi bütün gazeteciler onu çağırarak soruyorlar. Hazret de işte dini konularda olsun, hukuki konularda olsun her konuda konuşuyor, fikir beyan ediyor. Oysa kendisi Hazret,  Şii’dir. Osmanlı Şii bulduğu zaman yere yatırıp kıtır kıtır keserdi. Biz de röportaj yapıp fikrini alıyoruz iyi mi? Bakın yazının korkunçluğuna! “Yani yakalayın ecdadınıza layık olmak için bunu kıtır kıtır kesin, Osmanlı böyle yaparken biz tam tersini yapıyoruz, her konuda bir Şii’nin fikrini alıyoruz” Ben de Doğan Hızlan’a gittim. Hürriyet öyle dağ başına gitmemişti, Cağaloğlu’ndaydı. Tempo Dergisinin başında olan eski mason üstadı azamlarından Hayrullah Örs’ün oğlu vardı. Ondan randevu alıp, ona gidip bir yazı vereyim dedim. “O da bana gönderin, ben ona veririm, gelmenize gerek yok” deyince ben de yazarak cevabımı gönderdim.

 

Yazı ağır hakaret teşkil eden bir şey yoktu yalnız bu kadar korkunç bir yazının nasıl yazılabileceğini anlamadığımı, büyük ihtimal sarhoşken yazılmış bir yazı olduğunu yazmıştım. Sonra Doğan Hızlan bana telefon etti. Basılamayacağını söyledi diye, Örs. Ben de çok şaşırdım, bu sefer kendim gittim. Beni içeriye almak zorunda kaldı ama yayınlayamayacağını gene kesinlikle söyledi. Ben de: "Benim hakkımda öldürülme teşviki ihtiva eden bir yazıyı yayınlıyorsunuz da benim böyle bir şey olmayan yazımı niye yayınlamıyorsunuz?" diye sordum. –Sizin yazınızda yazara hakaret vardı!, nedir hakaret? Sarhoşken yazıldığını söylüyorsunuz, ben de: "Ben de kıtır kıtır kesilmesi mi korkunç, gayet tabi böyle bir yazı ancak sarhoşken yazılabilir demek mi hakaret?” dedim, kabul etmedi. Ben de “Tamam peki deyip kanuni yollara başvurmak zorunda kalacağım, mahkeme yoluyla bu yazıyı göndereceğim, ceza davası açtıracağım” deyip kalktığım sırada, o sırada yine Tempo’da çalışan, benim de daha önce tanıdığım, makul diye tanıdığım (şimdi de öyledir inşallah) Ruşen Çakır girdi. Ruşen Çakır da: "Engin Ardıç içeriki odada, ben ona sizin bu konuda konuşmaya geldiğinizi söyledim, yazı yazdığına üzülmüş görünüyor, gelip sizinle konuşmak istiyor, gelsin mi?" deyince, ben önce gelmesin dedim ama ondan sonra Ruşen Çakır da: "Bana kalırsa konuşsanız iyi olur" deyince, ben de yumuşadım. Ama şimdi bilmiyorum Ruşen Çakır ne ahvaldedir, uzun zamandır ilişkimiz olmadı. Peki gelsin dedim, bunun üzerine Örs, çok memnun oldu.

 

Biraz sonra baktım, ilk defa gördüğüm Engin Ardıç; süklüm püklüm, sevimli görünen bir gülümseme ile içeriye girdi, ben de anlayamıyorum böyle bir yazıyı hiç tanımadığınız biri için nasıl yazdınız deyince, “Ne bileyim kızdım birden bire, herkes sizi soruyor, her şeyi bu kişi mi biliyor manasını sordum” Ben de özür istemediğimi ama bundan sonra yazacağı yazının altına şu satırı koymasının yeterli olacağını söyledim: "Hüseyin Hatemi ile görüştüm, tanıdıktan sonra onun hakkında yazdığım şeyleri geri aldım" bu kadar. Özür dilemeni de istemiyorum dedim. O da, gerekirse özür de dilerim dedi, ben de geri aldığınızı belirten bir şey yazın o kadar dedim. Gene yazmayı kendine yediremediği için dolambaçlı bir şey yazdı. Ben de o kadarını uygun gördüm. Şöyle yazdı: "Hüseyin Hatemi’yi tanıdıktan sonra, her gün yolda fark etmeksizin kaldırımda yanınızdan geçenlerin de kendilerine özgü doğruları olabileceğini anladım" Yani benim söylediğim doğru ama o da müsamaha edilebilir gibi saçma sapan bir yorum ama ben o kadarını da uygun gördüm. Ondan sonra bir iki yerde karşılaştığımızda konuştuk. Yeni yazdığı yazılarda doğru yazmasına rağmen acaba nasıl oldu da o yazıyı yazdı sorusuna daha da cevap bulamıyorum.

 

*** SoN ***

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler