23 Ekim 2020 Cuma Saat:
00:03
07-11-2016
  

Hüseyin'in Yakarışı (II)

Victor Hugo der ki: Öyle insanlar vardır ki maddenin derinliğinde mutlak varlığı görürler...

Facebook da Paylaş

 

Allah'ım, itaat ediyorum ve sana yöneliyorum; fakat senin adaletinle karşılaşınca onların önemsizliğini anlıyorum. Senin fazlın ve ihsanın karşısında artık onları görmüyorum.

 

İtaat ve ibadetlerimi yerine getiriyorum, kendimde ona yalvarıp yakarma ve yönelme duygusu hissediyorum. Ancak O'nun azameti karşısında yaptıklarımın naçizliğini anlayınca şunu görüyorum ki eğer O, lütuf ve ihsanıyla değil de adaletiyle bu itaatleri ve ibadetleri hesaba çekerse işte o zaman yaptıklarımın değersizliği ispat edilmiş olacaktır.

 

Birçok faktör, bu yaptıklarımın ve amellerimin değersizliğini ispat edebilir:

 

1- Bizi kuşatan cehalet. Bu cehalet, isteklerimizi gerçekten tanımaya engel olmaktadır. Yani biz ne istediğimizi ve kimden istediğimizi bilmiyoruz.

 

2- Allah'ın kullarına zulüm kabilinden günahlar, doğal etkilerini içimize yerleştiriyor ve ruhumuzun latif hâllerinin hayatımıza yansımasına kalın bir duvar oluşturuyor.

 

3- Bu yakarış hâlinin, ruhî tekamülün önemli etkenlerinden biri olduğunu düşünerek övünme gibi bir gaflete düşerek çöküşümüze ilk adımı atmış oluyoruz. O zaman yolculuğun başlangıcı saydığımız noktada durduğumuzu ve Hakk'a doğru en küçük bir mesafe dahi kat edemediğimizi görüyoruz.

 

Ey güçlü Rabbim! sana ibadete ve yakarmaya başladığımız sırada, bu anlar çok olmasa bile bizi kendine çağır. Senin azamet denizinde gark olduğumuzda kendimizle övünmeyeceğiz. O anda ve ondan sonra da bu hâli kendi büyüklüğümüz için bir vesile kılmayacağız. Zira şunu çok iyi anladık ki büyüklüğü amaçlamak hatta ona yönelirken bile hayvanîlik içine gömülmektir. Kendince ermiş ve azamete ulaşmış hissi, hak ve hakikat yolcularının engelidir. Lezzet duygusunu hedef edinmek ve yüksek makamlara ulaşmayı lezzet vesilesi kılmak hayvanların işidir . Biz, en küçük bir büyüklenme duygusuna kapılmadan kemal merhalelerini birbiri ardınca aşmalıyız. Azamet ve saadet tıpkı bir gölge gibi bizim ardımızdan hareket edecek olsa da biz tıpkı buğday elde etmek için tohum serpen o çiftçi gibi, ilâhî dergaha kavuşmayı hedeflemeliyiz tekamül ise mahsuldeki buğdayın tufeylisi olan saman gibi mecburen bizim nasibimiz olacaktır.

 

Vatan sevgisinin anlamını bilmek istersen

Bizliği ve beni, kendinden bir miktar uzak tut.

 

Şu bebeği süt annesinden ayrı tut biraz

Annesine ver kendi canını biraz.

 

*    *    *

 

Niçin kuyuda kalmışsın ey can Yusuf'u

Bırak bu kuyuyu da tut şu ipin ucunu

 

Gönül kuşu avcının tuzağının tutsağı olunca

Karınca ve fanus hikayesi hoş söylenir.

 

Ey yaptığı sorgulanmaz Rabbim! Bencilliğimizin demir duvarını kırma gücünü senden istiyoruz.

 

Ey Latif Rabbim, yöneliş ve yakarışım sürekli olmasa da gönlümün gizli köşesinde sana yönelik sürekli bir iştiyak ve sevgi beslediğimi biliyorsun.

 

Dilim her zaman hamd ve sena etmiyor; fakat senin yüce rububiyet makamına yana yakıla yönelip ruhumun derinliklerinden seni övmek için birkaç cümle döküldüğü zaman dudaklarımdan, hayatımın her hâlinde ve her anında senin dergahının kapısının dışında bir kapı çalmamış ve senden başkasına bir söz söylememiş gibi olduğumu biliyorsun.

 

Ey Allah'ım, bu zahirî sükutumuz; biliyorsun ki:

 

Suskunuz ve tekrar eden feryadımız

Sevgilimizin payitahtına kadar gidiyor

 

Sevginin engin dalgaları, içimde harekete geçiyor, kimi zaman çok güçlü kimi zamansa yorgun bir hâlde hayvanî arzu ve eğilimlerimle mücadeleye girişiyor. Ben bu kavgayı izliyorum, bu ne ciddi ve ne korkunç bir karşı koyuştur? Ben senin sevgi dalgalarının zafere ulaşmasını ne kadar da arzu etmekteyim. Bu dalgaların, son nefese kadar, içimde sevgi ve şefkat meltemini estirmesini istiyorum. Fakat bu ilâhî dalgaların niçin ve hangi sebeple tekrar tedricen korkunç bir sessizliğe yöneldiğini ve yerini boş ve temelsiz kuruntulara ve hayallere bıraktığını bilmiyorum. Ah Allah'ım!

 

Ateş yıldızları, demirden sıçradı

Bu yanan gönlü yaktı çekti kendine.

 

Lakin karanlıkta hırsız biri gizlice,

Parmağıyla yıldızları çekti kendine.

 

Yıldızları çekiyordu semadan tek tek

Onların ışıkları göğü aydınlatmasın diye.

 

Şimdi o ilâhî heyecanlarımın zafere ulaşmasını senden diliyorum. Bir akbaba gibi olan eğilimlerimin güçlü pençeleri altında çırpınan ebedî saadet kuşumun [zümrüd-ü anka'mın] kurtuluşunu senden istiyorum.

 

Ey şefkatli Allah'ım, ruhumun devamlı akan pınarı kurumadan önce ve sana doğru çekişi anlamak için gösterdiğim ciddi çabalar sonuçsuz kalmadan ne olur o gün gelse de Ebediyetten bir meltem, ruhumun muzdarip okyanusuna esse ve bu meltemin esişinden nihaî bir dalga başkaldırıyor olsa da dile gelse:

 

Gidiyor bağırmaksızın ve tekrar etmeksizin

Akan ırmaklar gül bahçelerine.

 

Allah'ım nasıl karar verebilirim ki? Senmutlak galipsin! nasıl karar vermeyebilirim hâlbuki sen karar vermeme emir vermişsin.

 

Yapmak istediğimiz her iş konusundaki niyetlerimiz ve kararlarımız, eğer işlerin hakikatinden gaflet edersek bağımsızlık ve kendine tapınmayla neticelenir. Hâlbuki tüm işlerin dizginleri onun kudret elindedir. Tüm olaylar ve varlıklar, ondan kuvvet alır.

 

"Allah'ın meşiyeti ile ilişkili kılmadıkça hiçbir şey için ben onu yarın yapacağım deme."(Kehf, 23 )

 

Herhangi bir konuda karar vermemek ve irade etmemek de şüphesiz onun meşiyetine ve emrine aykırıdır. Zira O kendisi buyurmuştur ki:

 

"İnsan için kendi çabasından başka bir şey yoktur ve o, çabasının sonucunu kesin olarak alacaktır."(Necm, 53)

 

Ey Rabbim! Eeğer "ben" dersem, bu senin mutlak kayyumiyetine ve üstünlüğüne aykırı olur. Eğer "sen" dersem, sorumluluğumu inkar etmiş olurum. Allah'ım, lütuf ve inayetini bize şamil kıl ve Şunu anlama gücünü bize bağışla ki: Sensin kadir-i mutlak, sensin güçleri ve kudretleri bahşeden. Biz ise, bu güçten yararlanan ve ondan azamî ölçüde yararlanma çabası içinde olmamız gereken varlıklar.

 

Allah'ım, benim varlık dünyasının tezahürlerindeki temaşam ve geçişim, beni senin dergahını ziyaret etme maksadımdan uzaklaştırıyor. Sana doğru ilerleme vazifemi yerine getirme konusunda bana yardım et.

 

Gönül tıpkı pergel gibi her yanı dolaşıyor

Ancak o daire içinde ayak sabitlenmiş duruyor.

 

Varlık dünyası, bizim onu tanımamıza hazır bekliyor.

 

Bizim tanıma araçlarımız nedir? Bizim tanımamızın vesilesi, içimizdeki ve dışımızdaki duyu organları ve fenomenleri onların yardımıyla titiz ve açık bir şekilde tanımamıza yardımcı olan araçlardan başka bir şey midir?. Acaba bu vesileler ve araçlar, gerçekleri güvenilir bir şekilde bizim için anlaşılır kılabilir mi?

 

Elbette hayır, bizim duyu gözlüğümüz ve kullandığımız araçlar, kendilerinde olan renkleri varlık dünyasına ait fenomenlere ve olaylara verir öyle algılarlar. İşte biz böyle araçlarla ve bu gözlükten bakıyoruz ve varlık dünyasının hakikatlerini olduğu gibi anladığımızı sanıyoruz. Şimdiye kadar varlık dünyasının hakikatlerinin sınırını ve "ben"i müşahhas hâle getirememiş olan ben, dünyayı ve "ben"i ve onun maveraî hüviyetini kavradığımı nasıl iddia edebilirim?

 

Ayrıca bir yandan maddiyat dünyasının karanlığı, tezahürlerin ihtilafı, keyfiyetlerin ve kemiyetlerin egemenliği ve daima akan kevn ve fesat ırmağındaki bu varlıkların yayılışı, diğer yandan da o yüce varlığın beri ve münezzeh oluşu ve onun bu varlıklara yakınlığı ve letafeti, en yakın mesafeleri, en uzak mesafeler hâline getirmektedir.

 

Bu karanlık gecede maksadımı kaybettim,

Bir köşeden doğuver eyle beni hidayet.

Hangi yöne gittiysem şaşkınlığım çoğaldı,

Kaçınmalı yollardan ve aldatandan nihayet.

 

Ah Allah'ım! Seni görmek için dağlara bakıyorum; onların maddî çekişi, tıpkı demir bir duvar gibi ruhumun letafetini ve isteklerimin azametini haşinlikle karşılıyor ve tekrar onu geri döndürüyor.

 

Dağlar kendi çizgileri içinde bize yalnızca asırların tortusunu ve geçmiş çağları gösterebilir. Onların göğe baş kaldırmışlıkları sahip oldukları kemiyete dair büyüklüğü hatırlatabilir ancak.

 

Ah Allah'ım, başını göğe kaldırmış dağlar nere, senin rububiyetinin makamı nere?

 

Denizler, daha azametli ve latiftir. Belki enginliğinden ve coşkun dalgalarından hareketle sana doğru bir adım atabilirim diye denizlere bakıyorum. Ama denizlerin dalgalanması, kendi doğal etkenlerinin elinde tutsaktır.

 

Denizlerin azameti bize bir istiklal gibi gözüküyorsa da; biz, edebî bir şekilde ona kendi bilincinde olma özelliği atfediyor ve kendi kaderini tayin etme niteliği izafe ediyorsak da, bu istiklal iddiasını denizin kendisinin gösterdiğini zannediyor olsak da, bu oyundan vazgeçtiğimiz anda denize atfettiğimiz bu istiklalin ve yeteneklerin sadece birer vehimden ibaret olduğunu görüyoruz. Hatta denizin dalgalarının bir noktasında dalgalarla savrulan bir saman çöpü bile tüm bu engin denizlerin ve görkemli dalgaların yalnızca ve yalnızca onun için olduğunu vehmedebilir.

 

Deniz kendi hayalince dalgaya sahiptir.

Çöp de zanneder ki bunca çekişme onun içindir

 

Evet ben de denizler de vehme kapılıyoruz hatta o küçük çöp de kendi zannının esiri oluyor.

 

Gerçi nihayetinde, denizler yeterince büyük temaşa yerleridir.

Gerçi onları temaşa etmek bizim içimizde tasvir edilmez bir heyecan yaratmaktadır.

 

Gerçi denizler, dalgalandıkları zaman birbirine geçmiş zincir halkaları şeklinde varlığı bizim için mücessem hâle getirmektedir.

 

Fakat bütün bu azametlerle birlikte, denizler geometrik özelliklere sahiptir, bölümlenebilir niteliktedir. Bazen hareket hâlinde bazen de sükut hâlindedir. Belirli bazı etkenler altında buhar hâline gelebilir ve engin fezada yok olabilir.

 

O hâlde ey ezeli ve ebedi olan Allah'ım denizler de beni sana ulaştırma konusunda rehberlik edemez.

 

Ah Allah'ım! Engin ve coşkun denizler nere? Senin rububiyetinin makamı nere?

 

Güzel ve zarif çiçeklere bakıyorum, onların tebessümü gözümü, güzel kokuları burnumu okşuyor. Tüm bu güzelliklere ve zarifliklere sahip olan çiçekler ve onların gönlümüzün hislerine ve coşkusuna sahip olan aşinalıkları, bizim safça onları, dergahına ulaşma yolu olarak seçişimize gülmekte ve şöyle demektedirler: Senin aradığın bu cemale başka bir göz gerek; zira bu gözler, kemiyetleri ve sınırlı keyfiyetleri bile aşamaz. Nitekim biz, bu renkli ve renk tutkunu gözlerle onu görmeye gidemeyiz.

 

Allah'ı gören kalple her istediğimi buldum

Kendimi ne yere ne de göğe kaptırdım.

 

Sarhoşça ardından koştuğun o koku için başka bir burun gerekir.

 

Burun odur ki koku alabilsin

Aldığı kokuyu da başka yere taşıyabilsin.

 

Ah Allah'ım! Güzel ve zarif çiçekler nere, senin rububiyetinin makamı nere?

 

Yemyeşil ağaçlara ve gönül okşayan yemyeşil ovalara bakıyorum. Kulak, sessizce en güzel şarkıları terennüm eden onları dinliyor. Özellikle bahar meltemi onlara estiğinde, onların zarif dansları ve titreyişleri, kendi sırlarını latif sembollerle bize anlatırlar. O vakar ve letafette öyle bir haz var ki, ama ne tuhaf ve hayret ki ruhum bunu ortaya çıkaramıyor!

 

Fakat bu esintilerin ve tazeliğin ardından ölümcül hazanı ve onları sessizce ve sönükçe ovalara bırakışını hatırlıyorum, zarif kuşların güzel sesleriyle karışan gönül alıcı ezgileri, işte o zaman hazan iniltilerine dönüşüyor. O zaman anlıyorum ki ebediyet, bu mutluluk veren yemyeşil varlıklarda da değildir. Bunun üzerine bir yol alamadığımı ve başladığım noktada hâlâ kala kaldığımı şaşkınlık içinde hissediyorum.

 

Ah Allah'ım! Yemyeşil ağaçlar ve mutluluk veren çimenler nere, senin rububiyetinin makamı nere?

 

"Kendi"me bakıyorum, kalbimin, aklımın ve hayallerimin derinliklerine gömülüyorum. Orada tabiat dünyasından daha büyük bir dünya buluyorum. Bu şaşırtıcı dünya, dış dünyadan daha latif, daha güçlü ve daha etkileyicidir; zira:

 

Burada "ben" vardır.

Burası vicdanın yeridir.

Burada zatın idraki görülür

 

Bütün bunlarla birlikte bu hakikati, sana seyir ve süluk etmenin yolları olarak benimsediğimde bu da dış dünyanın nesneleri ve fenomenleri gibi aynı oranda sana yönelmeyi engelliyor.

 

Evet Allah'ım anlıyorum ki:

 

Bizim vehmimiz, hissimiz ve idrakimiz

Çocukların atçılık oynadığı kamış gibidir.

 

Ah Allah'ım! Bizim vehmimiz, hissimiz, tefekkürümüz ve aklımız nere, senin rububiyet makamın nere?

 

Uçsuz bucaksın gök kubbesi, sayısız yıldızların süslemesiyle gözlerimi kendisine hayran bırakıyor, hayal gücüm hızla dolaşıyor bu semanın tüm derinliklerinde, bir kanat çalmakla nice galaksileri geride bırakacak hızla geziniyor ancak geriye dönüp baktığımda hayal kuşumun onca hıza rağmen hâlâ yerinde durduğunu görmek ne tuhaftır!

 

Ah Allah'ım! Uçsuz bucaksız gök kubbesi ve onu süsleyen yıldızların güzelliği nere senin rububiyet makamın nere?

 

Allah'ım bu şaşkınlık manastırında,

Hepimiz gönlü dolu ama eli boşuz.

 

Fakat ey yaptığından sual olunmaz Allah'ım, seni görme beklentisi içinde, senin varlıklarından ve içimizdeki cereyanlardan hareketle sana ulaşmaya çalışmamızı öyle bir bağışla ki, Musa'nın (a.s) güçlü ve görkemli bedeninde görüp de ihtiyaçlarını sıralayan o zavallı çobanı bağışladığın gibi.

 

İç ve dış dünyamıza yönelerek gerçekleştirdiğimiz tüm bu yönelişlerimizi ve baş eğişimizi:

 

Ey tüm keçilerimi kendisine feda ettiğim

Ey benim keçilere hey, hey diye seslenişim senin adınla.

 

diye seslenen o çobanın yönelişini kabul ettiğin gibi kabul et.

 

O zaman bütün yeislerim ve ümitsizliklerim mutluluğa ve sevince dönüşür. Zira o zaman çok iyi anlarım ki senin azametine ve dergahına giden tek ve en yakın yol, tüm yolları bir kenara bırakmak ve senin hakiki mülakatına azmetmektir. Sana giden yol bu kadar yakın ve kolay olduğuna göre bu durumda maksadım şu olmalı:

 

Bazıları kitapta ve sözlerinde arıyor

Bazıları çiçeklerde ve yabangülünde arıyor.

 

Her yolu bir kenara bırakıp sadece

Seni sende arayanlar mutludur.

 

Allah'ım! bir an olsun izin ver yüz yüze gelip diz çökeyim, can okyanusumdan dergahına damlalar akıtayım. Yolculuğun, cemal dergahına olan uzaklık hayali beni yorgun ve bitkin düşürüyor.

 

Senin kokunu Âdem'in toprağından işittim

Senin semtine varmak için nice yollar aştım.

 

Şimdi artık dağlara, sonsuz maveranın cemali olan tabiatın yanağındaki bir ben olarak bakıyorum.

 

Denizlerin coşkun dalgaları, var oluş sırlarının şarkılarını kulaklarıma terennüm ediyor.

 

Âdemoğullarının koklamaları için burunlarına tutulmuş gülleri kudretinin parmakları arasında görmekteyim.

 

O yemyeşil ağaçları ve o mutluluk veren çimenleri seni yüceltir ve tesbih eder hâlde görüyorum. Duygularım işte o zaman zirveye ulaşıyor.

 

Baharın okşayıcı meltemleri, mutluluk yapraklarını ve çiçeklerini birbirinin tesbih eden dudaklarını öpmek için yüzüne doğru büker.

 

Sonra tekrar doğrulur ve bir kez daha zikirle ve sevinç haykırışlarıyla meşgul olurlar.

 

Kalp, hayal ve akıl derinliklerine dalıyorum. Göz kamaştırıcı bir aydınlığın onlara yansıdığını görüyorum. Sonra senin yerin olan kalbin derinliklerine giden aydınlık yoldan geri dönüşünü ve bana yansıdığını izliyorum.

 

Şimdi görüyorum ki:

 

Kalbin sevdasında senden başkasına yer yok

Ehl-i irfanın arzususun, bilmiyorum kimsin?

 

Şimdi artık engin feza, kendi kucağına aldığı o altınsı yıldızlarıyla senin celal ve cemal dergahının eşiği olarak gözlerimi kamaştırıyor.

 

Allah'ım! Varoluşunda sana muhtaç olan bu varlıklar nasıl sana yol gösterici olabilir ki?

 

Eğer güneşin vurduğu ve onun aydınlattığı bir taştan hareketle güneşin hakikatini anlayabilirsem,

 

Eğer ruhumun gücü ve faaliyeti sebebiyle hareket eden parmağımdan dolayı ruhun azametini kavrayabilirsem,

 

Eğer zayıf bir çıngırak sesinden, kervanın hakikatini ve kervandaki kişilerin kimliklerini ve maksadını anlayabilirsem,

 

Eğer okyanusun yüzeyinde çok sınırlı bir noktadaki çöpün hareketinden, okyanusun enginliğini, genişliğini, hakikatini ve sayısız muhteviyatını anlayabilirsem,

 

Eğer bir çöpün rüzgara kapılmış kemiyet ve keyfiyet hareketinden tüm varlıklarla ilgili fırtınaları tayin edebilirsem,

 

Eğer, semada başıboş sürüklenen o zerrenin hareketine müdahil olan binlerce güneşin mahiyet ve hakikatini o saman çöpünde anlayabilirsem,

 

Ancak o zaman ey ezelî ve ebedî olan Allah'ım bu varlık dünyasının sana yönelik olan tezahürlerini ve hakikatini anlayabilirim.

 

Bundan dolayıdır ki insanlık tarihinin dâhileri, şu cümlede müttefiktirler:

 

"Olayların girdabı arasında hareket etmekte olan insanlık toplumu -ki onların sükun bulacağı yer de sadece o girdabın kucağıdır- kendi lezzetini orada arar dururlar, onların kendi düşünceleriyle nedenselliğin esasını ve neden sonuç bağını kavramaları çok zordur."[1]

 

Dalga, denizde saklı hakikat incisinden gafildir

Sonradan var olan ne anlar ki o kadimdir.

 

Bundan dolayı daha önce dedik ki: "Senin eserlerinde gezinmek, seninle buluşmanın menzilinden daha da uzaklaştırıyor bizi."

 

Fakirlik ve muhtaçlık, istiğna ve ihtiyaçsızlık iki karşıt ve zıt manadır.

 

Bu iki kavramdan hangisi diğerini gösterebilir?

 

İhtiyaçsız olan Rabbim! İnayet güneşini parlat, yoluma bir meşale yak ki tüm varoluşlarıyla sana muhtaç olan varlıklara bakıp sana ulaşma yanılgısına düşmeyeyim ve seni sadece senin nurunla bulmaya çalışayım.

 

Akıl ve bilgiden çıkarılan deliller ve sonuçlar nihaî amacımız olan senin dergahına kavuşma arzusuna asla yardımcı olamayacaktır.

 

Latif Rabbim! Biz birçok çabalar sonunda anladık ki:

 

Akıl gemi, arzular girdap ve ilim yelkendir

Hak Teala sahildir, tüm kainat ise denizler.

 

Kendi hakikatini neticesinden alan o istidlallerin unsurları ve birimleri,

 

Kendi başlangıcını ve öncüllerini, neticesinden alan o istidlallerin unsurları ve birimleri, aralarında hiçbir benzerlik bulunmadan bizi o neticeye nasıl ulaştırabilirler ki?

 

Yeniden geri dönüp şu cümleyi tekrar ediyorum:

 

Senin eserlerinde gezinmek, seninle buluşmanın menzilinden daha da uzaklaştırıyor bizi.

 

Allah'ım, lütfünü ve inayetini hâlimize şamil kıl ki tasavvurlardan ve hayallerden el çekip sana doğru adım atalım. Hilkatin dallarla ve yapraklarla dolu ağacına seyre dalıp sana giden yollardan uzaklaşmayalım. İsteyelim ve sana ulaşalım, adım atalım ve maksada varalım.

 

Acaba senden başka bir hakikatin seni bana gösterecek bir aydınlığı var mı? Sen gizli misin ki seni gösterecek delile ihtiyacım olsun? Benden ne zaman uzak oldun ki dünyevî nesneler beni sana ulaştırsın.

 

Ey Rabbim! Geçici hayallerimi bir tarafa bıraktığım ve kendime gelip dikkatlice baktığım zaman görüyorum ki senin cemal ve celal aydınlığın, varlık dünyasında her şeyden daha aşikardır. O varlık için gizlilik ve örtü yoktur ki elime bir ışık alıp senin Rububiyet dergahını arayayım. Zira bir hakikati yolumun işareti olarak farz ettiğim her zaman, biraz düşününce anlıyorum ki bu işaretleri yapan ve bu işaretleri de ışıklandıran sensin.

 

Eğer doğrudan ve bilincinde olmadan organlarımın anatomisine dikkat edecek olursam, bir avuç et, kemik, damar ve kandan başka bir şey görmeyeceğim. Fakat bedenin organlarını bilinçli olarak inceleyip kavradığımda önce "ben"i anlıyorum, sonra da "ben"i anlama yolunun ışıkları olan anatomik organlarımı idrak ettiğimi görüyorum.

 

Allah'ım, tabiat dünyasının herhangi bir noktasının senin feyzinle aydınlanmadan varlığını sürdürmesi, nasıl tasavvur edilebilir ki? Tabiat dünyası, kendi başına bir kanunu, bir hareketi ve bir sistemi yapabilir mi hiç?

 

Senin, kendi üstündeki nezaretini görmeyen göz, kördür.

 

Sabahtan gece yarısına kadar gözlerim bu engin tabiat sahnesine açıktır. Şekilleri ve renkleri görüyorum. Küçüğü, büyüğü, hareketi, sükunu, çirkinliği ve güzelliği izliyorum, her şeyi görüyorum ve bu izleyişi, kesin bir dille, görmek diye adlandırıyorum. Allah'ım acaba gerçekten benim gözlerim açık mı ve ben görüyor muyum?

 

Eğer gözlerim açıksa, gözlerime yansımakta olan bu olup bitenlerden, senin nezaretini niçin göremiyorum?

 

Öyleyse niçin senin varlığının tüm mevcudat üzerindeki ihatasını hatırladığım zaman içimin ve dışımın göz kapakları birbiri üstüne kapanıyor ve geceyi aydınlatan güneşi yarasalar gibi görmezden geliyorum? Fakat düzgün bakıp da düşününce görüyorum ki:

 

Düzgün düşünenim, ancak sevgili yar

Der düşünme benden başkasını sakın.

 

Ey gözlere aydınlık veren! Bir inayet eyle de ilâhî şefkatinle yoldan çıkmış bu gözlere bir nur ver. Ta ki senin bu kainat üzerindeki tüm hâkimiyetini ve senin gözlerim üzerindeki aydınlatıcılığını idrak edebileyim.

 

Sermayesi zarara uğramıştır senin sevginden bir pay almayan kulun.

 

Bu varlık dünyası, bu görkemliliğiyle gizem dolu bir ticarethanedir.

 

Bazıları, tüm varlıklarını birkaç günlük yiyip içme, uyku, öfke ve şehvet karşısında kaybeder.

 

Sahi bunlar ne alırlar, ne satarlar?

 

Temiz canı ve yüce ruhu satarlar, çabucak gelip geçen eğlenceyi, heva ve hevesi satın alırlar.

 

Bazıları, mallarını tabiat pazarına arz ederler. Güdülerini tatmin etmede bir miktar temayül ve özgürlük bir miktar da meyil ve rağbet sırasında, ilim veya diğer insanlara hizmet etmek satın alırlar.

 

Bunlar, biraz daha kârlıdırlar ve sınırlı bir neticeye ulaşmışlardır. Fakat kaybettikleri, elde ettiklerinden çok daha değerlidir.

 

Bazıları da yaşıyorlar, bu pazar yerinde keder ve gam alıyorlar karşılığında can satıyorlar. Bunlar, âdeta bu hayat pazarında karamsarlık ve iniltiden başka bir mal görmüyorlar.

 

Bunların zararı ve sefaleti ise en az, tüm varlıklarını yeme, uyuma, öfkelenme ve şehvet karşılığında kaybeden birinci gruptakiler kadardır.

 

Bazıları, daha bilinçli yaşarlar. Onlar, hayatlarının içinde kendilerine bırakılan sermayelerinin değerini sözü geçen gruplarda yer alan kişilerden daha iyi kavramışlardır. Onlar şunu anlamışlardır ki: ne yeme, uyuma öfkelenme ve şehvet, ne bir avuç sınırlı ilmî sözcükler ve deyimler, ne varlık sistemine ait bir miktar bilgi, ne harabelerde tüneyen baykuş gibi oturup inlemek, bu malların hiçbiri, sonsuzluk amacı olan insan ruhuyla mübadele edilecek değere sahip değildir. Bunlar, dünyayı genel olarak tanımayı ve canlılara hizmet etmeyi, kendi varlıklarını kaybetme karşılığında satın almaya daha layık görmüşlerdir. Elbette bunlar, diğerlerinden çok daha bilinçlidirler. Fakat acaba "Ruhî yücelişi ve kemali beraberinde getirmeyen, dünyayı tanımanın ne değeri olacaktır?"

"Yaptığından sual olunmaz, Rabbe bağlı olduklarını bilmeksizin canlılara hizmet etmenin, birkaç çıkarcı ve yırtıcı hayvan beslemekten başka ne değeri olacaktır?"

 

Bu sorular onlar için de söz konusu olmuş mudur acaba? Eğer bu sorular onlar için söz konusu olmuşsa hangi mantıklı cevabı bulabilmişlerdir?

 

Ben bu grubun ruhî azametine selam göndererek, onları yaratılışın uzaktaki amacına daha yakın görüyorum. Fakat bununla birlikte açıkça söylemeliyim ki: Eğer bunlar, büyük dünyayı tanırken ve canlılara, özellikle de insanlara hizmet ederken sağlam bir esasa dayanmazlarsa, zarar ederler ve kaybettikleri yine elde ettiklerinden daha değerli olur.

 

Öyleyse bu ticarethanede en iyi alışverişi yapan, kimdir?

 

Onlar, yalnızca ve yalnızca, sevgiyi, kendi pak canlarının karşılığı olarak görenler ve kendi ruhlarındaki şefkat ve sevgi heyecanını tüm varlık dünyasına muadil görenlerdir.

 

Ben burada o mukaddes şahsın asırlar önce terennüm ettiği şu cümleleri hatırlatıyorum:

 

Eğer meleklerin diliyle konuşursam ama sevgiye sahip değilsem, sesim demir çınlamasına benzer.

 

Eğer tüm sırları ve tüm ilimleri bilirsem ve dağları yerinden oynatacak kâmil bir imana sahip olursam, sevgiye sahip değilsem bir hiçim.

 

Tüm mallarımı sadaka olarak versem ve bedenimi ateşle kavursam da sevgiye sahip değilsem, hiçbir fayda elde edemem.

 

Sevgi, hoşgörü ve şefkattir. Sevgi, haset etmez. Sevginin kibri ve gururu yoktur. Sevginin hoşa gitmeyen hareketi yoktur. Sevgi, kendi çıkarını talep etmez, sevgi öfkelenmez, su-i zannı yoktur. Sevgi, incitmekten hoşnut olmaz. Fakat dürüstlükten mutlu olur. Sevgi, sabırlıdır. Her şeye inanır. Diller susar, misyonlar biter; fakat sevgi asla tükenmez. Kalıcı olanlar, iman, ümit ve sevgidir. Sevgi ise hepsinden daha büyüktür.[2]

 

Fakat burada son derece önemli bir mesele gündeme gelmektedir ki sevgi kavramının tatlılığı ve güzelliği, onu gölgelemiyor.

 

Kimi sevelim?

 

Ve niçin sevelim?

 

Bu konuda çok sözler söylenmiştir. Bundan sonra da söylenecektir, kağıtlar kitap olarak karalanacaktır. Fakat ben kendi adıma bu konuda kesin bir cevabın verilebileceğini sanmıyorum.

 

Eğer insanlar bu meselede zamanın geçişini görmezden gelirlerse ve hakikati zamandan ayrı tutarlarsa, tıpkı açık bir matematiksel gerçeği zamandan korudukları gibi "kim sevilir" ve "niçin sevilir" meselelerini belki bir ilke olarak ortaya koyabilirler. Nitekim bunu Vaythed bir felsefî formülde, Sa'di ve Hâfız, edebî bir şekilde ve başkaları da diğer şekillerde ortaya koymuşlardır. Bu ilke şudur:

 

Sa'di diyor ki:

 

Dünyada mutluyum; çünkü dünya O'ndan mutludur

Tüm âleme âşığım, çünkü tüm âlem O'ndandır.

 

Hâfız ise şöyle diyor:

 

Aşık ol bir gün dünyanın işi sona erse de

Varlık atölyesinde maksada ulaşırsın ders okumadan.

 

Bildiğimiz gibi, Hâfız aşk kelimesinden, Sa'di'nin beytindeki anlamı kastetmektedir. Zira mecazî aşk, gelip geçici heva ve hevesten ibarettir ve bu, varlık atölyesinin maksadını bizim için anlaşılır kılmayacağı gibi, tersine bizi onu idrak etmekten tamamen aciz kılacaktır.

 

Vaythed şöyle diyor:

 

İdrak ve akıl için ebediyetten bir meltem yayan ve tüm geçici varlıkları o ebediyetin bir tecellisi olarak kabul eden bir ideolojinin, sonunda tüm insan topluluklarına galip geleceğini ve hâkim olacağını tahmin edebiliriz.

 

Bu üç düşünürün ortaya koyduğu ilkeye göre sevgi ve aşk, bizim yöneldiğimiz bir husus olmakla kalmıyor; sevgiyi, insanın onsuz olamayacağı bir zaruret hâline getiriyor.

 

Burada artık avam insanların rağbet ve muhabbet gösterdiği anlamsız sevgi ve aşklardan söz edilmiyor. O hâlde şu noktaya ulaşıyoruz:

 

Gönül kaptırdığın her güzel yüzlü,

Er geç sonunda feleğin payı olacak.

 

Git varlıklar içinden öylesine gönül ver ki,

Her zaman seninleydi ve seninle kalacak.

 

Ey insanlar! Ey bu hayatta bilinçli bir şekilde yaşamak, sevgi ve aşkı kendisine şiar etmek isteyenler! Daima bizimle olan ve öyle kalacak Allah'tır. Evet Allah'tır ve onun sevgisi, tüm sevgilerin üstünde, tüm sevgilerin en asili ve en tatlı olanıdır.

 

Evet, onların en asilidir.

 

Allah'ı sevelim, görev olarak selim aklımızı ve temiz vicdanımızı her şekliyle kullanarak onun sevgi ve muhabbetini kazanmaya çalışalım.

 

"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir."(Âl-iİmrân, 31)

 

Farz edelim ki insanlar ve kâinattaki tüm varlıklar sizi seviyor olsun. Peki onların sevgisi fâni değil midir? Peki onların sevgisi sizi tüm isteklerinize ve ideallerinize ulaştırabilir ve doyurabilir mi?

Peki onların sevgisi, sizin hayvanî tabiatınızı değiştirip her açıdan sizi kemale ulaştırabilir mi?

 

Tüm sevgilerin tefsiri ve ruha özgürlük ferahlığı veren ancak Allah'ın sevgisidir.

 

Evet tüm sevgilerin tefsir edicisi, ruha özgürlük bahşeden ve insanın son yüceliş vesilesi olan, işte o Allah'ın sevgisidir.

 

"Allah'ım! Bana dünya fenomenlerine dikkat edip onları inceleme emri verdin. Şimdi ise beni nurunla kendine çağır, ta ki onlardan yüz çevirip sana yöneleyim. İlk defa o varlıklardan hareketle senin varlığına yöneldiğime göre, artık onlara bakmaya ihtiyacım kalmasın ve gayretim, o naçiz varlıklara itimat etmekten daha yüksek olsun."

 

Allah'ım!

 

Bazıları kitapta ve sözlerinde arıyor

Bazıları çiçeklerde ve yabangülünde arıyor.

 

Her yolu bir kenara bırakıp sadece,

Seni sende arayanlar mutludur.

 

Allah'ım, yaratılış düzenine bakmamı ve bu engin fezada salınan varlıkların zerrelerindeki uyumu idrak etmemi sen emrettin.

 

Ben olasılıklarım kadar baktım. Bu sistem, bir kaynağa ihtiyacı olan parlak bir aydınlık gibi, kaptanı olması gereken büyük bir gemi gibi, bana ispat etti ki bu varlık ve yokluk sisteminin kaderini kudret elinde tutan daha yüce bir hakikatin var oluşu bir gerçektir. Nitekim bir parmağın en küçük hareketi bile hissedilmeyen bir iradenin ve hayatın var olduğunu göstermektedir.

 

Bu mavi gök kubbeyi ve tüm görkemliliğiyle bu mavi okyanusları seyretmek, şunu söylememiz için bize yol göstermektedir: Bu hareketin bir yöneticisi vardır.

 

Bu lacivert göğün salınışı

Ayın ve güneşin dönüşü

 

Sanma ki bir oyundur

Sanma ki rasgeledir

 

Bu perdede bir tel boşuna değildir

Bu telin ucu bize aşikar değildir

 

Ne bu telden kopabilirsin

Ne bu telin ucunu bulabilirsin.

 

Moris Meterlink, Albert Einstein'dan ve Sir Arthur Edington'dan şöyle nakleder:

 

Dünyada bir şey var ve biz ne olduğunu bilmiyoruz ve bir şeyler yapıyor; ama biz neler yaptığını bilmiyoruz. Ama insanın doğası ve akletme yetisi, insanları, "bilmediğimiz şey" ve "ne yaptığını bilmediğimiz iş" hissiyle yetinmemeye zorlamaktadır. Tersine daha fazla gayret göstererek o "şey"in kemaline, azametine ve yakınına varmaya, kendini o "varlığın" çekimine kaptırma hissine zorluyor. Böylece duygularını doyurarak çeşitli yolları geride bırakmalı, belirsiz ve karanlık yolların kıvrımlarında şaşkınlığa düşmeksizin maksada ulaşmalıdır.

 

Victor Hugo şöyle diyor:

 

İnsan düşüncesinin sınırı yoktur. O kendini tehlikelere atarak kendi meraklarını tahlil etmektedir. Denilebilir ki bir çeşit parlak tepkiyle tabiatı bile kendi meraklarıyla hayrete düşürmektedir. Bizi kuşatan gizemli âlem, aldığı kadar geri vermektedir. Belki de seyredenlerin kendisi seyredilmektedir. Her hâlükârda yeryüzünde öyle insanlar vardır ki açıkça maddenin derinliğinde mutlak varlığın yücelişini görmekteler.[3]

 

Acaba aklıselim, yalnızca şunu bilmekle yetinebilir mi ki?!:

 

"Varlık dünyasında bizim bilmediğimiz bir şey var."

 

"Ve o varlık, bizim bilmediğimiz bir şeyler yapıyor."

 

Peki şu soruları sormaz mı insan kendisine?:

 

Acaba benim o varlık karşısında bir görevim yok mu?

 

Acaba o varlık beni gözetlemiyor mu?

 

Acaba ben o varlıkla hiçbir şekilde irtibat kuramaz mıyım?

 

Bu soruların cevaplarını olumsuz görmek, bizim içimizdeki sevgi ve aşkı görmezden gelmektir.

 

Bu sorulara olumsuz cevap vermek, bizi kendimizle mücadeleye zorlamaktadır.

 

Zira ben içime baktığım ve içimdeki isteklerimi incelediğim zaman, her üç sorunun cevabının da olumlu olduğunu görüyorum.

 

Benim o varlık karşısında sorumluluklarım var.

 

O varlık beni gözetlemektedir.

 

O varlıkla ilişki kurabilirim.

 

Bu, tecrübî incelemelerle kendi varlığımın hikmetini anlamaya çalışmam gerektiği ve öncelikle kendi varlığımın o varlıkla irtibatını belirlememin niteliği sabit olmaktadır.

 

Tabiat dünyasının fenomenleri bu irtibatın niteliğini bana açıklayacak güce sahip değildir. Bu fenomenler, ancak şu kadarını ispat edebilir: Bu dünyadan bir çıngırak sesi gelmektedir ve tüm varlıklar belli bir maksada ulaşmak için hareket hâlinde olan kervanlar gibidir.

 

Peki bu maksat nedir? Ve benim bu maksatla nasıl bir irtibatım olmalıdır? Konusuna açıklık getiremez.

 

Biz, şunu idrak edebiliriz: Benimle bu yüce varlığın ilişkisi, basit bir ilişki değildir aksine bu ilişkinin iki farklı yönü vardır.

 

Birincisi şudur: Maddî bedenime ait fenomenler ile benim ruhumun hakikatinin oluşturduğu bütün, O'nun kudretinin ürünüdür. Bu, herkesin anlayabileceği son derece basit bir hakikattir. Aynı şekilde "ben"in bütününün O'nun tarafından yapılmış olduğunun hakikati, şu açık sonucu beraberinde getirmektedir: Ben O'nun kuluyum ve O da benim yaratıcımdır.

 

Diğeri ise başka bir dikkat daha gerektirir ki biz o yönden kalbimizin O'nunla ilişkisini anlayabilelim. Bu anlam özel göz ve aydın bir bakışla ortaya çıkmaktadır. Bu da O'na karşı görevlerin yerine getirilmesi konusundaki samimi çabaların ve faaliyetlerin, yine O'ndan medet ummak sonucunda mümkün olacaktır. Böylece "ben"in iki yüzünün olduğunu kavrayabiliriz.

 

Birinci yüz, tabiat ötesi bir yapıya sahiptir ve İbn-i Sina'nın tabiriyle O'na dönük yüzdür. Bu yüz, Allah'ın nurunun bir tecellisidir ve ona hiçbir maddî kusur ve çirkinlik kesinlikle karışmayacaktır. Bu, muteber İslamî kaynaklardaki ilâhî nurun yansıması olarak tanımlanan yüzdür.

 

İkinci yüz, "ben"in tabiî ve maddî yüzüdür. "Ben"in bu yüzü varlık dünyasına geliş sırasında yüce bir ürün ve madde âleminin en yüce mahsulü olarak temiz, kirlerden uzak, her türlü ilerlemeye ve yücelmeye müsaittir.

 

"Ben"in bu yüzünün tedricen tekamül etmesi ve öteki "ben"in yüzüyle aynılaşması için Allah, içgüdüler ve akıl ile vicdanı iki zıt kutup olarak varlığımıza yerleştirmiştir.

 

"Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki, Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir, Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir." (Şems, 8-9)

 

Allah, nefsi yarattıktan sonra fücur ve takva gücünü varlığa yerleştirdi. Eğer "ben"in tabiî ve tarafsız yönü, bu mücadelede takvayı öne çıkarırsa, şüphesiz "ben"in bu yüzü de "ben"in öteki yüzüne doğru ilerleme kaydedip istenen kemali elde edecektir.

 

Eğer heva ve heves tarafını tercih ederse, "ben"in bu yüzü, "ben"in öteki yüzüne yakınlaşamayacaktır sonuçta da büyük Rızvanullah'a ulaşmaktan geri kalacaktır.

 

Bu ilişkiyi kavramak çok zor değildir. Hiçbir şekilde psikolojik ve felsefî kavram karmaşıklığına gerek kalmadan bu konu hakkında yalnızca bir an hâlisçe, belirsizlik ve yapmacılık içeren anlaşılmaz felsefi ve edebi terimlerden uzak durarak düşünmek gerekir.

 

İşte şimdi bizimle Allah arasındaki ilişkiyi açıklayan şu ayetlerin anlamını kavrayabiliriz.

 

"Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!" (Hicr, 29)

 

"Ey huzur içinde olan can! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl, Ve cennetime gir!" (Fecr, 27-29)

 

"Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Sen onu nereden bilip bildireceksin! Onun nihaî ilmi yalnız Rabbine aittir." (Nâziât, 42-44)

 

"…Duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır." dediler." (Bakara, 285)

 

"…Kim temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah'adır." (Fâtır, 18)

 

"Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın." (Kehf, 110)

 

"Her can, ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz." (Ankebût, 57)

 

"Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz." (Bakara, 245)

 

"Kesinlikle sonunda Rabbinedir dönüş!" (Alak, 8)

 

Bu ayetler, bizim Allah'la ilişkimizin nitelik ve niceliğini belirttiğimiz gibi ortaya koymaktadır. Böylece insanî "ben"in iki yüze sahip oluşu daha açık bir şekilde ortaya çıkmış oluyor.

 

Allah'ım, senin karşında benim naçizliğim ve bağımsızlığa sahip olmayışım işte budur. Bunun varlığı ve keyfiyeti, hiçbir şekilde sana gizli değildir.

 

Allah'ım, ey varlık dünyasının tüm parçalarını bilen!

 

Allah'ım, ey mutlak bilen! Bir karıncanın küçücük yuvasındaki hareketi, sana ne kadar aşikar ise engin fezadaki sayısız yıldızların konumları da o kadar senin için açıktır.

 

Bizim zarif ruhumuzun hareketleri, senin için parlayan güneşin aydınlığı kadar açıktır.

 

Bülbülün, bir gülün yaprağına terennüm ettiği şarkıları duyduğun gibi, can vermek üzere son nefeslerini sayan bir canlının iniltilerini de işitiyorsun.

 

Sensin ey Allah'ım bizim varlığımızın naçizliğini bilen! Biz bu nâçiz varlığımızı ihlas ve mutlulukla senin dergahına takdim ediyoruz. Ola ki bize inayet edesin, lütufta bulunup tekamülü ve yücelmeyi bize nasip buyurasın.

 

Senin sonsuz dergahına kavuşmayı senden istiyorum. Senin varlığının kanıtlarını seninle buluyorum. Nurunla beni hidayet et. Sadık kullukla senin celal ve cemal semtinde beni mukim kıl.

 

Gurbette olsa da senin semtine gitmek için yükümü hazırlarım

Mutluluk tellerinden düğüm çözerim mateme kin beslerim.

 

Duydum ki arayanın yüzüne kapı kapatmaz tanrı

Mana ehline açtığı hakikatleri saklamaz tanrı.

 

Onun hayali gelmedikçe kalbime söz söylemem,

Nasıl ki bülbül gülü görmedikçe şakımaz.

 

William Braynt’dan bir ördeğe hitaben:

 

Güneşin son ışıkları gökyüzünü mavileştirdiği zaman, akşamın ilk jaleleri yere düşer. Sen adeta engin gönül fezasına uçar, kanat çırparak yalnız başına yoluna gidersin. Avcının gözleri, bu uzun uçuşunda bir hata yapıp onun pençesine düşmeni boşa bekler. Zira sen tıpkı bir siyah nokta gibi göğün kalbinde süzülür gidersin ve tuttuğun yoldan geri dönmezsin. Peki sen bu uzun uçuşunda neyin peşindesin? Yosun dolu göl kıyılarının peşinde misin, ırmakların kıyılarının ardına mı düşmüşsün yoksa coşkun dalgaları kayalara vuran okyanusları mı arıyorsun?

 

Bunca dikkat ve uyanıklılık içinde gecenin koynundaki ve engin fezadaki uçsuz bucaksız yolculukta ve kıvrımlı kıyılar boyunca yolunu kaybetmeden süzülüp uçuşunda yolunu kaybetmeden sana yol gösteren ne görkemli bir güçtür.! Tüm gün kanatların, soğuk ve boş fezanın yükseklerinde süzülüyor. Yavaş yavaş yaklaşmakta olan akşam karanlığı, seni ilerlemekte olduğun menzilinden alıkoyamamakta, yorgun ve bitkin düşürememektedir.

 

Fakat çok geçmeyecek ve sıkıntın sona erecek. Yazlık evine varacaksın. Orada yeni bir düzen kuracak ve mutlu bir şekilde öteceksin. Sazlıklardaki kamışlar, yuvanı örtecek ve oraya gölgesini salacaktır.

 

Şimdi benim başımın üzerinden geçtin, yoluna gittin ve engin gökyüzünün girdabı seni gönlüne almış. Ama bana verdiğin ders, Hâfızama ve kalbime kazındı ve eminim ki asla oradan çıkmayacaktır.

 

Şimdi artık biliyorum ki seni sonsuz ve engin fezada bu diyardan o diyara uçurarak götüren 'O', benim elimi de tek başıma geçmem gereken bu uzun yolda tutacak ve adımlarımı doğru yola yöneltecektir.

 

Evet, bizi varmak istediğimiz hakiki menzile ulaştıracak olan yalnızca O'dur. Biz, onun dergahına varmayı, O'nun kendisinden istiyoruz. Tıpkı bu varlık dünyasında kendi nihaî gayesine ulaşmayı ondan dileyen her varlık gibi. Karanlık gecenin koynundaki okyanusun dalgaları arasındaki küçük ve zavallı balıkları gidecekleri hedefe kılavuzluk eden yine O'dur.

 

Tüm canlıları, cansızları ve tabiatın tüm parçalarını nihaî gayelerine yönelten de O'dur.

 

Sana seninle yol buluyorum.

 

Acaba bu ezelî, ebedî ve sonsuz kavram ve bizim Tanrı olarak adlandırdığımız bu faniliği olmayan hakikat, benim düşüncemin bir ürünü olabilir mi?

 

Acaba bu eşsiz kavramı bizim gönlümüzde kendisi aydınlatmadı mı?

 

Acaba biz duyularımızla ezel ve ebedi müşahede etme şansına sahip miyiz ki?

 

Acaba duyularımızla fanilik bulmayanı idrak edebiliyor muyuz?

 

Acaba, sebeplerden müstağni olanı, bu duyularımızla ve aklımızla kavrayabiliyor muyuz?

 

Bu noktada biran olsun kendimize gelmeli ve şöyle demeliyiz:

 

Hayır, bu tasavvurlardan hiçbiri, bizim duyularımızın ürünü değildir. Fakat biz, söz konusu vasıflarla vasıflanmış bir varlığın mantık çerçevesinde mahal olmadığını kavramışız. Öyleyse bu tasavvur ve kavrayış, o mutlak varlığın kendi dergahından bizim için feyezan etmiş ve akmıştır. Biz de çaba ve gayretle bu nurun parlayışının ve ışıldamasının şiddetini istemeli ve kendimizi o sönmek bilmeyen nurla ilişkili kılmalıyız.

 


[1]- Furuğ-ı Haver, adlı kitap, s.196, Buda'dan

[2]- Bizim açıklamaya çalıştığımız sevgi, imandan ve tabiat üstü misyon üstlenen önderlerden ayrılmaz bir hakikattir.

[3]- Sefiller, 4. baskı, s.54, çeviri Müstean

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler