23 Mayıs 2018 Çarşamba Saat:
15:49
13-02-2018
  

Hilafet ve İmamet -1

Kuran ve Sünnete, Peygamberlik felsefesi ve İslam`ın bekası mantığına uygun olan nedir?

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma Bölümü
 

Hz. Muhammed (s.a.a) 23 yıl süren çabaları ile İslam şeriatını payidar kılıp, Medine-i Münevvere'yi yeni baştan tesis etmiş ve Hicri 11'de Rabbinin davetine icabet ederek fani dünyadan beka vadisine hicret etmiştir.
 

O hazretten (s.a.a) sonra artık yeni bir peygamber gelmeyecek, Ruh-ul Emin aracılığı ile vahiy nazil olmayacak ve şeriat kanunlarına yenisi eklenmeyecektir.
 

İslam dininin tesisiyle Peygamberin (s.a.a) kendisine ait sorumluluklar bitmemişti. Hikmet gereği O hazretin ölümünden sonra, bilgili ve takvalı birini kendi yerine halife olarak seçmesi ve seçtiği kişinin Müslümanların önderliğini üstlenmesi gerekir. Her ne kadar şia ve Ehlisünnet arasında halifenin vasıfları ve nasıl seçileceği konusunda ihtilaf olsa da, halifenin gerekliliği konusu bütün Müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilen bir görüştür.
 

Konunun daha iyi anlaşılması için ilk olarak şia'nın anlamını ve tarihçesini iyi bilmek gerekir. Bu nedenle bu Şia konusuna kısaca değindikten sonra asıl konumuz olan İmamet ve Hilafet meselesine geçeceğiz.

Şia sözlükte takipçi anlamında kullanılmıştır. Istılahta (Terimsel) ise İslam ümmetinin rehberliğini Hz. peygamberden (s.a.a) sonra Hz. Ali (a.s) ve masum evlatları üstlendiğini kabul eden bir gruptur.

 

Tarihi senet ve nakillerin şahitliği göstermektedir ki, Hz. Peygamber (s.a.a) defalarca, çeşitli vesilelerle kendisinden sonra, Hz. Ali'nin (a.s) imametini, faziletini ve halifeliğini açıkça beyan etmiştir. Peygamberin (s.a.a) bu açık beyan ve tavsiyeleri bir grup Müslüman'ın Hz. Ali'nin (a.s) etrafında toplanmasına ve Hz. Ali'nin (a.s) şia'sı olarak adlandırılmalarına sebep oldu.  
 

Peygamber efendimizin (s.a.a) hayatından Hz. Ali'nin hilafetini kabul edenler, Hz. Muhammed'in (s.a.a) vefatından sonra da aynı görüş üzerinde sabitkadem oldular. İşte bu grup hem Peygamberin (s.a.a ) hayatın döneminde hem de O hazretin vefatından sonrada şia olarak tanındı. Bu konu Milel ve Nihal (Dinler ve Mezhepler tarihi) yazarlarının sözlerinde açıkça beyan edilmiştir.

Nobahti şöyle yazıyor: "Hz Peygamberin (s.a.a) ölümünden sonra Hz. Ali'den (a.s) başkasını İmam ve Halife kabul etmeyen kimselere şia denir." (1)

 

Ebul Hasan Eşeri şöyle yazıyor: "Bu gruba şia denilmesinin sebebi, onlar Hz. Ali'nin (a.s) takipçileridir ve aynı zamanda Hz. Ali'yi (a.s) birçok sahabelerden üstün sayarlar." (2)
 

şehristani şöyle yazıyor: "şia özellikle Hz. Ali'nin (a.s) imamet ve halifeliğinin Nas ve vasiyet yoluyla olduğuna inananlara denir." (3)
 

Buna göre şialık İslam'ın zuhur etmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Aslında şialık ve İslam paranın yazı ve tura'sı gibidir. Eş zamanlı olarak bir bütün halinde ortaya çıkmıştır.
 

Peygamber efendimiz (s.a.a) risaletinin ilk günlerinde Haşim oğullarını bir araya toplayarak Hz. Ali'nin (a.s) Hilafet ve İmametini açıklamıştır. Aynı şekilde muhtelif vesilelerle farklı ortamlarda özellikle Gadir Hum'da Hz. Ali'nin (a.s) halifeliğini açık bir şekilde beyan etmiştir.
 

Şia'nın tarihsel gerçekliği, dillendirildiği gibi ne Sakife toplantısının bir ürünü nede ikinci halifenin öldürülmesinden sonra ortaya çıkan siyasi bir mezhep efsanesi değildir.
 

Hz Ali'nin (a.s) Hilafet ve İmameti, Peygamber efendimizin (s.a.a) aracılığı ile sahabelerin kalbine bir tohum misali ekilmiş zaman içerisinde yeşererek meyve vermeye başlamıştır. Selman ve Ebuzer bu sevgi ile büyüyen sahabeden sadece ikisidir.
 

İslam müfessirleri إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ(4) ayetinin tefsirinden şöyle der; "Ayette söz edilen Hayr-ul Beriye Hz. Ali (a.s) ve onun dostlarıdır." (5)
 

Tarihte Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra Hz. Ali'nin (a.s) halifeliğini kabul eden sahabe ve tabiinin isimleri genişçe zikir edilmiştir. Fakat o isimlerin bu kısa makalede zikir etmek mümkün değildir.
 

Şia, Müslümanların büyük bir bölümünün sahip olduğu ortak değerlere sahiptirler. İslam'ın yayılmasında diğer mezhepler kadar büyük roller üstlenmiştir. çeşitli ilim vakıfları, İslami teşkilatlar kurumuş, insanlığa birçok başarılı edipler, âlimler ve siyasetçiler kazandırmıştır.
 

İlerleyen bölümlerde ispat etmeye çalışacağımız konulardan biri, imametin ilahi vahiye dayalı olduğu realitesidir. Peygamberden sonra (s.a.a) vasi ve halife olacak şahıs ilahi irade ile tayin edilmelidir. Biz bu konuda  elimizde hiçbir şer'i ve nakli delil olmadığını farz ederek konuya akıl penceresinden yaklaşacağız. Bakalım akıl bu konuda nasıl bir tayin şeklini kabul eder ve bu kabul hangi delillere dayanır?
 

Aklıselim şuna hüküm etmektedir;
 

Donanımlı her insan toplumun huzur ve refahı için uzun yıllar tahammül edilemeyecek zahmetlere katlanarak bir program veya tasarım hazırlamayı başarırsa, bu projenin sonraki nesillere aktarılması adına bir takım tedbirler alır. çretilen proje ve tasarımın devamlılığı için hatta projenin ehil insanlar eliyle geliştirilmesi ve daha kaliteli bir seviyeye ulaşması için yeni fikir ve çareler düşünür.
 

İnsanın yıllarca çektiği zahmetler sonucunda ortaya koyduğu proje veya tasarıyı, kendisinden sonra ortaya çıkacak zamansal tehlikelerine karşı korumak adına çare düşünmemesini hiçbir aklıselim kabul etmez.
 

Hz. Peygamber (s.a.a) kâinatta getirmiş olduğu şeriat ile insanlık ve uygarlık dünyasında köklü değişiklikler yol açan eşsiz bir insandı. Kendi zamanındaki insanların ebedi saadeti için İslam'ın rehberliği vazifesini üstlenmenin yanı sıra, sonraki nesillere de huzur ve baki yaşamı sunacak ilahi kanunlardan oluşan bir din bırakmıştır. Bu nedenle kendinden sonraki dönemlerde İslam'ı tehdit eden tehlikelere karşı önlemini almalı yani kendisinden sonra insanların rehberliğini üstlenecek kişiyi tayin etmeli veya en kötü ihtimalle bu insanın vasıflarını açıklamalıdır.  Zira sıradan bir insan bile projesini korumak adına bir takım tedbir ve önlemler alırken, 23 yıl her türlü zahmet ve işkencelere katlanarak İslam dinini dünyaya hediye eden ilahi vahiy elçisi bir Peygamberin, İslam'ı tehlikelere karşı savunmak için her hangi bir önlem almaması, abes olur.
 

Hz. Peygamber (s.a.a), insanın hidayeti için en küçük bir meseleyi dahi açıklamayı ihmal etmemiştir. Genel manada tüm insanlığı özel manada ümmetini bu kadar düşünen bir Peygamberin, kendisinden sonra İslam toplumunun rehberliği için herhangi bir tedbir almaması veya kendisinden sonra idareci ve koruyucu olacak insanı açıklanmaması nasıl mümkün olabilir?
 

Böyle bir düşünce kesinlikle akla aykırıdır. çmmetine bu kadar düşkün bir insan, İslam toplumunu rehberlik noktasında başıboş bırakamaz.
 

Bu kısa açıklamadan sonra, Peygamber (s.a.a) İslam toplumunun rehberliği hakkında bir şey söylememiştir sözünün yersiz olduğunu anlıyor ve bu sözü kabul etmiyoruz.


İslam tarihini incelendiğimizde, Peygamberin (s.a.a) hayatı döneminde hatta vefatından sonra bile dünya ve Arap coğrafyasındaki mevcut durumu düşünerek kendisinden sonra bir halife tayin etmesi gerekirdi.
 

Çünkü O hazretin (s.a.a) vefatı ile birlikte üç büyük tehlike İslam dinini tehdit etmekteydi:
 

1- Rum imparatorluğu,
 

2- İran imparatorluğu
 

3- Münafık gruplar.
 

Birinci tehlike olan Rum imparatorluğu hakkında Peygamber efendimiz (s.a.a) son nefesine kadar tedbiri elden bırakmamıştı. Bunun için İslam ordusunu Usame bin Zeyd komutanlığında Rumlarla savaşmaları için seferber etmiş hatta bu emrine karşı gelenleri de şiddetle kınamıştır.
 

İkinci büyük tehlike İran imparatorluğuydu. Bu tehlike öyle bir boyuta varmıştı ki İran İmparatoru, Yemen valisine bir mektup yazarak Peygamber efendimizi (s.a.a) yakalamasını veya öldürdükten sonra başını kendisine göndermesini istemişti.
 

Üçüncü belki de en büyük tehlike Münafık gruplardı. Bu insanlar her fırsatta Peygambere rahatsızlık vererek ona engel olmaya çalışıyorlardı. Kuran-ı Kerim'in muhtelif ayetlerinde Peygambere yapılan eziyetler anlatılmaktadır. Hatta Kuran-ı Kerim'de Münafıkların kötü düşünce ve amellerinin anlatıldığı Münafigun (Münafıklar) adında bir sure bile mevcuttur.
 

Şimdi sormak istediğimiz soru şu; Bu kadar büyük tehlikelere karşı Hz. Peygamber (s.a.a) İslam dinini rehbersiz, başıboş mu bıraktı?
 

O dönem Araplarının yaşantısı aşiret ve kabile yaşantısıydı. Aşiret ve liderlik birbirleriyle ilişkili iki kavramdır. Peygamberin bizzat kendisi içinde yaşadığı toplum için bir rehber tayin etmezse vefatından sonra aşiret ve kabileler arasında rehber tayin etme konusu bölünme ve çatışmalar yaşanacak ve pusuda bekleyen tehlikeler bu çatışmalardan yararlanarak İslam'a darbe vurma planlarını rahatlıkla icra edeceklerdi.
 

Bu nedenle Ebu Ali Sina şöyle der: "Peygamberin (s.a.a) kendinden sonra yerine halife tayin etmesi doğruya daha yakındır. çünkü bu atamayla ihtilaf ve çekişmenin önünü almış olacaktır." (6)
 

Bu kısa açıklamalar ışığında, Peygamber (s.a.a) gibi bilge ve hikmet sahibi birinin İslam ümmetinin rehberliği hakkında bir vasi tayin etmesi gerektiği gerçeği ispatlanmış oldu. Peki, peygamber (s.a.a) halifenin tayini konusunda nasıl bir tutum sergilemiştir?
 

Bu meselede iki görüş vardır;
 

1- Hz. Peygamber (s.a.a) Allah'ın emri ile İslam ümmetinin rehberini halka açıklamıştır.
 

2- Peygamber İslam ümmetinin rehberlik seçimini ümmetin kendisine bırakmıştır.
 

şimdi, yukarıda zikredilen iki görüşten hangisinin Kuran ve Sünnete, Peygamberlik felsefesi ve İslam'ın bekası mantığına daha uygun olduğunu açıklamaya çalışacağız.

 

Devam edecek….

________________________________________________________________________________

1- Firag şia S.17
2- Makalatı İslamiyeyn 1/65
3- Milel ve Nihel 1/131
4- Beyyine / 7

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler