20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
19:15
30-10-2017
  

Hüseyin'in Yalnızlığı

Eğer gününün olaylarını tahlil edemeyip; neyin hak ve neyin batıl olduğunu bilmiyor ve araştırmıyorsan; ister namaz için doğrulmuş ol, istersen de şarap içmek için bir köşeye çökmüş ol her ikisi de aynıdır.

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Hasan BeDeL

 

Müminlerin Emiri Ali ibn-i Ebi Talib:

 

            “Vallahi Kûfelilerden bıktım, usandım, onlara kızdım. Onlar da benden usandılar ve bana kızdılar. Onlarda asla vefa yoktur. Allah'a yemin ederim ki, onların herhangi bir işe niyet ve azimleri yoktur, kılıca karşı da sabır göstermezler."

 

            Yavaş yavaş zaman akıyor ve Hüseyin ibn-i Ali şahadete doğru yola koyuluyordu. İmam'ın Kufe'ye gitmesini kibar sahabeden İbn-i Zübeyr dışında hiç kimse istemiyordu. Hz. Hüseyin Kufe’ye gitmesin diye o günün bütün Sahabeleri adeta seferber olmuştu. Onun gitmemesi konusunda bir nevi "Sahabeler Konseyi" dahi oluşmuştu. Ancak onu ikna etmek ne mümkündü?!

 

            Sahabe ve dostlarının derdi; Peygamber Efendimizin emaneti olan Hüseyin'in başına bir şey gelmemesiydi ama İmam Hüseyin'in derdi ise Muhammedi dinin başına bir şey gelmemesiydi. Nitekim Hüseyin'e neler neler ettiler de Din-i Muhammedi ihya oldu.

 

            Bugün Fatih Sultan Mehmet'e yamanmayan çalışılan şu cesaret ve metanet dolu İmam Hüseyin'in sözleri aslında her şeyi ne de güzel anlatmakta idi:

 

            "Eğer Ceddim Muhammed'in dini kanımla ayakta kalacaksa; Haydi Ey Kılıçlar! Durmayın doğrayın beni!"

 

            Rivayetlerde Ali oğlu Hüseyin’in Kufeliler'in yaptıkları ısrarlı davet sebebiyle onlara söz verdiği, dolayısıyla gitmek zorunda kaldığı aktarılır. Doğrusu Kufeliler babası İmam Ali’yi Muaviye’ye karşı savaşta yardımsız bırakmış, ağabeyi Hz. Hasan’ın çadırını yağmalamışlar ve onun hilafeti Muaviye’ye devretmesine neden olmuşlardı.

 

            Bütün bunlara rağmen, Hz. Hüseyin muhtemelen bu gelen mektuplara bakarak bölgede hakim olabileceğini düşünmüştü. Yezid gibi hiçbir Nebevi hükme saygısı olmayan birisinin İslam iktidarında olmasının zararlarına agah olan Cennet gençleri efendisi Hüseyin; hem emr-i bi'lmaruf babından kendini sorumlu ve mesul hissediyordu, hem de büyük bir fitne olan Ben-i Ümeyye'nin Nebevi Hanedanlığa çektirdiği eziyetlere bir son vermeyi hedefliyordu.

 

            Hz. Ali’nin küçük oğlu ve Hz. Hüseyin’in kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, İmam Hüseyin'in Medine’den ayrılmasından sonra arkasından Mekke'ye kadar gitti. Hz. Hüseyin’i bulup ona:

 

            "Kardeşim! Sen en çok sevdiğim ve en çok değer verdiğim kimsesin. Bütün yaratıklar arasında samimiyetle öğüt vereceğim senden daha lâyık hiçbir kimse yoktur. Elinden geldiğince şehirlerden uzak dur. İnsanlar senden başkasının etrafında toplanırlarsa bununla Allah ne senin dindarlığına ne de aklına eksiklik vermeyeceği gibi, senin yiğitlik ve faziletin de elden gitmez. Ben, senin varacağın şehirde yanlarına gittiğin topluluğun ayrılığa düşmelerinden korkuyorum. İnsanlar senden uzaklaşırsa sen de kumluk çöllere ve dağlara sığınır, insanların işinin nereye vardığını görünceye ve nasıl bir karar vereceğini anlayıncaya kadar bir yerden bir yere göçer gidersin.”

 

            Ama kardeşi Muhammed bin Hanefiyye bu ısrarlardan eli boş dönüyordu. Daha son devreye İbn-i Abbas girdi. İbn-i Abbas İmam Hüseyin'e şöyle der:

 

            “Ey Amcamın oğlu! Allah, seni rahmetiyle esirgesin. Söyle bakayım; yanlarına gideceğin kavim, valilerini öldürmüşler veya kovmuşlar, memleketlerini onun elinden geri almışlar, düşmanlarını sürüp çıkarmışlar mıdır?

 

            Eğer, böyle yaptılarsa, onların yanına git. Ancak valileri başlarında bulunuyor, onlara hükmünü yürütüyor, zekât ve haraç âmilleri de, onların zekât ve haraçlarını topluyorken seni, yanlarına çağırıyorlarsa, onlar, seni ancak harbe, çarpışmağa çağırıyorlar demektir. Onların, babanı ve kardeşini sahipsiz bıraktıkları gibi, seni de, bırakmayacaklarından, aldatmayacaklarından, yalan söylemeyeceklerinden, muhalefet etmeyeceklerinden, ürküp senin başından dağıtmayacaklarından, sana karşı halkın en şiddetli davrananı, düşman kesileni olmayacaklarından emin değilim!”

           

            İbn-i Abbas, o gün akşam veya ertesi günü sabahleyin Hz. Hüseyin'in yanına tekrar gitti:

 

            “Ey Amcamın oğlu! Sen, gitmekten vazgeçmeyeceksen ben de söylemeden duramayacağım: Senin gideceğin yerde helak olacağından, kökünün kazınacağından korkuyorum! Çünkü Iraklılar, gaddar, vefasız, sözlerinde durmaz bir kavimdir. Sakın, onlara yaklaşma. Sen, şu beldede otur. Çünkü sen, Hicaz halkının Seyyidi ve ulususun. Eğer, Iraklılar, dedikleri gibi, seni istiyorlarsa, onlara yaz, düşmanlarını (valilerini) sürüp çıkarsınlar. Sonra, yanlarına git. Eğer ille de burada oturmayacak, oturmaktan kaçınacaksan, bari Yemen diyarına git. Çünkü orada kaleler, vadiler var. Orası, enine, boyuna geniş bir topraktır. Hem, orada babanın taraftarları da vardır. Orada, huzurlu bir hayata kavuşmuş, halktan ayrılıp bir köşeye çekilmiş de olursun. Oradan halka yazılar yazar, davetçilerini her tarafa dağıtırsın. Böyle yaparsan, istediğin selâmet ve afiyetin sana vasıl olur, böylelikle muradının hâsıl olacağını umarım.

 

            Eğer, mutlaka gideceksen, kadınlarını ve çocuklarını yanında götürme. Vallahi, Osman bin Affan'ın kadın ve çocuklarının gözleri önünde öldürüldüğü gibi, senin de, öldürüleceğinden korkuyor ve öylece öldürülmeyeceğinden emin bulunmuyorum. Onlar, seni harp için çağırıyorlardır. Gitmekte acele etme. Babanın, kardeşinin ashabı olduklarını söyleyen o kişiler, bir sabah, başlarındaki valileri ile birlikte gelip seninle çarpışacaklardır! Sen, Mekke’den çıkacak olursan, İbn-i Ziyad, senin yola çıktığını haber alacak, sana mektup yazmış olanları ürkütüp başından dağıtacak, onlar, sana en azılı düşman kesileceklerdir! Eğer, gücüm yetseydi iki elimle saçını yakalardım. Seni durduracağımı bilsem, böyle yapardım!” dedi ve ağladı.

 

            İbn-i Abbas, dışarı çıkınca İbn-i Zübeyr’e rastladı ve “Gözün aydın Hüseyin gidiyor!”dedi.

 

            Sözlerimizi Merhum Şehit Dr. Şeriati'nin Tahran Narmek Camii'nde binlere yakın üniversite öğrencisi için yaptığı o hamasi Aşura Günü konuşması ile son veriyoruz:

 

            "Hüseyin, bize şehâdetinden daha büyük bir ders vermiştir: Hacc'ı yarıda kesmek ve şahadete yürümek!

 

            O, bütün geçmişleriyle ecdadının atası ve babasının, ihyası uğruna cihad ettikleri Hacc'ı yarıda keserek şehâdeti seçiyordu. Evet, Hüseyin Hacc merasimini bitirmiyor. Hüseyin böyle yapmakla, tarihin tüm hacılarına, tarihin tüm namaz kılanlarına ve İbrahim'in sünnetine inanan herkese şunu öğretmek istiyordu:

 

            "Eğer imamet olmazsa, eğer rehberlik olmazsa; eğer hedef olmazsa, eğer Hüseyin olmaz da Yezid olursa, Allah'ın Evi'ni tavaf etmekle, put haneyi tavaf etmek aynı olur.

 

            Hüseyin Hacc'ı yarıda bırakıp Kerbala'ya yöneldiği anda tavafa onsuz devam edenler, Muaviye'nin yeşil sarayında tavafa duran kimselerle aynıdırlar."

 

            Eğer gününün olaylarını tahlil edemeyip; neyin hak ve neyin batıl olduğunu bilmiyor ve araştırmıyorsan; ister namaz için doğrulmuş ol, istersen de şarap içmek için bir köşeye çökmüş ol her ikisi de aynıdır."

 

            Hüseyin bu davranışı ile insanları Hak ve Batıl meydanına savaşmaya davet etti. on binlerin karşısında 72 kişi de olsan Hakkı savunmayı emretti.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler