19 Kasım 2017 Pazar Saat:
23:44
12-04-2017
  

Hz. Ali'nin (a.s) Karekteri

Cabir bin Abdullah el-Ansari'den naklen, Resulullah (saa) şöyle buyurdu: (Aliyyün hayr'ül-beşer, men şekke bihi kefer) "Ali, insanların en hayırlısıdır; bundan şüphe eden kafir olur."

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü



Bütün mükemmellikler, İmam Ali b. Ebu Talib'in (a.s) şahsında toplanmıştı. Övgüye değer bir görünüm ve huya sahipti. Yüksek bir soydan geliyor, onurlu bir mensubiyeti vardı. Tertemiz bir fıtrata, güvene ermiş bir nefse sahipti. Bu özellikler, az bulunur yüksek şahsiyetlerden hiçbirinde bu yoğunlukta bulunmuyordu.

En şerefli bir sülâlenin çocuğuydu. En temiz boylardan birinden geliyordu. Babası, Kureyş'in ileri gelenlerinin en büyüğü Ebu Talip'ti. Dedesi Mekke'nin emiri ve Betha'nın (Mekke çevresinin) efendisi Abdulmuttalip'ti. Her şeyden önce Haşimoğulları'nın liderlerinden ve eşraflarından biriydi.1

Resulullah'ın (s.a.a) en yakın akrabasıydı. Amcasının oğlu, kızının kocası ve en çok sevdiği aile ferdiydi. Bunun yanında Hz. Peygamber'in (s.a.a) vahiy kâtibiydi ve Peygamber'in (s.a.a) fesahat ve belâgatine en yakın kimselerden biriydi. Peygamber'in (s.a.a) sözlerini ve değerli kelimelerini en çok ezberleyen kimseydi. Kalbinde başka bir inanç yer etmeden ve aklına şirke dair herhangi bir tortu bulaşmadan Hz. Peygamber'in (s.a.a) dizinin dibinde Müslüman oldu. Genç bir delikanlı olarak Peygamber'den hiç ayrılmadı. Sabah akşam hep onunla beraberdi. Savaşta ve barışta Peygamber'in (s.a.a) hemen yanı başındaydı.

Nihayet Hz. Peygamber'in ahlâkının aynısına sahip oldu. Onun nitelikleriyle bezendi. Ondan dinin derinliklerini öğrendi, Ruh'ul-Emin'in indirdiği vahyi derinliğine kavradı. Peygamber'in ashabının içinde dinî kavrayışı en derin, yargılama melekesi en gelişkin, ezberleme gücü en ileri, en çok davet eden, hüküm vermede en dikkatlisi ve doğruya en yakın olanıydı. Hatta Ömer b. Hattab onun hakkında şöyle demişti: Ebu'l-Hasan olmazken bir problemle karşı karşıya kalmayayım.2

Deneyimli ve hikmetli bir âlim, ufku geniş bir eleştirmendi. Duyuları, algılama kapasitesi son derece hassastı. Özü berrak bir kimseydi. Aydınlatıcı bir kişiliği vardı. Kusursuz bir anlayışa sahipti. Görüşleri doğru, yöntemi güzel ve kısa zamanda soruları cevaplayan bir yetenek ve zekâsı vardı. Bilgileri kısa zamanda hatırlar ve gelişmelerin önemini bilen ve kavrayan biriydi.3

İbadeti ve Takvası

Ali b. Ebu Talip, takvasıyla ün salmıştır. Kendi nefsiyle, yakınlarıyla ve insanlarla kurduğu münasebetlerin birçoğunun temel etkeni takvaydı. Birçok insanın ibadet etmesinin gerisindeki neden, nefsinin eksikliğini kapatmak olarak belirginleşir. Bazen de insanlar, hayatla ve canlılarla yüzleşmekten korktukları için kendilerini ibadete verirler. Bazen ibadet etme isteği kalıtsal olarak bir insanda uyanır; sonra bu heves, insanların ve toplumun miras kalan her değeri kutsama eğiliminden kaynaklanan bir başka hevesle desteklenir. Ama İmam'da ibadet, bütün güç kaynaklarına tutunma çabası olarak belirginleşir.

İbadet, yaratılış halkasına bağlanmanın, göklere ve yere doğru uzanmanın yolu olarak kendini gösterir. İmam nezdinde ibadet, varlıkları her türlü hayra ulaştır-maya yönelik cihat yöntemlerinden biridir. İbadet, her hâlükârda, bozgunculuğa bir başkaldırıdır, her taraftan fesada saldırmanın yollarından biridir İmam'a göre. Bozgunculukla beraber nifaka, ikiyüzlülüğe, istismarcılığa, kişisel çıkarlar uğruna savaşım vermeye karşı bir başkaldırı hareketidir... Alçalmaya, fakirliğe, düşkünlüğe ve zayıflığa karşı da. Bunun ötesinde ibadet, İmam'ın karmaşık ve bunalımlı çağında belirginleşen tüm olumsuzluklara karşı bir savaş ilânı olarak belirginleşmiştir.

İmam'ın ibadetini gözlemleyen biri görecektir ki Ali, ibadeti ve takvasıyla bir isyancıdır. Siyasî yöntemi ve yönetim anlayışıyla bir isyancı olduğu gibi. Onun ibadetinde, berrak nefis ve dopdolu kalple bütün varlık âlemini seyreden bir şairin duygularına benzer duygular vardır. Nihayet evrenin güzellikleri önüne açılı verir ve bu güzellikler onun yapısındaki seslerle, gölgelerle ve dengelerle etkileşim içine girerdi. Ve o bu parlak, göz kamaştırıcı işaret ve ilkeyi algılardı ki, biz, bunda özgür kimselerin takvasına ve büyük şahsiyetlerin ibadetine dair kusursuz bir düstur algılayabiliyoruz:

Bazı kimseler birtakım menfaatler umarak Allah'a ibadet ettiler; bu, tüccarların ibadetidir. Bazı kimseler bir şeylerden korktukları için Allah'a ibadet ettiler; bu da kölelerin ibadetidir. Bazı kimseler de teşekkür maksadıyla, şükür sunma amacıyla ibadet ettiler. İşte bu, özgürlerin ibadetidir.4

İmam'ın ibadetinde, korkup ürken kimsenin veya menfaat peşinde koşan tüccarın olumsuzluğundan bir ize rastlamak mümkün değildir. Nitekim ibadet edenlerin, kendini ibadete verenlerin genelinin bu davranışlarının gerisinde bu tür olumsuzluklar vardır. Bilakis, onun ibadetinde deneyimli bir bilgelik, hikmetli bir akıl ve duyarlı bir kalp temeli üze-re olan ve kendini koruma bilincinde olan büyük insanın pozitifliği belirginleşiyordu. Takva ve ibadet kavramlarına ilişkin bu anlam açısından Ali (a.s), insanları, insanlığın genel hayrı uğruna Allah'tan korkup sakınmaya (takvaya) yöneltirdi. En azından, ahiret nimetlerine kavuşmak için ibadet eden tüccar anlayışından daha yüce bir değer uğruna takva sahibi olmaya ve ibadet etmeye çağırırdı. İnsanları takva sahibi olmaya çağırırdı ki, zalimler karşısında mazlumların haklarını korusunlar, onlar açısından adaleti egemen kılabilsinler.

Şöyle derdi: Allah'tan korkun!... Dosta düşmana karşı adil olun.5

İmam'a göre, hakka tanıklık etmeden önce hakkı kabul etmeni sağlamayan, sana kin güdenden öç almanı ve günah işlemeni engellemeyen bir takvada hayır yoktur. İbadet kavramına ilişkin bu anlam bağlamında, meta edinmek için ha-yat istenmez, geçici bir lezzete kavuşmak uğruna yaşamak arzu edilmez.

Züht ve Takvası

Ali dünyayı terk etmiş, dünyanın çekici süslerinden uzak durmuştu. Eliyle gerçekleştirdiği her olayda, kalbinden sadır olan her düşüncede ve dilinden çıkan her sözde doğru olduğu gibi zühdüyle, dünyadan uzak duruşuyla da doğruydu, sadıktı. Dünya lezzetlerinden, zenginlik ve devlet sebeplerinden ve iktidar etkenlerinden, kısacası başkalarının ulaşmak için can attığı, var oluşlarının ana ekseni gördüğü her şeyden uzak duruyor, kaçınıyordu. Mütevazı bir evde oturuyordu. Bu evde halifelik yapıyordu, krallık değil. Valileri Şam'ın güzellikleri, Mısır'ın bereketleri ve Irak'ın nimetleri içinde yaşarken o, eşinin kendi elleriyle öğüttüğü arpa ununu yiyordu. Çoğu zaman eşinin öğütmesine izin vermez, Emirü'l-Müminin olarak kendisi öğütürdü. Dizinde kırdığı kuru ekmek yerdi. Soğuktan titrediği, hava sertleştiği zamanlarda, soğuğa karşı kendisini koruyacak kalın giysiler giymez, yazlık giysileriyle yetinirdi. Bu, onun tasavvufî ruhunun bir göstergesiydi.

Harun b. Antere, babasından şöyle rivayet eder: Bir gün Havarnak'da bulunan Ali'nin yanına gittim. Mevsim kıştı. Üzerinde eskimiş (tüysüz) kadifeden bir elbise vardı ve bu elbisenin içinde titriyordu.


Dedim ki: "Ey Müminlerin Emiri! Allah bu malda senin ve ailen için de bir pay öngördüğü hâlde, neden kendine böyle davranıyorsun?"


Dedi ki: Allah'a yemin ederim ki, sizin malınızdan kendime bir pay ayırıp onu eksiltmem. Medine'den alıp getirdiğim şu kadifeden başka bir giysim yoktur.6 Bir gün birisi Ali'ye palûze denilen çok güzel ve tatlı bir yiyecek getirdi. Ali yiyeceği yemedi.

Şöylebir baktı, sonra dedi ki: Allah'a yemin ederim ki, hoş bir kokun var, rengin de güzel, tadın da güzeldir; ama ben nefsimi, alışık olmadığı bir şeye alıştırmak istemiyorum.7

Andolsun, Ali'nin (a.s) bu zühdü, bazılarınca birbirinden farklı şeyler olsa da, yiğitliğinin anlamlarından ve mizacından, karakteristik özelliklerinden başka bir şey değildir. İmam Ali'nin bu özelliği -iktidarda kaldıkları sürece Ali hakkında kötüleyici sözler söyleyen, minberlerde ona sövülmesini gelenek hâline getiren Emevî sülâlesine mensup halifelerden biri olan- Ömer b. Abdulaziz'i şunu söylemek durumunda bırakmıştır: Şu dünyada insanların en zahidi, Ali b. Ebu Talip'tir.8

Ali'nin Kûfe'de kendisi için hazırlanan sarayda ikamet etmeyi reddettiği meşhur bir hikâyedir. O, sazlıklardan kesilmiş kuru kamıştan yapılan derme çatma kulübelerde yaşayan çok sayıdaki yoksulların meskenlerinden daha yüksek bir yerde oturmayı kabul etmemişti. Aşağıdaki sözleri, onun hayat tarzının çarpıcı bir ifadesidir: Müminlerin çektiği acılara, zorluklara ortak olmadığım hâlde "Şu, Müminlerin Emiri'dir." Denilmesini nasıl içime sindirebilirim?9

İzzet-i Nefsi

Ali b. Ebu Talip yiğitliği, en göz kamaştırıcı anlamıyla, izzet-i nefsin her türlü görkemiyle temsil ediyordu. İzzet-i nefsin ve yüceliğin somut bir örneğiydi. Üstünlük, yiğitlik ruhunun en temel özelliklerindendir. Dolayısıyla bunlar İmam'ın karakteristik özellikleriydiler. Bu nedenle, kendisini incitmiş olsa bile, bir adama eziyet etmeyi asla hoş karşılamazdı. Bir adamın, canına kastettiğinden emin olsa bile, ona karşı saldırgan bir tutum takınmazdı.

İzzet-i nefis sahibi olması hasebiyle, kendisini söven ve bu sövmeyi gelenek hâline getiren Emevîlere aynı şekilde karşılık vermeye yeltenmedi; onların düzeyine inmeye tenezzül etmedi... Tam tersine, arkadaşlarının Emevîler hakkında yakışıksız sözler söylemelerine engel oldu. Onlara şöyle diyordu: Sizin söven kimseler olmanızdan hoşlanmıyorum. Ama onların yaptıklarını vasfetseniz, durumlarını zikretseniz, en doğrusunu söylemiş olduğunuz gibi, daha çok mazur ve haklı olursunuz. Onlara söveceğinize şöyle deyiniz: "Allah'ım! Bizim de, onların da kanını heder olmaktan koru. Bizimle onların arasını ıslah et. Onları içinde bulundukları sapıklıktan hidayete ulaştır ki, bilmeyenler hakkı tanısınlar, sapıklık ve düşmanlık uyandırıcı sözler sarf edenler, bundan vazgeçsinler."10

Mertliği

İmam (a.s), tarihte benzeri olmayan bir mertliğe sahipti. Mertliğini yansıtan olayları, sayılmayacak kadar çoktur. Örneğin intikam ve öfke pozisyonunda oldukları hâlde askerlerinin geri çekilmekte olan düşmanları öldürmelerini istememiştir. Askerlerinin herhangi bir ayıbı ortaya çıkarmalarına ya da birilerinin malını almalarına izin vermemiştir. Kendisini ortadan kaldırmak için fırsat kollayan azılı düşmanlarını mağlup edip ele geçirdiği zaman onları affetmiş, onlara karşı iyi davranmış, arkadaşlarının, bunu yapabilecek güçleri olduğu hâlde, onlara karşı kötü bir uygulamada bulunmalarını istememiştir.11

Doğruluğu ve İhlâsı

Bu üstün nitelikler sonsuza doğru uzayıp giden bir zincir hâlinde birbirine bağlıdır. Bunların bazısı diğer bazısının kanıtıdır. Zincirin en parlak halkalarından biri, doğruluk ve ihlâstır. Doğruluğu o düzeydeydi ki, hilâfeti kaybetmesine mal olmuştu. Eğer bazı durumlarda doğruluk yerine başka bir tutum sergilemeye razı olsaydı, düşmanları ona karşı bir şey yapmaz, dostlarından bazıları da ona sırt çevirmezlerdi... Nitekim Muaviye'nin görevinde kalmasını onaylamayı kesin bir dille reddetmiş ve şöyle demişti: Dinimden ödün vermem, işimde de alçaklığa yer yoktur. Muaviye'nin hilesi ortaya çıkınca, tam da büyük ve üstün ahlâkının ifadesi olan şu cümleler dilinden dökülmüştü: Allah'a yemin ederim ki, Muaviye benden daha büyük bir dâhi değildir. Fakat o hainlik ediyor, günah işliyor. Eğer hainlik etmek çirkin bir davranış olmasaydı, insanların en dâhisi olurdum.12

Şartlar ne olursa olsun her zaman doğruyu söylemenin gereğini vurgularken şöyle demişti: İman; sana zarar vermesine rağmen doğruluğu, sana fayda sağlamasına rağmen yalana tercih etmendir.13

Cesareti

Cesaret kavramıyla İmam arasındaki ilişki, bir düşünce ile ifade, bir karar ile bu kararın pratik şekli arasındaki ilişki gibiydi. Çünkü onun cesaretinin eksenini, doğasından kaynaklanacak şekilde hakkı savunma ve iyiye iman etme duygusu oluşturuyordu. Savaş meydanında hiç kimsenin karşısına çıkmaya cesaret edemediği meşhurdur... Ölümün üzerine cesaretle gitmesinden dolayı, hiçbir bahadırdan korkmazdı. Daha doğrusu düşmanla vuruşurken ölüm fikri bir kez olsun aklına gelmezdi. Öğüt verip hidayete ermesi için davet etmedikçe, hiçbir kahramana da saldırmazdı. O müthiş gücüne rağmen Ali, şartlar ne olursa olsun, azgınlıktan uzak dururdu. Bütün tarihçiler, onun, bir şekilde dayatılmadığı sürece, savaştan ısrarla kaçındığı hususunda görüş birliği içindedirler. Hasımlarıyla işleri düzeltmek için de çaba sarf ederdi... Her şeyin barış içinde halledilmesi, kan dökülmemesi ve vuruşma olmadan durumun değişmesi için uğraşırdı.

Azgınlığa tenezzül etmeme, saldırganlıktan uzak durma karakteri, Ali'nin ruh yapısının temellerinden, üstün ah-lâkının göstergelerinden biriydi. O, her türlü anlaşmaya iha-net etseler de, en ufak bir acıma göstermeden gaddarlık etseler de, anlaşmalara bağlı kalma, zimmeti koruma ve insanlara merhamet gösterme ile ilgili genel prensibe sıkı sıkıya bağlıydı. Bu büyük feyiz olmasaydı, ruhunda coşan ve varlığının dışına taşan bu vefa ve şefkat duygusu olmasaydı, Ali, dostluğu düşmanlığa baskın çıkaramazdı.

Ancak İmam Ali'nin (a.s) bazı dostları ona karşı sevgi gözetmediler. Çünkü onunla nefsi arasına girebileceklerini ve onun, ayrıcalık tanıyarak yeryüzünün zenginliklerinden yararlanmada kendilerine serbestlik tanıyacağını ummuyorlardı. Ali (a.s) şöyle der: Allah'a yemin ederim ki, karıncanın ağzındaki arpanın kabuğunu alarak Allah'a isyan etmem karşılığında bana yedi iklim ve göklerinin altındakiler verilse, yine de yapmam. Sizin dünyanız benim yanımda bir çekirgenin ağzında çiğnediği yapraktan daha değersizdir.14

Ali (a.s) bu alanda önce söyleyen, sonra yapan biri değildi. Bilakis onun sözü, amel edilen hareketin özü, algılanan şuurun kendisi niteliğindeydi. Ali, insanlarla beraberken onların en cömerdiydi. Halka eziyet etmekten en uzak insandı. Vicdanı böyle bir fedakârlığı yapması hususunda mutmain olduğu zaman, kendini insanlar uğruna feda etmeye en yakın ve hazır bir kimseydi. Zaten onun hayatı, mazlumlar ve müstazaflar uğruna verdiği savaşlar zincirinden ibaret değil midir?

Onun hayatı, ümmete kazandırdığı zaferlerle doludur. Asla, kendisini egemenliğin aracı ve miras kalmış soyluluğun ve ailesel hâkimiyetin aracı olarak görenlere taviz vermemiştir, onlara alet olmamıştır. Hilâfeti kendi çıkarları için kullanmak, onu egemenliklerinin, makam ve mevki sahibi olmanın ve mal biriktirmenin aracı olarak kullanmak isteyen Kureyşlilerin başında kınından çekilmiş keskin bir kılıç değil miydi? Dünyaperestlerin zayıf kardeşlerini, yoksulları ve mazlumları köleleştirme amacına yönelik girişimlerine kolaylık sağlamak istemediği için hilâfet makamını ve dünya hayatını elinin tersiyle itip atmadı mı?

Adaleti

Ali'nin (a.s) insanların en adili olmasında garip bir şey yoktur. Asıl garip olanı Ali'nin enadil olmamasıdır. Ali'nin adaletiyle ilgili rivayetler, insanlığı ve insanlık ruhunu onurlandıran bir mirastır. İmam (a.s), halkın arasındaki husumetlere karışmamak, yargı görevini üstlenmeye yanaşmamak gibi bir tavrın içine girmezdi. Bilakis, adalet ruhuyla dopdolu olduğu için, gerektiğinde yargı görevini üstlenerek sorunları çözmeye koşardı. En basit olaylar karşısında dahi adalet ruhu ve bilinciyle hareket ederdi. İmam'ın valilere yaptığı tavsiye ve uyarılar, onlara gönderdiği mektuplar neredeyse bir tek konu etrafında dönmektedir. Adalet... Ali'nin ve Ali taraftarlarının gönlünde adalet, zulme uğrasalar da, büyük bir zafer kazanmıştır.

Tevazusu

İmam'ın ahlâkının en belirgin göstergelerinden biri, sadeliği esas alması ve tekellüften nefret etmesidir. Şöyle buyururdu: Kardeşlerin en kötüsü, kendisi için meşakkate düşülen kimsedir.15

Yine şöyle derdi: Kim bir mümin kardeşini utandırırsa, ondan ayrılmış olur.16

Burada mümin kardeşi tekellüfe düşürmemeyi bile içeren bir gözetleme kastediliyor. Bir görüşü ifade ederken, birine öğüt verirken, birine yiyecek verirken ya da bir malı vermezken kesinlikle gösteriş yapmazdı. Bu yüzden çeşitli çıkarların peşinden gidenler onu hileyle razı etmeye tevessül ederlerdi. Bazıları onu insanlara karşı kaba, sert davranmak, onlara tepeden bakmakla suçlamışlardır. Samimi duygulara sahip olup bunu en yalın şekliyle sergilemek, kabalık ve ekâbirlik değildir kuşkusuz. Bilakis İmam Ali (a.s) kendini beğenmişliği ve kibri yok ediyordu... Çok kere çocuklarını ve yardımcılarını kibirden ve kendini beğenmişlikten men eder ve onlara şöyle derdi: Sakın kendini beğenişlik etme. Bil ki, kendini beğenmişlik, doğruluğun zıddıdır ve akıl için bir felâkettir.17

Sevginin aşırı ve gösterişlisinden hoşlanmadığı gibi, nefretin de aşırı ve gösterişli olanından hoşlanmazdı. Şöyle buyuruyordu: Benimle ilgili olarak iki grup helâk oldu: Beni sevip gulüvve düşenler. Sevmeyip dil uzatanlar.18

Er meydanına çıktığında hasmı demir bir kütle gibi baştan sona zırha bürünmüşken, o zırhsız, miğfersiz çıkardı. Böyle birinin, hile ve riya zırhına bürünmüş düşmanların karşısına yalın ve berrak nefsiyle çıkması çok mu şaşırtıcı?

Cömertliği

İmam Ali'nin (a.s) ahlâkının belirgin özelliklerinden biri cömertliğiydi. Sınırsız bir cömertliğe sahipti. Ama bu, temeli ve amacı itibariyle olumsuzluklardan arınmış, sağlıklı bir cömertlikti. İnsanların mallarını ve emeklerini gösteriş için cömertçe harcayan valilerin cömertliği gibi değildi. Ali böyle bir cömertlikle bir kere dahi tanışık olmamıştır.

Onun cömertliği, insanî erdemlerden kabul edilen art niyetsiz, illetsiz bir cömertlikti. Kızının bayram günü beytülmalde bulunan bir gerdanlığı ödünç almak istemesi üzerine onu şiddetle menetmişti. Beri taraftan bazı Yahudilerin hurmalıklarını sular, bunun karşılığında aldığı ücreti ihtiyaç sahiplerine verir, köleler satın alıp onları azat ederdi. Muaviye, Ali'nin (a.s) cömertliğine tanıklık edip şöyle demiştir: Ali'nin biri altın dolu, öbürü de saman dolu iki evi olsaydı, saman tükenmeden altın tükenirdi.19

İlmi

İbn Ebi'l-Hadid şöyle der: "Bütün erdemlerin kaynağı, bütün grupların dayanağı, her taifenin kendisini ona mensup göstermek için çekiştiği biri hakkında ne söyleyebilirim! O erdemlerin başı ve kaynağıdır. İlim ve faziletin kurucu babasıdır. Bu meydanın birincisidir. Yarışçıların önderidir. Bu alanda ondan sonra her kim ki öne çıkmışsa, sahip olduklarını ondan almıştır. Ona uymuş, onu örnek almıştır."

"İlimlerin en üstünü ve en şereflisi olan tevhit ilmi, onun sözlerinden derlenmiş, bu ilim ondan nakledilmiş, kanıtlar ona dayandırılmış ve bir disiplin olarak onunla başlamıştır... Fıkıh ilmininse aslı ve esasıdır. İslâm dünyasında ortaya çıkan her fıkıh bilgini arkasını ona dayamış, onun fıkhından yararlanmıştır...

Kur'ân tefsiri ilmi ondan öğrenilmiş, ondan alınan bu bilgilere dayalı olarak genişlemiş, yaygınlık kazanmıştır... Tarikat, hakikat ve tasavvufa dair ilim ve hâller de öyle... İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde bu alanda temayüz etmiş şahsiyetler, marifetlerini nihaî olarak ondan almışlar ve silsile onunla son buluyor... Arapça dilbilgisi (sarf-nahiv) ilmine gelince, herkes bilir ki, bu ilmi ilk kez ortaya çıkaran ve sistemini oluşturan, bu ilmin temel prensiplerini ve genel kurallarını Ebu'l Esved ed-Duelî'ye öğreten kişi odur..."

Devamla şöyle der: "Fesahat ilminde ise o, düzgün ve edebî söz söyleyenlerin imamı, beliğ konuşanların lideridir. Onun sözleri hakkında: 'Yaratıcının sözlerinden aşağı, ama yaratılanların sözlerinden yukarıdır.' denilmiştir. İnsanlar hitabeti ve yazmayı ondan öğrendiler... Allah'a yemin ederim ki, Kureyş'e fesahat kurallarını koyan ondan başkası de-ğildir. Şerh ettiğimiz şu kitap [Nehc'ül-Belâğa kitabı], fesahatte onunla yarışılmayacağının, belâgatte onunla boy ölçüşülemeyeceğinin kanıtıdır..."

Ardından şunları söyler: "Dünyadan uzak durmaya gelince, o, zahitlerin lideridir; o, ermişlerin piridir. Ona doğru göçler yapılır. Çullar onun yanında silkilir. Hiçbir zaman bir yiyeceği doyasıya yemedi. İnsanlar arasında ondan daha fazla kuru yiyecekler ve kaba giysiler giyen bir başkası yoktu." "İbadet hususunda ise, insanların en çok namaz kılanı, en fazla oruç tutanı idi. Gece namazını, namazlardan sonra çekilen virtleri ve nafile ibadet maksadıyla geceleri kalkmayı ondan öğrendi insanlar.

Şöyle bir tasavvur edin! Namaz virtlerini yerine getirmesi için, Sıffin Savaşı'nda ok vızıltısının ve yay gıcırtısının bütün sesleri bastırmasından dolayı Leylet'ul-Herir diye isimlendirilen gecede bir seccade seriliyor ve o bu seccadenin üzerinde, namazını kılıyor, sonra virtlerini çekiyor. O sırada ayağının dibine oklar düşüyor, sağından solundan vızıldayarak uçuşuyordu. O bütün bunlara aldırmadan ibadetine devam ediyor, ibadî vazifesini tamamlamadan da yerinden kalkmıyor. Bunu tasavvur edebiliyor musunuz?"


"Hz. Ali'nin dualarını, yakarışlarını incelediğin; bu dua ve yakarışlarda Allah'ı tazim edişleri, ululamaları, Allah'ın heybeti karşısında boyun eğişleri, izzeti karşısında kapıldığı huşûyu ve emre amadeliği düşünüp üzerinde durduğun zaman, nasıl bir ihlâstan fışkırdıklarını bilir, nasıl bir kalpten çıktıklarını ve nasıl bir dille ifade edildiklerini anlardın. Abitlik özelliğiyle belirginleşen Ali b. Hüseyin şöyle der: Benim ibadetimin dedemin ibadetinin yanındaki durumu, dedemin ibadetinin Resulullah'ın (s.a.a) ibadetinin yanındaki durumu gibidir..."

"Kur'ân okuması ve Kur'ân'la meşgul olması, bu alanda herkesçe izlenen bir örneklik oluşturmaktadır. Onun Peygamber efendimiz (s.a.a) zamanında Kur'ân'ı ezberlediği ve ondan başka kimsenin o sırada Kur'ân'ı ezberlemediği hususunda görüş birliği vardır. Ayrıca Kur'ân'ı ilk defa toplayan kişi de odur. Kıraat ilmine ilişkin kitaplara başvurulduğu zaman, kıraat imamlarının tümünün ilimlerinin mercii olarak onu gösterdikleri görülecektir."

"Peygamberliği yalanlamalarına rağmen ehli zimmetin sevdiği, dindarlara karşı inatçı bir tutum içinde olmalarına rağmen felsefecilerin saygı gösterdiği, Frenk ve Roma krallarının kiliselerinde, mabetlerinde onu elinde kılıcıyla tasvir ettikleri bir adam hakkında ne söyleyebilirim? Herkesin onunla ilgili daha fazla söz söylemek için can attığı, nesep olarak ona mensup olmayı bir güzellik ve ayrıcalık vesilesi bildiği bir adam hakkında ne söyleyebilirim?"

---------------------------------------------------------------------------------------------------

1- Şerh-u Nehci'l-Belâğa Mukaddimesi, İbn Ebi'l-Hadid, 1/3
2- Menakıb-u Âl-i Ebî Talib, 2/361, bs. Daru'l-Adva
3- bk. Şerh-u Nehci'l-Belâğa Mukaddimesi, Tahkik: Muhammed Ebu'l-Fadl İbrahim
4- Nehcü'l-Belâğa, Süphi Salih açıklamasıyla, s.510, Kısa Sözler: 237, bs. Daru'l-Hicre, Kum
5- Biharu'l-Envar, 77/236, "Vasiyet-u Emiri'l-Müminin" babı, el-Vefa bs.
6- Biharu'l-Envar, 40/334, el-Vefa bs.
7- age. 40/327
8- age. 40/331, bap: 98
9- Nehcü'l-Belâğa, Süphi Salih bs. s.418, Mektup: 45
10- Nehcü'l-Belâğa, Suphi Salih bs. s.323, Hutbe: 206
11- el-Bidaye ve'n-Nihaye, 7/276
12- Nehcü'l-Belâğa, Hutbe: 200
13- Nehcü'l-Belâğa, Kısa Sözler: 458
14- Nehcü'l-Belâğa, Hutbe: 224
15- Nehcü'l-Belâğa, Kısa Sözler: 479
16- age. 480
17- age. Mektup: 31 no: 57
18- Nehcü'l-Belâğa, 117
19- Tarih-i Dimaşk, İbn Asakir, 43/414, Tercümet-u Ali b. Ebî Talib

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler