16 Ocak 2018 Salı Saat:
19:27

Haykırış

07-05-2016 09:32



“إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ”


“Allah yanında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır” (Hucurat/13)
Nice insanlar vardı Allah Resulünün yanında, kimisi anı yaşar ve kaybolurdu, kimisi de kıyamete değin var olurdu. Kimisi on dört asırı aşkın hala nefes almada, kimisi de azap çekip, yanmakta. Ne zaman alem-i cihanda güzel bir Ezan-i Muhammedi duyulsa, ister bu sabahın o sessiz derinliklerinden gele, ister günün orta vaktinin en hararetli yerinde, isterse de akşam kızıllığının peşinde; anmamak olur mu hiç onu? Habeşli Bilal’i!...


“Bilal” denilince akla iman, inanç, amaca ulaşma yolunda metanet gelmeli. Bilal demek; sabrı, düşman karşısında direnişi, sabitkademliği, Allah yolunda çekilen cevr ü eziyete tahammül etmek demektir. Hâsıl-ı kelam Bilal, İslam dinindeki eşitlik olgusunu, Kâbe ve Mekke'nin fethini, takvanın üstünlüğü ölçmek için bir kriter olduğunu ve diğer birçok konuyu aklımıza getiren bir isim olagelmiştir.


Bilal, Miladi 581 senesinde atalarının aksine tarihte bilinen en eski medeniyet olan Habeşistan’da yani günümüz Etiyopya’sında değil de Mekke’de dünyaya gelmişti. Anne ve babası Ümeyye bin Halef'in köleleri olması hasebiyle Bilal de bu Allah düşmanının kölesiydi.


Uzun ve zayıf bir yapıya sahip olan Bilal, her ne kadar Ümeyye’nin kölesi olsa da efendiliği ve güvenilirliği ile etrafındaki insanların hiç çekinmeden önemli konularda fikir alıp, ona en kritik işleri vermeleriyle tanınırdı. Ama buna rağmen Bilal, diğer köleler gibi yoksulluk çekmekte ve birçok kereler de ağır hakaretlere maruz kalmaktaydı. Tüm bunlara rağmen o, köleler arasında en çok göze çarpan sima olup, gittiği kervanlara renk katıyordu. Optimist bir hayat anlayışına sahip olan Bilal’in kalbi, müşrik ve zalim efendilere karşı her daim öfkeliydi. Yıllar yılları kovalamış ve Bilal görüp, tecrübe ettikleri sayesinde sarhoş, menfaatperest, zalim güç sahiplerine karşı daha da kinlenmeye başlamıştı. O, kendi temiz ruhunu ilahi boyuta taşımak için fırsatlar kolluyor, şehvet, iktidar ve ihanet mayasıyla yoğrulmuş olan insanların esaretinden kendini kurtarmaya çalışıyordu.


İslam güneşinin Mekke'de parladığı ve âlemlere rahmet olan Allah Resulü Muhammed Mustafa’nın (saa) insanların kurtuluşu için peygamberliğe seçildiği zaman Bilal hemen hemen otuz yaşlarındaydı. O, Mekke'ye gidip geldiği dönemlerde Muhammed-i Emin’in (saa) Allah’a olan davetini çok kezler duymuştu. Her fırsatta kendi ruh-i teşnesini doyurmak için bu yeni haberleri getiren Peygamber hakkında daha detaylı bilgiler toplamaya çalışıyordu.


Bir akşam, efendisinin verdiği görevleri yerine getirdikten sonra fırsat bulup, Hz. Nebi’nin (saa) yanına vardı. Onun mübarek ağzından Kur'an-ı Mecid’i işitti ve gözleri sevinç gözyaşlarıyla doldu. Bilal, uzun yıllardan sonra aradığını bulmuştu. Sakin ve mütevazı bir şekilde kendisini Peygamber Efendimizin (saa) ayakları dibine attı ve mübarek İslam dinini kabul ettiğini söyledi. İslam'ı kabul etmesinin onun için oldukça pahalıya mal olacağını çok da iyi biliyordu. Lakin gerçeğe olan sevgi, Allah Resulü (saa) ve onun öğretilerine olan kalbi bağlılık Bilal’i hiçbir şeyden korkmamaya çağırıyordu.


Bilal, bu aşk uğruna işkencelere katlanmaya dünden hazırdı. Efendisi Ümeyye bin Halef'in onunla yaptığı konuşmalar da Bilal’i tatmin etmediği gibi onu Peygamber ve İslam dinine daha da yakınlaştırmıştı. İbn-i Halef artık Muhammed’in (saa) aleyhinde olmadık şeyler söylemeye başlayınca da Bilal şaşırıp kalmıştı. Çünkü Efendisi olan Ümeyye bin Halef'in kendisi yıllar yılı Nebi Muhammed’in (saa) ne denli emin bir insan olduğunu, ondan bugüne değin kimseye zarar gelmediğini ve adaletin onun yaptıklarıyla ölçü bulduğunu Bilal’e aşılamıştı. Bilal’in tüm bunlara itirazı Ümeyye’nin ona olmadık işkenceler yapmasına neden olacaktı artık.


Diğer insanların da gözünü korkutmak adına, müşrik liderler kendilerine itaat etmeyenlere toplumun gözü önünde işkenceler etmeğe başladılar o dönemde. Bu işkence törenleri onlar için aynı zamanda birer eğlence meclisi olarak da kabul görülüyordu.


Mekke’nin birçok yerinde tellallar, Ümeyye'nin kölesi olan Habeşli Bilal'in cezalandırılması için duyurular yapmış ve onların gözünde eğlence niteliğinde olan bu zulüm meclisi de oldukça rağbet görmüştü. Halk, hem Ümeyye'nin İslam dinine olan düşmanlığını, hem de Bilal'in İslam dinine olan vazgeçilmez bağlılığını bildiğinden bu zencinin başına ne geleceğini merakla bekliyorlardı.


Ümeyye ve diğer müşriklerin beklediğinin aksine, Bilal’e reva görülen işkenceler sadece İslam’a olan eğilimini azaltmadı aksine Müslümanların direniş ve sağlamlığını bir kat daha artırdı. Bilal'in bunca ağır işkencelere tahammül etmesi birçoklarını da İslam'a sevk etti. Bilal Allah’a teslim olduğunu alenen açıklayan ilk insanlardan birisiydi artık.
Ümeyye'nin emri ile ibret olsun diye Bilal halkın gözü önünde önce eli ayağı bağlı bir şekilde Hicaz'ın o yakıcı güneşi altında kızgın kumlar üzerine sırt üstü yatırılır, göğsüne de büyükçe bir taş koyulur. Bu taş Bilal’i kızgın kumun içine yavaş yavaş gömüyor, derisini yakıp, bedenini kavuruyordu.


Bilal, yüzlerce insanın kahkahalar atarak izlediği bu dayanılmaz işkenceye Allah’ı ve O’nun makam-ı ala elçisini düşünerek sesini çıkarmadan dayanıyordu. Sadece arada arada “Ehad, Ehad, Ehad!” diye iman gücünü açığa vuruyordu. Tüm bunlar üzerine Ümeyye;


-    Ey zifiri karanlığın oğlu Bilal! Ey aldığı nefesi bana borçlu olan köle! Hala ne diye diretmektesin ki böyle? deyince Bilal de;


-    Ey Ümeyye! Ne ilk dediğimden dönerim, ne de bir daha sana itaat ederim. Muhammed'in (saa) peygamberliğine imanım yalnızca bir küçük heves değildir ki; kâh ona bağlanayım, kâh ondan uzaklaşayım. Ben sizler gibi ne İsa’ya ne de Musa’ya yar olmayan değilim. Beni işkenceyle mi korkutuyorsun? Şundan emin ol, en ağır işkence ve zulümlerin altında da benden Allah ve Resulüne şehadetten başka bir söz işitmeyeceksin.


-    Ebu Süfyan derdi de inanmazdım; Muhammed gelmiş geçmiş en büyük büyücü ve sihirbazdır diye. Gözlerine bakanı efsunlar, yanından geçeni büyüler derdi de onunla alay ederdim. Meğer ne de doğru söylermiş. Nasıl da kanına girmiş senin Ey Bilal!


İşkenceler durmaksızın devam ediyordu. Ümeyye, Ebu Cehil ve aynı zihniyetteki dostları kendileri için hazırlanan üstü ağaç dalları ile gölgelendirilmiş şarap divanında kurulmuş, kahkahalar eşliğinde bu sahnelerden ne de zevk alıyorlardı. Kızdırılmış taşlar bir bir Bilal'in vücudu üstüne konuluyor, bunlar da onun derisini yakıp, parça parça ediyordu. Bu zulüm sahnelerini izleyenlerin çoğu dayanamayıp, yüzlerini çeviriyor, gözlerini kapatıyorlardı. Bilal bunca eziyet, bunca aşağılayan ve acıyan göz karşısında imanına iman katmış ve artık kalmışsa da içinde bir nebze şüphe onu da bertaraf etmiş, kalbi tevekkül ve sabır deryasına dönmüştü. Allah'ı yâd etmekle kendi yaralarına merhem olmuş, şaşkınlık yaratan tahammülü ile yeni bir devrim başlatmıştı.


Ümeyye bin Halef ertesi gün Habeşli Bilal'e şöyle dedi;


-    Merak etme, dün seni çok incitmedim. Düşündüm ki, baş koyduğun bu yoldan belki geri dönersin. Ama şimdilik bu olmadı. Bu boş inancından geri dönmezsen, bugün sana öyle bir işkence yapacağım ki; dünkü yaptıklarım onun yanında devede kulak kalır. Aklını başına devşir! Bilal de bunun üzerine;


-    Ümeyye, hiç boşuna nefesini tüketme. İşkence ve hakaretleriniz inancımı kırmaya yetmez. İslam yolunda ölmek benim için varılacak en yüce mertebedir. dedi.


Ertesi günün sabahı halk yeniden Bilal'e yapılacak yeni işkenceleri izlemek için meydana döküldü. Ümeyye'nin emri ile yine Bilal’i getirdiler. Ayakları ancak küçük adımlar atabilecek kadar bir iple bağlanmış, ellerini de uzun bir iple bağlayıp, ipin ucunu birkaç çocuk yaşta müşrik evlatlarına vermişlerdi. Onlar var güçleri ile koşarak, Bilal’i arkalarından sürüklemeye başladılar. Taş, toprak üzerinde sürüklenen Bilal'in sağ kalmasına ne umut vardı ki? Diğer çocuklar da ellerindeki taşları yerde sürüklenen İslam dininin o dönem ve sonrası parmakla sayılacak temsilcilerinden birisine hedef alıyorlardı. Ama yine de Bilal, “Tektir O, tektir O!” demekten geri kalmıyordu.


Halkla sürekli hemdert olan Nebi Mustafa (saa) kendi yandaşlarının zulüm ve eziyet görmesine herkesten daha çok rahatsız oluyordu. O, işkence altında olan Müslümanları kurtarmak için sürekli düşünür, onlardan her daim haberdar olur ve onları sabra davet ederdi. Ve Allah Resulü (saa) din yolunda fedakârlık gösterip, sıkıntıya duçar olanları cennetle müjdelerdi.


Artık Bilal’e yapılan işkenceler zirveye ulaşmış, vücudu da onlarca derin yara yüzünden iyiden iyiye zayıflamıştı. Peygamber Efendimiz (saa) Habeşli Mücahit Bilal’i işkencelerden kurtarmak için onu efendisinden parayla satın alıp, Allah yolunda serbest bırakmak gerektiğini dile getirdi. Zaten Ümeyye bin Halef de Bilal'in bu inadından vazgeçmeyeceğini yavaş yavaş kabullenmeye başlamıştı. Artık Bilal’i bu durumda ne köle olarak kullanabilirdi ne de onu “Bakın gördünüz mü bir kölesine söz geçiremedi de öldürdü!” söylentisinden korktuğu için öldürebilirdi. İşte bu yüzden Ümeyye, Hz. Peygamber’in (saa) bu sunduğu teklifi kabul etmek zorunda kaldı. İşte böylece, Bilal’in adı köleler listesinden çıkarıldı.


Habeşli Bilal kısa bir süre sonra sağlığına kavuşmasıyla birlikte ciddi bir dini faaliyet içerisine girdi ve yüce İslam dini yolunda inanılmaz fedakârlıklarda bulundu. O, en zor ve tehlikeli anlarda dahi habibi Hz. Nebi’yi (saa) bir an olsun yalnız bırakmadı.


Bilal, Peygamber Efendimizin (saa) hicretinden önce Medine'ye göç eden Müslümanlardandı. Allah Resulüne (saa) gönülden bağlı olan bu insan, ondan ayrı kalmaya dayanamıyor ve bu dönem zarfında hep hastalanıp, ateşler içerisinde yanıyordu. Buna rağmen Hz. Muhammed’in (saa) geleceğini duyunca günlerce güneş altında Mekke yolunda oturup, onun (saa) yolunu gözledi. Ve nihayet şükürler olsun ki intizar dönemi sona erdi ve âlemlerin yaratılış sebebi (saa) Medine'ye giriş yaptı. Resulü (saa)  görmeden İslam dinini kabul edenlerle beraber Bilal de büyük bir sevinçle Allah Resulünü (saa) karşılamıştı.


Nebi Mustafa’nın (saa) Medine'ye gelişiyle birlikte birçok yeni çalışmalar, önlemler ve İslam dininin bekası için yeni hükümetin tesisine başlandı. İslam Peygamberi (saa) Medine'ye gelişi öncesinde Müslümanlarla birlikte ibadet ve toplantılar için bir cami inşa etti. Müslümanlar arasında bağlılığı da güçlendirmek için kardeşlik akdi okundu. Bilal de Ubeyde bin Haris bin Abdul Muttalib’le kardeş oldu.


Medine’ye hicretin ilk günlerinde Müslümanları cemaat namazından ve zorunlu toplantılardan haberdar etmek için bir araca ihtiyaç duyulmuştu. Bu nedenle Yüce Allah, peygamberine (saa) ezan okunmasını söyledi. Ehl-i Beyt kaynaklarında Peygamber Efendimizin (saa) İmam Ali'ye (as) Bilal’e ezan öğretmesi emrini verdiği yer almaktadır. Böylece Bilal İslam dininin ilk müezzini olmuştur. Kimi zaman Bilal gibi azat edilmiş siyahi bir kölenin böylesine önemli bir göreve atanması bazılarında kıskançlığa neden olmuştu. Bu atama bazen de soy olarak daha asil ve ses olarak daha güzel olanların bu göreve neden getirilmediği şeklinde yargılanıyordu. Mesele, zenciyle beyazın birbirlerinden üstün olması değildi İslam dininde. Önem arz eden konu takvalı olmaktı gerçekte. Şöyle der şair;


“لیس فرق بین غلام حبشی و سید قریشی”


“Leyse farku beyne Gulam-i Habeşi ve Seyyid-i Kureyşi”


“(İslam) Habeşli bir köleyle Kureyşli bir efendiyi birbirinden ayrı tutmaz.”


Bilal, zamanı en iyi ve net tespit etmeyi başaran bir müezzin olma özelliğine de sahipti. Hz. Peygamber (saa) şöyle buyurmuştur; “Oruçlarınıza Bilal’in ezanı ile başlayıp, onun ezanı ile sona erdirin.” Ve yine Fahr-i Kâinat Muhammed Mustafa Efendimiz (saa) Bilal’e şöyle derdi; “Erihna Ya Bilal!” “Ey Bilal, ezanınla gönlümüzü ferahlat, ezan oku da namaza kalkalım.”


Bilal, gece sabah ezanından biraz önce camiye gelir, duvarın kenarında oturarak, gökyüzünü seyrederdi. O, Allah'ın yarattıkları hakkında düşünür ve ezandan önce raz ü niyaz ederdi.


Müslümanlar, Peygamberin (saa) emri ile Mekke'nin, bu tevhit merkezinin şirk ve putperestlikten temizlenmesi için seferber olmuşlardı. Eli silah tutan binlerce Müslüman, Medine'den Mekke’ye değin olan yolu birkaç günde kat ettiler. Müslümanların kıblesi bu şehirde idi ve müşrikler bu şehirde onlara hangi işkenceleri reva görmemişlerdi ki? Mekke, İslam'ın ilk dönemleri ile ilgili oldukça fazla hatıraları kendinde saklıyordu. İşkenceler, direnişler ve sıkıntılar!
Mekke’nin fethi için yola düşen binlerce Müslümana yolda da katılanların sayısı bir hayli çok olmuştu. Nihayet, Müslümanlar Allah Resulünün komutasında bu şehre girdiler. Mekke, bir damla kan akıtılmadan teslim alındı. Birkaç küçük tartışma dışında Müslümanlar herhangi bir direnişle karşılaşmadılar. Bu, İslam ordusu için oldukça büyük bir zafer idi.


Müslümanlar Kâbe etrafında toplandılar. Bilal, Hz. Peygamber'in (saa) emriyle Kâbe'nin anahtarlarını Osman bin Talha’dan aldı ve Kâbe’nin kapısını Müslümanlara açtı. Peygamber Efendimiz (saa) ve Müminlerin Emiri Ali (as) Kâbe'ye girip, putları bir bir Hz. İbrahim misali alaşağı ettiler.


Daha sonra Allah Resulü (saa) Bilal’e Kâbe’nin üzerine çıkıp ezan okuması emrini verdi. Mekkeli müşrikler ne olduğunu hala çözememişlerdi. Habeşli Bilal ezan okumaya başlayınca kimi müşriklerin gönlüne İslam ateşi düştü ve yumuşadılar. Kimisi de; “Çok şükür ki atalarımız bugünleri görmeden göçüp gitmişler!” diyerek hayıflanmaya başladılar. Daha sonraki günlerde ne zaman bir ezan okunsa can-ı gönülden iman etmeyip, kılıçların gölgesinde İslam getirenler kendi aralarında; “Heh buyrun, Muhammed yine çıkarmış o karakargasını!” diye kendilerince alay ettiler.
“Allahu Ekber, Eşhedu enne Muhammeden Resulallah” sloganı o denli etkilidir ki; gönülden “Allah büyüktür ve Muhammed (saa) O’nun elçisidir!” demek, dün çoluk çocuğun oyuncağı olmuş, kızgın kumlar üzerinde işkencelere maruz kalmış siyah bir köleyi oradan alır ve maddi âlemde artık çıkılabilecek en üst, en şerefli yere ulaştırır. Bu aynı Bilal örneğinde olduğu gibidir.


“إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ”


“Allah yanında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır” (Hucurat/13)
Bu ayet Habeşli Bilal için nazil olmuştu. Ayet, Allah düşmanlarının düşüncelerindeki yanlış ölçü ve kriterlerin boş oluğunu söylerken, Bilal'in de makamını kat kat yükseltmekteydi. Dün işkenceler altında ezilen Bilal Din-i Mübin-i İslam sayesinde aziz ve değerli kılınmıştı.


Bilal, Hz. Nebi’nin (saa) hayatı boyunca onun müezzini oldu, hayat verip, ferahlatan feryadı ile insanları namaza davet etti. Bu ses Peygamber Efendimizin (saa) hayatının son günlerine değin duyuldu. Ama Hazret-i Risalet Muhammed Nebi (saa) vefat ettikten sonra Bilal bir daha ezan okumadı. Çünkü Bilal hakkın haklıya verilmediğini oldukça iyi biliyor ve bu olayı boykot ediyordu.


Efendiler efendisinin (saa) vefatından sonra Bilal'in bir daha ezan okumaması Peygamber Efendimizin (saa) yerine gelen halifenin bu makamını resmen tanımaması olarak tarih sayfalarında yer bulmuştur. Bilal mevcut iktidarı kendi ezanı ile tasdik etmek istemedi. O, şöyle derdi; “Yalnızca Peygamber ve eğer halife olursa Ali (as) için ezan okuyacağım.” Bilal’in bu hareketi onun Şam diyarına sürgün edilmesine neden olmuştu ve nitekim ömrünün sonuna kadar da orada kaldı.


Kaynaklarda Bilal’in Şam’da sürgün olduğu dönemde Hz. Peygamberi (saa) rüyasında gördüğü geçmektedir. Allah Resulü (saa) Bilal’e; “Ey Bilal! Bana karşı neden duyarsız kalıyorsun. Niçin benim ziyaretime gelmiyorsun?” der ve Bilal uykudan uyanıp, derin bir hüzne boğulur. Daha sonra Şam’dan Mescid-i Nebevi’ye doğru yola koyulur. Medine’ye girer girmez Peygamber Efendimizin (saa) kabrine sarılır ve ağlamaya başlar. “Hoş Geldin Ey Bilal!” “Hoş Bulduk Ey Efendim!”


İmam Hasan (as) ve İmam Hüseyin (as) Bilal'in geldiğini duyunca hemen yanına giderler ve onun geliş haberini de anneleri Fatımatüz Zehra’ya (sa) ulaştırırlar. Bilal, Hz. Peygamber'in (saa) bu iki yadigârını görüp, onları kucaklar ve doya doya öper. Allah Resulünün (saa) bu iki cennet efendisi çocuğu nasıl kucağına aldığını hatırlar ve bir hayli müteessir olur. Peygamberden (saa) sonra onun Ehl-i Beyt'inin (as) nasıl yalnız kaldığına Bilal de tanık olur.


Medine’de birkaç gün ikamet eden Bilal, Peygamber kızı Hz. Fatıma’nın (sa) isteği üzerine bir kez daha ezan okumayı kabul eder. O ilk heyecanla Ezan-ı Muhammedi’yi Medinelilere duyurur. Ses o sestir ve yâdlarda Hz. Nebi. Şehrin her yerinde duyulan ezan sesi ile tüm iman edenlerin gözleri yaşla dolar. Herkes sanki Resul gelmişçesine sokaklara dökülür. Şehir öyle bir hal alır ki; herkesin aklında Allah Resulü ile anıları canlanır. Ahali zar ü giryan olup, başlar öne eğilir. Yürekler bir kez daha dağlanır. Bilal’in sanki bağrı çatlayacaktır ve Allah Resulünün kızı, Ali Murtaza’nın hanımı, Hasaneyn’in anası Fatımatüz Zehra (as) bu ezana dayanamaz kendinden geçer. “Sus Ey Bilal, sus kurban olayım, Resulün kızı öldü!” derler ve Bilal ezanı yarıda keser ve o hazretin yanına iner. Çok şükür ki sağdır, çok şükür ki Resulün kızı hayattadır.


Bilal, Şam diyarında Hicri 19. yılda yani Miladi 641 senesinde yakalandığı amansız bir hastalık nedeniyle 63 yaşında habibinin yanına varır. Habeşli Bilal, Şam yakınlarındaki “Babus Sağir” adlı birçok Ehl-i Beyt sevdalısının da kabirlerinin bulunduğu büyükçe bir mezarlıkta yatmaktadır.

 

Hasan Bedel

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Gülo   23-05-2016 16:18

    Emeğinize Sağlık Hasan Hocam!...